|
Futbol Efsaneleri |
|
|||||||
| SAYIN ZİYARETÇİ: |
| Türkiye'nin en büyük bilgi forumlarını gezmektesiniz. Forumlarımıza üye olmak için hiç bir ücret ödemeniz gerekmez! Ayrıca forum üzerinde güvenliğinizi tehdit edecek hiç bir unsur bulunmamaktadır. Üye olarak bilgisayar güvenliğinizi riske atmayıp, aksine anlatılan bilgilerle daha da güvenli olmasını sağlayabilirsiniz! Ayrıca sizde bilginizi bizimle paylaşabilirsiniz!Paylaşım için belli bir konuda bilgi sahibi olmak zorunda değilsiniz! Hackingden, programlamaya, Türk Tarihinden, eğlenceye kadar her konuda bilgi paylaşımı Wardom'da. Kayıt olmak için buraya tıklayabilirsiniz. |
|
|
Konu Araçları | Bu Konuda Ara | Rate Thread |
|
|
#31 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
İlahi At Kuyruğu: Roberto Baggio! ![]() "Dünün hataları bugünün deneyimleridir" ve "Penaltıyı sadece onu atmayı düşünen cesurlar kaçırır" cümleleri bir bilgeye değil, futbolun filozofu 'Il Codino Divino' (İlahi At Kuyruğu) Roberto Baggio'ya ait. ![]() 18 Şubat 1967 Vicenza yakınlarında küçük bir kasaba olan Caldogno'da doğan, 1990larda oynadığı dönemin en başarılı orta saha ve forvet oyuncularından bir kabul edilen İtalyan futbolcu Roberto Baggio Inter Milan, Juventus ve AC Milan gibi ülkesinin önde gelen kulüplerinde ve İtalya Milli Futbol Takımı'nda forma giydi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 Ailesi kalabalık bir ailedir 8 kardeşe sahip olan Roberto bu kadalabalıktan kaçmak için kendini futbola verir. Okuldan geri kalan tüm zamanını futbol sahasında geçiren küçük Baggio ilk kez 9 yaşında Caldogno kasabasının takımında futbola başlar. 14 yaşında Serie C1'de yer alan Vicenza'nın alt yapısına gelir. Kendini göstermeye başlayarak 16 yaşında genç milli takıma çağırılır. 18 yaşında Vicenza'da 29 maçta 12 gol atarak takımını Serie B'ye taşır. Sezon sonunda da Fiorentina'ya transfer olur. Roberto Baggio'yu, Roberto Baggio yapan takım Mor Menekşeler'dir. İlk iki sezonda ayağı kırıldığı için sadece 5 maçta forma giyebilmiştir. Otobiyografisinde futbol oynayamadan geçirdiği bu döneminde felsefeye olan ilgisinin son derece arttığını söyleyecektir. 1987 yılında sakatlıktan çıktıktan sonra Fiorentina ile ilk golünü Napoli'ye atan Baggio üç sezonda 89 macta 38 gol atarak bütün İtalya'da artık kendini kanıtlar. Roberto Baggio'nun Budist olmasında çok büyük etkisi olan Soka Gakkai tarikatına üye olması da bu yıllara rastlar. Futbol gibi bir uğraş içinde bulunmasına rağmen felsefeye olan ilgisi onu bu tarikata çeker. 1989-1990 Sezonu'nda attıgı 19 gol ve Fiorentina ile Uefa Kupası yarı finali oynamasıyla artık dünyaca tanınan biri olur. 1990'a kadar Floransa için oynayan Baggio Fiorentinalı yöneticilerin zoru ile istemeyerek Juventus'a satılır. 19 milyon Dolar transfer ücreti ödenmesiyle dünyanın en pahalı oyuncusu ünvanına sahip olur. Fakat Floransa'da taraftarlar kıyameti koparırlar. Kulüp binası taşlanır yollarda protesto yürüyüşleri düzenlenir taraftarlar 3 gün boyunca Floransa'da terör estirir. ![]() Baggio'nun kariyerinin en iyi üç sezonu Juve'deki ilk üç sezonudur. İlk sezonda 47 maçta 27 atararak lige damgasını vurur. 1992'de 21 gol atar ve Uefa Kupası'nı finalde attığı gol ile Torino'ya getirir. 1993'te hem Avrupa'da hem de dünyada yılın futbolcusu seçilir. İtalyanlar ona saçlarından ötürü 'Il Divin Codino' lakabını takarlar. Türkçe'ye "Kutsal (ilahi) Atkuyruk" olarak çevrilebilir. İlk kez 1988 yılında milli olur. 1990'da Dünya Kupası kadrosuna alındığında İtalya'nın basında Vicini vardır. Turnuvanın en güzel golü seçilen Çekoslovakya'ya attığı gol sonrası Arjantin'le eşleşen İtalya bu maçı Napoli şehrinde oynayacaktır. Çok büyük bir Napolili taraftar grubu eski oyuncuları ve onları şampiyon yapan efsane Maradona yüzünden maçta Arjantin'i destekleyecek ve tarihe damgasını vuran bu olaylar yaşanırken Baggio maça yedek başlayacaktır. Bu maçta ikinci yarı oyuna girer Baggio fakat maç penaltılara gider ve İtalya, Arjantin'e penaltılarda elenir. Baggio'yu ilk onbire almayarak çok eleştirilen Teknik Direktor Vicini gerekçe olarak Baggio'nun yorgunluğundan bahseder. O maç için Baggio ileride şöyle söyleyecektir; "Ne yorgunluğu? Daha 23 yaşındaydım ve çimleri yiyecek kadar futbola açtım". Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 1994 Dünya Kupası'nda Baggio yine formunun zirvesindedir. Tüm otoriteler tarafından beğenilmeyen, kötü oynayan İtalya'nın kritik gollerle ve yüksek performansı ile finale çıkmasında rolü büyüktür. Yarı final maçında sakatlanan Baggio için doktorlar final maçında Brezilya karşısında kesinlikle oynayamaz der. Fakat o sahaya çıkar. Penaltılara kalan maçta 3-2 yenik durumda iken penaltıyı üstten auta atar ve Brezilya dünya şampiyonu olur. Bu olayın yankıları uzun sürecektir. Brezilya'nın kupayı almasından çok Baggio'nun penaltıyı kaçırması tartışılır. Baggio dönemine o kadar damgasını vurmuştur ki herkes bir noktayı görmezden gelir. Baggio penaltıyı kaçırmasa ve bir sonraki penaltıyı Brezilya atsa yine Brezilya şampiyon olacaktı. Franco Baresi ve Daniele Massaro, Baggio'dan önce penaltı kaçıran iki İtalyan, Baggio kadar konuşulmaz. ![]() Bir takımda iki maestronun olmayacağını bilen ve artık yaşı 30'a gelmiş Baggio genç Del Piero arkasında yedek kalmak istemediği için takımdan ayrılmak istediğini belli eder ve 1995 yılında Milan'a transfer olur. 1997'ye kadar Milan'da kariyerine devam eder, yine de beklenen yüksek standartları yakalayamaz. Yine cesur bir kararla daha küçük bir kulüp olan Bologna'ya transfer olur. İlk sezonunda 26 lig maçında 22 gol atararak küllerinden yeniden doğar. Baggio efsanesi kaldığı yerden devam etmektedir. Cesare Maldini, Baggio'yu, Fransa'daki 1998 Dünya Kupası için kadroda düşünmediğini açıklar. Hem halk hem ulusal basın bir bütün olarak kıyameti koparırlar. Baggio'yu benimsemiş ve bağrına basmış olan İtalyanlar Baggiosuz bir dünya kupası düşünülemeyeceği konusunda hemfikirdir. Baskılara dayanamayan Maldini Baggio'yu Fransa'ya götürür. Ve işte orada dünya bir kez daha Baggio'nun resitalini izleyecektir. Açılış maçında Şili'yle oynayan İtalya 2-1 yenik durumda iken penaltı kazanır. Maç boyunca iyi oynayan ve ilk golün asistini yapan Baggio topun başına geçer. Bütün dünyanın aklına 4 yıl önceki dünya kupası final maçı gelir. Baggio penaltı vuruşunu gole çevirerek bir nevi hem kendini hem de tüm futbolseverlerin içini rahatlatır. 3 dünya kupasında da gol atan ilk İtalyan olur. İleride çevirdiği bir reklam filminde Baggio'nun sözleri efsane olur; "94'te bir hata yaptım ve ülkem kaybetti. O penaltıyı 4 yıl boyunca her gün kaçırdım. 4 yıl sonra başka bir penaltıyı kullanmayı seçtim. İzleyen kaç insan o penaltıyı atacağıma inanıyordu hiçbir zaman bilemeyeceğim fakat önemli olan şu ki ben inanıyordum. Geçmişin hataları geleceğin tecrübeleridir. Yola devam." Dünya Kupası dönüşü Inter'e transfer olan Baggio için Inter Başkanı Massimo Moratti "5 yıl gecikmiş bir transferi bugün gerçekleştirdik" açıklamasında bulunur. Moratti Baggio'yu o kadar çok sever ki teknik direktörler ile sorun yaşadığı için hem Marcelo Lippi'nin hem de Gigi Simoni'nin görevine son verilir. 2 sene boyunca yedek bekler. Lippi Inter'in başına geldiğinde Galatasaray Baggio'ya teklifte bulunur. Teklife sıcak bakan Baggio yakın çevresinin İtalya'dan ayrılmasını istememesi yüzünden Inter'de kalır, aradığını bulamayınca da Brescia'nın yolunu tutar. ![]() Brescia tarihinde hiç görülmemiş bir kalabalık "Tanrı Brescia‘da!" yazılı pankartlarla Baggio'yu bağırlarına basarlar. 4 sene Brescia'da oynayacak olan Baggio 95 macta 43 gol atacaktır. 2002'ye gelindiğinde Baggio bir kez daha dünya kupası için konuşulmaya başlanmıştır ki ağır bir sakatlık geçirir. Ve Brescia gibi ligin üst takımlarında oynamadığı ve sakatlığından yeni çkmıs olmasından ötürü dönemin milli takım patronu Trapattoni, Japonya'ya Baggio'yu götürmez. İtalya çeyrek finale gelemeden elenecek ve Trapattoni Baggio'yu almadığı için çok eleştirilecektir. Baggio kariyerinin son yıllarında Brescia'da oynamaya devam eder ve 2004 yılında futbolu bırakma kararı alır. Son maçında Brescia, Milan'a 4-2 yenilir. O maçta sahadan çıkarken bütün stad onu ayakta alkışlar. Hem Milanlı hem Brescialı futbolcular adeta gözyaşları içindedir. Baggio gerçek bir Fiorentina taraftarıdır. Gönlünün her zaman Viola'da olduğunu söyler. Juventus'tayken Fiorentina ile karşılaşmalarında takımı penaltı kazanınca eski takımına penaltıyı atmayı istemez. Bir başka Juventuslu futbolcu penaltı atışını kullanır ve kaçırır. Bunun üzerine teknik direktörü çok sinirlenir ve bir kaç dakika sonra Baggio'yu oyundan alır. Fiorentinalı taraftarlar tarafından büyük bir tezahürat ile soyunma odasına giderken ona atılan bir Fiorentina atkısını boynuna takar. Baggio, Fiorentina ile o kadar özdeşleşmiştir ki daha sonraki oynayacağı; Milan, Inter, Bologna gibi takımlar ile Floransa'daki maçlara boynuna Fiorentina kaşkolu ile çıkacaktır. Frikikleri top tekniği ve yaratıcı zekası ile futbola damgasını vurmuştur. Efendi kişiliğine rağmen dik kafalılığı ile haksızlığa gelememiş, inandıkları uğruna savaş vermiş bir insandır. Çalışkanlığı ve azmi ile örnek alınması gerekir. Michel Platini Baggio için "Ona ne 10 numara, ne de 9 numara diyebilirsiniz, o 9.5 numaralı oyuncu" demiştir. ![]() OYNADIĞI TAKIMLAR Vicenza (İtalya) 1982-1985 Fiorentina (İtalya) 1985-1990 Juventus (İtalya) 1990-1995 AC Milan (İtalya) 1995-1997 Bologna (İtalya) 1997-1998 Inter Milan (İtalya) 1998-2000 Brescia (İtalya) 2000-2004 KARİYER İSTATİSTİKLERİ Vicenza 46 maç, 15 gol Fiorentina 135 maç, 55 gol Juventus 201 maç, 116 gol AC Milan 67 maç, 19 gol Bologna 33 maç, 23 gol Inter Milan 62 maç, 18 gol Brescia 100 maç, 46 gol Toplam: 644 maç, 292 gol MİLLİ TAKIM KARİYERİ İtalya (1988-2004) 56 maç, 27 gol BAŞARILARI Juventus (UEFA Kupası 1993, İtalya Ligi 1995, İtalya Kupası 1995) AC Milan (İtalya Ligi 1996) İtalya Milli Takımı (FIFA Dünya Kupası ikinciliği 1994, FIFA Dünya Kupası üçüncülüğü 1990) 23 Yaşaltı Avrupa'da Yılın Futbolcusu Ödülü (1990) Avrupa'da Yılın Futbolcusu Ödülü (1993) Dünya'da Yılın Futbolcusu Ödülü (1993) FIFA Dünya'da Yılın Futbolcusu Ödülü (1993) Onze Mondial Avrupa'da Yılın Futbolcusu Ödülü (1993) İtalya Yüzyılın Milli Takımı Seçimi (2000) FIFA Tüm Zamanların Rüya Takımı Seçimi (2002) Giuseppe Prisco Ödülü (2004)
__________________
![]() ![]() Düzenleyen DavidBrown : 09-16-2009 at 19:01. |
|
|
|
|
|
#32 |
|
Super Moderator
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Mar 2005
Üye numarası: #9764 Yer: Antalya
Mesaj sayısı: 51,373
Karma etkisi: 44717
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 4466008
|
Baggio nun brezilyaya karşı finalde kaçırdığı penaltı geldi aklıma..
![]()
__________________
Bir Ülkenin Geleceği Mühendislerinin Becerisi İle Sınırlıdır..! ![]() Taklitlerimden ve Wardom/Programlar Bölümü Taklitlerinden Sakının..
|
|
|
|
|
|
#33 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
'Akbaba' El Buitre Butragueño!
![]() Ceza sahası içinde sürekli doğru noktalarda durması ve dönen toplara akılcı müdahaleleri sayesinde 'Akbaba' lakabını kazanan Real Madrid ve İspanya Milli Takımı efsanesi 'El Buitre' Emilio Butragueño Santos!.. ![]() Real Madrid ve İspanya Milli Takımı'nda sergilediği performansla unutulmazlar arasındaki yerini alan Emilio Butragueño Santos 22 Temmuz 1963'te Madrid'te dünyaya geldi. Futbola doğduğu şehrin dev takımı Real'de başlayan Butragueño kariyerinin büyük bir bölümünü de burada geçirdi. Real Madrid üst üste altı defa lig şampiyonu olarak kırılması zor bir rekor elde ederken Butragueño ve golcü ortağı Hugo Sanchez rakip fileleri aralıksız olarak havalandırarak İspanya'da korkulu bir ikili oldular. Butragueño ceza sahası içinde sürekli doğru noktalarda durması ve dönen toplara akılcı müdahaleleri sayesinde 'Akbaba' lakabını kazandı. ![]() Uluslararası maçlardaki ilk golünü Ekim 1984'te İspanya'nın İskoçya ile oynadığı karşılaşmada kaydetti. Bundan sadece 1 ay sonraki Avrupa Futbol Şampiyonası'nda da Butragueñolu İspanya, gümüş madalyanın sahibi oldu. Milli takımın vazgeçilmezleri arasındaki yerini alan Butragueño Meksika 86 Dünya Kupası'nda da ülkesinin en önemli kozuydu. D Grubu'nda Brezilya'nın ardından 2. Tura yükselen ve Danimarka ile eşleşen İspanya sahadan 5-1 galip ayrılırken 4 gol kaydeden Butragueño da tarihe geçti. Bu goller 'El Buitre'nin 1966'da Portekizli Eusebio'nun sahip olduğu bir maçta en fazla gol atan futbolcu unvanına da ortak olmasını sağladı. Çeyrek finalde 1-1 sona eren maçta Belçika'ya penaltı atışları sonrasında 5-4 yenilerek elenen İspanyolların, Dünya Kupası şampiyonluğu hayalleri de suya düştü. 1980lerin ikinci yarısında Real Madrid formasıyla 5 kez lig şampiyonluğu yaşayan Emilio Butragueño, 1995'te Real'e veda ederek kariyerine Meksika'da devam etme kararı aldı. Golcü futbolcu, 2 yıl sonra da aktif futbol yaşamını noktaladı. ![]() 1983/84 Sezonu İspanya İkinci Ligi şampiyonluğu (Castilla CF) 1984/85 Sezonu UEFA Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1984/85 Sezonu İspanya Lig Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1985/86 Sezonu UEFA Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1985/86 Sezonu İspanya Birinci Ligi şampiyonluğu (Real Madrid) 1986/87 Sezonu İspanya Birinci Ligi şampiyonluğu (Real Madrid) 1987/88 Sezonu İspanya Birinci Ligi şampiyonluğu (Real Madrid) 1988/89 Sezonu İspanya Birinci Ligi şampiyonluğu (Real Madrid) 1988/89 Sezonu İspanya Süper Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1988/89 Sezonu İspanya Kral Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1989/90 Sezonu İspanya Birinci Ligi şampiyonluğu (Real Madrid) 1989/90 Sezonu İspanya Süper Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1990/91 Sezonu Pichichi Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1990/91 Sezonu İspanya Süper Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1992/93 Sezonu İspanya Kral Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1993/94 Sezonu İspanya Süper Kupası şampiyonluğu (Real Madrid) 1994/95 Sezonu İspanya Birinci Ligi şampiyonluğu (Real Madrid) Milli takım formasıyla çıktığı 69 maçta 26 gol kaydeden 'El Buitre', Raul Gonzalez (47), Fernando Hierro (29) ve Fernando Morientes'in (27) ardından İspanya formasıyla en çok gol kaydeden dördüncü isim. Florentino Pérez Dönemi'nde Real Madrid İkinci Başkanlığı görevini de yapan Emilio Butragueño Santos başkan ayrıldıktan 2 ay sonra görevinden istifa etti. 'Gazza' Paul John Gascoigne! Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 ![]() 1995 Sezonu sırasında Glasgow Rangers forması giydiği dönemde Gazza sezonun unutulmayan olaylarından birine imzasını attı; kartını düşüren hakemden önce davranıp yerden kartı alan Gazza hakeme sarı göstererek tarihe geçti. ![]() 27 Mayıs 1967'de Gateshead'de ebeveynlerinin dördüncü çocuğu olarak dünyaya gelen 'Futbolun Yaramaz Çocuğu' Paul John Gascoigne, hepimizin bildiği lakabıyla 'Gazza' sadece oyunuyla değil, futbol dışı yaşamıyla da gündemden asla düşmedi. ![]() Newcastle United yılları!.. 1984-1985 sezonunda 'Gazza', Newcastle United genç takımının kaptanlığını yapıyordu ve o sezon FA Gençler Kupası'nı kazandı. 13 Nisan 1985'te Newcastle United-QPR maçında ilk kez yedekten oyuna girdi. Kısa zaman sonra ilk profesyonal kontratını imzaladı. 1985-1986 sezonunda lk gölünü Oxford United'a attı. O sezon Newcastle United 11. oldu ve 'Gazza' ilk kez bir derginin kapağına çıktı. 1987-1988 sezonunda yılın en iyi genç oyuncusu ödülünü kazandı. Newcastle döneminde 107 maçta oynayıp 25 gol attı. Kendisinin ilk tercihi Liverpool'du ancak teklif gelmedi. Daha sonra Manchester United Menajeri Sir Alex Ferguson'a söz vermesine karşın İngiltere'nin transfer rekoru olan bir ücretle Tottenham Hotspur takımına geçti. 1988'de ilk kez milli takıma çağrıldı. 'Gazza' İngiltere'yi Dünya Kupası'na götürecek maçların çoğunda oynadı. 1990 İtalya Dünya Kupası'nda İngiltere'nin birinci olarak bitirdiği grubun ilk üç maçında da oynayan 'Gazza' bir de assist yapmıştı. Grup sonra eleme maçında uzatmalarda takımına frikik kazandırdı. Frikik gol oldu ve maç 1-0 İngiltere galibiyetiyle bitti. Çeyrek finalde Kamerun'la eşleşen İngiltere Gascoigne'in neden olduğu bir penaltı golü yedi. Son on dakikaya 2-1 yenik giren İngiltere, 'Gazza'nın eforu ve güzel pasları sayesinde hareketlendi ve uzatmalarda Kamerun'u eledi. İngiltere yarı finalde Batı Almanya ile eşleşmişti. Maç tekrardan uzatmalara gitmişti. Uzatmalarda yaptığı bir faul yüzünden ikinci sarı kartını alan 'Gazza' oyundan atıldı. 'Gazza', bu noktada gözyaşlarını tutamadı. Maçı penaltı atışlarıyla Batı Almanya kazandı. Turnuva sonrası yapılan listelerde ise 'Gazza' yerini aldı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 ![]() Tottenham Hotspur yılları!.. Hotspur yıllarında Gascoigne artık defansı korkutan ve ikili mücadelelerde başarılı olan haline gelmişti. Ancak agresif tavırları da aynı dönemlerde su yüzüne çıkıyordu. Tottenham yıllarındaki ilk sezonunda altıncı, ikinci sezonunda ise üçüncü oldu. İki sezonda oynadığı 75 maçta 14 gol atmıştı. 1990-1991 sezonunda takım FA Kupası'nı kazandı. Final maçı öncesi Lazio ile anlaşan 'Gazza', final maçında rakiplerine sert dalarak tepki topladı. Aynı maçta sakatlanarak kupa törenini hastaneden izlemek zorunda kaldı. 1991-1992 sezonunda bu sakatlık yüzünden hiç oynayamadı. ![]() Lazio yılları!.. Sakatlık döneminden sonra 1992'deki ilk Lazio maçı İtalya'da ve çok merak uyandırdığı için İngiltere'de televizyonlarda yayınlandı. Lazio'daki ilk sezonunda tutarlı maçlar çıkarmadı. 1993'te geçirdiği sakatlık yüzünden 1994-1995 sezonunda çok fazla görev alamadı. 1994 Dünya Kupası'nda da yer alamadı. İtalya'daki çok parlak olmayan yıllarında 47 maçta 6 gol atmıştı. Glasgow Rangers yılları!.. 1995'te 'Gazza' Glasgow Rangers'a imza atmıştı. Performansı ile eski günlere yakın bir oyun oynuyordu. O sezon Aberdeen ile şampiyonluk için çok önemli olan maçta 1-0 yenik duruma düşmelerine rağmen Gascoigne hat-trick yaparak maçı Rangers'a kazandırmıştı. O sezon unutulmayan anlardan biri de hakemin sarı kartı düşürdükten sonra 'Gazza'nın onu bulup hakeme sarı kart göstermesi olmuştu. 1995-1996 sezonunda İskoçya ligi şampiyonluğu ve İskoçya Kupası'nı kazandılar. Gascoigne ise yılın oyuncusu seçilmişti. Sonraki sezon İskoçya lig şampiyonu olan Rangers, Lig Kupası'nı da almıştı. 1997-1998 sezonunda IRA'dan aldığı tehdit yüzünden sorunlar yaşadı. 1996 Avrupa Şampiyonasında 'Gazza', yeniden İngiltere milli takımında önemli bir yer tutuyordu. İlk maçta yedeklerden girmesine rağmen, ikinci maç olan İskoçya maçında turnuvanın en güzel golü seçilen golü seçti. Üçüncü maç olan Hollanda maçında ise iki assisti ve takımı yönetmesiyle 4-1'lik bir galibayete neden oldu. Sonraki tur İspanya'yı penaltılarla eleyen İngiltere tekrardan yarı finalde Almanya ile karşılaştı. Almanya maçında bir asist yapmasına rağmen maç yine uzatmalara gitti. Altın golün uygulandığı uzatmalarda ise santimlerle gol olmayan bir şut çekti. İngiltere 1990 Dünya Kupasındaki gibi tekrardan penaltılarla Almanya'ya elendi ve Gascoigne yine gözyaşlarını tutamadı. 1998'de İngiltere 1. Ligi'nde bulunan Middlesbrough'a geçti. Yedi maç oynamasına rağmen takımın 1. Lig'de ikinci yaparak Premier Lig'e çıkmasına yardımcı oldu. Daha sonra iki sezon Everton'da ve bir sezon Burnley'de oynadı. 2002'de Amerikan kulübü DC United ile antremanlara çıktı ancak anlaşamadı. 2003'te Çin Takımı Gansu Tianma ile menejer, koç olarak anlaşsa da SARS virüsünün yayılmasını sebebi ile 4 maç oynayıp 2 gol attıktan sonra feshetti. 2004'te Boston United'ta 5 maç yaptıktan sonra menejerlik için futbolu bıraktı. Futbol dışında 'Gazza'!.. Aktif futbolu bıraktıktan sonra da gündemde kalmayı başaran Gascoigne, 2004'te "Gazza: My Story" ve 2006'da "Being Gazza: Tackling My Demons" adlı iki otobiyografi kitabı çıkardı. 2008'te vizyona çıkması beklenen "Final Run" adlı bir bilimkurgu filminde rol aldı.
__________________
![]() ![]() |
|
|
|
|
|
#34 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Centilmenliğin tarifi: Gary Lineker!
![]() Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 "Futbol, 22 kişinin 90 dakika boyunca mücadele ettiği ve sonunda Almanlar'ın kazandığı bir oyundur" diyecek kadar açık sözlü, kariyeri boyunca sarı kart bile görmeyecek kadar centilmen. Her zaman tebessüm eden yüzüyle hatırlanan yıldız, Gary Lineker. ![]() "Futbol, 22 kişinin 90 dakika boyunca mücadele ettiği ve sonunda Almanların kazandığı bir oyundur." 30 Kasım 1960'da dünyaya gelen Gary Winston Lineker futbol kariyerine 1976 yılında doğduğu şehrin takımı olan Leicester City'de başladı. 1978'de ilk takıma yükseldi. Burada gösterdiği başarılı performans ve golcülüğü ile 1985-86 sezonunda Everton'ye transfer oldu. Bu takımla oynadığı 52 maçta 38 gol attı. 1986'da Dünya Kupası başlamadan önce FC Barcelona ile sözleşme imzaladı. Dünya Kupası'nda gösterdiği üstün performans beklentileri arttırsa da, Lineker bu baskının altında kalmadı. 41 maçta 21 gol atarken, kulübün büyük rakibi Real Madrid maçında hat trick yaptı. Barcelona ile 1988'de Kral Kupası (Copa del Rey) ve 1989'da Kupa Galipleri Kupası kazandı. Ancak teknik direktör Johan Cruijff onu orta sahada, sağ kanatta oynatmaya çalışınca takımdaki yerini kaybetti ve ayrılmaya karar verdi. Alex Ferguson Manchester United'a Barcelona'dan eski takım arkadaşı Mark Hughes'un yanına transfer etmek istese de, bu teklifi kabul etmedi ve Tottenham Hotspur'u tercih etti. Bu takımla oynadığı 3 sezonda 105 maç yaptı, 67 gol attı ve takımına FA Cup kazandırdı. Kariyeri sakatlık sonucu sonra ermeden önce Japonya'ya, Nagoya Grampus Eight adlı takıma, transfer oldu. Sakatlık sonucu 23 maç oynayabildi ve 9 gol attı. ![]() İlk kez 1984 yılında İskoçya'ya karşı milli formayı giydi. 1986 FIFA Dünya Kupası elemleri öncesi Türkiye'ye 3 gol attı. Dünya Kupası'nda gol kralı olarak hem bu başarıya ulaşan ilk İngiliz futbolcu oldu, hem de turnuvanın yıldız oyuncularından biri oldu. 1990'da ise 4 gol atarak İngiltere'nin yarı-finale kadar yükselmesinde rol oynadı. Lineker 1986'da İngiltere'de yılın futbolcusu seçildi. 1991'de ise FIFA tarafından yapılan yılın futbolcusu seçiminde üçüncü oldu. Uzun süren kariyerine rağmen centilmenliği ile ünlendi ve futbol hayatı boyunca sarı kart dahi görmedi. ![]() Aktif futbolu bıraktıktan sonra TV programcılığı ve yorumculuk yapmaya başlayan Lineker dünyaca ünlü futbol dergisi FourFourTwo için Meksika 1986 Dünya Kupası'nda kendisinin de oynadığı karşılaşmada Arjantin formasıyla kendilerine elle bir gol atan Maradona'yla çarpıcı bir röportaj yaptı. İşte o röportajdan ilginç diyaloglar; Lineker: 86 Dünya Kupasında bize karşı attığın golde Tanrı'nın eli mi vardı yoksa o el senin elin miydi? Maradona: Benim elimdi aslında ben 'Tanrı'nın eliydi' derken İngilizlere saygısızlık etmek istememiştim, Arjantin’de daha önce de bazı maçlarda elimle gol atmıştım. Futbolda bazen bu tür durumlarla karşılaşabiliyorsun, Shilton öndeydi ve onu aşacak kadar yükselememiştim, ilk önce kafa vuracaktım fakat iyi sıçrayamadım sonra elimi havaya kaldırıp, başımın yanından topa vurdum. Sizin defansta Terry Fenwick diye bir liberonuz vardı, o elimle vurduğumu gördü, Shilton anlamamıştı. Shilton’u da Terry uyardı. Daha sonra arkama bakmadan koşmaya başladım, yan hakem santrayı gösteriyordu, 'gol' diye bağırdım, hepsi bu. Lineker: İngiltere’de senin bu yaptığına hile denir. Maradona: Bana göre bu bir hile değildi, sadece kurnazlıktı. Elle gol atmak hilekarlık mı dersen, yok hayır kesinlikle hayır derim, benim yaptığım şeytanca bir kurnazlıktı. Lineker: Peki o zaman niye Tanrı'nın eliydi dedin? Maradona: Çünkü o eli bana Tanrı verdi, üstelik o golü büyük bir ustalıkla hakem ve yan hakeme göstermeden atabildim, bu bir başarıdır, o yüzden Tanrı'nın eli dedim. Lineker: O maçtaki ikinci golün ise gerçekten harikaydı ben bile alkışlamıştım. Maradona: En güzel golümdü diyebilirim, böyle tarihe geçen goller atmak çok önemli. 1976–1978 Leicester City (Altyapı) 1978-1984 Leicester City 194 maç-95 gol Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 1985-1986 Everton 41 maç-30 gol 1986-1989 Barcelona 99 maç-43 gol 1989-1992 Tottenham Hotspur 105 maç-67 gol 1992-1994 Nagoya Grampus Eight 23 maç-9 gol 1984-1992 İngiltere Milli Takımı 80 maç-48 gol
__________________
![]() ![]() |
|
|
|
|
|
#35 |
|
Forum Kalfası
![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: May 2007
Üye numarası: #122687 Yer: LA
Mesaj sayısı: 1,077
Karma etkisi: 231
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 22603
|
Marcel ("Marco") van Basten
(d. 31 Ekim 1964 Utrecht, Hollanda) Hollandalı futbol antrenörü. Lakabı "Utrecht Kuğusu"dur ![]() Futbol kariyerine yedi yaşında UVV Utrecht kulübünde başladı. Profesyonel kariyerine ise 1981 yılında başladı Ajax takımında başladı. Ajax'ta forma giydiği sürede 172 maçta 151 gol atma başarısı gösterdi. 1985-86'da Avrupa gol kralı olarak altın ayakkabı kazandı. 1987'de Kupa Galipleri Kupası'nı kaldırdı. ![]() 1987'de Ajax'tan ayrılarak İtalya'nın A.C. Milan takımına geçti. Frank Rijkaard ve Ruud Gullit ile birlikte A.C. Milan'da büyük başarılar kazandılar. 1988'deki İtalya Ligi şüampiyonluğundan sonra 1989 ve 1990'da iki kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazandı. 1988 Avrupa şampiyonasında attığı gol, dünyanın en güzel gollerinden biri olarak kabul edilir. Aynı sene adidas firması tarafından altıntop alarak ödüllendirildi. Bu ödül töreninde Galatasaraylı Tanju Çolak 39 gol atarak Avrupa gol kralı oldu ve altın ayakkabı aldı. 1992 ve 1993'te iki lig şampiyonluğu daha kazandıktan sonra ayak bileğindeki kronikleşen sakatlık yüzünden 29 yaşında futbolu bıraktı.Rakip defanslar Van Bastene kasıtlı olarak fauller yapmaktadılar bu yuzdende çok kolay sakatlanıyordu van basten gunumuz futbolundaki en iyi forvetlerden bırısıdır. Oynadığı son maç 26 Mayıs 1993'teki Şampiyonlar Ligi finaliydi. ![]() Bu arada Hollanda Milli Futbol Takımı'yla 1988'de Avrupa şampiyonu oldu. Attığı 5 golle şampiyonanın gol kralı ünvanını da kazandı.Büyük futbol düşünürü Galip Nezih'e göre Kendisinin kariyerinde 40 golü bulunmaktadır. Bunun 20'si milli takımdadır.. Marco Van Basten ona göre sıradan bir forvettir ve Suker kendisinden daha yeteneklidir.. Galip Nezih böyle düşünüyor. ![]() Van Basten Temmuz 2004'den beri Hollanda Millî Takımı antrenörlüğünü yapmaktaydı.2008 sezonunda AJAX IN başına getirildi.Van basten dunyanın en iyi forvetlerinden biri olarak kabul edilir. Not:bulabildiğim tek türkçe ciddi kaynak wikipedia oldu.İngilizce wikipediada ayrıntılı bilgi mevcut.daha güzel bi kaynak bulursam ekliycem. |
|
|
|
|
|
#36 |
|
Hızlı Çırak
![]() ![]() Kayıt Tarihi: Sep 2008
Üye numarası: #260561
Mesaj sayısı: 92
Karma etkisi: 0
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: -2101
|
Ewt güzel oyuncuya benziyor hiç duymamiştim eline saglik tşkk
|
|
|
|
|
|
#37 |
|
Çırak
![]() Kayıt Tarihi: Oct 2008
Üye numarası: #265690 Yer: Ankara
Mesaj sayısı: 4
Karma etkisi: 0
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 519
|
1. Edson Arantes do Nascimento Pele, Brezilya-ABD, 560 maç 541 gol
2. Josef Bican, Avusturya-Çekoslovakya, 341 maç 518 gol 3. Frenc Puskas, Macaristan-İspanya, 533 maç 511 gol 4. Romario de Souza Farias, Brezilya-Hollanda-İspanya-Avustralya, 612 maç 489 gol 5. C.Roberto de Oliveria Dinamite, Brezilya-İspanya, 758 maç 470 gol 6. Imre Schlosser, Macaristan-Avusturya, 318 maç 417 gol 7. Gyula Zsengeller, Macaristan-İtalya-Kolombiya, 394 maç 416 gol 8. James Edward McGory, İskoçya, 408 maç 410 gol 9. Arthur Antunes Coimbra Zico, Brezilya-İtalya-Japonya, 596 maç 406 gol 10. Gerhard Müller, Almanya-ABD, 507 maç 405 gol Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 87. Hakan Şükür, Türkiye-İtalya-İngiltere, 517 maç 261 gol 141. Tanju Çolak, Türkiye, 281 maç 239 gol 188. Metin Oktay, Türkiye-İtalya, 226 gol 203. Hami Mandıralı, Türkiye-Almanya, 499 maç 222 gol 299. Aykut Kocaman, Türkiye, 352 maç 200 gol
__________________
FeRNaNDo ToRReS |
|
|
|
|
|
#38 |
|
Daimi Üye
![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Nov 2008
Üye numarası: #283457
Mesaj sayısı: 259
Karma etkisi: 781
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 77983
|
metin oktay yok
|
|
|
|
|
|
#39 |
|
Çırak
![]() Kayıt Tarihi: Jul 2008
Üye numarası: #242240
Mesaj sayısı: 23
Karma etkisi: 0
![]() Karma: 10
|
en iyi ronaldinyo bas ka yok
|
|
|
|
|
|
#40 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Bu yazı serisini okuyun
Üşenmeyin. Kuru yazı dizisi değil bu. Ansiklopedik bilgiyi her yerde bulursunuz. Bu farklı![]() ![]() LIVERPOOL EFSANELERİ Kenny Dalglish ![]() “Cesuryürek”te William Wallace’in sevdiği kızı dolaştırmak için babasına “Efendim ne güzel işte yağmur, tam da İskoçya havası!” diye dil döktüğü günkü gibi yağmurun delirmişçesine yağdığı bir Mart günü Britanya tarihinin en büyük futbol efsanesi doğdu. O yağmur, yine tüm hayalleri yıkamış, kurumaları için ayışığına asmıştı. O ayışığının en güzel hayaller olarak yeniden insanların üzerine yansıdığı yer de Celtic taraftarlarının “Cennet” dedikleri bizim de Parkhead adıyla bildiğimiz stadyumdu. Dünyadaki tüm Katoliklerin takımı, bayrağı, bir futbol kulübünden çok daha fazlası olan Glasgow Celtic’in mabedinin hemen yanında dünyaya gözleri açan Kenny Dalglish’in kaderindeki İskoç yağmuru o günkü gibi asla dinmeyecek, rüzgar kılığına girmiş kaderin keyfine göre Ada’nın dört bir tarafında hiç dinmeyecek bir futbol fırtınasına dönüşecekti. Mühendis baba Dalglish, ekonomik standartların Glasgow’un Protestan kısmına göre Afrika düzeyinde olan Katoliklerin doğu kısmından diğer tarafa taşınınca, Dalglish de Glasgow Rangers’ın antrenman sahasına beş dakikalık mesafedeki yeni evlerinin bahçesinde top oynamaya başlayacaktı. Her İskoç çocuk gibi onun da hayatında mezhep savaşları ve İngiliz sömürgesinin altında ezilmenin acılarını çıkaracağı tek şey vardı: Futbol! Ama diğer İskoç çocuklardan önemli bir farkı vardı, Katoliklik ya da Protestanlıktan ise futbolu bir din olarak benimseyen Kenny’nin… İlkokul takımında kaleciyken, antrenörü futbol topunun daha önce hiçbir İskoç’un ayağına bu kadar yakışmadığını keşfetmiş, ona “Sen sadece topun ayağına gelmesini bekle” diyerek oyuna sürmüştü. Daha 15 yaşındayken Liverpool onu denemeye almış ama o zamanki Avrupa şampiyonu takımın kriterlerine göre yeteri kadar iyi bulunmamıştı. Onu o zamanlar yeteri kadar iyi bulmayanlar, yıllar sonra Britanya tarihinin en büyük parasını ödeyerek onu Liverpool tarihinin en büyük efsanesine dönüştüreceklerdi. ![]() Ama önce daha 16’sındayken, sadece maç yapmak için gittiği okulu bırakıp profesyonel futbolcu olmalı, mühendis babaya futbolla hayatını kazanacağını ispat etmesi gerekiyordu. 1967 yazında bir gün, iki hafta önce Şampiyon Kulüpler Kupası’nda şampiyon olan Celtic’in yardımcı antrenörü Fallon, hayatında ilk kez Rangers’ın antrenman sahasının bu kadar yakınına gelerek küçük Dalglish’i ailesinden isteyecekti. Ancak bir sorun vardı, hem de çok büyük bir sorun! Fallon, Celtic antrenörü olarak Glasgow’un bu sokağının ailesi için ölümcül tehlikede olduğunu söyleyerek eşinin arabada beklemesini, fazla uzun sürmeyeceğini, en fazla 10 dakika sonra evlilik yıldönümlerini kutlamak için geri döneceğini söylemişti. Kapıyı çaldığında, anne Dalglish’e kendisini tanıttı. Şeytanı görmüş gibi bembeyaz kesilen anne, İskoçya’yı Avrupa’nın en büyüğü yapan adamı salona aldı ve hemen oğlunun odasına gitti: “Kenny, hemen o duvardaki Rangers posterlerini yok et!” “Neden ama ben Rangers’lıyım!” “Eğer baban gibi okula devam edip mühendis olmak istemiyorsan dediğimi yap. Salonda Avrupa Şampiyonu Celtic’in antrenörü seni bekliyor” “!!!” ![]() Odanın tüm duvarlarını kaplayan mavi Rangers posterleri beş dakika sonra çöpteydi, Kenny ise Fallon’un yanında süt dökmüş kedi gibi oturuyordu. Anne hemen, Fallon’un getirdiği formları doldurmak için sabırsızlanırken, 16 yaşındaki Kenny Dalglish Avrupa şampiyonuna “Ama ben hemen oynamak istiyorum, o şartla imza atarım” diyecek, Fallon’un eşi de Kenny ikna olana kadar tam 3 saat arabada bekleyecekti. O gün Fallon çiftinin yıldönümü berbat olmuş ama Ada futbol tarihinin en büyük efsanesi başlamıştı. ![]() Önce Celtic’in pilot takımlarından Cumbernault United’da bir sezonda 37 gole imza atacak, sonra da o zamanlar Britanya sokaklarında polisten daha fazla borusu öten Kalite Sokak Çetesi’yle karşılaştırılacak kadar kudretli bir takım olan Celtic rezerv takımında harikalar yaratacaktı. Celtic rezerv takımı, 1968-71 yılları arasında her maçını binlerce kişiye oynuyor, top Dalglish’in her ayağına geldiğinde herkes ay çarpmış gibi büyüleniyordu. Antrenör Fallon, bir gün sahada İskoçya Milli Takımı’nın 1986 Dünya Kupası’na katılmayı garantilediği maçta heyecandan ölecek olan o zamanki Celtic menejeri Jock Stein’a şu raporu vererek Dalglish’i hemen A takıma almasını öneriyordu: 1-1967’de Avrupa Şampiyonu olan takımda bile bu kadar mücadeleci, teknik kapasitesi yüksek bir oyuncu yoktu. 2-Her oynadığı maçta son maçını oynuyormuş gibi ölümüne oynuyor. Her maçta gol atıyor ve sadece etrafında dönüp gülümseyerek topu santraya götürüyor. 3-O bugüne kadar eşine rastlanmamış bir İskoç: Bugüne kadar bir bardak bile bira içmedi. Viskilerin hangisi burbon, hangisi skoç ondan bile haberi yok. Maçlar biter bitmez, tesislerde uyuyor ve ertesi günkü antrenmana kadar gözlerini açmıyor. Uyandığı andan itibaren ise yüzü sürekli gülüyor. 4-Bu oyun zekası ile gelmiş geçmiş en büyük İskoç futbolcu olacağına adım gibi eminim. Mümkünse şimdiden futbolu bırakınca menejer olması için de sözleşme imzalatalım ![]() Jock Stein için, Fallon’un aklı, kendi aklıydı. Hemen Celtic’in ilk maçı olan Kilmarnock maçında Dalglish’i oynatmaya karar verdi. Maçtan önce soyunma odasında bu genç yıldızı motive etmek için yanına gittiğinde aralarında unutulmaz bir diyalog yaşanacaktı: “Kenny, çok mu heyecanlısın?”Avrupa fatihi Stein, bizzat kendi elleriyle o bir türlü giyilmeyen ayakkabıları giydirecekti. O gün Celtic, Beattie’nin jübile maçında Kilmarnock’u 7-2 yenmişti, bu o yıllarda son derece normal bir sonuçtu. Fakat Dalglish’in o 7 golden 6’sını atmış olması bugüne kadar eşine rastlanmamış bir olaydı. Bunun üzerine Stein, Fallon’a böyle bir yeteneği keşfettiği için Parkhead’e heykelinin dikilmesi gerektiğini söylemiş, Fallon ise hemen kupanın ilk maçında Dalglish’i oynatmasının yeterli olduğunu, keşfettiği yeteneğinin bizzat canlı bir futbol heykeli olduğunu belirtmişti. ![]() Kader işte! Dalglish, ilk resmi maçındaki ilk golünü Rangers’a atacak, sezonun kalanında da orta sahada oynadığı 49 maçta 23 gole imza atarak canlı bir futbol heykeli olduğunu tüm Ada’ya kanıtlayacaktı. Tam da o günlerde, Liverpool’un efsanevi teknik adamları Bill Shankley ve Bob Paisley böylesine eşsiz bir yeteneğini beğenmeyen altyapı hocalarının hepsini doğduklarına pişman edecek ve Dalglish’in peşine düşeceklerdi. Ama Fallon, kendi keşfettiği cenneti bizzat kendisi yaşamaya ve ne pahasına olursa olsun onu satmamaya yemin etmişti. 1973’te 46 golle Britanya’nın en çok gol atan oyuncusu olan Dalglish, hala orta sahada oynuyordu. Celtic’i uzun yıllar başarıdan başarıya sürükleyecek, çok genç yaşta hem Celtic’in kaptanı hem de İskoçya Milli Takımı’nın her şeyi olacaktı. 1976 yılındaki unutulmaz İngiltere-İskoçya maçında attığı galibiyet golünden sonra İskoç taraftarlar sahaya atlayıp Kral Kenny’nin golünü attığı kaleyi ve fileleri sökerek evlerine götüreceklerdi. ![]() Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 Artık Dalglish, İskoçya’ya sığamayacak kadar devasa bir efsaneydi. O zamanlar Ada’nın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu olarak gösterilen Kevin Keegan, Hamburg’a gitmek için Liverpool’dan ayrılmış, kızılların yüreğinde o zamanlar dolması imkansız gibi gözüken bir delik açmıştı. Artık Fallon’un da, Stein’ın da başka seçeneği yoktu. 1977’ye kadar 269 kez Celtic forması giyip 167 gol atan, Parkhead’in Henrik Larsson’dan önce gördüğü en güzel rüya bitmek üzereydi. Bu kez bizzat Dalglish, bir zamanlar kendisini beğenmeyip burun kıvıran kulübe gitmek istiyordu. Ama bu kez ucuza gitmeyecekti. 1977 yazında Liverpool, Celtic 440.000 Pound ödeyerek tüm transfer rekorlarını kırarken hiç kimse bir süre sonra Keegan adının esamesinin bile okunmayacağını farkında değildi. Belki Dalglish bile bu kadarını beklemiyordu ama kızıl formayla ilk maçında, henüz 7. dakikada asla hafızalardan silinmeyecek bir gole imza atacak, 14 yıl boyunca da Anfield’ın gördüğü en güzel rüya olacaktı. Dalglish gelmiş, Liverpool’un altın çağı başlamıştı: 17 yılda futbolcu, menejer ve menejer-futbolcu olarak tam 25 şampiyonluk yaşanacak, Dalglish’in kulüpten ayrıldığı günden itibaren de Liverpool ligde bir daha şampiyonluk yüzü görmeyecekti. ![]() devamı geliyor.
__________________
![]() ![]() Düzenleyen DavidBrown : 09-16-2009 at 19:06. |
|
|
|
|
|
#41 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Dalglish gelmeden önce Keegan’ın 7 numaralı formasının bir daha asla kimseye verilmeyerek ölümsüzleştirilmesi istenmişti. Ama Dalglish’li Liverpool, Avrupa Süper Kupası’nda Keegan’lı Hamburg ile karşılaştığında Keegan artık sadece efsanevi bir tarihin tozlu sayfalarından biriydi. Liverpool, o gün Hamburg’u 6-0’lık bir hezimete uğratırken, o gün Liverpool’un kızıl yakasında doğan çocukların neredeyse hepsine Kenny adını verilecekti. 6 yıl sonra 1983’te, Dalglish Liverpool formasıyla 100. golünü attığında, hem İskoçya hem de İngiltere’de 100’er gol atan ilk oyuncu oldu. Bir yıl sonraki Heysel felaketine kadar Dalglish’li Liverpool, tam 3 kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu olurken, 1985’teki felaketten sonra Liverpool Avrupa Kupaları’ndan men edilecek, camia karışacaktı.
![]() Bob Paisley’den sonra başa geçen Fagan, istifa etmiş, Liverpool o yaza teknik direktörsüz girmek üzereydi. Ama Heysel’den sonra hemen toparlanmak zorunda olan Liverpool’u bir kez daha kurtaracak olan isim Dalglish’ten başkası değildi. 34 yaşındaki Kral Kenny, saha içindeki yarı yaşındaki gençlere taş çıkartırken, İngiltere tarihinin ilk menejer-futbolcusu olacak ve uzun yıllar Ada’ya damgasını vuracak olan menejer-futbolcu akımını başlatacaktı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 Takım arkadaşı Souness, “Bu ülkede kimse futbolcu olarak Dalglish’in eline su dökemez. Dünyada da ondan daha iyi olan bir tek Pele’yi gördüm, Cruyff’tan bile hiçbir eksiği yok fazlası var”demişti. Nasıl Dalglish’in futbolculuğu eşsizse, menejer-futbolculuğu da en az o kadar eşsiz olacaktı. Hatta daha önce futbolcu olarak bu kadar büyük bir efsane olmasa bile sadece Liverpool menejeri olarak başardıkları bile onun heykelinin dikilmesine yeter de artardı. Ama o aynı anda hem menejer hem de saha içinde takımının en büyük silahı olarak imkansızı başardı. Liverpool 1985-86 sezonunda, tarihinde ilk kez hem ligde hem de kupada şampiyon olarak duble yapacak, Dalglish 34 yaşındayken son 9 maçta kendisini de oynatacaktı. O son 9 maçta Liverpool tam 24 gol atıp sadece 1 gol yemiş, ligin son haftasında şampiyonluğu getiren golü de bizzat Dalglish atmıştı. 1987-88 sezonunda ise birçok futbol otoritesinin gelmiş geçmiş en güzel takım olarak nitelediği o yılın Liverpool’unu bizzat sıfırdan yaratmak zorundaydı. Liverpool’a geldiğinden beri mükemmel bir ikili oluşturdukları Kızıllar tarihinin en çok gol atan oyuncusu Ian Rush’ı Juventus’a kaptırmış, o parayla da Aldridge, Beardsley, Barnes gibi kağıt üstünde asla Rush’ın yerini doldurmayacak oyuncuları transfer etmişti. O sezon Aldridge 45 maçta 29, Barnes 48 maçta 17, Beardsley ise 48 maçta 18 gol atarak Rush’ın bile pabucunu dama atacaklardı. İlk 37 maçta mağlubiyet yüzü görmeyecekler, ligin bitmesine 4 hafta kala çoktan açık ara şampiyon olacaklardı. 1988-89 sezonunda ise bir sezon önce şanssız bir şekilde Wimbledon’a kaptırdıkları kupada Everton’ı devirerek şampiyon olacaklar, ligde ise akıl almaz bir biçimde ligin son haftasının son dakikasında yedikleri golle şampiyonluğu bir farklık averajla Arsenal’e kaptıracaklardı. 1989-90 sezonunda ise Dalglish o güne kadar adı sanı duyulmamış İsrailli Rosenthal’ı ligin son 8 haftası için kiralayacak, İsrailli forvetin o 8 maçta attığı 7 golle Liverpool tarihinde son kez şampiyon olacaktı. Aynı yıl Dalglish 38 yaşında son kez Liverpool forması giyecek ve 835 maç sonra faal futbol yaşamına son noktayı koyacaktı. ![]() Her şey çok güzel görünüyordu. Liverpool’dan eski forvet ortağı Tommy Smith’in dediği gibi Dalglish, cennetten futbol oynaması ve oynatması için aramıza yollanmış bir mucizeydi. Ama aramıza karıştıktan 39 yıl sonra artık bir insan olarak Dalglish ne kadar mutluydu, ne kadar mutsuzdu? Kimse bunun farkında bile değildi. Dalglish gerçeği karşısında herkes gözlerini kapatıp bu gördükleri en güzel rüyayı görmeye devam ediyorlardı. Ama 1990-91 sezonunda, Liverpool ligde liderken şampiyonluğun mutlak favorisi takımın menejeri olarak görevi bıraktığında Dalglish gerçeği bambaşkaydı. ![]() 1989’daki Hillsborough trajedisi Dalglish’in hayatındaki dördüncü büyük felaketti. Celtic’te oynarken Rangers’la karşılaştıkları bir Old Firm derbisinde 66 kişi ölmüş, 1985’te Heysel’de 99 kişi gözlerinin önünde hayatını kaybetmiş, aynı yıl Celtic’te onu bir efsaneye dönüştüren teknik direktörü Jock Stein İskoçya’ya Dünya Kupası biletini aldırdıktan hemen sonra hayata gözlerini yummuştu. Hillsborough felaketi tüm bunların üzerine tüy dikecekti. Aramızdan başkası olsa bu felaketlerin sadece ikincisinden sonra bile bir daha asla futbol topu görmek istemeyecek duruma gelir, her şeyi bırakıp kaçardı. Ama Dalglish kaçmamıştı. Nasıl hayatında tek bir gün bile içki ve sigara içmemiş, saha içindeki mücadelesi ile saha dışında ve içinde hayat boyu rol modeli olduysa Hillsborough depreminin artçı şoklarından sonra da dimdik ayaktaydı. Göğüs kanseri olan eşiyle günde 4 cenazeye gidiyor, hastanedeki yaralıların aileleri geceyarısı bile olsa kendilerini aradıklarında hemen atlayıp futbol gazilerinin yanına gidiyordu. 1991 yılına gelindiğinde ise son iki yıldır her gün en az 4 kez sakinleştirici iğneler yapılıyor, evde çocuklarının yüzünü kanlar içinde görüyordu. Daha fazla yapamadı, insan Dalglish 1991’e efsane Dalglish’i yendi ve “Altyapıda Robbie Fowler var, onu hemen A takıma alın” diyip son sözünü söyledi; Liverpool’un altın çağı da bir daha hiç geri gelmemek üzere gitti. ![]() Bir süre sonra efsane geri dönmeye karar verdi. 1991 Ekimi’nde 2. Lig’in dibine demir atmış Balckburn’ün başına geçtiğinde herkes çok şaşırmıştı. O sıralarda halefi Souness, Liverpool’u bir türlü toparlayamıyor, kızıl efsane gün geçtikçe daha da fazla irtifa kaybediyordu. Liverpool yönetimi kendisini aramadıkça o Blackburn’ü Liverpool’laştırmaya devam etti. 1995’te Blackburn, Liverpool ve Manchester United’ı geçerek sürpriz bir şampiyonluğa imza attığında Dalglish, Clough ve Chapman’dan sonra Ada’da iki ayrı takımı şampiyon yapmayı başarmış üçüncü teknik adamdı. ![]() Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 O sezon menejerliği bırakıp yine bir ilke imza atarak futbol direktörlüğüne başladı. İşleri umduğu gibi gitmeyince soluğu Newcastle’da aldı. Liverpool ve Blackburn’den sonra Newcastle’daki istikrarlı istikrarsızlık pek de Dalglish’e göre değildi. 1999’da yine futbol direktörü olarak Celtic’in başına geçtiğinde John Barnes’ı takımın başına getirdi. Ama Barnes, Dalglish’in yüzünü kara çıkartınca hayatında şimdilik son kez olarak yine menejerliğe soyundu. Celtic’i kupa şampiyonluğuna taşıdıktan sonra görevden ayrılan Dalglish, o günden beri takım çalıştırmıyor. Göğüs kanseri olan eşiyle beraber, Ada’daki en büyük kanserle savaş derneği Marina Dalglish Foundation’ın başında çalışırken, her yıl bir sürü menejerlik teklifleri alıyor. Aynı saatte oynanmadıkça, Celtic ve Liverpool’un tüm maçlarına gidip her daim al yanaklarıyla bir türlü onun olduğu dönemdeki altın çağlarına dönemeyen takımlarını destekliyor. Son olarak, gelirini kanser hastalarına bağışlamak için düzenlediği 1986 FA Cup finali maçının tekrarında forma giydi, yine golünü attı, yine sadece ekseninde döndü ve ilk günkü gibi gülümsemekle yetindi. ![]() Kendisini Liverpool tarihinin gelmiş geçmiş en büyük efsanesi olarak seçenlere “Bob Paisley ve Bill Shankley varken ben en fazla yardımcı antrenör olurum. Fowler ve Rush varken de belki yedek kulübesinde kendime yer bulabilirim” diyor. Son noktayı ise Bob Paisley koyuyor: “40 yıl boyunca Liverpool’da çalıştım, hem insan hem de futbol adamı olarak Kenny Dalglish gibisini asla görmedim. O öyle bir yıldızdır ki Dalglish parladığında, tüm Liverpool aydınlanır, futbol ışıl ışıl bir cennete dönüşür” ![]() ![]() --Ali ECE--
__________________
![]() ![]() |
|
|
|
|
|
#42 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Robbie Fowler (Liverpool Efsaneleri 2)
![]() Şimdi samimi olun ve açıkça kendi kendinize sorun: Fenerbahçe ya da Galatasaray’ın en çok para kazanan –diyelim ki haftada 65 000 Euro- yıldız santrforusunuz; taraftarlar nezrinde Tanrı’nın katındasınız ve o yıl şampiyonluktaki en büyük rakibinize karşı oynuyorsunuz. Mutlaka kazanmanız gerek, yoksa işiniz çok zor. Maçın sonlarına doğru top ayağınızda, hızla herkesi geçip rakip kaleci ile karşıya kalıyorsunuz. Tekniğiniz çok iyi, ne de olsa her an her şeyi yapabilecek bir futbol tanrısısınız. Kaleciyi geçmek üzeresiniz, bütün stat ayakta, sizden gol bekliyor. Ama bir anda istem dışı olarak kaleciye takılıp düşüyorsunuz. Bütün stat, penaltı diye ayağa kalkıyor, üstelik hakem de hiç tereddütsüz penaltı noktasını gösteriyor. Ne yapardınız? Kendinizi hiç aldatmayın! Büyük ihtimalle kendi kazandırdığınız penaltıyı gole çevirir ve gecenin kahramanı olurdunuz. Ertesi gün gazetelerde boy boy resimleriniz ve daha da kudretleşen Tanrılığınız… Birçoğumuz başta ben olmak üzere birçoğumuz o gece tabelanın kahramanı olurduk. Aramızdan bir kişi hariç! O, o gece, önce hakeme doğru koştu. Sanki kendi aleyhine penaltı verilmiş gibi hakemi itti kaktı, itiraz etti. “Penaltı falan değil, ben kaleciye takıldım” dedi. Hakem “Ne yapalım, verdim artık, kurallar böyle” dedi. ![]() Aramızda penaltı olmadığını itiraf edebilecek bir avuç insan çıksa da hepsi de o penaltıyı gole çevirmek için elinden geleni yapar. Bir kişi hariç, o gece, Liverpool’un en önemli rakibi Arsenal’le karşılaştığı maçta, Liverpool’lu Fowler o penaltıyı göstere göstere David Seaman’ın üzerine attı. Bunu ne fair-play ödülünü almak, ne de ne kadar dürüst olduğunu kanıtlamak için yaptı. Yaptı, çünkü o Robbie Fowler’dı, o Anfield’ın Tanrısı’ydı. Gerçek bir Tanrı’ymış gibi, adil olanı yaptı. ![]() Diyelim ki Fowler’dan feyz aldık, aslında yapılması gerekeni yaptık. Mesela Hakan Şükür ya da Tuncay Şanlı, ya da Gökhan Güleç’siniz. Yetenek, kariyer, para her şey sizde… Haftada 65 000 Euro kazanıyorsunuz. Sabah 6 akşam 9 çalışan insancıklara göre kral, prens ya da Tanrı’sınız… Bir gün olsun, onlar için bir şey yapmak istiyorsunuz… Para yardımı, bağış gibi bir şey değil… Onların makus talihini değiştirecek, sonsuza kadar hatırlanacak bir şey. Üstelik de yapacağınız şeyin cezası o kadar ağır ki o ayki maaşınızın tamamı kadar. Asla bizim “sözde” büyük takımların sözde “büyük” yıldızları, gol attıktan sonra formalarını çıkarıp üzerinde “Zonguldak maden işçilerinin grevini destekliyoruz” tişörtlerini göğüslerini kabarta kabarta gösteremezler. Tamam, Türkiye’de kanunların çoğu Faşist Mussolini kanunlarından türemiş, 17 yaşında çocukları asan darbecilerin postalları gölgesinde yapılmış. Ama İngiltere’de de kanunlar o kadar farklı değil aslında, ne de olsa örnek aldığımız Avrupa! Ama Robbie Fowler burada da orada da aynı şeyi, hiçbirimizin kolay kolay yapamayacağını yapardı. Ceza olan para neyse hiç düşünmeden, üstelik de “sözde” kanun koruyucuların yüzüne fırlatarak: “Liman işçilerinin grevini destekliyorum” İngiltere’ye göre haksızlığın 1000 kat daha fazla hüküm sürdüğü Türkiye’de olsa belki de daha daha neler yazardı o tişörtte. Maçın akşamı, kerli ferli, vergi rekortmeni “sözde” futbolun “sözde” yorumcuları ağız birliği etmişçesine kınardı Fowler’ı: “Bunun futbolla ne ilgisi var? Siyasetin kirli elini futbola karıştırdı bu gavur. Defolsun gitsin!” Bu kadar anlarlar!.. Daha doğrusu ahlakları, vicdanları bu kadarına yeter! Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 ![]() Ama Allah aşkınıza tıpkı Toschak’la tarıştıkları gibi: İsveç havalimanında kim tanır onları. Ya Fowler’ı? Tanrı, her yerde aynı derecede Tanrı’dır. Sadece bakmayı yani görmeyi bilmek yeter… Ben yakından görmüştüm. İstanbul’da unutulmaz Liverpool-Milan Şampiyonlar Ligi Finali’nde. Orada, benle aynı merdivenlerde yürüyordu. Şarkımızdaki gibi “asla yalnız yürümüyordu” Kadro dışı, sakat ya da cezalı değildi. Sadece o sırada Liverpool’un değil Manchester City’nin futbolcusuydu. Ama orada, asla yalnız yürümeyenlerden biriydi. Aramıza karışmış bir tanrı, elinde hepimizin yediği sosislilerden, boynunda kızıl bir kaşkol, belki de kullarını rahatsız etmemek için sıradan insan kılığına bürünmek için taktığı kızıl gözlükleriyle aramıza karışmıştı. Ama herkes de tanıyor, hemen yanına gidiyor, herkesin boynuna sarılmasına, kendisini kucaklamasına izin veriyor, hatta bazen kendisinden çekinenlere o sarılıyordu. ![]() Sanki fizik kurallarının izin verdiği ölçüde atılabilecek her türlü golü atıp, tüm rekorları yeniden kırmış adam değildi, emekli bir tanrıydı sadece… Maç bitti ve herkes gibi sevinçten havalara uça uça geldiği yere, Liverpool’a geri döndü. Tam 7 ay sonra, otobiyografisinde altını çize çize defalarca yinelediği gibi hayatındaki tek rüyası olan Liverpool futbol takımına bir kez daha bu sefer asla gitmemek üzere geri dönecekti. Küçücük bir çocukken, 2 yılda Tanrı olduğu ve ölümsüzleştiği yere… İşin garibi bu ya, çok küçükken iflah olmaz bir Everton fanatiğiydi. 11 yaşına kadar Liverpool FC’nin ezeli rakibi Everton’ın neredeyse tüm maçlarına gitmiş, tüm oyuncuların posterlerini duvarına asmış, her gece de yatmadan önce Liverpool’un mavi yakalılarının formasını giymeyi düşlemişti. Ama gerçek hayatı, düşlerinden çok daha renkli oldu. Henüz 11 yaşında 1986 yılında kapısından içeri girdiği Liverpool’un “Kızıl” yakasından hiç çıkmak istemedi. “Mavi” tarafa dönüp bakmadı bile. Daha 7 yaşındayken mahallesi Toxteth’de polislerin siyahi Liverpool’lularla yaptıkları meydan savaşlarını görmüştü. Tuttuğu Everton, küçük çocuk kalbiyle saflarını tuttuğu siyahların Tanrısı, Liverpool’lu John Barnes’a muz kabukları fırlatıyorlardı. Anfield’a top toplayıcı olarak adımını attığı an o kabukları hepsine yedirmeye kara vermişçesine, eski Sırp asisi Nikoliç’ten Osmanlı sadrazamı Sokullu’ya dönüşüverdi bir anda. ![]() Daha ilk profesyonel maçında 22 Eylül 1993’teki Fulham ile oynanan kupa maçında ilk golünü attı. 2 hafta sonraki rövanşta daha 18 yaşındayken bir maçta 5 gol atarak Liverpool tarihinin bir maçta 5 gol atan 4. oyuncusu oluverdi. Yalnızca beşinci lig maçında ilk hat-trick’ini yaptı. Liverpool forması ile oynadığı ilk 13 maçında 12 gol atmıştı bile. Ama daha bunlar hiçbir şey değildi olacakların yanında… 1994-95 sezonunda daha 20 yaşındayken o sezon Liverpool’un oynadığı 57 maçta da forma giydi. Hücumdaki partneri, gelmiş geçmiş en büyük Liverpool golcüsü olarak gösterilen Rush’tan birçok şey öğrendi ama Rush’ın söylediğine göre yaşlı kurt da 20 yaşındaki Fowler’dan çok şey öğrendi. O sezon Arsenal’e karşı oynadığı bir maçta tam 4 dakika 33 saniyede 3 gole imzasını attı. Sadece İngiliz futbol tarihinde değil dünya futbol tarihinde bile zorluk derecesi bu kadar yüksek bir maçta olmuş, olacak, olabilecek bir şey değildi. Ama sonra olacakların yanında bunlar daha hiçbir şeydi. 1995 ve 1996 yıllarında üst üste 2 kez Yılın Genç Futbolcusu seçildi. Rooney ortaya çıkana kadar da bu rekoru kimse egale edemedi. 1990’lı yılların ortası ve ikinci yarısında onun kadar kolay ve şık gol atabilen kimse yoktu. Üstelik o, 70’ler sonu ve 80’lerin efsanevi Liverpool’unda değil, onu ve 2-3 oyuncuyu daha kadrodan çıkarırsak neredeyse rahmetli Wimbledon kalitesinde Liverpool tarihine göre vasat sayılabilecek bir takımda oynuyordu. 1997’ye kadar 3 sezon boyunca her sene 30’dan fazla gol atmış olmasa, yani kısacası o olmasa, belki de Liverpool cidden Wimbledon’ı bile geçemezdi. 1995 yılında Liverpool’un Newcastle ile oynadığı ve 90’lı yılların tartışmasız en güzel maçı olarak hatırlanan karşılaşmada yine o vardı. Maçı 4-3 Liverpool kazanırken, Fowler birbirinden jenerik 2 gole imzasını atmıştı. 1996’da Middlesbrough gibi o zamanın en iyi savunmalarından birine sahip bir takıma tam 4 gol attı. Daha sonra otobiyografisinde de anlatacağı gibi bazen meslektaşları olan savunmacıların haline üzülüp, onları daha fazla aşağılıyormuş gibi olmamak için birçok maçta 3 ya da 4 golde kalmayı tercih etti. Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 1997 yılında önce Kupa Galipleri Kupası maçında golünü attıktan sonra Liverpool işçilerinin grevini desteklediği tişörtünü gösterdi, sonra da o “penaltıyı” atmadı. Önce para cezasını, sonra da “asıl” cezasını ödedi. Git gide endüstrileşen futboldan kendine süper bir rant sağlayan boyalı basını fazlasıyla rahatsız etmişti. Birden adı “Spice Boys”ların arasında geçmeye başladı. Hatta Spice Girls grubunun sarışını Emma ile adı geçti. Ama onu yakından tanıyanlar gayet iyi bilirdi, Robbie tenezzül bile etmezdi. Ama endüstrileştirilip içi boşaltılan futboldan rantlananlar için Robbie fazla “güzel”di. Fowler, yakın arkadaşları McManaman, Redknapp ve Collymore ile birlikte fazla “güzel” oynuyordu. Rantçılar, gazete kılığında daha fazla paçavra satmak için güzel oyun değil, kupalar istiyorlardı. Ama o dönemin Liverpool’unun küme düşmeme mücadelesi veren takımlardan bile kötü savunmasıyla bunu başarabilmesine imkan yoktu. O zamanlar Liverpool geleneğinden bihaber Houllier de yoktu daha ortada, şampiyon olunacak diye 90 dakika savunma ağırlıklı oynamak söz konusu bile olamazdı. Ama aslında olmayacak her ne varsa pusuda bizi bekliyordu.
__________________
![]() ![]() Düzenleyen DavidBrown : 09-16-2009 at 19:06. |
|
|
|
|
|
#43 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Liverpool’un 2005 İstanbul mucizesine kadar süren düşüşü 1997’de Fowler’ın geçirdiği ağır sakatlıkla başladı. Bu kadar “güzel” oynayan bir adamın sakatlanması kaçınılmazdı. O sakatlık aslında hiçbir zaman geçmedi. 1997’den beri 10 yıldır yarı sağlam yarı sakat oynayacaktı. Tesadüf eseri Redknapp ve McManaman da müzmin sakatlıklarından dolayı daha 30’lu yaşlarının ilk yarısında futbola veda edeceklerdi. Ama aslında tatları kaçmıştı. Tamam, ara sıra geceleri dışarı çıkıyor, kendi yaşlarındaki her genç gibi dağıtıyorlardı. Ama sahadaki görüntü ortadaydı. Sorun ne Redknapp, ne Macca’daydı, Robbie’de hiç değildi. Hatta aralarına 17 yaşında Michael Owen da katılmıştı (Ne tesadüf ki Owen da sakatlıklardan çok çekecekti). Her şeyden önce o zamanın Liverpool savunmacıları en fazla Championship kalitesindeydiler ki çoğu da Liverpool’dan ayrıldıktan sonra kariyerlerine her sezon bir lig aşağıya düşerek devam ettiler. Ama en önemli sorun artık 1970’ler ya da 80’lerde değildik: Hatice sadece küçük bir ayrıntı, vefa ise bir semtin adıydı, her şey ne olursa olsun netice uğrunaydı. Lehine verilen haksız penaltıyı bilerek atmayana sadece gülüp geçmekle kalmazlar, onu da kendilerine benzetmek için ellerinden geleni yaparlardı.
![]() Ama Robbie’nin kimselere benzemeye niyeti yoktu. Diğerleri gibi kolay pes etmeyecek (İspanya’ya kaçan Macca), ısrarla başta Manchester United ve Real Madrid tarafından istenmesine rağmen hep “Kızıl” kalacak, bir gün kovulacak olsa da asla yalnız yürümeyecekti. Küçükken gönül verdiği Everton’lıların Robbie’yi çekememeleri normaldi. Tabii ki ona “Spice Boy” diyecekler, bir günlüğüne daha fazla gazete satmak için annelerinin çıplak resimlerini bile kapak yapmaktan çekinmeyecek adamların oyununa geleceklerdi. Ama ona “kokainman pislik” demeselerdi keşke! Ne de olsa Robbie, Barnes’a muz atmalarına rağmen bir zamanlar Everton aşığıydı. O gün, Liverpool forması ile Everton’a golünü attı, normalde Everton’a gol atınca aşırı bir sevinç göstermekten kaçınır, çoğu zaman başını öne eğip santraya koşardı. Ama bugün eski aşkı kendisine çok fena ihanet etmiş, düşmanlarının safına geçmişti. O da golünü atar atmaz cezaalanı çizgisinin önünde eğildi ve kokain içiyormuş gibi beyaz badanayı burnuna çekmeye başladı. Ama Liverpool’u yönetenler de, İngiliz futbol endüstrisini yönetenler de Everton’lı gibi davrandılar ve tam 60 bin Pound ceza ödemek zorunda kaldı. Umrunda oldu mu? Hem de hiç olmadı, sadece tanrılara özgü bir şekilde olabilecek en ince şekilde hepsiyle alay etmişti. 4 maç ceza da hiç önemli değildi onun için, ne de olsa Owen’la beraber ligin en büyük gol tanrısıydı. Ama Liverpool o 4 maçta çok şey kaybedecekti. Sanki Tanrı, kendi kendini yarattığı cennetle beraber yakmaya hazırlanıyordu. Bir süre sonra o da kendini tabloidlerin sığ dünyasına kaptırıverdi: Bir maçta kendisine sert giren “eşcinsel” olduğu iddia edilen Chelsea’li Le Saux’ya poposunu gösterdi. Yine yüklü bir ceza ödedi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 Bunların hiçbiri Houllier’nin Liverpool’a teknik direktör olmasından daha kötü değildi. Houllier güzel oyun değil, skortif başarılar istiyordu. Çünkü Liverpool tarihinden bihaberdi. Liverpool, tarihsel olarak güzel oyunun temsilcisiydi. Belki kısa vadede bir sezonda 4 kupa kazanıldı. Ama 2001’de kazanılan UEFA, Lig Kupası ve FA Cup Liverpool tarihinde aslında devede kulaktı. Yıllardır ligde ya da Şampiyonlar Ligi’nde başarının esamesi bile okunmuyordu. Houllier göz boyamış, daha da kötüsü heveslendirmişti. Houllier’ye göre başarısızlığının sebebi belliydi: Fowler! Lig Kupası Finali’nde golünü atan, FA Cup Finali’nde Liverpool 1-0 yenikken sonradan oyuna girip Owen’la beraber maçı 2-1 kazanmalarını sağlayan, UEFA Finali’nde 65’te oyuna girip 5 dakika sonra Liverpool’u öne geçiren Kaptan Fowler! Ligin son maçında Charlton’ı Fowler’ın 2 golüyle devirip Şampiyonlar Ligi’ne katılma hakkı kazanan Liverpool’un tanrısı! ![]() O güne kadar Rush dahil birçok efsanevi Liverpoollu, bir gün Liverpool’dan ayrılmış, hepsi de “Kimse Liverpool’dan büyük değildir” şiarıyla taraftarlar tarafından bir şekilde sindirilmişti. Ama Fowler’ın Houllier tarafından adeta kovulmaktan beter edilmesi asla sindirilemedi. Houllier, 1 puan için deplasmanlarda 8 defansif oyuncu oynatmaya başlamadan çok daha önce, Tanrı’yı Anfield’dan kovduğu gün taraftarın desteğini kaybetti. Bir sezonda kazanılan 3 “minör” kupa unutuldu, Fowler’ın kovulması asla unutulmadı. 11 Milyon Euro’ya satıldığı Leeds’teki başarıları ya da Manchester City’deki inişli çıkışlı olsa da başarılı grafiğini anlatmaya gerek bile yok. Çünkü Fowler’ın otobiyografisinde yazdığı gibi Liverpool’dan uzakta olduğu yıllar asla yaşanmamış yıllar gibi. O her zaman Liverpool’du, Liverpool olarak kalacak ve Liverpool olacaktı. 26 kez formasını giydiği İngiltere Milli Takımı bile Liverpool’un yanında hiçbir şeydi! Manchester City forması ile City’nin ezeli rakibi, Liverpool’un ise baş düşmanı olan Manchester United’a attığı golden sonra dayanamayıp içinden geldiği gibi yaptığı hareket her şeyi özetliyordu: Golünü atmış, United taraftarlarının olduğu tarafa tüm hızıyla koşmuş ve Liverpool’un kazandığı 5 Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunu kastederek bir eliyle “5”, diğer eliyle United’ın kazandığı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu sayısını kastederek “2” yapmıştı. Manchester City forması ile bir maç daha oynadıktan sonra bedelsiz olarak sonsuz aşkına geri dönecekti. ![]() Liverpool efsanesi Dalglish çok sinirlenmişti (!) Tanrı’nın geri dönüşüne: “Gelmiş geçmiş en büyük, en golcü oyuncu bendim. Hangi dahiden bu fikir çıktı bilmem ama bence gelmiş geçmiş en büyük Liverpool’lu Robbie döndü, bütün rekorlarımı kırdı ve beni Tanrılıktan attı. Ona çok sinirliyim (!) ve onu kendi oğlummuş kadar seviyorum” Anfield’a adımını attığı an, o bayrak göndere çekildi: “Fowler, Tanrı, Cennet’ine yeniden hoş geldin!” Neredeyse hiç bitmeyecek bir efsanenin de ötesine taşmak üzereydi: Topa değmiş ve gol olmuştu. Ama hakem cidden üzüle üzüle golü ofsayt gerekçesi ile iptal etmek zorunda kalmıştı. 1 ay sonra Liverpool forması ile 13 yıl önce ilk golünü attığı Fulham’a nihayet sayılan bir gol atana kadar 3 golü daha ofsayt gerekçesi ile sayılmadı. Sonra WBA’ya attığı golle Kenny Dalglish’i de resmen geçti. 16 Nisan 2006 itibariyle 5 maçta 4 gol atmış, Tanrı cennetine olabilecek en güzel şekilde geri dönmüştü. Daha ne olabilirdi ki? Bu satırlar, Liverpool 2006-07 Şampiyonlar Ligi’nin ilk finalisti olduktan hemen sonra yazıldı. Ve eğer finalde Fowler’ın golüyle Liverpool şampiyon olursa ben hiç şaşırmam. Olmasa da olur tabii çünkü hiçbirimiz ama hiçbirimiz kolay kolay “o penaltı”yı bile bile kaçıramayız, “o tişört”ü bütün dünyaya göğsümüzü kabarta kabarta gösteremeyiz. Sadece sahalarda değil, dünyanın her yerinde hepimiz aynı anda Fowler olabilsek, dünya bambaşka bir yer olurdu. Yine de bu haliyle bile sadece Fowler’ı seyretmek bile Tanrı tarafından biz insancıklara bahşedilmiş eşsiz bir mucize… Ada’nın en popüler futbol şovunda Fowler’ın her adı geçtiğinde sunucular Tim ve Helen’in yaptığı gibi elimize kalbimizin üzerine götürelim ve avazımız çıktığına kadar bağıralım: “Şükürler olsun!” Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 ![]() --Ali ECE--
__________________
![]() ![]() |
|
|
|
|
|
#44 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Graeme Souness (Liverpool Efsaneleri 3)
![]() 14 Nisan 1996… Türkiye Kupası Finali rövanş maçı… Fenerbahçe Stadı’nda herkes uzun yıllar sonra şeytanın bacağının kırılacağına, kupanın nihayet alınacağına emin… Fenerbahçe kupayı son kazandığında, Sovyetler Birliği hem dünyada hem de uzayda dimdik ayakta, Tuncay Şanlı daha 1 yaşında yeni yeni emekliyor… Ama bu kez, bir Fenerbahçeli yöneticinin deyimiyle “bir kalp hastasının çalıştırdığı”, ligde büyük hayal kırıklığı yaratan kolu kanadı kırık aslanın karşısında maçın mutlak favorisi Fenerbahçe… O zamanlar Saraçoğlu, henüz Aziz Yıldırım Tapınağı’na dönüşmemiş, uzun lafın kısası o gün Fenerbahçe Stadı katıksız bir cehennemden başka bir şey değil … İyi oynayan taraf da maçın mutlak favorisi gibi gözüken sarı kanaryalar… Kendi Perreira’lı son model takımları kadar, ezeli düşmanın başındaki “kalp hastası”nın kifayetsizliğine de fazlasıyla güvenen yöneticiler purolarını yakmış, her geçen dakika yıllar sonra gelecek olan tarihi kupaya daha da yakınlaşıyorlar… Ama sanki o puroların dumanları, gökyüzüne yükselip bir anda Kadıköy’ün gökyüzünde felaket bulutuna dönüşmek için pusuya yatmışlar… Aynı yöneticiler tarafından “kalp hastası”nın “askerlik arkadaşı” olarak aşağılanan yaşlanmış ama mihrabı fazlasıyla yerinde eski Liverpool efsanesi Dean Saunders uzatmalarda golü attığında ölüm sessizliği kaplıyor tüm Kadıköy’ü… O puroların bulutlaşmış dumanlarından Türk futbol tarihinin en soğuk intikamlarından birisi yağıyor, cehennem kazanlarından boşalırcasına… “Kalp hastası”nın elindeki sarı-kırmızı bayrağa dönüşüyor, “kalp hastası” hastalığını göz önünde bulundurunca hiç de kendinden beklenmeyecek bir depara kalkıyor… Herhalde o anda o bulutlar kendisini “hasta yürek”ten “cesur yürek”e, Graeme Souness’tan William Wallace’e dönüştürüyor… Biz ise onu “Ulubatlı Souness” olarak görüyoruz… Souness’ın sahanın tam ortasına saplamaya çalıştığı bayrak üçüncü denemede Fenerbahçe’nin tam ortasına dikildiğinde, tribünlerdeki binlerce insan haklı olarak tel örgülere tırmanıp sahaya atlamaya çalışıyor… O tel örgüler biraz daha az sağlam olsa Souness gerçekten de Ulubatlı olacak, oracıkta kalpten değil de linçten ölüp gidecek! Öyle ya da böyle o sarı-lacivert cehennemin ortasına dikilen sarı-kırmızı bayrak Fenerbahçe tarihinin 11 Eylül’ü… Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 (daha derinlemesine bilgiler için bakınız: http://theneretva.blogspot.com/2008/11/ma-balyor.html ) ![]() Belki de o cehennemin ortasına dikilen bayraktan sonra Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin Boca Juniors-River Plate, Celtic-Rangers, Partizan-Kızılyıldız derbilerinden fazla eksiği kalmadı… Ulubatlı Souness’tan sonra oynanan her Fenerbahçe-Galatasaray derbisinde bir Fenerbahçeli kontra-Ulubatlılık’a yeltendi ama 6 Kasım 2002’deki 6-0’lık Fenerbahçe efsanesine kadar o sarı-kırmızı bayrak hep orada dikili kaldı aslında… Bir gün Lira’dan bile silinen 6-0, derbiler tarihinden asla silinemeyecekti tıpkı Ulubatlı Souness’ın o cehennemin ortasına diktiği bayrak gibi… Fenerbahçeliler sinirden delirmekte yerden göğe kadar haklılardı… Ama Galatasaray’ın İskoç teknik direktörü Graeme Souness da o sarı-kırmızı bayrağı oraya dikmekte yerden göğe kadar haklıydı: “Elime bir bayrak vermişlerdi, bayrağı Tugay’a vermek için onu aradım, arkamı döndüğümde Tugay’ı değil ‘o’nu gördüm… Bana ‘sakat’ diyen, parasından başka hiçbir şeyi olmayan o insan taklidini… Aniden kalbimde bir sızı hissettim ve koşmaya başladım. ‘O’nun gözlerinin içine baka baka, sanki ‘o’nun kalbinin ortasına dikiyormuş gibi o bayrağı sahanın ortasına diktim. Amacım kimseyi tahrik etmek değildi” ![]() Daha önce hiçbir Türk antrenör veya futbolcunun aklından geçirmeye bile cesaret edemediği bir şeyi yapmak İskoç Souness’ı Galatasaray’ı sadece bir sezon çalıştırmış olmasına ve de fazla başarılı olamamasına rağmen Türk futbolunun en önemli mitolojik kahramanlarından birisi yapmaya yetmiş de artmıştı bile… Ama o zaten doğduğu günden itibaren futbol mitolojisinin en çarpıcı figürlerinden birisiydi. Souness, İstanbul’da “Ulubatlı” olmak için ekstra bir çaba göstermemiş, sadece kendisi gibi davranmıştı. Hatta biz Türkiyeliler için tek sezonda “Ulubatlı”lık mertebesine yükseltilen adamın tarihinde Galatasaray’daki o yıl sadece büyük bir romanın birkaç sayfasından ibaretti… 6 Mayıs 1953’te Edingburgh’de dünyaya gelen Graeme Souness, futbol topunu ayağına sürdüğü andan itibaren Ulubatlılık’a çoktan hazırdı. Henüz 15 yaşındayken o zamanların fırtına gibi esen Tottenham’ın kadrosuna alınacaktı. O zamanlar henüz önlibero icat olmamış, mertlik bozulmamıştı. Ada’da moda, İskoç orta saha oyuncularıydı. Tarihsel genlerinden ve İngilizlere karşı her daim yenik ama gururlu duruşlarından kaynaklanan savaşçı ve asla boyun eğmeyen oyun yapıları ile 1970’ler Ada futboluna başta Billy Bremner ve Dave Mackay olmak üzere İskoçyalı orta saha yıldızları damgalarını vurmuşlardı. O zamanlar Londra’da Arsenal ve Chelsea’nin fersah fersah ilerisinde tartışmasız kralı olan Tottenham da kuzeyli rakiplerine karşı İskoç viskisi misali sertliğinden nasiplenmek istiyorlardı. Kurt teknik adam Bill Nicholson, henüz 15 yaşında olan Souness’ı gözü kapalı transfer ettiğinde geleceğin yenilmez armada bir takımının omurgasını kurduğunu sanmıştı. Ama Graeme James Souness için gelecek diye bir şey yoktu, asla olmayacaktı da. Yerinde duramıyor, hemen ertesi gün oynamak istiyordu. Nicholson, her pazartesi sabahı ofisine geldiğinde kapısında henüz bıyıkları yeni çıkmaya başlamış Souness’ın kendisinden hesap soran kıpkırmızı suratıyla karşılaşıyordu. Bu deli çocuğun gözlerindeki futbol ateşinden etkilense de onu keşfettiği gençler turnuvasında hırsının kurbanı olup oyundan atılmasını unutmuyor, henüz arzu ettiği olgunluğa ulaşmadan ona forma vermenin büyük bir kumar olacağını düşünüyordu. ![]() Souness, her seferinde odaya sanki orta saha mücadelesine girişiyormuş gibi daha da hışımla dalıyor ve avazı çıktığı kadar bağırıyordu: “Ben Tottenham’ın en iyi oyuncusuyum. Beni oynatacaksın!” Önceleri Nicholson, Souness’ı babacan bir tavırla karşılıyor, onun çok yetenekli bir yıldız olduğunu ama her yıldızın bir parlama zamanı olduğunu belirtiyor, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama Souness için bunların hepsi masa başı laflarıydı ve İskoçlar İngilizlere karşı hep masa maşında kaybetmişlerdi! Souness 19’una geldiğinde, herkesin yanından bile geçmeye çekindiği o zamanların en efsanevi antrenörü Nicholson’ın kapısını bir kez daha çaldı. Nicholson ona o anda işi olduğunu sonra gelmesini söyledi. Souness, öğle yemeğinden hemen sonra soluğu yine Nicholson’ın odasında aldı. Bu kez kapıyı çalmadı bile, sinirden deliye dönmüştü. Sanki orta sahada hızla topla ilerlerken birisi arkasından ona tekme atıyormuş gibi canı yanıyordu. Nicholson’ı hiç dinlemedi bile… En başta Nicholson olmak üzere kendisine arkadan tekme atan tüm İngilizlere, Tottenham’a gününü göstermeye hayatı üzerine yemin etti ve kapıyı tekmeleyerek çıktı. ![]() İçindeki kendini ispat etme ateşi benliğini öylesine sarmıştı ki soluğu Kanada’nın Montreal Olympique takımında aldı. O güne kadar sadece bir kez yedek olarak Tottenham forması giymiş olmasına rağmen ilk maçın ilk anından itibaren içinde biriken futbol oynama ateşini sahaya yansıttı. Yazları oynanan Kuzey Amerika Ligi’nde kırmızı kart görüp cezalı duruma düştüğü maçlar hariç tüm karşılaşmalarda forma giydi. Lig karması seçilirken tüm oy verenlerin %100 oy verdiği tek isim oldu. Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 Bu hırsla Ada’ya geri döndüğünde krallar gibi karşılanmayı bekliyordu ama Nicholson ona “Amerika Ligi ile burayı nasıl karşılaştırırsın, delirdin mi sen?” dediğinde “O zaman beni hemen satın!” diye bağırdı ve Nicholson’ın kapısını bir daha açmamak üzere son bir kez hışımla kapattı. Kapının diğer tarafında 2. ligin vasat ekiplerinden Middlesbrough ve bonservisine önerdikleri 30.000 Pound vardı. Tottenham yöneticileri teklifi hemen kabul ettiler. Hem bir “manyak”tan kurtulacaklar hem de üzerine 30.000 Pound alacaklardı. Ama Nicholson nedense son anda yöneticileri aradı ve “İskoçyalıyı satmayın!” dedi. Ama çok geçti, belki de o telefon birkaç dakika önce açılsaydı, 1975-1985 arası Ada futbol tarihi bambaşka olacaktı! ![]()
__________________
![]() ![]() Düzenleyen DavidBrown : 09-16-2009 at 19:07. |
|
|
|
|
|
#45 |
|
Forum Ustası
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Kayıt Tarihi: Jan 2006
Üye numarası: #46448 Yer: Boğaziçi Üniversitesi
Mesaj sayısı: 4,160
Karma etkisi: 3282
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() Karma: 327339
|
Souness, Riverside’daki ilk sezonunda takımını sırtlamış, orta sahadaki performansı ile önce küme düşme hattından kurtarmış, sonra da sezonu dördüncü bitirmesini ağlamıştı. İkinci sezonunda, futbolu yeni bırakan Jacky Charlton teknik adamlığa getirildiğinde Souness’ın altın çağı başlayacaktı. Souness da Charlton gibi kazanmak için yanıp tutuşuyordu. Charlton, topu fazla çevirmeden direk kaleye ve sonuca giden bir oyun tarzını benimsemişti, onun zihninde Souness oyun planının en önemli parçasıydı. Aslında Ada’da Charlton ile beraber yavaş yavaş yeni bir oyun tarzı ortaya çıkıyor, orta sahanın ortasındaki oyuncular büyük önem kazanıyordu. Daha önceleri Ada’ya egemen olan WM dizilişine göre orta saha oyuncularından bazıları sadece savunmaya yardım ediyor, bazıları da sadece hücumu destekliyordu. Souness, oyunun her iki yönünü de aynı ustalıkla oynarken bir yandan derinlemesine dikey paslarla oyunu ileri itiyor, bizzat kendisi de ceza alanına doğru hareketlenerek o güne kadar Ada’da pek görülmeyen cinsten uzaktan şutlarla goller atıyordu. Souness için de Charlton için de en iyi savunma bizzat hücumdu, top rakibe geçtiği andan itibaren prese başlanıyor, kazanılan tüm toplarla yine olabilecek en hızlı şekilde ileri doğru oynanılıyordu. Bu yepyeni futbol anlayışı ve Souness’ın liderliğinde Middlesbrough 2. Lig’de şampiyon olurken Souness muhteşem performansını 8-0 kazanılan son maçta attığı üç golle taçlandırmıştı.
Başta Tottenham olmak üzere birçok takım Souness’ı renklerine katmak isterken Souness “Benim oynadığım takım zaten en iyi takımdır.” diyerek Charlton ile beraber Middlesbrough’da kaldı. Ama 1978 yılına gelindiğinde istediği başarılar bir türlü gelmeyip, aşırı hırsının kurbanı olmuş, Middlesbrough tarihinin tüm kart ve ceza rekorlarını kırmıştı. Ona göre İskoç olduğu ve Middlesbrough’da oynadığı için kendisine böyle davranılıyordu. Bir maçtan sonra yine oyundan atıldığında, önce soyunma odasının tüm camlarını tuzla buz etti, sonra da kendisine uzatılan mikrofonlara federasyonu protesto etmek için futbolu bıraktığını açıkladı. ![]() Aslında klasik bir Souness tepkisinden biraz daha abartılıydı bu, daha fazlası değil. Tabii ki o futbolu bıraksa da futbol onu bırakmayacaktı. Eve döndüğünde telefondaki ses, ona Leeds’teki bir otelde çok büyük bir kulübün yöneticileri ile buluşmasını söyledi. Önce “Hayır, ben futbolu bıraktım” dedi. Telefondaki ses ona “O kulübü kimse bırakamaz” dediğinde bir anda otele gitmeye karar verdi. Belki o anda yine İskoç inadı tutsaydı, 1975-85 yılları arası Ada futbolu tarihi bambaşka olacaktı! Otelin lobisinde bekleyenler son Avrupa Şampiyonu Liverpool’un menejeri ve yöneticilerinden başkası değildi. Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 Liverpool menejeri Bob Paisley, Anfield’da bir “İskoç Devrimi” yapmayı kafasına koymuştu. İlk önce Patrick Thistle’dan bugünlerin Ada futbol basınının Rıdvan Dilmen'i o zamanların ise en büyük savunmacısı Alan Hansen’i almış, sonra da ileri uca Celtic’ten Kenny Dalglish’i transfer etmişti. Şimdi sıra, modern Ada futbolunun en önemli mevkisi olan orta sahanın ortasındaydı. Souness, Paisley’i gördüğü andan itibaren hiç para pazarlığı bile yapmadı. 10 Ocak 1978’de mahkeme sonucu Middlesbrough’ya ödenen 350.000 pound’luk bonservis ücreti o güne kadar iki İngiliz kulübünün birbirlerine ödedikleri en yüksek bonservis bedeliydi. ![]() Souness’ın Liverpool forması ile attığı ilk gol, sezonun en güzel golü seçilmişti. Aslında bu kırmızı forma ile defalarca atacağı penaltı noktası civarı volelerinden sadece bir tanesiydi ama golü hem ezeli düşmanları Manchester United’a atmıştı, hem de o golden sonra sezon sonuna kadar her maçta atılan tüm gollerde önemli bir rolü olacaktı. O sezon Liverpool üst üste ikinci kez Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda şampiyon olurken Dalglish’in attığı golün asistini yine Souness yapacaktı. Bunlar daha bir şey değildi… Üst üste iki sezon 1978-79 ve 1979-80’de Liverpool ligde şampiyon olurken Ada’da Hansen-Souness-Dalglish kasırgası esiyordu. Arada muhteşem 3’lü, 1978 Dünya Kupası’na bu kez İskoçya forması ile katılacaklar, Souness ilk iki maçta sakatlığı yüzünden forma giyemeyecekti. Son Dünya ikincisi Hollanda ile oynayacakları 3. maçı mutlaka kazanmak zorundalardı. Souness bu kez İskoçya teknik direktörü Ally McLeod’un odasını bastı. Liverpool yöneticilerine Souness’ı sakat sakat oynatmayacağına söz veren McLeod’un, Souness’ın baskınından sonra başka şansı kalmamıştı. Dünya Kupası’nda oynadığı ilk karşılaşmada maçın adamı ne kupanın yıldızı Rensenbrick ne de Van der Kerkhoff kardeşlerdi. İskoçya, kupada finale kadar yükselecek Hollanda’yı 3-2 yenerek tarihinin en büyük efsanesini yazmıştı. Şanssız bir şekilde averajla elenmelerine rağmen o maç ve Souness, gelmiş geçmiş en büyük İskoç filmi Trainspotting’in en unutulmaz, maç seyrederken sevişme sahnesinde başrolde olacaktı. ![]() Ada’ya dönüldüğünde, sakat sakat oynaması her zamanki Souness merkezli depremlerden birine yol açmış ama herkesin tersine sakat sakat oynamaya devam ederek iyileşmesiyle deprem fazla hasara yol açmamıştı. 1981 yılında Souness’lı Kırmızılar bu kez finalde Real Madrid’i devirerek bir kez daha Avrupa’nın en büyüğü olurken, Souness çeyrek finaldeki zorlu CSKA Sofya maçında yaptığı hat-trick ile Avrupa’nın en golcü orta saha oyuncusu olmuştu. Bu da yetmezmiş gibi Phil Thompson dururken, Paisley onu henüz 28 yaşında olmasına rağmen kaptanlığa getirmiş, böylece aşırı hırsını kaptanlık sorumluluğu ile dengelemesini sağlamıştı. Souness’ın kaptanlığında iki sezon üst üste hem Lig hem de Lig Kupası şampiyonlukları ile duble zaferlere kadeh kaldırılırken, 1983’teki Lig Kupası Şampiyonluğu’nda yine ezeli düşman Manchester United yenilecek ama bu kez kaptan Souness, kolundan pazubandını çıkartarak Liverpool menejeri olarak son maçına çıkan Paisley’e takacaktı. Önde Paisley, hemen arkasında Dalglish, Hansen, diğerleri ve en sonda da kaptan Souness… Liverpool şehrinin gördüğü en güzel futbol filminin en güzel karelerinden birisi… Souness’ın Liverpool forması ile kazandığı tüm kupaları saymaya kalksak blogun tamamı Souness yazısından oluşur. Ama 1984’teki efsanevi Roma-Liverpool Şampiyon Kulüpler Kupası finalini de yazmamaya bilgisayarın tuşları razı olmaz. O penaltı atışları ve Grobelaar şovla yine Liverpool lehine biten maçın adamı da tartışmasız Souness’tı. 1982’de kendisini beğenmeyen Tottenham’a karşı kazanılan Lig Kupası zaferinden beri Souness’ın hırsından ağlaya ağlaya oynadığı en unutulmaz maçtı. Bir pozisyonda takım arkadaşı Whelan sakatlanıp koşamadığı için Souness yanına kadar gelecek ve takım arkadaşını hırslandırmak için kendisine tekme atacaktı! Ne de olsa bu 357 kez oynayıp 56 gol attığı Liverpool’un formasını giydiği son maçtı. Kaynak: Wardom http://www.wardom.org/showthread.php?t=146574 ![]() 1984’te kendi sözleriyle “İskoç futbolunun Avrupa’daki gurur kaynağı olmak” için İtalya’nın Sampdoria takımına transfer olacak, Mancini, Vialli gibi genç yıldızların yanında büyük başarılara imza atmaya devam edecekti. 1982’de İtalya’nın kazandığı Dünya Kupası’nda İskoçya yine şanssız bir şekilde elenirken, İtalya gibi yıldız oyuncuların neredeyse “olmadığı” bir takımın şampiyon olmasından çok etkilenmiş, İspanya ve Almanya yerine İtalya’yı tercih etmişti. Souness’lı Sampdoria, tarihinde ilk kez hem de finalde Milan’ı devirerek Lig Kupası’nı kazanırken Souness, yurt dışında ülkesini temsil etmenin mutluluğunu doya doya yaşıyordu. Ama yine de kalbi hep İskoçya’daydı… 1986 Dünya Kupası’nın son maçında Alex Ferguson tarafından takımdan kesilince, yine William Wallace’liği tuttu. Cesuryürek, o yıl nihayet anavatanına geri döndü. Üstelik de bu kez sadece futbolcu olarak değil, ilk menejerlik deneyimini yaşayacağı İskoçya’nın efsanesi kulübü Glasgow Gangers’a menejer-futbolcu olarak. Souness geldiğinde Rangers tam 8 sezondur şampiyonluk yüzü görmüyor, hiçbir teknik adam kalıcı olamıyordu. Souness sadece Rangers’ı eski parlak günlerine döndürmekle yetinmeyecek, Ada futbol tarihine de tersine döndürecekti. Souness’tan önce kendisi gibi birçok İskoç oyuncunun yıldızı parladığında hemen İngiliz takımları bu İskoç oyuncuları transfer ederlerdi. İskoçya, adeta İngilizler için bir ucuza emek gücü ithalatı ülkesiydi. Ama Souness, Rangers’ın başına geçer geçmez, Ada tersine döndü. İngiliz takımların Heysel Olayı yüzünden aldığı cezadan da faydalanarak milli takımın da omurgasını oluşturan birçok İngiliz yıldızı İskoçya’ya transfer etti: Butcher, Woods, Steven, Stevens, Wilkins… ![]()
__________________
![]() ![]() |
|
|
|
![]() |
| Etiketler |
| davidbrownfootball, davidbrownnostalji |
| Konu Araçları | Bu Konuda Ara |
| Konuya Oy Ver | |
|
|
