Mp3 indirme programı MediaDrug Tıkla indir

Geri Dön   Wardom.Org > Milli ve Dini Unsurlar > Türk ve Dünya Tarihi

Wardom.Org

-

::::...Eski Uygarlıklar...::::

-

Milli ve Dini Unsurlar - Türk ve Dünya Tarihi

 
Eski31-05-2008, 14:26   #1
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®
Lightbulb ::::...Eski Uygarlıklar...::::

MISIR PİRAMİTLERİ



Mısır' da Giza' da ki bu üç piramit bugün de görülebilecek durumdadır. Bunlar, İÖ yaklaşık 2613-2494 yılları arasında Mısır kralları için mezar olarak yapılmıştı.

Dünyanın yedi harikası arasında günümüze kadar gelebileni Mısır piramitleridir. Mısırın çeşitli bölgelerinde onlarca piramit vardır. Piramitlerin nasıl ve niye yapıldığı hakkında çeşitli görüşler olmasına rağmen bu sorulara kesin cevaplar verilememiştir. Ama en akla yatkını piramitlerin Mısır'da tanrısal bir anlam taşıyan firavunların mezarı olmasıdır. İçindeki gizli dehlizler, kapılar, salonlar hep yabancılara karşı firavunun hazinelerini ve mumyalanmış bedenini korumak için yapılmıştır. Bu piramitlerin en büyüğü Firavun Keops'a ait olan 146 metre yüksekliğindeki piramittir.



Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eser, Mısır'daki Keops Piramididir. Mısır'ın başkenti Kahire yakınındaki Nil Nehrinin batısında bulunan Giza Yaylasında bulunmaktadır.

Keops Piramidinin yanında biraz daha küçük olan Kefren ve Mikorinos piramitleri bulunmaktadır. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha vardır.

Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, M.Ö. 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un mezarıdır. İkinci büyük piramit, Keops'un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren'e aittir. Küçük piramit ise M.Ö. 2500'lü yıllarda hüküm süren Mikerinos'a aittir.



Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleridir. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de "Dünyanın Birinci Harikası" olma niteliğine hak kazanmıştır.

Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlardır.



Keops Piramidinin yüksekliği 138 metredir. Tepeden 10 metre kadar aşınmıştır. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2.300.000 adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuştur. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.

Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmıştır. Daha sonra da Keops'un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiştir.



































 

Eski31-05-2008, 14:28   #2
SpeSific
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - SpeSific

Keops Piramidi zamanında biraz okumuştum konu hakkında bilgi edinmiştim ..gercekten harika...teşekkürler hatırlamış olduk ..
 

Eski31-05-2008, 14:29   #3
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

TAŞLAŞAN ŞEHİR HALKI (Efsanesi): POMPEİ



.Ö. 79 yılında Vezüv yanardağından yükselen dumanlar birkaç saat içinde Pompei kentini büyük bir mezarlığa dönüştürdü. İki yüz bini aşkın insan yok oldu. İnsanlar lavların içinde kavrulup iki bin yıl boyunca taşlaşmış bir halde kaldılar. Pompe’indeki refah düzeyinin yeniden yakalanması için 1900 sene daha beklemek gerekecekti. Roma İmparatorluğu’nun ihtişamını yansıtan Pompei şehrinin trajik sonunu bugün yeryüzünde bilmeyen hemen hemen yok gibi. Vezüv Yanardağı’nın eteklerinde kurulu olan Pompei ve Herculaneum, Roma’nın ‘‘zevk şehirleri’’ydi. Zengin ve asil Romalılar, genelevleriyle ünlü bu iki kentte hayatın tadını çıkarırdı.


Pompei ve Herculaneum kentleri, milattan sonra 79 yılının 24-28 Ağustos tarihlerinde birdenbire faaliyete geçen Vezüv Yanardağı’nın külleri altında kalarak yok oldular. 19′uncu yüzyılın ortalarında başlayan ve günümüzde de halen devam eden arkeolojik kazılar sonucu, Pompei’nin görkemli geçmişi parça parça gün ışığına çıkarıldı ve çıkarılmaya devam ediyor.
Pompei, her türlü zevk ve sefahatın sunulduğu genelevleriyle ünlüydü. Genelevlerin duvarları, müşterilerin iştahını kabartacak erotik ve pornografik fresklerle süslüydü. Romalı ünlü fahişeler, duvarlara kendi özel yeteneklerini ve müşteriye sundukları ‘‘spesiyalite’’ lerini fresklerle yansıtıyorlardı.


Pompei, Roma’da ahlaki dejenerasyonun sembolüydü. Pompei halkı cinsel sapkınlıklara yönelmiş, ahlaka aykırı bir yaşam tarzını tercih etmişti. Pompei’nin helakı, Vezüv Yanardağı’nın patlamasıyla gerçekleşmişti. Vezüv Yanardağı, İtalya’nın, özellikle de Napoli kentinin sembolüdür. Yaklaşık, 2000 yıldan beri suskun olan Vezüv “İbret Dağı” şeklinde adlandırılır. Ünlü Sodom ve Gomorra kentlerinin başına gelen felaketle, Pompei faciası birbirine çok benzemektedir. Vezüv’ün batı yamacında Napoli, doğu yamacında ise Pompei kenti yer alır. Yaklaşık 2000 yıl önce yaşanan bir lav ve kül felaketi, bu kentin insanlarını ani bir biçimde yakalamıştı. Felaket öylesine ani olmuştu ki, herşey 2000 yıl öncesinde olduğu gibi kaldı. Sanki zaman dondurulmuştu.


Pompei’nin böyle bir felaketle yeryüzünden silinmesinde elbette çıkarılabilecek dersler vardı. Tarihi kayıtlar, şehrin yok olmadan önce tam bir sefahat ve sapkınlık merkezi olduğunu gösterir. Şehrin en belirgin özelliği, fuhuşun çok yaygın olmasıydı. Ancak Vezüv’ün lavları bir anda tüm kenti haritadan sildi. Olayın en ilginç yanı ise, kentin günlük yaşantısı içinde, Vezüv’ün korkunç patlamasına rağmen, kimsenin kaçamamış ve adeta olduğu yerde donakalıp felaketin farkına bile varamamış olmasıydı. Yemek yiyen bir aile, o andaki gibi aynen taşlaşmıştı. Sapıklıkları esnasında taşlaşmış pek çok çift bulunmuştu. Daha da önemlisi, bu çiftler arasında, aynı cinsten olanlar, küçük erkek ve kız çocuklar da vardı. Pompei kalıntılarından çıkarılan taşlaşmış insan cesetlerinin, bazılarının yüzleri hiç bozulmadan kalmıştı. Genel yüz ifadesi şaşkınlıktı.

Bu resimlerde görülen bazı taşlaşmış insan görüntüleri şu şekilde elde edilmiştir ; Herculaneum’da insanlar sert lav kalıntılarının altında kaldıkları için bozulmadan çıkarılabilmiş ama Pompeii’de tam aksine yumuşak küller arasında kaldıklarından çıkarma esnasında toz gibi dağıldıkları için dayanabildikleri son seviyeye kadar temizlenmiş, sonrasında ise iç kısımlarına sıvı alçı dökülerek sertleşmesi beklenmiş ve ancak bu şekilde çıkarılabilmiştir



Napoli Körfezi kıyılarındaki sönmüş Vezüv yanardağının civarında yer alan beş şehirden birisiydi ve Roma İmparatorluğunun sefahat merkeziydi. Romalı aristokratlar, her türlü ahlaki kaygı ve kayıttan sıyrılmış olarak burada işret eder, oluk gibi para akıtırlardı. Onları eğlendiren fahişeler ve rahipler ise, keselerini doldurmaya bakarlardı. Ama ne kadar devam edecekti bu çılgınlık?..

Günümüzden yaklaşık 1918 sene önce, imparator Caligula döneminde 23-24 Ağustos 79 günü Vezüv gürlemeye başladı ve Pompei’nin üzerine ölüm yağdırdı. Komşu dört şehir de bu felaketten nasiplerini alarak lavlar altında kalarak haritadan silinmişlerdi.
Bugün, kalıntılarından anladığımız kadarıyla felaket günü şehirde normal hayat devam ediyordu. Akşam yaşanacak rezillikler için hazırlıklar sürdüren insanlar o gün havanın oldukça boğucu olduğunun farkındaydılar. Üstelik çok hafif olan bir yer sarsıntısını da hissetmişlerdi ama önemsememişlerdi. Saat 13.00 sularında hafif bir kül yağmuru başlar. İnsanlar, el darbeleriyle silkelenebilecek olan bu külü önemsemezler. Muhtemelen yaşlı Vezüv daha önceleri de böyle ufak tefek faaliyette bulunmuş olmalı ki halk; “birazdan geçer” düşüncesiyle aldırış etmemiştir.

Ancak kül yağmurunu önce lapilli (küçük taşlar), sonra bir kaç kiloluk sünger taşlarının gelmesi takip edince tehlikenin büyüklüğü ortaya çıkar. Halk, birden paniğe kapılır, yükte hafif pahada ağır eşyalarını sırtlayarak limana doğru delicesine kaçışmaya başlarlar. Ne var ki iş işten geçmiştir artık


Evlerine sığınanlar, yoğun kükürt dumanından boğulmamak için kendilerini dışarı atmakta, bu defa da üzerlerine yağan taşlarla helak olmaktaydılar. Korkunç felaketten kimse kurtulamamıştır. 48 saat içerisinde 18 km. lik bir alan içerisindeki Pompei ve diğer şehirler lavlar altında kalmıştı. Bunlardan yalnız Pompei’de 16 bin kişi, nüfusun tahminen %80′i yok olmuştu. Vezüv öylesine kuvvetli püskürmüştü ki, kül bulutları, felaketi haber verircesine Anadolu, Suriye hatta Mısır’a kadar uçuşmuştu.

1748 yılında ciddi bir şekilde kazılar başlatıldı. Dünyanın pek çok yerinden bilim adamları akın ederek şehir bugünkü görüntüsüne kavuşturuldu. Lavlar Pompei ve komşu şehirleri öylesine konserve etmişti ki; bugün o insanların günlük yaşayışlarını, yeni kurulmuş bir film seti gibi görebilmekteyiz.

Ocaktan indirilmemiş bir domuz yavrusu, fırından çıkarılamamış ekmekler, sırtlarındaki mücevher çuvallarıyla sokak kapısını açmaya çalışırken yığılıveren kadınlar ve erkekler, şehir kapısı önünde üstüste yığılmış cesetler, bir zengin evinde cenaze şölenine katılan ve yerlerinden kalkmaya bile fırsat bulamayanlar, evler, İsis tapınağı, tiyatro…



Hepsi de yaşadıkları son anları dondurulmuş bir şekilde duruyor. Yazıcı dükkanında balmumu tabletler, kitaplıktaki papirüs tomarları, hamamlarda kaşağılar, meyhane tezgahlarında kadehler ve son müşterilerin bıraktıkları paralar, ev ve dükkan kapılarında sahiplerinin isimleri, umumi tuvaletlerdeki pislik bulaşıkları bile aynen duruyor.

Pompei’de sıra sıra sütunları, havuzları, heykelleri ve kütüphanesiyle, muazzam bir köşk, kelimenin gerçek anlamında bir saray keşfedilir. Kütüphanedeki yanmış ya da hiç zarar görmemiş kâğıt tomarları sonradan açılmış ve kısmen okunmuştur: burası, Piso köşküdür. Ama, ne yazık ki, yerin altından çıkan karbon dioksit, kazılardan vazgeçmeyi zorunlu kılar. Yeni bir kasabanın yoksul evlerinin altında duran bu yeraltı sarayı, hâlâ gün ışığına kavuşmayı bekliyor.


Pompei'nin yokoluşunun Kuran'da anlatılan helak olaylarına benzediğini gösteriyor. Çünkü Kuran'da, helak olayları anlatılırken "birden yok olma" üzerinde durulur. Örneğin Yasin Suresi'nde anlatılan "şehir halkı", tek bir anda topluca ölmüşlerdir. Surenin 29. ayetinde bu durum şöyle anlatılır:

(Onlara) Yalnızca bir tek çığlık (yetti); anında sönüverdiler. (Yasin Suresi, 29)

Kamer Suresi'nin 31. ayetinde Semud kavminin helakı anlatılırken de yine "anında yok olma" olayına dikkat çekilir:

Çünkü Biz onların üzerine bir tek çığlık gönderdik. Böylece onlar, ağıldaki çalı-çırpı olan kuru ot gibi oluverdiler. (Kamer Suresi, 31)


 

Eski31-05-2008, 14:31   #4
gamigumi
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - gamigumi

teşekkürler paylaşım için
keşke mısır a gitme fırsatım olsa bayılıyorum bu piramitlere çok gizemli...
ben hala karma veremiyorum sana

Düzenleyen gamigumi : 31-05-2008 17:25.
 

Eski31-05-2008, 14:39   #5
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

Aztec Göçü



Zaman: İÖ 13-15. yüzyıllar
Mekân: Meksika Vadisi

Ülkenin sakinleri olan diğerleri gibi bu insanlar da, Aztlân adlı ve yaşadıkları yerdeki Yedi Mağaralar'dan ayrıldılar. Aztlân, "Beyazlık" ya da "Balıkçılların Ülkesi" demektir. FRAY DIEGO DURAN, 16. YÜZYIL.

Aztekler ve müttefikleri 15. yüzyılda ve 16. yüzyıl başlarında orta ve güney Meksika'da bir imparatorluk kurdular, imparatorluk, Hernân Cortes'in İspanyol Seferi sonunda, ancak yüz yıl yaşadıktan sonra yıkıldı. Günümüz Meksika ulusal efsanelerinde, Aztekler, kahraman yerli geçmişi ve yabancı istilasının trajedisini temsil edecek biçimde popüler hayal gücünde idealleştirilmiştir.

Aztek başkenti Tenochtitlan'ın İspanyol sömürgesi Mexico City'ye dönüştürülmesi ve çağdaş milletin başkenti olmaya devam etmesi Aztekler'i İspanyol öncesi kolektif 3000 yıllık kültürel mirasın en önemli temsilcileri olarak diğer kızılderililerin üzerine çıkarmaktadır.
Codex Boturini'den bu sayfalarda, Aztekler'in bir gölün ortasında bir ada olan Aztlân'dan göçmeleri resmedilmiştir.

EFSANENİN KÖKENİ

Aztekler nereden gelmişlerdir? Aztek kaynaklarına dayanılarak hazırlanan ilk sömürge tarihçeleri, resimli belgeler ve arkeolojik kazılar Aztekler'i tarihsel bir kesinlikle ancak 13. yüzyılda Meksika Vadisi'ne kadar izleyebilmiştir. Kökenlerinin coğrafi bölgesi hâlâ çözümlenmemiş bir muammadır.

Aztekler'in, 13. yüzyılda kuzey çöllerinden Meksika Merkez Yaylaları'na göçen göçebe avcı ve kısmen çiftçi kabilelerden biri oldukları anlaşılmaktadır. Efsanelerde çıkış yerleri olarak kuzeyde Aztlân'dan, "Balıkçıl kuşlarının yeri"nden söz edilmektedir. Aztlân bir göldeki bir ada tepe olarak tanımlanmaktadır.

Aztekler yaratılış zamanında orada topraktan ve mağaralardan çıkmışlardır. Bir gün gelmiş oradan ayrılmaya karar vermişler, kanolarına binip karaya çıkmışlar ve uzun göçlerine başlamışlardır. Çok geçmeden Meksika "ay insanları" diye bir grup kendilerine katılmıştı (ondan sonra Meksika-Aztekleri adını almışlardır). Başlarında reisleri Huitzilopochtli ("Soldaki Sinekkuşu") vardı. Bu daha sonra, rahipler tarafından taşınan kutsal bir simge olarak görülmektedir. Göç devam ederken rahipler Huitzilopochtli'nin kabilenin ne yöne gideceği hakkındaki kehanetlerini sözlü olarak ifade etmekteydiler.

Huitzilopochtli'nin mucizevi doğumu, göçten önce gerçekleşmişti. Efsaneye göre yaşlı rahibe Coatlicue, Coatepetl ("Yılan Dağ") tepesinde bir tapınağı süpürürken gökten bir tüy topu düşmüş ve kendisini Huitzilopochtli'ye hamile bırakmıştı.

Coatlicue'nin oğulları Centzonhuitznaua ("dört yüz" yani çok) ve büyük kızı Coyolxauhqui annelerinin hamileliğini öğrenince kızmışlar ve onu öldürmeye karar vermişlerdi.

Silahlı düşman dağa tırmanmaya başlamıştı. Huitzilopochtli birden yüreklere korku salan, doğaüstü güçlü bir savaşçı olarak doğmuştu. Bir "Ateş yılanı" atarak Coyolxauhqui'yi delmiş ve başını kesmiş, gövdesini dağdan aşağı atıp parçalamıştı. Sonra Centzonhuitznaua'yı kovalamış, hiç acımadan hepsini öldürmüştü.

Kabile göçe devam ederken bazı yerlerde yıllarca kaldığı oluyordu. Yine konakladıkları bir yerde muhalif bir grup kabileden koptu. Kabile, 10. yüzyıl Tolteca-Chichimecaları'nm daha önceki göç hikâyesinde de yer alan Culhuacan-Chicomoztoc Dağı'nda da durakladı. Aztekler Meksika Vadisi'ne gelince, Chapultepec pınarları yakınlarına yerleşmek istediler.

Burada bir savaş daha yapıldı ve Huitzilopochtli düşman reisini öldürüp kalbini göl kıyısındaki bataklığa attırdı. Ama bataklığa atılan kalp, göçebe kabilenin daha sonra büyük piramitlerini yapıp başkentleri Tenochtitlan'ı kuracakları yere düştü. Burası efsanelerde, beyaz ardıçlarla ve söğütlerle kaplı bir alan olarak tarif edilir.

Anlatılanlara göre, bir derede beyaz yılanlar, kurbağalar ve balıklar yüzüyordu. Bir başka hikâyede suları kara ve sarı renklerde olan iki dereden söz edilir. Aslında bu görüntüler Historia Tolteca-Chichimeca'da yer aldığından, daha eski kaynaklardan alınmadır.

Aztekler sonunda bir kaya üzerindeki kaktüsün üstüne konmuş bir kartal gördüler. Bu, Huitzilopochtli'nin, kabilenin yerleşeceği kehanetinde bulunduğu ve uzun zamandır aradıkları noktaydı. Bu olay, Aztek takvimine göre "2 ev" yılında gerçekleşmişti ki, bu da Hıristiyan takviminde 1325'e tekabül ediyordu.

GERÇEĞİ GERÇEK OLMAYANDAN AYIRMAK

Bu efsanevi olaylardan ne anlam çıkarabiliriz? Aslında Aztekler'in Meksika Vadisindeki ilk yılları çok farklı bir tablo çizmektedir. Aristokrat bir hükümdar ailesi olmayan barbarlar olarak aşağılanan ve diğer eski kentli topluluklar tarafından yenilgiye uğratılan kabile, sazlıklar arasına kaçmak zorunda kalmıştı. Ancak dirençli ve girişimci insanlardı.

1428 yılı geldiğinde kentli hayat biçimini benimsemişler ve Tetzcoco ile Tlacopanlar'la ittifak kurmuşlardı. Güçler dengesini ustaca dengeleyerek yaptıkları fetihlerle Tenochtitlan'ı Meksika'nın en korkulan ve en zengin kentine dönüştürmeyi başardılar. Hükümdar Itzcoatl çok geçmeden yeni bir tarihi kimlik belirleme ihtiyacını gördü. Toplanan meclis karanlıkta kalmış geçmişlerini, varolan kabile göç hikâyelerini, katlanılan aşağılanmaları ve saygın ataların eksikliğini gözden geçirdi: Bütün bunlar yeni imparatorluk statüsü için kabul edilemez şeylerdi. Eski belgeler yakıldı. Çok tanınmış efsanevi olayları içeren yeni ve "resmi" bir tarih hazırlandı, Huitzilopochtli tanrılaştırılmış Aztek koruyuculuğuna yükseltildi.


(Solda) Yenilgiye uğramış Coyolxauhqui: Büyük Tenochtitlan Tapınağı'nda bulunan bir heykel. (Sağda) Aztekler'i Tenochtitlan başkentlerini kurmaya götüren alamet: Bir kaya üzerindeki kaktüse tünemiş bir kartal (Codex Mendoza'dan).

Bu "resmi" metinleri inceleyen araştırmacılar Aztlân'daki başlangıcın Guatemala, Meksika'nın içleri kuzeybatıdaki Michoacan ve kuzeyde New Mexico'ya yayılmış göç hikayeleriyle uyumlu olduğuna dikkat etmişlerdir. Olay uzak bir ülkede ya da kuzeyde bir gölde yeni bir çağ ile başlar. İnsanlar genellikle toprağın altından ya da sudan çıkarlar. Bir anlaşmazlık ya da savaş sonunda bir Tanrı ya da Tanrıça'nın önderliğinde göçe çıkılır. Göçen gruba başkaları katılır ve doğaüstü bir lider ya da ulak göç yolunu gösterir.

Böylece resmi Aztek göç hikâyesi de varolan örnekleri yansıtmaktaydı ve Aztlân da belirli bir coğrafi mekândan çok Aztekler'in yarattığı bir efsane mekânıydı. Bu neden Aztlân'ı bulma çağdaş çabalan hep başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Huitzilopochtli'nin "babasız" doğumu ve düşmanlarını öldürmesi, Aztekler'in "yasal" bir aristokrat soyun eksikliğini kapamak için konulan bir efsane olarak görülmektedir. Huitzilopochtli'nin zaferini kutlamak için Büyük Tenochtitlan Piramiti, efsanevi Coatepetl Dağı'nın simgesi olarak inşa edilmiştir. En tepede Mezoamerikan tarımsal Yağmur Tanrısı Tlaloc'un tapınağının yanında Huitzilopochtli'nin tapınağı vardı, aşağıda da Coyolxauhqui'nin parçalanmış cesedinin heykeli duruyordu. Aztekler böylece cesaret, gurur ve yıkıma odaklanan savaşçı kültürleri için bir esin kaynağı yaratmışlardı.



Ancak eski Meksika'da en azından İÖ l. binyılda orta yayla havzalarının kentli insanlarıyla kuzeyin kurak bölgelerinin kavimleri arasında ilişkiler olduğu gerçeği vardır. Aztekler'in bu geniş bölgeden oldukları düşünülebilir ve Aztekler kent hayat biçimine ne kadar alışmış olsalar da, geçmişlerini tümüyle unutacak insanlar değillerdi.

Bu nedenle Aztlân'ın araştırılması, bir zamanlar Birleşik Devletler'in güneybatı çölleri ile Meksika yaylaları arasında yaşayan pek çok toplum arasındaki kültür tipinin araştırması ve bu insanların eski ve çağdaş Meksika tarihine nasıl biçim verdikleri sorununun araştırılması olarak görülebilir.
 

Eski31-05-2008, 14:42   #6
Blot
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Blot

Baya büyük bir dökümanmış saol
 

Eski31-05-2008, 14:49   #7
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

Minos Uygarlığı



Batı, Rönesans ile beraber Yunan düşüncesini keşfettikten sonra Yunan uygarlığı üzerine birçok araştırmalar yapılmış, 19. Yüzyıldan sonra da sistemli kazılara başlanmıştı. Ancak Girit ve çevresi 19. Yüzyılın sonuna kadar ihmal edilmişti. Burada araştırmalar yapan ilk isim, ünlü Heinrich Schiliemann idi. Efsanelerden yola çıkan Schiliemann, Girit’te kazı yerleri belirlemiş fakat bu çalışmalar Schiliemann’ın ölümü nedeniyle gerçekleşmemişti.

Girit’te ilk kazıları yapan en önemli kişi Sir Arthur Evans’dır. İlk yazı örnekleri üzerine araştırmalar yapan Evans, Girit’e geldikten sona buradan ayrılamamış ve ilk kazıları başlatmıştır. Knossos’da kazılara başlayan Evans buradaki kalıntıların yanı sıra birçok da yazılı tablet bulmuştur. Ünlü sarayı da bulan Evans, daha sonra adanın birçok yerinde kazılar yapmıştır. Evans dışında birçok arkeoloji ekipleri de 20. yüzyıl içinde Girit’te kazılar yapmış ve birçok buluntuyu gün ışığına çıkarmışlardır.

Neolitik dönem (MÖ 6000 - 2600)

Girit, Paleolitik dönem boyunca iskan edilmemiş gibi gözükmektedir. Paleolitik döneme ait hiçbir arkeolojik buluntuya rastlanmaması ve adanın neolitik kültürüne ait keramiklerin, Anadolu'da üretilenlerle belirgin benzerlik göstermesi nedeniyle adaya ilk yerleşenlerin Anadolu’dan geldikleri ve adada Neolitik dönemin bu şekilde başladığı kabul edilmektedir. Bu dönemde konut inşaatı ve alet kullanımı gelişmiş ve ilk ana tanrıça idolleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu dönemde Girit çevresindeki adalarla, Anadolu, Yunanistan, Mezopotamya ve Mısır ile ticari ilişkiler içine de girmeye başlamıştır.

Eski Minos Dönemi (MÖ 2600 - 2100)

Bu dönem aynı zamanda adada ilk metalin kullanıldığı zamanlardır. Evans’a göre adada ilk metal kullanımı buraya kaçan Mısır’lılar tarafından başlatılmıştır. Ancak bu görüş zamanla terk edilmiş ve adadaki metal kullanımına geçişte kaynağın Anadolu olduğu anlaşılmıştır. Böylece adanın doğu bölümünün de uygarlaşmada Anadolu ile bir köprü teşkil ettiği görülmüştür. Bu dönemde Girit çevresindeki adalarla da ticaret ilişkilerini geliştirmiştir. Bu da büyük ölçüde Girit’in denizcilikte, bölgedeki diğer uygarlıklara göre ileri olmasından kaynaklanmıştır. Bu dönemin sonuna doğru Knossos önem kazanmaya başlamıştır.

Eski Saraylar Devri MÖ 2000 ile 1700 yılları arasına tarihlenir. Bu dönemde Girit yüzünü Ege adaları ve Mısır’a çevirmiş ve buralarda yoğun ekonomik ilişkilere girmiştir. Öte yandan Anadolu ile olan ilişkiler zayıflamaya başlamıştır. Ekonominin ağırlığının doğudan orta bölgelere kayması da bu dönemde hızlanmıştır. MÖ 2000 yılında adanın Doğu bölgesinde, Mallia’da inşa edilen bir sarayın 1900’de itibaren kullanılmamaya başlanması bu bölgenin ekonomik gerileyişi hakkında da ipuçları vermektedir. Eski Saraylar devrinde Orta Girit’te bulunan iki şehir ön plana çıkmıştır. Bunlardan birincisi Ege adaları ile ticareti geliştiren Knossos öteki de Mısır ile ticareti geliştiren Paestos’dur. Bu şehirlerdeki ekonomik zenginlik kalıntıları gün ışığına çıkartılan saraylarla da ortaya konmuştur. Her iki şehir arasında zaman zaman çekişmeler olsa da Knossos üstünlüğünü ortaya koymuştur. Bu dönemin sonunda bölgedeki binalarda bir yıkım göze çarpmaktadır. Bu yıkımın kaynağı büyük bir olasılıkla adaya dışarıdan gelen istilacılar olmakla birlikte daha araştırılmaktadır.

Yeni Saraylar devrinde ise, Girit uygarlığı sanki hiçbir kesintiye uğramamış gibi devam etmektedir. Knossos’da, Phaestos’da ve Mallia’da yeni saraylar inşa edilmiş, eskileri de onarılmıştır. Bu dönemde Girit şehirleri arasında rekabet devam etmiş de olsa Knossos her bakımdan üstünlüğünü ortaya koymuştur.

Yakın Minos Dönemi
(MÖ ~ 1600 - 1100)

Bu dönem Knossos Krallığının egemen olduğu dönemdir. Evans bu dönem uygarlığını, efsanevi kral Minos’dan ötürü, Minos uygarlığı diye adlandırmayı uygun bulmuştur. Bu dönemde Knossos’da Minos diye bir kralın bulunduğuna dair tarihi belgeler yoktur, ancak MÖ 1700-1400 yılları arasında hüküm süren bir hanedanın krallarının Minos ya da buna benzer bir isimle adlandırıldığı düşünülmektedir. Bu dönemde Girit’in büyük bir deniz üstünlüğüne sahip olduğu bilinmektedir. Thukydides bu konuda şöyle yazmaktadır: “ Geleneğe göre bir donanmaya ilk olarak Minos sahip oldu ; bugün Yunan Denizi adını verdiğimiz şeyin büyük bir kısmına gücünü kabul ettirdi ; Kyklades adalarına boyun eğdirdi ve Karia’lıları kovduğu bu adalarda ilk olarak koloniler kurdu; adalara vali olarak öz oğullarını yerleştirmişti ; ayrıca vergilerin toplanmasını daha kolayca sağlamak amacıyla korsanlığı elinden geldiğince ortadan kaldırdı.”

Knossos ayrıca, bu dönemde diğer Ege adalarına hükmetmeye başlamış ve gücünü Yunanistan’a , anakaraya kadar genişletmiştir. Mısır’da, 18. sülale de Keftiu ülkesine yani Girit’e hediyeler göndermiştir. Ancak Girit uygarlığının sonu MÖ 1400 yılına doğru bir yıkımla gelmiştir.Bu dönem saraylarında, yapılarında bir yangın izine rastlanmaktadır. Yıkımın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte dışarıdan gelen bir istila ya da içeriden bir ayaklanma olasılıkları tartışılmaktadır. Bu yıkımdan sonra ise gelen Akha istilaları adayı Helenleştirmiş ancak uzun yıllar boyunca eski kültürü ve dili koruyanlar olmuştur. Daha sonraları Miken egemenliğine giren Girit MÖ 1100 yıllarında da Dor hakimiyeti altına girmiştir. Bu dönemde bir kere daha yakıp yıkılan Girit artık bir Yunan şehri olarak eski, görkemini kaybetmiştir.

Klasik Yunan Mitolojisinde Girit ile ilgili anılar yerini mitoslara bırakmış ve burası ile ilgili değişik mitler oluşmuştur. Bunlardan en önemlisi Minos ile ilgili olan mitlerdir.

Minos adının belli yaşamış bir krala mı ait olduğu yoksa Midas, Cæsar gibi yaşamış kişilerden alınan bir unvan mı olduğu tartışmalıdır. Ancak mitolojik öykülerde Girit dönemini anlatmak için kullanılmaktadır. Mitolojide de Minos boğa kültünden ayrı olarak geçmez. Mitolojiye göre Minos Zeus ile Europe’nin üç çocuğundan biridir. Minos efsanesini Azra Erhat şöyle anlatır: “ Minos Girit tahtına çıkmak isteyince üç kardeş arasında kavga kopmuş, ama Minos tanrıların kendisinden yana olduklarını ileri sürmüş, bunu kanıtlamak üzere de Poseidon tanrıdan bir dilek dilemiş, denizden bir boğa çıkarmasını istemiş ve bu boğayı da gene tanrıya kurban etmeye söz vermiş. Dilediği gibi olmuş, denizden köpükler gibi ak bir boğa çıkagelmiş. Minos boğayı almış, tahta oturmuş ama hayvanı tanrıya kurban etmeyi unutmuş. Güzelim ak boğayı sürülerinin arasına damızlık olarak göndermiş. Bu duruma çok kızan deniz tanrı, ak boğayı Minos’un başına bela etmiş; bir efsaneye göre de hayvan kudurmuş , ortalığı kasıp kavurduğu bir sırada Herakles’in elinden öldürülmüş, ama iş bununla da kalmamış, kralın karısı Pasiphae bu boğaya doğadışı bir aşkla tutulmuş ve onunla birleşmiş. Kral Minos güneş tanrı Helios’un kızlarından Pasiphae ile evlenmişti. Bir zamanlar Europe gibi boğaya vurulan Pasiphae ak boğayla birleşebilmek için Daidalos’a bir inek heykeli yaptırır, içine girer ve gebe kalarak Minotauros’u doğurur. Ondan sonra da doğurur. Ondan sonra da Girit sarayının yaşamı karmakarışık olur. Helios döllerinin hepsi gibi Pasiphae de büyücüdür, seviştiği boğayı öldürttü diye Minos’u büyüler, yatağından yılanlar, çıyanlar, akrepler çıkmasını sağlar. Bunlar işi çapkınlığa vuran Minos’un yatağına giren her kadını sokup öldürmekteymişler.“

Minos hakkında anlatılagelen bu efsaneler de Minos’un Yunan mitolojisinde Midas’a benzer bir yer aldığını göstermektedir. Bu efsanede boğa kültünün önemi de dikkat çekmektedir. Burada Minos’un boğayı kurban etmemesi ve sonrasında da bu boğayı öldürmesi sonucu bir tür lanetlenme ile karşı karşıya kalması anlatılmaktadır. Başka bir efsaneye göre de bu yılanların,çıyanların ve kreplerin Minos’un sperminden çıkması , Girit kraliyet soyuna karşı da bir tepki olduğunu göstermektedir.

Pasiphae’nin, Helios soyundan olması ve büyücü olması boğa ile ilintili ay kültü ile güneş kültü arasındaki bir karşıtlığı yansıtmaktadır. Bütün bunların yanında Minos, Yunanlılara göre halkının üzerinde adil ve düzgün bir şekilde hüküm sürmüş bir hükümdardır.

Minos’un hükümdarlığı da, doğu kültürlerinde olduğu gibi tanrısaldır. Minos da kanunları Zeus’un iradesi ile yapmaktadır. Bunu kanıtlamak için de her dokuz yılda bir İda mağarasına gitmektedir ve burada tanrısal ilhamı da almaktadır. Minos’un mitolojide birçok yere gitmiş olması da Girit kolonilerinin buralara uzandığını göstermektedir. Minos ile ilgili en ünlü efsanelerden biri de yukarıda kısaca sözü geçen Minotauros efsanesidir.

Azra Erhat , Mitoloji Sözlüğü’nde Minotauros’u şöyle anlatır: “ Adı Minos’un boğası anlamına gelen Minotauros insan bedenli boğa başlı bir canavarmış. Tanrı Poseidon’un kral Minos’a gönderdiği bir boğa ile Minos’un karısı Pasiphae’den doğmaymış. Minos bu korkunç yaratığı saklamak için mimarı Daidalos’a Labyrinthos sarayını yaptırmış. Theseus Minos’un kızı Ariadne’nin yardımı ile Minotauros’u öldürmüş. Minotauros Girit sarayında derin izler bırakmış olan Girit’e özgü bir boğa kültünün simgesi olsa gerek. “

Aslında bu efsane çok önemli ipuçları da vermektedir. Minotauros sadece Minos’un boğası anlamına gelmemekle birlikte bir bileşik isim olarak Boğa Minos anlamına da gelmektedir. Eğer Minos’u bir unvan olarak düşünürsek Boğa Kral gibi bir anlam kazanabilir. Bu ise daha eski dönemlerden kalan bir unvanı ya da bir tapınakta duran bir Boğa-tanrı heykeli ile ilişkili bir kültü düşündürtmektedir.
 

Eski31-05-2008, 14:56   #8
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

MİKENLER

Girit'te İkinci Saraylar dönemine rastlayan zaman dilimi içerisinde (M.Ö. 1600'ler), Yunanistan'da önemli değişimler meydana gelmekteydi. Mykenai bir anda zenginleşmiş ve güçlü bir yönetim merkezi olmuş, çok geçmeden Anadolu, Yakın Doğu ve Batı Akdeniz ile sıkı ilişkiler kurmuştu. Bundan sonraki 400 yıl içinde Kıta Yunanistanı ve çevre bölgelerde görülen arkeolojik bütünlük, bu uygarlığa en önemli temsilcisi Mykenai'a atfen "Miken" denmesine yol açmıştır, fakat aslında Miken terimi bu uygarlığın Mykenai tarafından kontrol edildiği anlamına gelmez. Diğer bir deyişle siyasal bir çağrışımı yoktur. Bununla birlikte, Miken kültürü en açık ve geniş bir biçimde Mykenai'da izlenir. Burada bulunan A ve B Mezar Halkaları, hiçbir önceli olmaksızın ortaya çıkar ve Miken Uygarlığı'nın en belirgin ve göz kamaştırıcı özelliklerini taşırlar.


Mykenai A Mezar Halkası Rekonstrüksüyonu

Geleneksel olarak M.Ö. 1600'e tarihlendirilen B ve ondan bir yüzyıl sonraya ait A Halkası'nda yapılan kazılarda altın ölü maskeleri, altın diskler, kılıçlar ve kaliteli işçilik gösteren lüks mallar ele geçirilmiştir. Bu mezarlar, kuşkusuz yönetici sınıfa -belki de bizzat krallara- aittir. Bu yeni toplumun ortaya çıkışı, savaş arabaları ile Yunanistan'a gelen Hint-Avrupalı topluluklara bağlanır (aslında B Mezar Halkası bu göçlerden biraz daha erkene tarihlendirilmektedir). Miken kültürünün gelişimi en açık biçimde, Orta Yunanistan'da ve Peloponnesos'ta izlenebilmektedir. Bu gelişimin en önemli kanıtlarından biri, yuvarlak planlı, dromos'lu ve bindirme tekniğiyle inşa edilmiş tholos mezarlardır. Bunların inşa edildiği dönem, aynı zamanda Mikenlerin faaliyetlerini arttırdığı zaman dilimine denk düşer. Özellikle Batı Akdeniz'de (İtalya ve Sicilya) Miken çanak çömleği yoğunlaşmaya başlar ve GH II'den itibaren Rhodos, Kıbrıs, Anadolu ve diğer birçok yerde görülür. Arkeolojik bulgular ve metinler, Miken Çağı'nda Yunanistan'ın savaşçı bir aristokrasi ile yönetilen, uzmanlaşmış iş gücüne sahip, geniş ticarî ilişkiler sürdüren bürokratik bölgelerden oluştuğunu gösterir.



M.Ö. 1200-1190'da, Mikenlerin çağdaşı Hitit İmparatorluğu yıkılır. Hitit arşivleri bunun sebebi hakkında bilgi vermemekle birlikte, aynı zaman dilimi içerisinde Mısır'da başıboş Akdeniz halklarından meydana gelen bir kalabalığın neden olduğu büyük karışıklıklardan söz edilir. Firavun III. Ramses, "Deniz Kavimleri" olarak adlandırılan bu halkları M.Ö. 1191'de bozguna uğratmıştır. Bu dönemin sonunda kuzeyde Thessalia'dan güneyde Lakonia'ya kadar Pylos, Mykenai, Iolkos, Gla gibi önemli merkezler tahrip edilmiştir. Bu hareketlerin sonucunda Akdeniz bir kargaşaya sürüklenmiş, hâlâ tam açıklığa kavuşmamış sebeplerden dolayı aynı dönemde Miken merkezlerinin bürokratik yapısı tamamen çökmüş, bu yapının temel taşlarından Linear B yazısı terkedilmiş ve bir daha da kullanılmamıştır.


Mykenai'de ele geçen Altın Mask

 

Eski31-05-2008, 15:35   #9
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

HATTİ UYGARLIĞI


Alacahöyük buluntusu. Evreni simgeleyen tunç dinsel alem, Y. 34cm. Hatti sanatı ürünü MÖ. 2100-2000, Ankara And. Md. Mz.

Orta Anadolu'daki Hatti Beylileri bir protohistorik (ön tarih) uygarlığıdır.

Hattiler Anadolu'nun yerli halkıdır. Tahminen 3. binin ortalarından beri küçük krallıklar, beylikler halinde yani kent-devleti olarak idare ediliyorlardı. Anadolu'nun orta bölgelerinde ve güney doğusunda yerleşmişlerdi. Prof. Emin Bilgiç, güneydoğu Anadolu';da Hattice yer adları saptamıştır.
2000 tarihlerinden itibaren teker teker Hititlerin eline geçtiler. Ancak yinede nüfusun çoğunluğunu oluşturuyorlardı.
Anadolu Yarımadasının bilinen en eski adı "Hatti Ülkesi" dir. 1700 yıl boyunca bu isimle anıldı Anadolu. İlk olarak Mezopotamya kaynaklarında, Akkad Sülalesi Döneminde (2350-2150) bu adlandırmaya rastlıyoruz. VII.yy. Asur kaynaklarına dek bu adlandırma kullanılmıştır. Bu isim öylesine yerleşmişti ki, 2000 lerde gelmeye başlayan Hititler bile yeni yurtlarından "Hatti Ülkesi" diye söz etmişlerdir.

Hattilere, Proto-Hitit demek yanlıştır. Hititler, Hattilerin devamı değildir. Bunlar dilleri ve ırkları tamamıyla ayrı iki halktır.

Hatti dili hakkında bilgilerimiz çok azdır. "Gökten düşen Ay tanrısı" konulu tablet (mitolojik bir öyküyü anlatır), Hattice ve Hititçe iki dillidir.
Hattiler, tanrı ve tanrı isimleri, coğrafi yer adları, mitolojileri ile Hititleri etkilemişlerdir.

Hattilerin okur yazar olduklarına dair belge ele geçmemiştir. Kendilerine özgü bir yazı şekilleri de bulunamamıştır. Hatti beyliklerinin Kaniş'te olduğu gibi Asurca bilen katibler kullanmışlardır.

Hattiler insan şekilli, hepsinin adı olan erkek ve kadın tanrılara taparlardı. Yani hayvana tapınma evresini geçmiş bir uygarlığa sahiptiler.





HATTİ SANATI

Özgün Hatti sanatı. Eserlerini, altın. gümüş. elektron ve bronzda imal etmişlerdir. Vazo biçimleri, heykelcik tipleri, bezeme çeşitleri belirgin üslup birliği oluşturur. Bunlarda ve idoller, mühürler, ağırşaklar, vazocuklarda oluklu, yivli bezemeler, fırıldak motifi kullanılmıştır. Diademlerde ve kurslarda görülen kafes yada ızgara biçimindeki bezeme bir Hatti özelliği olup, Kültepe keramiklerinde de görülür.
Hayvan heykelciklerinde, diademlerde, kabarık nokta dizelere ya da ortaları noktalı bezemelere de rastlanır.

 

Eski31-05-2008, 16:28   #10
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

Sasani İmparatorluğu



Sasani Hanedanı, 3. yüzyıl başlarında bugünkü İran'ın Persis eyaletinin hükümdarlığını ele geçiren tanrıça Anahita'yı takibeden rahiplerin soyundan gelen I. Ardeşir tarafından Persis'te (Pars ya da Fars vilayeti) Istakhr şehrinde kurulmuştur.

Babası Babak (Papag) (Papak ve Babak diye de okunur), ilk başlarda küçük bir şehir olan Kheir'in yöneticisiydi. 205'te Bazrangidler'in son kralı olan Gocihr'i tahttan indirmeyi başararak kendini yeni hükümdar olarak ilan etti. Bazrangidler, Partlara (Arşaklılara) bağlı olarak Persis'in yerel yöneticiliğini yapıyorlardı. Annesi Rodhagh, Peris eyalet valisinin kızıydı. Sasani ismi I. Ardaşir'in baba tarafından dedesi olan Sasan'dan gelir. Sasan, Anahita Tapınağı'ın başrahibiydi.

Pabag'ın yerel gücü ele geçirme çabaları, o sıralar Mezopotamya'da kardeşi VI. Vologases ile hanedanlık mücadelesi veren Arşaklı İmparatoru IV. Artabanus'un gözünden kaçtı. Pabag ve en büyük oğlu Şapur, Arşaklılar arasında çıkan bu problemlerden faydalanarak güçlerini bütün Persis'e yayabildiler. Devam eden olaylar kaynakların yetersizliği yüzünden açık değildir. Fakat, 220 civarında Pabag'ın ölmesiyle, o sırada Darabgird'in valisi olan Ardeşir'in en büyük kardeşi olan Şapur'la bir güç mücadelesine girdiği kesindir. Kaynaklar, Şapur'un 222 yılında kardeşiyle bir toplantıya giderken bir binanın çatısının üstüne düşmesi sonucu öldüğünü söylerler.



Bu noktada, Ardeşir, başkentini Persis'in daha güneyine kaydırdı ve Firuzabad'da (Ardaşir-Khwarrah, daha önce Gur, günümüzde Firuzabad) yeni bir başkent kurdu. Yüksek dağlarla iyi desteklenen ve dar geçitler arasında kolayca savunulabilen şehir, Ardaşir'in daha fazla güç kazanma çabalarının merkezi oldu. Şehir, büyük ihtimalle Darabgird'den örnek alınan yüksek ve çember şeklinde bir duvarla çevrelenmişti. Kuzey taradında günümüzde hala kalıntıları duran büyük bir saray bulunmaktaydı.

Persis'te egemenliğini kuran I. Ardeşir, Fars'ın yerel prenslerinden feodal sadakat talep ederek ve Kerman, İsfahan, Susa, Mesene komşu eyaletlerinin de kontrolünü ele geçirerek süratle topraklarını genişletti. Bu genişleme, I. Ardeşir'in derebeyi olan IV. Artabanus'un gözünden kaçmadı. IV. Artabanus ilk başta Khuzestan valisine 224 yılında Ardeşir üzerine gitmesini emretti fakat bu Ardeşir için kesin bir zaferle sonuçlandı. Artabanus bu sefer yine 224'te kendisi saldırdı. IV. Artabanus orduların çarpıştığı Hormizdeghan'da öldürüldü. I. Ardeşir, sona eren Part İmparatorluğu'nun (Arşaklılar'ın) batı vilayetlerini ele geçirmeye devam etti. 226 yılında, Ktesifon (Tizpon) şehrinde İran'ın yegane hükümdarı olarak taç giydi ve Şehinşah (Kralların Kralı ya da Şahlar Şahı) ünvanını aldı. (Yazıtlar Adhur-Anahid'ten Kraliçeler Kraliçesi olarak bahseder, fakat Ardeşir'le ilişkisi henüz başlamamıştı.) Böylece, 400 senelik Part İmparatorluğu sona ererek, 4 asırlık Sasani hakimiyeti başladı.



I. Ardeşir, ilerleyen bir kaç yıl içinde, imparatorluk etrafında yerel isyancıları takibederek Sistan, Gorgan, Horasan, Merv (günümüz Türkmenistan'ında), Belh, ve Harezm vilayetlerini de ele geçirerek imparatorluğunu doğu ve kuzeybatı yönlerinde genişletti. Bahreyn'i ve Musul'u da Sasani egemenliğine aldı. Sonraki Sasani yazıtları, Kuşan, Turan ve Mekran krallarının da Ardeşir'e tabi olduklarını iddia etseler de, nümizmatik kanıtlar bu kralların Ardeşir'in oğlu olan I. Şapur'a tabi olduklarını gösterir. Batı'da Hatra, Ermenistan Krallığı ve Adiabene'ye yapılan saldırılar daha az başarılı oldu.

I. Ardeşir'in oğlu I. Şapur'un annesi bir Part kralının, büyük ihtimalle IV. Artabanus'un ya da Suren-Pahlav klanının üyelerinden birinin kızıydı. I. Şapur, bu ilerlemeyi devam ettirdi. Baktria'yı ve Kuşan'ı fethetti. Roma'ya karşı birden fazla seferi yönetti. Roma topraklarının içine kadar ilerleyen I. Şapur, Antakya'yı ele geçirdi ve talan etti (253 veya 256). En sonunda Roma İmparatorları III. Gordian'ı, Arap Philip'i ve Valerianus'u mağlup etti. Sonuncusu Edessa savaşından sonra 259 yılında İran tarafından hapsedildi. Bu olay uzun süre Romalılar için çok büyük bir utanç kaynağı oldu. I. Şapur, zaferini Nakş-ı Rüstem'de etkileyici kaya kabartmaları oyarak kutladı. 260 ve 263 yılları arasında bu yeni kazanılan bölgelerden bir kısmı bir Roma müttefiki olan Odanathus'a kaptırıldı.



I. Şapur'un yoğun gelişme planları vardı. Bir çok şehir kurdu. Bunların bir kısmına Roma topraklarından göçenler yerleşti. Bunlara Sasani yönetimi altında inançlarını özgürce yaşayan Hıristiyanlar da dahildi. Bişapur ve Nişabur şehirleri onun ismiyle adlandırıldı. I. Şapur özellikle Maniheizm'i destekledi. Mani peygamberini (Mani'yi) korudu ve yurtdışına Maniheist misyonerler gönderdi. I. Şapur ayrıca bir Babilon hahamı olan Neherdea'lı Samuel'le arkadaşlık kurdu. Bu arkadaşlık yahudiler için bir avantajdı ve kendilerine karşı uygulanan baskıcı kanunlardan bir mühlet rahatlamalarını sağladı.



Daha sonra gelen krallar I. Şapur'un dini toleransını tersine çevirdile. I. Şapur'dan sonra gelen I. Behram (273-276) Magi'nin baskısı sonucu olarak Mani'ye ve onu takibedenlere işkence uyguladı. I. Behram Mani'yi hapsetti ve öldürülmesini emretti. Efsaneye göre Mani, idamını beklerken öldü.

II. Behram (276-293) babasının din politikasını devam ettirdi. Zayıf bir yöneticiyid ve birden fazla batı eyaletini Roma imparatoru Carus'a (282-283) kaybetti. Hükümdarlığı esnasında, yarım yüzyıldır İran tarafından yönetilen Ermenistan'ın büyük bir bölümü Diocletianus'a (284-305) teslim edildi.

293 yılında kısa bir süre tahtta kalan III. Behram'dan sonra Nerseh hükümdar oldu (293-302). Nerseh Romalılar'la yeni bir savaşa kalkıştı. Fırat'ya Calinicum yakınlarında İmparator Galerius'a (305-311) karşı kazanılan erken bir zaferden sonra, Ermenistan'da 297 yılında ani bir baskın sonucu tuzağa düşürülen Nerseh yenildi. Bunun ardından varılan anlaşmayla, Sasaniler Dicle ırmağının batısındaki bütün toprakları teslim ettiler ve Ermenistan'ın ve Gürcistan'ın iç işlerine karışmamayı kabul ettiler. Bu büyük hezimetin ardından 301 yılında istifa eden Nerseh bir sene sonra acı ve üzüntü içinde öldü. Nerseh'in oğlu II. Hürmüz (302-309) tahta oturdu. Sistan ve Kuşan'daki isyanları bastırsa bile, II. Hürmüz de bir başka zayıf lider olarak asilleri kontrol etmeyi başaramadı ve bir av sırasında 309 yılında Bedeviler tarafından öldürüldü.

 

Eski31-05-2008, 17:02   #11
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

Olympos Devleti

Mitler, araştırmacıların çoğunun ortak görüşüne göre, insanlığın çocukluğunun ürünüdür; ilkel insan anlayamadığı doğa olaylarını güçlü varlıklara dönüştürmüştür. Yine bu uzmanlar Yunan mitolojisinin sadece Yunanlılar´ın kafasından çıkmadığını, içeriğinde Mısır, Asur, Finike etkileri bulunduğu görüşündeler. Mitlerde görülen yöresel çizgiler bunun göstergesi olabilirler; İskandinav mitlerinde soğuk ve buzun çok olması, Hint mitlerinde ise sıcağın ve güneşin önde olması gibi. Mitolojik olaylar doğa olaylarının canlılara dönüştürülmüş halidir. Bütün bunlar, klasik tanımlarla mitolojinin tarifidir yani olması gereken gibidir, oysa olması gerekenlerin dışında da gerekenler olabilir. Konunun en büyük ismi sayılan Joseph Campbell bile mitlerin derinliklerinde bazı unutulmuş gerçek olayların olduğunun gözden kaçırılmamasını önerir. Bu bölümde biraz daha öteyi arayacağız; deneğimiz ise Yunan Mitolojisi. Ama daha önce, kısa bir özet yaparak Eski Yunan´ın tanrı ve tanrıçalarını tanımamız gerekiyor, ama okurken onları kendiniz gibi düşünün, yani birer insan gibi.



Tanrıların hışmına uğrayan Prometheus MÖ 800´de Heisodos, "Thegonia"de bize evrenin doğumunu va tanrıların ortaya çıkışını anlatır. Her şeyden önce Kaos yani sonsuz boşluk vardı. Kaos´un şekli ve rengi yoktu. Sonra Kaos´dan Gaia "Yer" doğdu, ardından da en büyük enerji olan sevginin temeli, var edici Eros yani "Aşk" doğdu. Sonra Kaos, Erebos´u yani geceyi var etti; bunların tümünden de dünyanın ışığı olan "Aither" ve "Hemera" çıktı. Bu arada Gaia, önce tanrıların mekanı yıldızlı Uranüs´ ü yani göğü, sonra da Pontos´u yani denizi doğurdu. Gaia, çocuğu Uranüs ile birleşince 12 Titan, sonra da sırasıyla tek gözlü Kiklopslar ve yüzer kollu, ellişer başlı Centimane´ler doğdu. Ama Uranüs çocuklarından korkuyor, onları yerin altına hapsediyordu. Gaia buna dayanamadı göğsünün içinden çıkardığı çelikle bir tırpan yaparak çocuklarına verdi, ama babasına karşı gelmeye 12 titandan sadece Kronos cesaret ederek onu uyurken parçalara ayırdı ve Kronos evrenin sahibi oldu. Kardeşlerini serbest bıraktı. Yaradılış devam etti ve Kronos kızkardeşi Rea ile evlendi. Bu evlilikten Hestia, Demeter, Hera adlı üç kız ve Hades, Poseidon, Zeus adlı üç erkek çocuk oldu. Ama Kronos babasına yaptığını unutamıyor, aynı şeyin başına gelmesinden korkuyor, bu yüzden de doğan çocuklarını yutuyordu. Rea yalnız Zeus´u kurtarabildi. Uranüs´e onun yerine bir taşı yutturdu. Zeus büyüyünce, Kronos´u devirdi ve karnındaki kardeşlerini kurtardı. Sonra da babasını denizin ve yerin en altının altına kapattı. Babasının kardeşleri olan Titan´larla savaştı, bu savaş öylesine korkunç oldu ki, dağlar eridi, denizler kaynadı ve Ege bu yüzden binlerce adaya ve körfeze bölünerek parçalandı, hiçbir güç Zeus´un yıldırımlarına dayanamıyordu. Yenilen ve sonsuzluğa kadar zincirlenen Titanların biri de Japetus´du. Japetus´un oğullarından biri olan Prometheus, Zeus´a karşı gelmemiş, saygı gösterdiği için Olympos´a alınmıştı, ama Prometheus babasının öcünü almaya niyetliydi ve bunun için insanı yarattı. İnsan tanrıların başına bela olacak, onları hiçe sayacak ve tüm kötülükleri yapacaktı. Prometheus, ilk insanı balçıktan yarattı ama su yerine gözyaşlarını kullandı. İlk insan çiğ et yiyen, ıstırap çeken, çıplak, kendini koruyamayan aciz bir yaratıktı. Bu defa Prometheus, Hephaistos´un ocağına giderek oradan bir kıvılcım çaldı ve insanlara ateşi hediye etti. Ve insanlar o zaman iyi yaşamaya başladılar, ama şımararak kendilerini tanrılarla bir tuttular. Bunun olacağını bilen ve insanlara ateşi özellikle vermeyen Zeus, Prometheus´a çok kızdı ve onu bin yıllık bir cezaya çarptırdı. Artık insan vardı, ama sadece erkekler yaradılmıştı.

Olympos Devleti´nin mitolojik hikayesi



İlk devir, Hesiodos´a göre "Altın Çağ"dır, o çağda geçim derdi yoktu, doğa her şeyi kendiliğinden veriyordu; hastalık ve ihtiyarlık yoktu, hep genç kalınıyor, ölüm gelince insanlar hiç acı duymadan uyuyarak ölüyorlardı. Sonra "Gümüş Çağ"ı geldi, bu çağın insanları daha zayıftılar, çocuk gibi kalarak çok uzun yaşarlardı, ilk gençlik yaşlarında ise ölürlerdi. Ardından "Tunç Çağ"ı geldi, işte Prometheus ateşi bu zamanda çalıp insanlara verdi ve insanlar savaşmayı, öldürmeyi öğrendiler. Şimdi ise "Demir Çağ"ındayız, insanlar büyük işler başarıp tanrıları inkâr ettiler, çok ilerlediler ama hayvanlaştılar.
Bu arada unutmayalım, hangi çağ olduğunu bilmiyoruz, ama insanlara çok kızan Zeus, Hephaistos´u çağırarak kadını yaratmasını emretti. Usta tanrı su ve topraktan yoğurduğu çamurla kadını yarattı, model olarat karısı Aphrodit´i kullanmıştı, içine ruh yerine bir kıvılcım koydu, tüm tanrı ve tanrıçalar onu süsledi, adını Pandora koydular. Zeus ona bir kutu vererek, içini açmamasını tembih etti, ama kadının merakı üstün gelince kutuyu açtı ve içinden insanın başına gelebilecek tüm felaketler çıkıp uçtular. Kutuda sadece biraz "ümit" kaldı. Zeus öcünü almıştı, ama kızgınlığı geçmemişti, tüm insanları suların altında boğmaya karar verdi. Ama yine Prometheus, tufanı gizlice duyurdu. Oğlu, karısı ve Pandora bir gemi yaparak içine saklandılar. Tufan başladı ve tüm dünya sular altında kalınca kimse sağ kalmadı. Sular indikten sonra, sağ kalan üç kişi Delphi´ye gidip Themis´e akıl danıştılar. Themis onlara başlarını örtüp, atalarının kemiklerini omuzlarının üstünden arkaya atmalarını öğretti ve öyle yaptılar. Böylece insanlar yeniden türedi, ama bu kez taştan yaratılmışlardı ve daha dayanıklıydılar.



Eski Yunanlılar´a göre Olympos, şimdiki Makedonya´da Tesalya Bölgesi´ndedir. Aslında gerek Antik Yunan´da, gerekse de Ionia´da (Ege´de) birçok Olympos Dağı vardır; örneğin Uludağ´a Olympos denirdi. Ayrıca Aladağ ve Hisardağı da Olympos olarak adlandırılırdı. Yani tüm yüksek dağların Olympos olduğuna inanılıyordu. Mitolojiye göre Olympos´da yaz ve kış vardı, ama kışın soğuğu, rüzgârları, yazın güneşi Olympos´un zirvesine ulaşamazdı. Zirveyi örten bulutların üzerinde Tanrıların sarayları ve bahçeleri vardı, burada iklimler yoktu ve daima ilkbahar vardı. Olympos saraylarının en görkemlisi Baş Tanrı Zeus´a aitti. Tüm tanrılar her sabah gün doğarken onun sarayında toplanırlardı. Olympos Bahçeleri´nde Kharites denen bakire periler dans ederler, Musalar (İlham Perileri) şarkılar söylerlerdi. Tanrılar Hebe´nin sunduğu "Nektar" veya "Ambrosia" adlı ebedi gençlik ve güç veren bir içkiyi içerlerdi. Tüm günleri insanların kaderlerini yönlendirmek için Zeus´un sarayında geçer, gece olunca da her biri kendi saraylarına çekilirler ve uykuya dalarlardı. Sadece tanrıça Hestia uyanık kalır ve dünyaya ışık veren ateşin sönmemesine dikkat ederdi. Tanrıların saraylarında hizmetliler bulunurdu. Olympos´un kapılarına bakire "Horalar" yani "Saatler" bekçilik ederlerdi. onların anası olan Themis "Ebedi Adalet" gün boyu Zeus´un yanıbaşında oturur ve ona adalet ve hikmet telkinleri yapardı. Alınan kararlar gökkuşağı renklerinde kanatları olan Iris ile gönderilirdi. Ayrıca, Olympos´da insanların kaderlerini saraylarının duvarlarına yazan Themis´in diğer üç kızı olan Parklar´da yaşardı, onların yazdıkları asla değişmez ve silinmezdi. Parklar´ın en genci olan Klotho yaşam ipliğini büker, Lakhesis, her insanın talihini gereği kadar sarar, Atropos ise, yaşayacağı zaman bitince yaşam ipliğini keserdi. Parklar, iyi günler için beyaz, kötü günler için siyah yün iplik kullanırlardı. Olympos´da yaşayan 12 tanrının altısı erkek, altısı dişiydi. Onların dışında kalan Zeus ve Poseidon´un kardeşi olan Hades yeraltında yaşardı. Şarap tanrısı Dionysos Olympos´a sonradan katılarak 13. tanrı oldu ve Olympos´un sonu bundan sonra geldi.



Sonsuz evrenin derinliklerinde bir yerde, bilinmeyen ve zaman dışı bir zamanda galaksiler arasında dolaşabilen olağanüstü canlılar yaşıyordu. Akıl ötesi bir uygarlığa sahip olan bu canlılar, fiziksel yapılarını yenileyebiliyor, kendilerine benzer androidler üretiyor, şimşek benzeri ışınlarla istediklerini yok ediyorlardı. Ölümsüz sayılırlardı, moleküler transformasyonla bir anda her yerde olabiliyorlar; hologramlarla istedikleri şekilde görünüyorlardı. Zaman zaman rasladıkları yıldızların gezegenlerinde yaşayan canlılar varsa, onları yönlendiriyor veya özgün nedenlerle yok ediyorlardı. Kendi aralarındaki iktidar kavgası süregelen bir olaydı; liderleri Gaia ve Uranus´dü, 12 kişilik Titanlar adlı bir meclisle beraber yönetimi ellerinde tutuyorlardı.
Titanlar ve taraftarları Gaia´nın da politik desteği ile harekete geçtiler; müthiş bir yıldızlar savaşı yaşandı, Kiklopslar ve Centimaneler adlı iki politik güç de onu destekliyordu ve sonunda Kronos kazandı ve Uranüs yok edildi. Gaia ve Titan Meclisi onu lider seçtiler, artık gittikçe büyüyorlar ve sayısız yıldızlara ulaşıyorlardı ve Kronos, siyasi destekçisi Rea´idi, Rea altı üyeden oluşan politik bir grubun lideriydi. Ama Kronos geçmişi unutmuyor ve iktidar korkusuyla, çevresinde oluşan güç odaklarını istemiyor, onları birer birer uzak yıldızlara yolladı. Rea yalnız kalınca kendi taraftarı olan askeri liderlerden Zeus´un robot bir kopyasını yaptırarak, robotu uzağa yolladı ve Zeus´u özel bir gezegene sakladı. Orada iktidara karşı gruplarla örgütlenme çalışmalarını geliştiren Zeus, yeterince güçlenince Kronos´a karşı olan siyasi ve askeri güçleri toplayarak hükümeti devirdi ve başa geçti.
Zeus, kalan tüm Kronos taraftarlarını da yok ederek, tüm gücü eline geçirdi ve Titan Meclisi´nin yerine Olimpos Meclisi´ni kurdu.



 

Eski31-05-2008, 17:10   #12
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

Taş Devri



Taş Devri, insanın ortaya çıkışı ve taştan araçlar yapmasından başlayarak kalkolitiğin sonuna kadar geçen tarih öncesi dönemdir.

Paleolitik Çağ

Paleolitik Çağ, tarihöncesi uygarlığının gelişme sürecinde, kültürel evrelerin en uzunu (insanlık tarihinin %99'u) ve Buzul Çağlarının kültürel karşılığı olan; insanlığın ilk ortaya çıkışından, M.Ö. yaklaşık 10.000 yıl öncesinde Neolitik Çağ'ın başlamasına kadar süren arkeolojik çağdır. Bu çağda çaytaşı, çakmaktaşı, hayvan kemikleri ve ağaç gibi doğal maddelerden besinleri pişirmeye ve ısınmaya başlanmıştır. Mağara ve kaya sığınaklarının duvarlarına çizilen resimler yine bu çağın belirgin özelliklerindendir.

Paleolitik Alt, Orta ve Üst olmak üzere üç alt döneme ayrılmaktadır. Epipaleolitik Çağ ise, doğayı denetimi altına almaya başlayananın, besi üretimine geçişinin hemen öncesinde yer alan çağdır.

Kaba Taş Çağı

Diğer adları: Paleolitik Çağ, Epipaleolitik Çağ, Eski Taş Çağı, Yontma Taş Çağı, Kabataş Devri

Dönem:600.000 - 10.000

Kabataş eski taş çağıyla aynı anlama gelmektedir.

Orta Taş Çağı

Orta Taş Çağı bilinen diğer isimleri Yontma Taş Devri, Mezolitik Devir.

Dönem: MÖ 100000-MÖ 6000

İnsanların taşları yontmaya başladığı, taşları kendilerini savunmak ve avlanmak için kullandıkları devirdir. Basit aletler yapılmıştır. İnsanlar mağara duvarlarına resimler yapmaya başlamışlardır. Bu dönemde insanlar yaşamlarını avcılık ve toplayıcılıkla sürdürmüşlerdir. İnsanlar bu çağda doğal sığınaklar sayesinde vahşi hayvanlardan korunmuşlardır.

Yeni Taş Çağı

Gezegende yaşanan son buzul çağının sona ermesi ardından, insan topluluklarının yayılma eğilimi gösterdikleri ılıman iklim kuşaklarında, yepyeni bir evrimsel açılım yaşanmaya başlanmıştır. Buzulların çekilmesiyle ılıman iklim kuşağında gerek fauna gerekse flora, hem çeşitlilik hem de popülasyon olarak belirgin gelişmeler göstermiştir. Bu mevsimsel farklılıkların oldukça belirgin olduğu ve genellikle kurak sayılabilecek yaşam alanlarında ortaya çıkan ve yayılabilen türler, kaçınılmaz olarak dayanıklı, uyum sağlama ve üreme yetenekleri geniş, görece daha küçük cüsseli türlerdi. İşte bu ortam, insan topluluklarına geniş olanaklar sunmuştur.

Buğday ve arpa gibi yaygın ve kurak iklime uyumlu bitki türlerinin ve koyun, keçi, sığır gibi otçul türlerin ortaya çıkması ve yaygınlaşmasıyla insan topluluklarının yaşam biçimi de değişmeye başlamıştır. Doğaya doğrudan müdahale ederek, besin olarak kullanılabilecek bitki türlerini yetiştirme ve bazı hayvan türlerini evcilleştirerek sürüler oluşturmak, bu dönemin belirgin özelliği olmuştur.

İnsan toplulukları bu yeni yaşam tarzında iki ana kolda gelişme göstermişlerdi. Bazı topluluklar evcilleştirdikleri hayvanlardan oluşan sürüleri temel besin kaynağı olarak kullanırken bazı topluluklar ise sınırlı ölçüde de olsa bahçe tarımına başlamışlardır. Her iki ana kol da avcı-toplayı topluluklar olmaktan zamanla çıkmış, bir anlamda besin üreten topluluklar haline dönüşmeye başlamışlardır. Kuşkusuz ağırlıklı olarak tarımla uğraşan topluluklar, avcı-toplayıcı toplulukların yaşam tarzını bırakarak yerleşik düzene geçmek zorunda kalmışlardır. Ağırlıklı olarak hayvan sürülerini kullanan topluluklar ise göçebe ya da yarı-göçebe topluluklar haline gelmişlerdir.

Özellikle tarım yapmanın öğrenilmesi bu toplumların beslenme ve yaşam tarzlarında kökten değişikliklere yol açmıştır. Büyük ölçüde rastlantılara, ileri derecede uzmanlaşmaya bağlı olan avcı-toplayıcı yaşam tarzı yerini, besin maddelerini stoklayabilen ve beslenme açısından daha güvenli toplumlar oluşturmuştur.
 

Eski31-05-2008, 17:17   #13
T€ÑØßÂ¥
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - T€ÑØßÂ¥

bu mısır resmen heykel uygarlığı yaw
teşekkürler
 

Eski31-05-2008, 17:24   #14
gamigumi
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - gamigumi

abi açma böyle konular benim bilgisayar kaldırmıyo
şaka biyana süper oldu bence devam
 

Eski31-05-2008, 17:58   #15
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

Atlantis



M.Ö. 421 yılında Sokrates'in evindeki bir Felsefe sohbetinde Atinalı devlet adamı Kristias, dedesi Dropides'in kendisine naklettiği efsaneyi hikaye eder. Hikayeyi dede Dropides'e nakleden ünlü Yunanlı şair Solon'dur. Solon'un gösterdiği kaynak ise Mısır'da bulunduğu dönemde tanıştığı Mısırlı bir keşiştir ve Keşiş'e göre Atlantis 'e ilişkin olaylar M.Ö. 9000 yılında gerçekleşmiştir.

Plutarkhos'a göre Sais şehrinde Solon'a ders veren rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens'e göre bu aynı zamanda Pythagoras'a ders veren Mısırlı rahibin adı.

Platon'un hem Kritias, hem de Solon'la akrabalığı vardı. Ayrıca, kendisi de Mısır'ı ziyaret ederek birkaç yıl kalmış ve inisiye olmuştu. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce, bu konuda bilgileri topladığı fikrindeler.

Kur'an'da "Ad kavmi" diye de geçer, Ad-land; Ad Ülkesi demektir. Kimi araştırmacılar İbranice’deki, ilk insanı belirten ve adama sözcüğünden gelen "Adem", Sanskrit dilinde “ilk, başlama” anlamına gelen ve Aryenler’in ilk konuşan insan türüne verdikleri ad olan "Ad-i", Frigler’in "Attis", Kafkasyalılar’ın "Adige", Polinezyada’daki "atea", Truva öyküsündeki "Ate", Aztek mitolosindeki "Atzlan" (ada) ve Türkçe’deki "ad", "ada", "ata" (pek çok dilde baba anlamına gelir) sözcükleri ile "Ad" kavminin adı arasında etimolojik bir bağlantı olabileceğini düşünmektedir.

Atlantis'in Bilimsel Kanıtları

James Churchward

James Churchward Atlantis'in Mu uygarlığının bir kolonisi olduğunu belirtmiştir. İngiliz ordusunda görevli subay olarak Tibet'te bulunmuş, daha sonra dünyayı gezmiş ve araştırmalar yapmıştır. Albay rütbesinde iken Tibet'ten bu tabletleri almıştır. Baş Rahibin niye tabletleri verdiği bilinmemekle beraber james in mason olması buna neden olabilir.

James Churchward 1883'de, Batı Tibet'te bir manastırda bu belgelerin en önemlilerini gün yüzüne çıkartmıştır. Tibet'te görevli olarak bulunan Churchward, eski dinlerin kökenleri hakkındaki araştırmaları doğrultusunda Tibet'teki manastırları dolaşırken, yolu Batı Tibet'te bir manastıra düşmüş ve bu manastırın, Büyük Rahipler Kardeşliğinin önde gelen üyelerinden olan baş rahibi Rishi, Churchward'a, günümüzden 15 bin yıl önce yazılmış Naacal Tabletleri ni göstermiştir.

III. Ramses

III. Ramses'in yazdırdığı yazılarda Atlantislilerin büyük su dairesi üzerindeki kara parçasından ve adalardan dünyanın ucundan, dokuzuncu kuşaktan geldikleri anlatılıyor. 9. Kuşak da eski Mısır, Yunan ve Roma'da kullanılan coğrafi bölümlere göre 52. ila 57. Kuzey enlemleri arasında kalan bölgedir.

Ünlü tarihçi Renan ise oldukça şaşırtıcı bir şekilde Mısır sanatının gençlik dönemi olmadığı iddiasında bulunarak Mısır uygarlığı ile ilgili şüphelerini şöyle dile getiriyordu:

Mısır, sanki bu ülke gençlik dönemini hiç yaşamamış gibi, daha başlangıçta olgun, yaşlı ve mitolojik ve kahramanlık çağlarından tamamen yoksun gibi görünmektedir. Mısır uygarlığının bebeklik çağı ve sanatının da kadim dönemi yoktur. Mısır uygarlığı daha o zaman olgundu.

Heredot da şaşırtıcı bir şekilde, 'Euterpe' adlı eserinde Mısır rahiplerinin yazılı tarihinin kendi zamanından 12 bin yıl öncesine kadar gittiğini belirliyor. Yani Atlantis'in batışına kadar.

5400 yıl önce, Mısır'daki Siyen(Aswan) kenti tam olarak Yengeç Dönencesi'nin altına rastladığı dönemde inşa edilmiş olan Siyen Duvarları, tam güneşin gündönümü anında, öğle vakti, güneş komple bir disk halinde bu duvarların üzerinden yansırken görülürdü. Günümüzde, Avrupa'nın bütün bilim adamları bir araya gelseler bunun bir benzerini yapamazlar diyor tarihçi Keneally Tanrının Kitabı adlı eserinde.

Amerikalı araştırmacı Robert Sarmast Platonun ünlü diyalogları Critias ve Timaeus’da ifade ettiği yaklaşık 50 fiziksel işaretten yola çıkarak çalışmalarını Kıbrıs yayı ve Levantine havzası olarak tarif edilen Doğu Akdeniz kıyılarına kaydırdı. Bölge ile ilgili olarak Amerika Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi'nin (NOAA) hazırlamış olduğu haritalardan ve veritabanlarından faydalanan Sarmast bu bilgilerin yeterli olmadığını görünce dünyaca ünlü Jeofizikçi Dr. John K. Hall ile işbirliğine gitti. Dr. Hall, Sarmast’a 1980 li yıllarda bir Rus petrol gemisi tarafından Doğu Akdeniz’de deniz tabanından toplanan dijital verileri iletti. NOAA ve Dr. Hall dan gelen verileri birleştiren Sarmast bölgenin 3 boyutlu ve bathymetric (derinlik ölçü birimi) haritalarını çıkarttı. Sarmast’a göre Atlantis Kıbrıs, Suriye arasında idi ve batan kıtanın en üst noktası ise bugünkü Kıbrıs’tı.

Sarmast Discovery Of Atlantis isimli ünlü eserinde Atlantis’in bu bölgede olmasını güçlendiren bulguları ve nedenlerini açıkladı.

Atlas Okyanus'u birçok volkanik hareketlerin sık sık yer aldığı bir yerdir. 1957'de yanar dağlar eşliğinde yeni bir ada Azorların yakınlarında ortaya çıktı.

526 yılında Antakya'da 250.000 kişi, 1042 yılında Tebriz, İran'da 40.000 kişi, 1556'da Çin'de 830.000 kişi, 1908'de Messina, Sicilya'da 200.000 kişi, 1923 Tokyo civarlarında 200.000 kişi ve 1976'da Çin'de 700.000 kişi şiddetli depremlerle hayatlarını kaybettiler. Sellere gelince Çin'de 1887'de Huang Ho nehrin taşıması en az iki milyon insanın ölümüne yol açtı. Aynı nehrin 1931'de taşması 4 milyon insanın ölümüne yol açtı.

Buzul Çağ

R. F. Walworth ve G. W. Sjostrom'e göre son buzul çağında su seviyesinin düşük olması Atlantis'in varlığı için yeterli bir sebeptir. Bu iki araştırmacının geniş bir araştırmaya dayanan tezlerine göre periyodik gelen zincir volkanik patlamaları dünyanın geçmişinde uzun buzul çağlar yaratmıştır. Bazı jeolojik izlere göre buzlar bütün kıtaları kaplamıştır, su seviyeler inip yükselmiştir. Halen güncelliğini kazanan ve Donelly tarafından ortaya atılan bir teze göre, Atlantis'in batması ile daha önce onun yüksek dağları tarafından engellenen sıcak Gulf Stream akıntısı Kuzey Avrupa'ya ulaşarak buzların erimesine yol açmıştı. Halen yolunda devam eden bu sıcak su akımı Avrupa'nın ısısını bulunduğu enleme rağmen ılımlı tutmaktadır. Oysa, aynı enlemde bulunan Rusya'daki şehirler çok daha soğuk iklimlere sahiptir.

Kuzey Sibirya'da buzlar altında on binlerce donmuş mamut cesetleri vardır. Geçen asır sonlarında bu mamutlar'dan en az 20.000 çok iyi durumda fil dişi çıkartılarak piyasaya sürüldüğü kaydedildi. Bu mamutların toplu bir felakete kurban oldukları ortadadır. Ani bir donmadan ölen bu mamutlardan bazıların ağızlarında halen yemekte oldukları otlar bulunduğu görülmüştür. Karbon 14 testleri onların yaklaşık 12,000 yıl önce öldüklerini gösteriyor. Profesör Frank C. Hibben'e göre son buz çağın sonuna gelen bu devrede sadece Kuzey Amerika'da 40 milyon hayvan ölmüştü. Amerika'da Niagara şelalelerin 12.500 yıl evvel meydana geldiği hesaplanmıştır. Cordilleras Dağları yaklaşık 10,000 yıl önce meydana geldiler. Karbon 14 testlere göre şu anda Bermuda civarlarında deniz altında olan geniş bir bölgede 11,000 yıl önce sedir ormanları vardı. Aynı şekilde İngiltere’ye yakın Kuzey Denizi, İrlanda ve Grönland yakınlarında deniz diplerinde binlerce yıl önce denizin dibini boylamış ormanlar görülür. Olayların çoğu Atlantis'in batış tarihine uymaktadır.

Kutsal Kitaplarda Atlantis


1947 yıllında, Ölü Denize yakın Kumran mağrasında bulunan rulo yazıtlar, İbrani kutsal edebiyatın en eski örneklerini oluşturur. Bulunan bir yazıta göre Nuh farklı bir fiziğe sahipti. Öyle ki, babası Lamek onun kendi oğlu olduğunu karısı Bartenoş'un yemin ve ısrarlarına rağmen inanmamıştı. Nuh'un "Bakıcılar, Kutsal Olanlar veya devler" in soyundan gelmediğini ancak meleklerden her şeyi öğrenen" büyükbabası Enok (İdris)'a danıştıktan sonra inanmıştı.

Kitabi Mukaddes'te (Eski Ahit ve Yeni Ahit / İncil) Enok kitabından yer yer söz edilir. Asırlardır saklanan ve kutsal metinler külliyatından çıkarılan bu kitabın iki farklı nüshası vardır, biri yakın zamanlarda bir Rus manastırında bulunarak Slavonik dilde muhafaza edilmiştir. Adı Enok'un (İdris) Sırlar Kitabıdır. Bu kitapta Enok'un Tanrı tarafından göğe kaldırıldıktan sonra cennet ve cehennem katlarında gördüklerini ve sonradan 360 kitap yazdığını anlatmaktadır. İkinci ve çok daha uzun kitap ise Enok’un Kitabıdır. Burada Nefilimlerin devler olduklarını ve tufandan önceki çöküş devrinde onların insanoğlunun yiyeceklerini tükettiklerini ve bunlar da yetmediğinde insanları yediklerini yazıyor. Bu kitapta, bu çeşit atıflar, dini çevreleri rahatsız etmişti (San Augustine Tanrının Şehri) ve bu kitabın Eski Ahit külliyatından çıkarılmasına, 1772 yılında James Bruce tarafından bir Habeş manastırında bulunana dek, yüzyıllardır ortandan kayıp olmasına sebep vermişti.

 

Eski01-06-2008, 13:11   #16
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

ATLANTiSiN iNANILMAZ ÖYKÜSÜ



Tarihin kadim zamanlarinda büyük bir uygarlik vardi. Insanligin ulasmis oldugu en yüksek uygarlik seviyesine ulasmis olan "Mu" Uygarligi. Mu'nun çevresi de yavru uygarliklarla çevriliydi. Bu yavru uygarliklardan biri de Atlantis Uygarligi'ydi. Bugün, her iki uygarlik hakkinda "efsanevi" tanimlamasi yapiliyor olsa da onlarin varliklari bilimsel arastirmalar ve arkeolojik bulgularla her geçen gün biraz daha gerçeklik kazaniyor. Onlarin varligina kanit arayanlar için bir kaç örnek verebiliriz: Eflatun, Atlantis'le ilgili ilk yazdigi eseri Timea (Timaios) ve daha sonra MÖ.345 yilinda "Kritias"I yazdigi zaman kaynak olarak M.Ö.7. yy'da yasamis atasi politikaci Solon'u gösteriyordu. Solon M.Ö 590'da Misir'a gitmis ve Misirli rahiplerden kadim bilgiler edinmisti. Bu bilgiler Atlatis'de yasam seklinin yani sira Misir Uygarligi'nin köklerinin Mu ve Atlantis'e dayali olduguna iliskindi. Bu büyük ada ülke Solon'un anlatimlarina göre, Solon'un dogumundan 9 bin sene önce çok güçlü bir krallikti ve buradan gelen isgalci kabileler, Akdeniz kiyisindaki tüm ülkelere yayilmislardi.Ve Solon rahiplerden birsey daha ögrenmisti; uzun yillar boyu Misir'in bati ülkeleriyle baglantisinin kesilmis oldugunu. Bunun nedeni Atlantis'in deprem ve su taskinlari sonucu batmasinin ardindan, Atlantik Okyanusu'nun, Atlantis'in varoldugu kabul edilen bölgesinde, denizin bir çamur ve yosun tabakasiyla geçit vermez olusuydu. Bu durum baska tarihçiler tarafindan da anlatilir. Rusya'da St. Petesburg Müzesi'nde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüsde ise, Ikinci Hanedan Firavunlarindan Sent'in, onlara bilgeligi getiren atalarinin, anavatanlarini arastirmak üzere bir arastirma grubunu Atlantik Okyanusu'na gönderdigi yazilidir. Arkeolojik açidan bu konuya iliskin önemli bulgular ise, Eski Truva'da Dr. Schliemann tarafindan bulunan ve ithaf yazisinda "Atlantis Krali Kronos"dan yazili "Baykuslu Vazo" ve yine üzerinde ayni yazi bulunan"Kus Sfenksi"dir. Kanit olarak; çözülmüs Naacal Tabletleri'ndeki anlatimlar, Misir Uygarligi'nin hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazitlari, efsaneleri, ilahileri de gösterilebilir. Jeolojik kanitlar ise, Kuzey Atlantik Okyanusu'nun dibi ya da yataginin biçimidir. Buradaki veriler "bölgesel çökmeye" isaret etmektedir. Bugünkü teknolojiyle Kuzey Atlantik bölgesinde Atlantis'in haritasi da çikarilmistir. Jeolojik olarak da kabul edilen diger kanitlar ise söyle siralanabilir: Amazon Denizi'nin yok olusu, Missisippi Vadisi'nin kurumasi, St. Lawrence Vadisi'nin kurumasi, Florida'nin ortaya çikisi, Kuzey Amerika Atlantik kiyi hattinin genel olarak genislemesi… Bunlarin hepsi de büyük bir kütlenin denize batmasi ve batma nedeniyle deniz dibinde olusan büyük çukura çevre sularin dolmasini kanitlar niteliktedir. Ayrica jeologlar, Brest ile A.B.D.'nin kuzeyi arasindaki alanda 15 bin yil öncesine ait açik havada katilasmis olan lav parçalari kesfetmislerdir.

Atlantis'in, efsane mi, gerçek mi oldugu, Rönasans döneminde de kafalari en çok mesgul eden sorulardan biri durumundaydi. Özellikle 17. ve 18 yy'da bu tartismalar oldukça yogunluk kazanmisti.
Atlantis, Dünya Edebiyati'nin devleri tarafindan da tartismisti. Bu tartismalarin sonucunda onun varligina tüm kalpleriyle inanan yazarlar; Montaigne, Bafflon ve Voltaire olmuslardi..
Atlantis vardi ve batti? Peki neden? Neden çok basit, sadece küçücük bir kelime; "ego"... Bugünkü biz Dünya çocuklarina ne kadar da yakin gelen bir sözcük degil mi? Hemen hemen tümümüzün içini kemiren, bizi olmadik yollara, asklara, yasamlara ve hirslara sürükleyen o çoklukla kontrol edemedigimiz yönümüz içimizdeki yaramaz çocuk ego... Peki Atlantislileri bu ego'nun en uçlarina sürükleyen ve onlari yokolusa götüren nedenler nelerdi? Aslinda bu nedenler bugün yasadiklarimizdan hiç de farkli degildi? Insanlari, geçmiste toplu yokoluslara götüren hatalar günümüzde hala tüm hiziyla devam ediyor? Peki devam etmek zorunda mi? Bu sorunun yaniti tabii ki "Hayir"... Simdi, bu "Hayir"i gerçeklestirmek için Atlantis'in tarihine bir göz atalim...



(Asagidaki bilgiler Eflatun'un "Kritias", Akasa Yayinlari'nin "Galaktik Insan", Ruh ve Madde Yayinlari'nin "Kahin" isimli kitabinda Edgar Cayce'nin, 1000'e yakin kisiye yaptigi -önceki yasamlara döndürme seanslari- sirasindaki Atlantis dönemine iliskin okumalarindan elde edilmistir).

Dünya'nin unutulmus tarihinin önemli bir bölümünde, Dünya üzerindeki hakimiyet dinozorumsu ve sürüngenimsi irkin kurmus oldugu uygarliklardaydi. Bu irklar bugünkü Dünya insanlariyla kiyaslanacak olurlarsa üstün bir zekaya sahiptiler. Ama kötü bir yanlari vardi, kendileri disindaki fiziksel varliklara yasam hakki tanimiyorlardi. Bu nedenle, 900 bin yil kadar önce, o dönemlerde karada yasayan, memeli deniz öncelleri dedigimiz varliklarin ( yunuslar ve balinalar) ve Dünya spiritüel hiyerarsisi'nin de destegi ile Dünya'dan yokedildiler. Ve bu yokedilisten bir süre sonra Dünya'da insan irki var olmaya basladi. Dünya insanlari ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde bulunan, Lemurya Kitasi (MU) denilen yerde kurdular. Insanin bes irkinin bu kitada yaratildigi ve sonralari Dünya'ya yayildiklari söylenir. Ilk koloninin kuruculari olan bu insanlar, hayatin tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli oldugu bir Lyra/Srius uygarligi olusturdular. Sonraki 850.000 yil boyunca Lemuryalilar bir dizi yavru imparatorluklar kurarak Dünya'ya yayilmaya basladilar. Bu yavru imparatorluklarin en önemlisi, Atlantik Okyanusu'nun ortasinda bulunan kocaman bir ada olan Atlantis idi. Atlantis'in batisinda Kuzey ve Orta Amerika, dogusunda ise Avrupa ve Kuzeybati Afrika yer aliyordu. Yüzölçümü bugünkü, Avrupa ve Rusya'nin birlesik yüz ölçümlerine esitti. Poseidon, Atlantis'in kurucusuydu. Atlantisliler, babalari oldugunu kabul ettikleri Poseidon için bir tapinak yapmislardi. Her bes ve her alti yilda bir insanlar burada toplanir ve bogalar kurban ederek tapinagin sütünlarina islenmis kutsal yazilara riaet için yemin ederlerdi. Atlantisliler topraktan gelmis insanlardan, Euenor'un kizi Kleito'yu anneleri olarak kabul ederlerdi. Insanlari; kültüre, bilime, sanata oldukça düskündüler. Kibar insanlardi. Atlantis'de çogunluk kizil irktaydi. Yönetim sekli ise, sosyalist egilimli bir monarsiydi. Toplumda din adamlarinin sayisi hayli fazlaydi. Din adamlari, o devrin en bilgili kadin ve erkekleriydiler. Hekimlik,vicdani ahlaki degerlerin danismani olarak görev yapiyorlardi. Atlantis varoldugu dönem boyunca üç imparatorluk dönemine ayrilmisti. "Galaktik Insan" Kitabi'nda Atlantis'in yükselisini ve düsüsünü incelerken söyle bir anlatima yer veriliyor; "Atlantis'in tarihinin üç imparatorluga ayrildigini görürüz. Ilk tarihi dilime "Eski Imparatorluk "denir (M.Ö 400.000 yildan 25.000 yila kadar uzanir) Eski Imparatorluk, Lemurya ile ayni zamanlarda var oldu ve nihayet Lemurya'nin yikimini planladi. Ikinci tarihi dilime, "Orta Imparatorluk" denir (M. Ö 25.000 yildan 15.000 yila kadar uzanir) ve o, Dünya Gezegeni'nin ilk gerçek hiyerarsik yönetimine sahne olmustur. Son tarihi devreye ise "Yeni Imparatorluk" denir. O Atlantis tarihinin son 5000 yilini kapsayan nihayi çatisma ve yikimin öyküsünü içerir (MÖ. 15.000 yildan 5000 yila dek uzanir). "Santesson kitabinda ise Atlantis'deki yasam, Eflatun'un yazdiklarindan yola çikarak Atlantis'i söyle tasvir edilir; "Atlas soyundan gelenler, Atlantis'e hakim olmayi sürdürdüler. On bölge yöneticisi, birbirlerinden sadece askeri islerle ilgili ayrintilar bakimindan ayriliyorlardi. Atlantis krallarinin her biri kendi ülkesinde hükümdardi, ama hepsi merkezi adadaki Poseydon Mabedi'nde dikili, Orisalk'tan yapilmis bir sütüna, ilk on kral tarafindan kazilmis bir isarete itaat ederlerdi. Atlant krallarinin ilk yasasi, birbirlerine karsi silah kullanmamak, hücuma ugramalari halinde birbirlerine yardim etmekti. Atlantis'in dogal kaynaklari sanki sinirsizdi. Kiymetli madenler çikariliyor, kokulu bitkilerden kokulu özler damitiliyordu. Köprü ve kanal agi, ülkenin çesitli bölgelerini birlestiriyordu. Kitanin altinda bulunan tas ocaklarindan çikarilan beyaz, siyah ve kirmizi taslar, evlerin ve sair yapilarin yapiminda kullaniliyordu. Her bir araziyi çevreleyen duvarlar yapiyorlar, bu dis duvarlari bakirla kaplarken, sehri tahkim eden iç duvarlari orsalk, orta duvarlari ise kalayla kapliyorlardi. Merkezi adada kurulu sehirde saraylar, mabetler ve halka ait diger binalar kurulmustu. Merkezde altin bir duvarla kusatilmis bir mabed bulunuyordu. Bu mabed, Kleyto ile Poseydon'a adanmisti… Bahçe ve koruluklarda sicak su kaynaklari akiyordu. Çesitli tanrilara adanmis birçok mabet, insan ve hayvanlar için arenalar, hamamlar ve bir hipodrom vardi. Pek büyük limanlardan kalkan gemiler, Dünya'nin her yerine gidiyordu. Bölge halkinin nüfusu o kadar yogundu ki her yerde sesleri isitiliyordu. Merkezi sehrin etrafinda, sarp yükseklik ve güzelliklerinden dolayi ünlü daglarin korudugu çok genis bir ova uzaniyordu. Ovada senede iki kez hasat yapiliyordu. Bu büyük imparatorluk Helen Devletleri'ne en kudretli ve sanli olduklari bir devirde hücum etti. Ve böylece bilgelik ve biat yolundan sapti. Ölçüsüz alanlara sahip olan Atlantis krallari, tüm Dünya'yi zapt etmek azmindeydiler." Bundan sonraki bölüm, "Kritias"in orjinalinde söyle devam ediyor; "Zeus, Iste o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsizligini farkederek, onlarin aklini basina getirmek, onlari uslandirmak için cezalandirmaya karar verdi. Bütün tanrilari, evren'in ortasinda kurulu ve oradan durmadan degisen her seyi gören en kutsal evinde bir araya topladi; onlara dedi ki…" Eflatun'un "Kritias"I burada sona eriyor. Sonrasi malum…
Atlantis'i tufanlara ugratanlar
Atlantis batisindan önce üç kez tufana ugramistir.

 

Eski01-06-2008, 13:12   #17
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®



Edgar Cayce'nin okumalarina göre, bu tufanlar günümüzden; 50 bin, 28 bin ve10.600 yil kadar önce gerçeklesmistir. Bu tufanlarin nedenlerini inceledigimiz de günümüzle ne kadar da özdes olduklarini tüm gerçekligiyle görüyoruz. Ilk tufanin nedenine baktigimizda günümüzde de siklikla kullanilmakta olan kimyasal maddeleri ve silahlari görüyoruz. Bu maddelerin ilk kez yogun olarak kullanilmasinin öyküsü ise söyle; M.Ö. 50200 yilinda etobur, iri cüsseli hayvanlar, insanlar için büyük sorun olusturmaya baslayinca Dünya'nin bes ulusundan gelen, bes irkin temsilcileri bir araya geldiler, topraktaki ve havadaki unsurlarda bulunan güçlü kimyasal enerjileri hayvanlara karsi kullanmak için karar birligine vardilar. Bu kararlarin sonucunda hayvanlarin yasadiklari magaralara ve bölgelere çok büyük miktarlarda kimyasal maddeler, gazlar verildi. Bilinçsizce kullanilan bu kimyasal maddeler ve güçlü patlayicilar doganin dengesini bozdu. Verilen gazlar, halen sogumakta olan yerkürede volkanik patlamalara, zelzelelere, buzul çagina girilmesine ve Atlantis'in ilk tufanini yasamasina yol açti. Bu maddeler size de tanik geliyor mu???
Atlantis de uzun yillar boyunca toplumsal olarak da karisikliklar yasandi. Toplum yönetiminde hakim olan ve Isigi temsil eden Bir'in Ogullari; bir tanri, bir din, bir es kurallarini toplumda yerlestirmeye çalisirlarken, Karanligi temsil eden, Belial Ogullari'nin, bu kurallar hiç islerine gelmiyordu. Onlar toplumsal normlari hiç sayiyor, insan haklari konusunda ise kayitsiz kaliyorlardi. Maddesel, sefahata egilimli, siddete dayali bir hayat biçimi ve anlayislari vardi. Toplum hayatinda bu iki grubun anlasmazligi gittikçe artiyor, bu da iç savaslara ve huzursuzluklara neden oluyordu. Belial Ogullari'nin bedene bagli, materyalist yasam biçimleri bazi Bir'in ogullarina da cazip geliyor ve onlarin tarafina geçmelerine neden oluyordu. Belial Ogullari, bugün Dünya üzerindeki hakim güçlere baktigimizda, sizce de bildik birilerini animsatmiyorlar mi???



GÜÇ YANLIS AMAÇLARLA KULLANILDI

Atlantis'teki ikinci tufan ise M.Ö. 28.000'e dogru gerçeklesti. Bu tufanin öyküsü ise söyle anlatilir; Atlantisliler ilk tufanin sokunu atlattiktan sonra hizli bir toparlanis dönemi geçirdiler. Atlantis'in ikinci döneminde Atlantisliler, elektrik ve elektronik alaninda önemli buluslar yaptilar ve büyük gelismeler gösterdiler. Uranyumdan elde edilen atom enerjisini tasimacilikta kullaniliyolardi. Laser gibi her türlü isikli sualar kesfetmislerdi. Ölüm suasi da bu gruba dahildi. Sivi hava, sikistirilmis hava, kaucuk ve bugün henüz bilinmeyen bakir, aliminyum ve uranyumdan meydana gelen madeni alasimlar kullaniliyordu. Asansör, telefon, radyo, Tv yaygindi. En önemli bilimsel basarilari ise günes enerjisine hakim olmalariydi. Bu gücü denetim altinda tutan merkeze,Tuaoil Tasi veya Ates Tasi adini veriyorlardi. Bu dönemde insan bedeni, kristallerden çikan sualarin hafifletilmis bir uygulamasi ile gençlestirilebiliyordu. Bununla berebar Ates Tasi yikici amaçlarla iskence ve agir cezalarin yerine getirilmesinde de kullaniliyordu. Bu merkezin kuvvetinin, çok ileri bir düzeye ulastigi bir zamanda yapilan bir hata, suanin elektrik güçleriyle birleserek topragin bagrinda birçok yanginin çikarmasina yol açti ve volkanik patlamalar meydana geldi. Güç kaynaklarinin bilinçsiz ve kötü kullaniminin bugünün Dünyasi için de yok olusu getirecegi çogumuzun kabul ettigi bir gerçek degil mi???

GENLERLE OYNADILAR

Atlantililerin hatalarindan birisi de "gen"lerle oynamalari olmustur. Belial Ogullari'nin etkisi altindaki, Atlantislilerin yaptiklari, bugünün dünya insanlarini genetik bakimdan indirgenmis ve mutasyana ugratilmis durumda da birakmistir. Nedir bu genetik bakimdan indirgenmis ve mutasyona ugratilmis olmak?
Yapilan islem bugünün gen mühendislerinin üzerinde çalistiklari yöntemlere çok benzer. Sadece Atlantisliler bu islemi yaparken, hayvan türleriyle yetinmemisler, insanlar üzerinde de denemeler yapmislar daha da ileri giderek insan ve hayvan karisimi yaratiklar meydana getirmislerdi. Atlantisliler bu yaratiklari köle olarak en agir islerde kullaniyorlardi.Insanlarin önceleri daha büyük olan kafa yapisini küçültenlerde yine Atlantisliler oldu. Atlantislilerin hirsi sinir tanimiyordu. Yaptiklariyla yetinmeyip, insanlarda önceleri 12 sarmalli olan DNA yapisini, 2 sarmala indirdiler. Öfke, korkular, siddet egilimi, telepati yetenegimizin azalmasi gibi olumsuz durumlar insan irkindan bu sarmallarin çalinmasi sonucu olustu. Ve bizler günümüzde bu hirsizligin bedelini hala yasamlarimizda ödüyoruz. Peki bugünün dünyasin da yapilan genetik çalismalar, acaba onlarin gelecegi nereye dogru gidiyor???

KENDiLERiNi TANRIYLA ES KOSTULAR VE ACIMASIZLASTILAR

Atlantislilerin zamanla, yaptiklari yaratim ve genlerle oynama çalismalarini öylesine abattilar ve Dünya'ya hakim olma istekleri öylesi bir boyuta geldi ki, bir anlamda kendilerini, Allah, Tanri, Yaradan, Ogan, Kutsal Beyaz Isik gibi birçok isimle anilan "Büyük Yaratici Güç"le es görmeye basladilar. Çünkü onlar "yaratmanin" sirrina erdiklerini düsünüyorlar ve "Büyük Yaratici Güce" ihtiyaçlari olmadigini iddia ediyorlardi. Isi iyice ileriye götürüp basta Alpha Centauri ve Pleiades kökenli ve Dünya Spiritüel Hiyerarsisi tarafindan dislanan "asiler" denilen gruplarla ittifak içine girdiler. Öte yandan, Dünya'daki askeri gücün büyük bölümüne sahip olma istekleri onlari Ana imparatorluk "Lemurya"yi yok etme düsüncesine de götürdü. Çünkü Lemurya'da tipki, Atlantis gibi egosunu ön plana almis, Dünya üzerinde hakimiyetini sürdürmek isteyen bir konumdaydi ve Atlantis'in Dünya'ya hakim olma yönündeki amacina engel teskil ediyordu. O tarihlerde Dünya'nin iki tane ayi vardi. Atlantisli'ler uzayli asilerle yaptiklari ittifaktan da güç bulurak bu aylardan birini kullanarak Lemurya'yi yok etmeye karar verdiler. Simdiki Dünya ayinin dörtte üçü büyüklügündeki ayi spiral çizen bir yörüngeye soktular. Uzay gemileri, çekme isinlarini kullanarak, Dünya'nin aylarindan birini Lagranj( kritik kütle konumu) noktasina yaklastirdilar. Uzay gemileri parçacik isin silahlarini atesleyerek ayi, otam Lagranj noktasina girmeden önce parçaladilar ve ay parçalarinin olusturdugu meteor saganagi Lemurya'yi ve kitayi suyun üzerinde tutan gaz odalarini parçaladi. Böylece Lemurya okyanusun derinliklerine, büyük depremler, su baskinlari ve üzerinde yasayan binlerce insanla birlikte batti. Hirs ve gücün bilinçsizce kullanilmasinin getirecegi sonuçlar bugünün ülkelerinin, kitalarinin da sonu olamaz mi sizce???



YERKÜRE'NiN DENGESiNi BOZDULAR

Atlantislilerin bu uzayli asi gruplarla is birligi, Dünya'ya savasi getirdi. Bu dönemde Atlantislilerin Dünya'ya hakim olma istekleri ve kendilerini "Yüce Yaratici"yla es kosma kibirleri çok daha uç boyutlara geldi. Yaratici güce sirtlarini döndüler. Tapinaklarda insanlar kurban edilmeye baslandi. Doga güçlerini kötüye kullaniyorlardi. Günes prizmalarinin iskence ve ceza amaçli kullanimi öylesine artmisti ki halk bunlara "Korkunç Kristaller" adini vermisti. Insani degerlere hiç saygi kalmamisti. Askeri üstünlük için, yerküreyi onlarin degimiyle, "Leydi Gaia"yi dengelemek amaciyla kullanilan Maldek ayini kendi çikarlari dogrultusunda kullanmaya basladilar. Bu kullanim Dünya'ya isyanlari ve kaos dolu günleri getirdi. Engizisyon ve iskence dönemi basladi. "Yü" gibi, Lemurya'nin yavru imparatorluklari Atlantislilerin zulmünden kaçmak için Himalayalar'a oradandan yerin altina siginarak bugün Agarta veya Sambala denilen 5. boyutsal bir uygarlik kurdular. (bu konuya iliskin farkli bilgilerde mevcuttur). Bir'in Ogullari insanlari uyariyor, dogruya çekmeye var güçleriyle ugrasiyorlardi. Ama Belial Ogullari'nin insanlara, zaaflarina yönelik sunduklari olanaklar her geçen gün Atlantisli insanlarin Karanligin temsicileri Belial Ogullarinin tarafina daha fazla yönelmesine neden oluyordu. Belial Ogullari ve Bir'in Ogullari arasindaki savaslar öyle bir duruma geldi ki kristal tapinaklara saldirilar sonucu Dünya'nin iklimini dengede tutan gökkubbelerde önemli boyutta çatlamalar meydana geldi. Iste bu çatlamalar Atlantis'in sonunu hazirladi. Dev ada büyük bir tufanla karsi karsiya kaldi. Depremler, saganak yagislar volkanik patlamalar sonucu Atlantis'in batisi gerçeklesti. Atlantis'in ilk olarak 11.500 yil önce bir dip yükseltisi olusturarak battigi, daha sonra bu günkü seviyesine indigi söylenir. Bermuda Seytan Üçgeni'nin de Atlantis'in batmasi sonucu olusan boyutlar arasi bir geçis kapisi oldugu söylenir.

 

Eski01-06-2008, 13:13   #18
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®




RUHSAL DÜSÜSE NEDEN OLDULAR


Eflatun, Kritias'I Zeus dedi ki;… diye bitirmisti…Onun Zeus olarak nitelendirdigi, bizim Allah dedigimiz o "Yüce Yaratici Güç" belli ki tufan emri vermisti. Yahudi ve Hristiyan metinlerinde Atlantis'in sulara gömülüsü "insanin düsüsü olarak" ele alinir. Çünkü Atlantisliler yaptiklari hatalar nedeniyle insan irkinin spiritüel yani ruhsal olarak düsmesine neden olmuslardir.
Bu gün isimler farkli olsa da zulme ugrayan, sürülen halklar ve Dünya üzerinde güç ve iktidar hirsi içinde olan ülkelerin yaptiklari bu anlatilanlarla ne kadar da çok benzerlik gösteriyor degil mi? Bugün de Dünya'da gücü elde etmek amaciyla üretilen nükleer silahlarin denemeleri sonucunda ozon tabakasi delinmiyor mu? Kutuplardaki buzlar, eko dengenin bozulmasi nedeniyle eriyor ve bu durum Dünya'yi sular altinda birakma tehlikesini beraberinde getirmiyor mu? Vücutlar kimyasal maddelere kanserle karsilik vermiyor mu? Biyolojik denemelerin kötü amaçlarla kullanilmasi daha önce adini bile bilmedigimiz hastaliklarin bizlere bulasmasina neden olmuyor mu? Ve genler üzerinde yapilan denemeler; melez hayvanlarin yaratilmasi, hayvan ve insanlarin kopyalanmasi bunlar acaba gelecekte ne ölçüde olumlu sekilde kullanilacak? "Tarih iyi bir ögretmendir" diyenler yaniliyor olamazlar. Bugünün hatalarinin yaratacagi sonuçlari, dünün Dünyasi'na bakarak anlamak olasi…
Atlantislilerin basina gelenler ve bugünün Dünya insanlarinin basina gelmesi muhtemel olanlar… Aslinda bunlarin yasanmamasi yine insanlarin elinde… Dünya insanlarina, Ona her ne ad veriyorsaniz biz yazimizda "Büyük Yaratici Güç" olarak niteledik, O Büyük Yaratici Güç'ten büyük bir sevgi ve isik yagmaktadir. Bu, peygamlerler, melekler, basmelekler, yükselmis üstadlar, mesih enerjisi, foton kusagi enerjisi, Beyaz Yildiz enerjisi gibi birçok kanalla bizlere ulasmaktadir. Bu isigin amaci bizleri yeniden ilk varolusumuzdaki düzeye "Galaktik insan" bilincine ulastirmaktir. Yani sevgi dolu, egosunu asmis, bilge, yükselmis varliklara dönüsmemiz istenmektedir. Burada bize düsen görev içimizdeki sevgiyi, birligi, iyiligi kesfedip mümkün oldugunca egomuzdan siyrilarak yasamaya çalismamizdir. Yaptiklarimizin sonucunu görerek yapmamiz, çikar savaslarindan, siddetten, maddi çikarlarimizdan mümkün oldugunca vazgeçerek yasamamizdir. Yapmamiz gereken hem çok kolay hem çok zor, Parola "Egondan siyril"…
Okuduklariniz size bir masal veya bilim kurgu öyküsü gibi gelebilir. Ama masal ama gerçek. Ne farkeder? Anlatilan öykü egosuna yenik düsen, kibrin sinirlarini zorlayan, insan irkinin üzerinde haddini bilmezcesine tahakküm kurmaya çalisan bir uygarligin öyküsüdür… Gerçek mi, degil mi ? diye merak ediyorsaniz, yanitini kalbinize sorun. O size daima dogru olani söyleyecektir…

Atlantis kristalleri

Tüm Atlantis gizemleri içinde, hiçbiri kristaller kadar ilginç degildir.
Bunlar ruhani ve siyasi gücün mistik simgeleri miydiler? Yoksa bilinmeyen teknolojilerin ve psisik tesirlerin yüklendigi mineral aküler miydiler? Bunlar hâlâ okyanusun bilinmeyen derinliklerinde o batik kitanin yikintilari arasinda mi bulunmaktalar? Ya da afetten kurtulanlar tarafindan yeni kitalara mi tasindilar?
Bu sorularin yanitlarinin bazilari, 20. yüzyilin en ünlü psisigi Edgar Cayce'nin sözlerinde bulunabilir. Edgar Cayce trans hâlindeyken, zihni yogun bir biçimde degisime ugrayip ruhu farkli boyutlara süzülebildiginden ötürü "Uyuyan Kâhin" olarak anilir. Onun kendi adlandirmasiyla, bu "yasam okumalari" esnasinda Cayce, Atlantis tarihini yeniden hatirlamistir.
Cayce 1920'li yillarin sonundan 1945'deki ölümüne kadar, batik sehrin bütün detaylari ile birlikte dünyasal ve ruhsal amaçlar için kullanildiklari kabul edilen kristallerden defalarca bahsetmistir. Ona göre "Büyük Kristal"in kötüye kullanilmasi, onlarin kendi kendilerini yok edisine neden olmustur. Cayce'nin anlattigina göre felâketten geriye kalan insanlar kristal teknolojisi ile diger kitalara kaçarak sonraki uygarliklarin temellerini atmislardir.
Atlantis ile ilgili olarak antik döneme ait en eski bilgi, klâsik dönem filozofu Eflâtun'un 2350 sene önce yazdigi bir çift diyalogtan ibarettir. Sasaali ve parlak Bronz Çagi uygarligindan bahsederken Eflâtun, ne TIMAEUS ne de KRITIAS adli eserinde kristallerde, ya da Atlantislilerin kristal esasi üzerine kurulmus teknolojilerinden bahsetmemistir. Bununla birlikte Eflâtun, aslen özellikle Atlantis kültürünün asker" ve etik yönleri ile ilgilenmis oldugundan, tasvirleri; Cayce'nin "yasam okumalari" ile çelismez. Cayce ise esas olarak Atlantis'te teknolojik ve baskalasimla ilgili elemanlar olarak kristal kullaniminin ve bunun suistimal edilmesinin neden oldugu açmazdan bahsetmistir. Her ikisi de Atlantis'in yikimina kendi bireylerinin neden oldugunu ifade etmis olup, dejenerasyon öncesi Atlantislerin erdemli ve olaganüstü yetenekler bahsedilmis insanlar olarak esi benzeri görülmemis bir uygarlik seviyesine ulastiklari konusunda hemfikirdirler. Eflâtun'un anlatimi, tam Atlantis'in çöküsünü belirtirken bilinmeyen nedenlerden ötürü an"den kesilir.
Filozofun durakladigi noktadan Cayce devam ederek; ulusal açgözlülükleri yüzünden kozmik kuvvetlerle oynamanin getirdigi felâketi anlatarak devam eder. Onun açiklamasina göre: "Atlantis'te dünyanin içsel tesirleri ile baglanti kurmak amaci ile kazilmis çukurlara yerlestirilmis kristaller mevcuttu. Bu kristallere günes isiginin düsürülmesi ile meydana getirilen güçlü isinsal etki, yikici bir nitelige sahipti." Ve daha sonra "...Tasin (Tuaoi) küreler üzerindeki ilkesi... bunlar yikici güçleri meydana getirmistir."
 

Eski01-06-2008, 13:26   #19
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

VİKİNGLER



IX. ve X. yüzyıllarda parlayan İskandinav halklarıdır. Adları «deniz savaşçıları» anlamına gelen Vikingler, aslında iki ulusa, yani Varyaglar ile Normanlar'a mensup insanlardır.

İsveçli olan Varyaglar doğuya doğru yayılmış, IX. yüzyılda Karadeniz'e, hattâ İran'a kadar uzanmışlardı. Bunların çoğu Rusya'da, Novgorod ve Kiev'de yerleştiler, barışçı ticaret erbabı olarak ipek karşılığında kürk ve köle alışverişi yaptılar. Bunların içinden prens Ryurik Hanedanı Rusya'da XVI. yüzyıla kadar hüküm sürdü.

Normanlar

Danimarkalı ve Norveç'ti olan Normanlar («kuzey adamları») batıya doğru denizleri fethe giriştiler. Usta gemici ve korkunç savaşçı olan bu insanlar İzlanda'yı, Grönland'ı ve Kanada kıyılarını ele geçirerek sömürgeleştirdiler. Pruvası ejderha başı biçiminde olan, yelkenle ve kürekle yol alan, dibi hemen hemen düz, uzunteknelerin üstünde Büyük Britanya'ya çıktılar, zengin manastırları yağmalayarak, ağır fidyeler alarak her yere korku ve dehşet saldılar. Aynı hızlı akın tekniği anakarada da uygulandı.



Sen Irmağı boyunca denizden yukarı çıkan Normanlar, biri 845'te, diğeri 885'te iki kere Paris'e saldırdılar. Luvar vadisi, Bordeaux, Toulouse, Lizbon, Sevilla, hattâ İtalya bile onların saldırısına uğradı (Robert Guiscard, XI. yüzyılda Sicilya'yı ele geçirecektir). 911 yılında başkan Rollon, sonraları Normandiya adını alan bölgeye yerleşti ve yüz yıl kadar sonra buradan kalkan Fatih William I İngiltere'nin fethine girişti.

İki yüzyıl kadar Avrupa'ya egemen olan bu Vikingler sanıldığı kadar yırtıcı insanlar mıydı? Bu putatapar savaşçı insanların saldırısından ödleri patlayan keşişlerin yazdığı hikâyelere fazla inanmamak gerekir. Sağa adı verilen kahramanlık destanları, onların savaşlardaki başarılarını anlatır; bu destanlar ve bıraktıkları bazı sanat eserleri, Vikingleri tanımak için en iyi kaynaklardır.

Özgün Bir Uygarlık

Çok çabuk Hıristiyan olmalarına rağmen Vikingler, geleneksel inançlarını korudular. Gene Savaş Tanrısı Odin'e kurbanlar sunuyor, cinleri-perileri kutluyorlardı. Çok iyi örgütlendikleri için ülkelerinde merkezî monarşiler kurdular. Arkeolojik kazılarda çeşitli eşya (koşum, kızak, araba takımları), süs parçalan (tokalar, bilezikler, gümüş madalyon ve gerdanlıklar), silâhlar (kılıçlar, kargılar, baltalar) ortaya çıkarıldı; bunların üzerindeki ejderha, kuğu, at ve yılan motiflerinin büyülerle ilişkili bir anlamı olduğu sanılır. Tahkim edilmiş Viking köylerinin sokakları odun döşeliydi; bu köylerde kumtaşından ve granitten yapılmış, üzeri yazılı ve resimli mezar taşları bulundu.



Derebeyliğin Güçlenmesi

Viking yayılmasının sonuçlarından biri Avrupa'da derebeyliğin güçlenmesi oldu. Gerçekten bu sürekli tehdit karşısında krallar, soyluları kendi topraklarında kendi silâhlarıyla savunmakta ve köylüleri, tahkim edilmiş yerlerde korumakta serbest bıraktılar. Böylece derebeyler bağımsızlığa yöneldiler ve krallık karşısında güçlerini artırdılar.


 

Eski01-06-2008, 13:49   #20
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

İlk Amerikalılar



Buzul Çağı’nın en şiddetli döneminde, M.Ö. 34.000 - M.Ö. 30.000 yıllarında, dünyadaki suyun önemli bir bölümü büyük kıtasal buz katmanları halindeydi. Bunun sonucunda, Bering Denizi bugünkü düzeyinden yüzlerce metre daha aşağıdaydı ve Asya ile Kuzey Amerika arasında, adına Beringia denilen, bir kara köprüsü oluştu. Beringia’nın en geniş döneminde 1.500 kilometre kadar olduğu sanılıyor. Nemli ve ağaçsız bir tundra olan bölge, otlar ve diğer bitkilerle kaplıydı ve bu da ilk insanların yaşamak için avladıkları büyük hayvanları çekiyordu.



Kuzey Amerika’ya ilk erişen insanlar, yeni bir kıtaya ayak bastıklarını muhtemelen tahmin bile edemezlerdi. Atalarının binlerce yıldır yaptığı gibi Sibirya kıyılarında av peşinde koşmaya devam etmişlerdir.

M.S. ilk yüzyıllarda, Bugünkü Arizona’da Finiks kentinin bulunduğu yöreye yakın yerleşim birimlerinde, top oynamak için alanların ve Meksika’da bulunanlara benzeyen piramit biçimli kümbetlerin yanı sıra kanal ve sulama sistemleri kuran Hohokumlar yaşıyordu.



İlk yerleşimciler Seminoller, Çerokiler ve Mişuki kabileleri ile karşılaştılar. İspanyol kaşifler ise Kaliforniya'da Soson, Payitu, Kahula, Mevuk ve diğer bazı kabilelerle karşılaşmışlardır. 19. yüzyılda, Avrupalı kaşifler batıya doğru göç ederken Kızılderili kabileleri kendi topraklarından sürmüşlerdir. Bu dönem batıda Apaçi, Siyu ve Komançi ve diğer kabilelerle yapılan utanç verici savaşlar dönemidir. Bu savaşlardan geriye kalan çok az sayıda yerli ise, Rezervasyonlar (kızılderililer için ayrılmış araziler) olarak bilinen küçük bir alanda yaşamaya mecbur edilmişlerdir.



Bugün ABD'de hükümet tarafından resmen tanınan 554 Kızılderili kabilesi vardır.

Kızılderililer 1952 yılına kadar Rezervasyon denilen toplama kamplarında yaşamaya zorlanmışlardır. Kizilderililerin halen önemli miktardaki kısmı bu bölgelerde yaşamaktadır.

1626 yılında Hollandalıların satın aldığı New York'ta günümüzde 85.000'den fazla Kızılderili yaşamaktadır.

2007 yılının Aralık ayında, en önemli Kızılderili kabilelerinden biri olan Lakota Siyuları ABD vatandaşlığından çekildiklerini ve kendi devletlerini kuracaklarını ilan etmişlerdir. Toprakları beş ayrı ABD eyaletinin sınırları içerisinde olan Lakotalar'ın bu girişiminin sonuçları henüz kesinleşmemekle birlikte, Kızılderililerin büyük soykırımdan bu yana ilk bağımsızlık girişimleri olarak tarihe geçmiştir.



Toplama Kampları

Amerika’da ilk kızılderili yerleşim bölgeleri, 1840’lı yıllarda oluşturuldu. O yıllarda, Avrupa kökenli Amerikalılar, ülkenin batı bölgelerine yerleşmek için kızılderili kabilelerini de önlerine katarak ilerliyordu. Kızılderililer, doğup büyüdükleri toprakları terk etmek ve “rezervasyon” adı verilen, anavatanlarından çok daha küçük bölgelere yerleşmek zorunda bırakıldı.

Günümüz ABD'sinde Kızılderililerin yaklaşık % 85'i rezervasyonların dışında yaşamaktadır[kaynak belirtilmeli] ve her büyük kentin kendi Kızılderili toplumları vardır. Amerika’da 300’den fazla kızılderili yerleşim bölgesi bulunmaktadır.

Ekonomi

ABD'de ekonomik olarak 3 büyük kabile bulunmaktadır: Mississippi Choctawlar (5 bin kişi. kumarhane, hoparlör işleri yapıyor) Oklahoma Choctawlar (35 bin kişi. Kumarhane, benzin istasyonu ve oteller zincirleri var) ve Oklahoma Chickasawlar (200 bin kişi).

Amerikan Bayanlar Ulusal Basketbol Birliği'nde (WNBA) tek bağımsız takım, sahibi bir Kızılderili kabilesi olan Konektikıt San. Konektikıt eyaletinin Mohegan Kabilesi 2003'te Orlando Miracle kulübünü satın aldı ve Konektikıt'a taşınan takım artık maçlarını Mohegan Sun adlı devasa kumarhane ve eğlence kompleksindeki salonda oynamaya başladı. O zamana kadar her WNBA profesyonel takımı bir NBA kulübüne aitti.

Rezervasyon bölgeleri dışındaki ilk yatılı okulda 1879'dan 1918'e kadar okuyan yaklaşık 10.000 Kızılderili çocuk; medenileştirilme hedefi ile kendi yerli dillerini konuşan ve kültürlerinin diğer yönlerini korumaya çalışan öğrencilerin cezalandırmaya dayandığı bir ortamda yetiştirilmişlerdir.

Kanadalı araştırmacı Ethel G. Stewart, 250 bin nüfuslu Navaho kabilesinin Orta Asya Türkleri'nin konuştuğu Atabaşkan dilini konuştuğunu gösterdi.



Şükran Günü'nün Anlamı

1620'lerde Avrupa'dan yerleşim için ilk kez May Flower (Mayıs Çiçeği) gemisiyle ABD’ye gelen Pilgrimler (yerleşimci ve hacı) ilk geldiklerinde aylarca süren yolculuklarından dolayı yorgun, hasta ve açtırlar. Kızılderililer onları karşılar ve yiyecek verir, hindi avlamasını, mısır ekmesini öğretirler. Üç yıl sonra İngiliz Vali William Bradford büyük bir yemek hazırlar ve Kızılderililer’i çağırır. Kızılderililerin şefi Massoit 90 kişiyle bu törene katılır.

O günden sonra her hasat sonrasında yemek geleneği sürer. 1863’de Başkan Abraham Lincoln Şükran Günü’nün ulusal bayram olmasını önerir, ancak bu öneri Kongre’de 1941’de karara bağlanır ve her yılın kasım ayının son perşembesi Şükran Günü olarak ulusal bayram ilan edilir.

Koloni Dönemi ve Kızılderililer

Avrupalı kaşifler Amerika'ya geldiğinde, Amerika'da yüzlerce farklı kabile bulunmaktaydı. Bu kabilelerden bir çoğu ortak bir dili ve kültürü paylaşıyorlardı. Önce İspanyol asıllı denizciler İspanyol Kraliçesi adına bu topraklara ayak basmış daha sonra başta İngiltere olmak üzere diğer Avrupa sömürgeci devletleri de aynı rotayı izleyerek Amerika'ya askerlerini, kaşiflerini göndermişlerdir. Avrupalı beyaz adamın şiddet düşkünlüğünden haberdar olmayan yerliler onları sevinçle karşılamış, ellerindeki altın vs. gibi şeyleri onlarla paylaşmak istemişler ancak sömürge güçlerinin baskısı hatta katliamı altında soykırıma uğramışlardır.
 

Eski01-06-2008, 17:58   #21
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

İnka medeniyeti



İnka medeniyeti, Güney Amerika'nın batı kıyısındaki And Dağları bölgesindeki Cuzco şehri civarında, efsanevi kralları ve ilk Sapa Inca olan Manco Capac'ın 11. yüzyılda Cuzco Krallığı'nı kurmasıyla başlamıştır. Manco Capac'ın soyunun egemenliğinde Krallık bölgedeki diğer Andlı topluluklar gibi büyümeye devam etmiş ve 1438 yılında adının birebir çevirideki anlamı yer sallayan olan Pachacutec liderliğindeki İnkalar sınırlarını genişleterek diğer Andlı toplulukları egemenlikleri altına almaya başlamışlardır. Böylece, Pachacutec Amerika kıtasında Kolomb öncesi varolan en büyük imparatorluk olan İnka İmparatorluğu'nu (Tawantinsuyu) kurmuştur.

1532 yılında, iki kardeş Huascar ve Atahualpa arasındaki iç çekişmeler sonrasında, Francisco Pizarro önderliğindeki İspanyol işgalciler İnka bölgesini ele geçirmişlerdir. Bunu takip eden yıllarda İspanyollar tüm And bölgesindeki tek hakim güç konumuna gelmişlerdir. 1542 yılında Peru Valiliği'nin kurulmasına dek isyan eden İnkaları bastırmayı bilen İspanyollar, 1572 yılındaki Vilcabamba'daki son İnkaların direnişinin de yıkılması ile İnka medeniyetini bitirmiş oldular. Tüm bu olanlara rağmen İnkaların bazı kültürel gelenekleri, özellikle Quechuas ve Aymara halkları arasında olmak üzere günümüze kadar gelmiştir.

İnkalar önceleri, Cuzco yukarılarındaki And dağlarındaki savaşçı kabilelerdiler.MS 1000 yıllarında inka kabilesi komşu kabileleri egemenliği altına alıp Cuzco Vadisine doğru inmeye başladı. Böylece bu avantajlı yeri kullanarak etraflarındaki bölgeleri işgal ederek genişlemelerini sürdürdüler. 1500'lü yıllara gelindiğinde, İnkalar, eski Amerikadaki en geniş ve en zengin imparatorluğu olmuşlardı. İnkalar başkentleri Cuzco'dan 2500 mil dışına nerdeyse tüm batı Amerika kıyılarına ve And dağlarına yayılmışlardı. Bu bölge çok değişik iklim ve doğa koşullarını içermekteydi. Öyleki, hükmettikleri And Dağlarının batı kıyısında çöl ve vadiler yer alırken, yine bu dağlarının kuzey doğu kesimlerinde ise tropikal bir yağmur ormanı iklimi hakimdi.


Cusco yakınlarındaki Pisac'da bulunan İnka terasları


İnkalar, Şehirlerini ve kalelerini çoğunlukla And Dağları'nın yüksek kesimlerdeki dik ve sarp yamaçlara inşa etmişlerdi. İnka şehirlerinin mimarisi hala bilimadamlarını şaşırtmaktadır. Şehirlerdeki taş merdivenler tüm şehri ve taş evleri ve taş dini binaları geçerek şehirlerin en yüksek noktalarına kadar ulaşmaktadırlar. Bu yapılardaki devasa taş bloklar o kadar hassas ve düzgün bir şekilde birbirlerine birleştirilmiştirki aradan binlerce sene geçmesine rağmen bugün bile aralarına bir jilet dahi sokmak olası değildir. İnka evlerinin mimarisinde duvarlarda taş kullanılmış ve çatıları da otla yapılmıştır.

İnka toplumu çok sıkı bir hiyerarşik düzen içindeydi. Birçok değişik toplum kademeleri vardı ve bu kademelerin en üstünde Sapa (Baş rahip ve yönetici) ve ordu kumandanı bulunuyordu. Tüm aile bireyleri Sapa'nın danışmanları idi hatta kadınların bile inka hiyerarşik düzeninde otorotileri vardı. Bunların altında tapınaklardaki rahipler, mimarlar ve ordu komutanları geliyorlardı. En alttaki iki sınıf ise zanaatkarlar, ordudaki subaylar, çiftçiler ve çobanlardı. Vergilerini altın olarak ödemek durumundaydılar ve bu vergiler yüksek sınıflara dağıtılmaktaydı.

İnkalar korkusuz birer savaşçı olmalarının yanı sıra çok vahşi bir cezalandırma sistemine sahiptiler. Eğer bir kişi hırsızlık yapar, Sapa'nın eşiyle ya da bir Güneş Bakiresi ile seks yaparsa uçurumdan atılır, elleri kesilir, gözleri oyulur ya da açlıktan ölünceye kadar asılırdı. Dolayısıyla cezalıların çoğunun ölümle cezalandırıldığı bir toplumda hapishaneler gereksizdi.



İnka ören yerlerinde yapılan kazılarda, İnka kraliyet ailesine ait kişilerin mumyalaşmış cesetleri bulunmuştur. And Dağlarının yüksek tepelerindeki buzların içinde kalarak günümüze kadar ulaşmışlardır.

İnkalar'ın 40.000 nüfuslu bir orduları vardı. Francisco Pizarro komutasındaki İspanyol ordusu ise sadece 180 kişiden oluşuyordu. 180 kişilik bir ordunun 40.000 kişilik bir orduyu yenmesinin temel nedenleri büyük bir olasılıkla şöyledir

1. İnka ordusunun büyük bir bölümü, İspanyol istilacılar tarafından getirilmiş olan çiçek hastalığı dolayısıyla ölmüştü.
2. İspanyol istilacılar İnka yönetimindeki diğer kabileleri onlara karşı yanlarında savaşmaları için ikna etmişlerdi.
3. İnka savaşçılarının silahları kabile savaşları için kullanışlı olmakla birlikte İspanyol ordusundaki silahların gücüyle karşılaştırılamayak kadar güçsüzdüler.

İnka efsaneleri

Manco Capac, hem Perudaki İnka Hanedanlığı'nın hem de Cuzco'daki Cuzco Hanedanlığı'nın efsanevi kurucu lideridir. Bu efsanevi karakterin hakkındaki mitler ve tarih oldukça karmaşıktır. Manco Capac'ın doğumu ve Cuzco ile ilgili efsaneleri özellikle çok karışık ve çeşitlidir. Bir efsanede Tici Viracocha'ın oğlu olarak yer alırken bir başka efsanede ise Titicaca Gölü'nün derinliklerinde güneş tanrısı Inti tarafından çıkartılıp yer yüzüne getirilen bir kahramandır.
 

Eski01-06-2008, 18:26   #22
Θкαn,,®
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - Θкαn,,®

Galya ve Galyalılar



Fransa'nın eski adıdır. Eski Galya, aşağı yukarı bugünkü Fransa topraklarının ancak, Ren Irmağı'na kadar uzanan kısmını kapsar. Bu geniş bölgede yaşayan Galyalılar aslında, M.Ö. I. binyılda Güney Almanya'dan gelen ve Galya'yı istilâ eden Keklerdir. M.Ö. VI. yy. sonlarında ikinci bir Kelt istilâsı olmuş, bu istilâcılar önceden yerleşmiş halklara karışarak, Galyalılar adı verilecek olan yeni bir halk oluşturmuşlardı. M.Ö. III. yy. sonlarında, Ren Irmağı'ndan Pireneler'e, Manş Denizi'nden Provence kıyılarına kadar Keltler, yerleşmelerini tamamlamış oluyorlardı.

Kelt uygarlığı

Galyalıların birçok tanrısı vardı. Onlara açıklanamaz gibi gelen her şeye, gökcisimlerine, rüzgârlara tapınırlardı. Ruhun ölümsüzlüğüne de inanıyorlardı. Çok iyi çiftçiydiler, toprağı tekerlekli sabanla sürüyorlardı; dökmecilik, kuyumculuk, çömlekçilik sanatında usta zanaatçılardı. Ticaretleri de gelişmişti. Buğday ve tuzlama etin şarap ve zeytinyağı ile takas edilmesi, M.Ö. III. yy.da paranın kullanılmasına yol açacaktı.



Roma Fethi

Massalia'daki (Marsilya) Foça kolonisi, Galya'yı fethetmek için, Romalılara başlangıç noktası oldu. Romalılar M.Ö. 154 yılında, bu sitenin çağrısı üzerine, onları komşu kabilelere karşı korumak için, işe karıştılar. Böylece Galya'nın güneyine yerleşip yavaş yavaş Akdeniz kıyısını işgal ettiler, yönetim merkezi Narbonne olan Provence eyaletini kurdular ve İspanya'ya giden bir ticaret yolu açtılar.

Zaten sarsılmış bulunan Galya, Kimber ve Toton istilâsıyla (M.Ö. 109-101) bir defa daha sarsılmış, yakılıp yıkılarak pek zayıf düşmüştü. M.Ö. 60'a doğru, Germenler tarafından tehdit edilen Galyalılar, Provence valisi Sezar'dan yardım istediler ve Sezar, istilâcıları püskürttü. Roma'nın fethi gerçek anlamıyla, askerlerini Galya'nın hemen hemen her yerine yerleştiren Sezar ile başlamış ve M.Ö. 54 yılına doğru, Sezar kendisini bu ülkenin hâkimi sayabilecek duruma gelmişti.



Galyalılar bağımsızlıklarını yitirdikleri zaman genç Vercingetorix'in ardında toplandılar, ama bu önder düşmana yenildi (M.Ö. 52) ve Romalılar, Galya'ya kesinlikle egemen oldular.

V. yy .da, göçmen kavimler Galya'yı istilâ edince Roma İmparatorluğu dağıldı. Ortaya çıkan kargaşalıktan, ülkenin ekonomisi büyük zarar gördü. Ama çok geçmeden eski Galya, Frank kralı Clovis'in buyruğunda yeniden birleşecek ve yavaş yavaş Fransa haline gelecekti.

Alesia

M.Ö. 52 yılında Alesia'ya çekilen Vercing6torix orduları, Sezar ile lejyonları tarafından kuşatıldı. Romalılar şehri kuşattılar, hendekler kazdılar, çitler, tahta perdeler diktiler, insan tuzakları kurdular. Galya'nın her yanından akın akın yardım gönderildi, ama Vercingetorix son bir çatışmadan sonra, yurttaşlarının canını kurtarmak için teslim olmağa karar verdi.
 

Eski03-06-2008, 07:54   #23
vatzen
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - vatzen

okuması cok uzun sürüyor parcala parcala acarsan ama emegine saglık gözelllllllll olmuşşşşşş
 

Eski11-06-2008, 11:00   #24
MarcoS_
 
::::...Eski Uygarlıklar...:::: - MarcoS_

Atlantis'i ilgiyle okudum. Teşekkür ederim.
 

Eski     0
::::...Eski Uygarlıklar...::::

demircag savascisi, ::::...Eski Uygarlıklar...::::.

Cevapla





Şu Anda Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 

Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 10:03.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)



tatil, sitemap, pvp serverler, görüntülü sohbet, bodrum escort, Kürtaj, ukash, elektronik sigara, Mobilya, video izle, msn show, kurabiye tarifleri, maldivler turu, e okul


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Wardom Internet Adresimizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Wardom hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler için webmaster \@wardom.org adresi ile iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) gün içerisinde Wardom yönetimi olarak tarafımızca gereken işlemler yapılacak ve avukatlarımız size dönüş yapacaktır.


sikiş