Psikiyatrik Hastaliklar

-

Off-Topic - Genel - GAZİ ÜNİVERSİTESİ DİŞ HEKİMLİĞİ FAKÜLTESİ PSİKİYATRİ DERS NOTLARI Öğr. Gör Dr. Aslıhan Sayın G.Ü.T.F. Psikiyatri AD Psikiyatrik bir hastanın genel değerlendirilmesinin tam olarak yapılması ve uygun tanı konması açısından bazı genel kavramların anlamını bilmek gereklidir. Hastalık: Belirlenebilen bir etiyolojiye sahip olan, birlikte görülen belirti ve bulgular kümesidir. Örneğin; Diyabet, koroner arter hastalığı vs. Sendrom : Etiyolojisi tam olarak aydınlatılmamış hastalıklar



Geri Dön   Wardom.Org > Off-Topic > Genel

 
Eski25-07-2007, 18:20   #1
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09
Lightbulb Psikiyatrik Hastaliklar

GAZİ ÜNİVERSİTESİ DİŞ HEKİMLİĞİ FAKÜLTESİ PSİKİYATRİ DERS NOTLARI


Öğr. Gör Dr. Aslıhan Sayın


G.Ü.T.F. Psikiyatri AD



Psikiyatrik bir hastanın genel değerlendirilmesinin tam olarak yapılması ve uygun tanı konması açısından bazı genel kavramların anlamını bilmek gereklidir.
Hastalık: Belirlenebilen bir etiyolojiye sahip olan, birlikte görülen belirti ve bulgular kümesidir. Örneğin; Diyabet, koroner arter hastalığı vs.
Sendrom: Etiyolojisi tam olarak aydınlatılmamış hastalıklar için kullanılan genel bir durumdur. Psikiyatride tanımlanan bir çok patolojik durum sendrom tanımına uymaktadır.
Ruhsal bozukluk: Klinik olarak önemli bir sorun oluşturan, birçok hastayı etkileyen, ortak bir etiyolojik kaynak, ortak tedavi yöntemlerinin etkili olduğu sendromlardır.
Psikoz: Gerçekliği değerlendirme yeteneğinin bozulmuş olması, hezeyan ya da halüsinasyon yaşantıları, dezorganize ya da bizar davranışlar gösterme ile karakterize durumların bütününe verilen addır. İç görü genellikle yoktur.Örneğin; şizofreni, şizoaffektif bozukluk.
Nevroz: Genel olarak psikoz dışında kalan tüm ruhsal rahatsızlıkları kapsayabilen sınırları belirsiz bir kavramdır. Bu nedenle artık tercih edilmemektedir. Ancak nevroz terimi; anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk, somatoform bozukluklar ve dissosiyatif bozukluklar gibi geniş bir yelpazede yer alan birçok durumu ifade etmektedir. Psikotik hastalardan farklı olarak en önemli özelliği nevrotik kişinin hasta olduğunun farkında olması ve dış gerçeklik ile ilişkisinin bozulmamış olmasıdır.
PSİKİYATRİDE BELİRTİ ve BULGULAR
Hastanın ayrıntılı bir öyküsü ve özgeçmiş-soygeçmiş bilgileri alındıktan sonra değerlendirmenin ruhsal durum muayenesi aşamasına geçilir. Ruhsal durum muayenesinde hekim, aşağıda listelenmiş olan alanlarda hastasında gördüğü belirti ve bulguları değerlendirir.
GENEL TANIMLAMA
Genel Görünüm:
Burada hastanın dış görünümü, kendine bakımı, sosyoekonomik düzeyine göre kıyafetlerinin uygun olup olmadığı, yaşına uygun görünümün olup olmadığı değerlendirilir. Kendine bakımı azalmış bir hasta öncelikle psikozu veya depresyonu düşündürmelidir. Aşırı makyaj yapmış, yaşına uygunsuz derecede abartılı kıyafetler giymiş olan bir hastanın manik atakta olma ihtimali yüksektir. Eğer varsa dış görünümdeki belirgin özellikler de not edilir.
Görüşmeye ve görüşmeciye karşı tutumu:
Hastanın görüşme boyunca ağırlıklı olarak gözlenen genel tutum belirtilir (örneğin; gergin, sorunlarını kendiliğinden anlatmaya eğilimli, dikkatini görüşmeye yeterince verebiliyor, isteksiz vb). görüşme sırasında hekime karşı genel tavrın özel önemi vardır. Hasta görüşmeciye karşı aşırı ilgili, umursamaz, övücü, aşağılayıcı, savunucu, güvensiz, sedüktif (baştan çıkarıcı) olabilir. Bu tutumu değerlendirmek hastanın tanısı hakkında bize önemli ipuçları verebilir. Örneğin paranoid hastalar görüşme sırasında savunucu ve kuşkucu olma eğilimi gösterebilirler.
BİLİŞSEL ve DUYUSAL ALAN
Bilinç:
Hastanın genel uyanıklık düzeyi ile dikkati toplama ve görüşmeyi sürdürebilme yetisidir. Bilinç düzeyindeki bozulmalar bilinç sislenmesi, stupor, prekoma ve koma olarak kaydedilir.
Bilinç sislenmesi: Uyuşukluk ve uyaranlara yetersiz yanıt ile belirli bir durumu tanımlar.
Stupor: Hastanın hareketsiz olduğu, konuşmadığı ve uyaranlara yanıtın yetersiz olduğu durumları tanımlar.
Prekoma: Komadan önceki aşama olup, hastanın ağrılı uyaranlara yanıtı vardır.
Koma: Bilinç bozukluğunun en ağır biçimidir. Hastalar ruhsal ve motor aktivite yönünden solunum dışında gözlenebilir bir yanıt vermezler. Koma sağlam kalan refleksler ve EEG bulgularına göre derecelendirilir.
Akinetik mutizm (koma vigil): Hasta yatağında hareketsiz olarak yatar. Uyaranlara yanıtsız olmakla birlikte insan yüzlerini izleyebilir, uyanık oldukları izlenimi veririler. Emme ve yakalama gibi ilkel refleksleri bulunabilir.
Yönelim:
Bir kişinin çevresinin kendisi ile uzaysal ve zamansal ilişkisini ve sosyal çevreyle ilişkisini değerlendirme yetisidir. Yer, zaman ve kişi yönelimi değerlendirilmelidir . Zaman yönelimi hastaya gün, ay, yıl sorularak muayene edilir. Yer yönelimi ise bulunulan yer, il, ilçe, semt, bina vb. sorularak muayene edilir. Kişi yönelimi, hastalara kim oldukları, çevrede bulunan diğer insanların kimler oldukları sorularak değerlendirilir.
Bellek:
Geçmiş yaşantıları kaydedebilme, saklayabilme ve anımsayabilme yetisini ifade eder. Anlık bellek yakın olaylarla, çok yakın bellek 5-15 dakika öncesiyle, yakın bellek son 48 saatle, uzak bellek ise geçmiş yaşantılarla ilgilidir.
Bellek muayenesinde hastaya birbiriyle ilişkisi olmayan üç obje ismi sorulur. Hastadan bunları tekrar etmesi istenir, bu anlık belleği gösterir. Bunları aklında tutması söylenerek 5-10 dakika başka konulardan bahsedildikten sonra, hastaya obje isimleri tekrar sorulur, bu, çok yakın belleği gösterir. Yakın bellek değerlendirmesi için, hastadan geçen birkaç gün içindeki olayları anımsaması istenir. Sabah kahvaltıda neler yediği, gazetedeki önemli haber başlığını, gündemdeki önemli olayları sorulabilir. Uzak belleği değerlendirmek için ise, hastaya nerede doğduğu, kaç kardeş olduğu, askerliğini hangi yılda yaptığı veya evlilik tarihi gibi geçmiş yaşamındaki önemli olaylar sorulur.
Retrograd amnezi: Geriye dönük amnezidir. Yani, kişi belirli bir olay öncesindeki olayları anımsamaz. Örneğin; akut kafa travmalarında travma öncesindeki olayları (genellikle ilk birkaç dakika) içeren bir retrograd amnezi vardır.
Anterograd amnezi: Kalıcı anıların oluşturulamaması şeklinde ileriye yönelik bir amnezi vardır. Yani kişi, belirli bir olaydan sonra edindiği yeni bilgileri kaydedemez.
Konfobulasyon: Hasta, bellek boşluğunu doldurmak için olmamış olayları anlatır. Yaygın organik bozukluklarda izlenen bir durumdur.
Deja vu: Hasta, daha önceden yaşamadığı bir olayı, sanki yaşamış gibi hisseder.
Jamais vu: Hastanın gerçekte daha önceden yaşadığı bir olayı sanki yaşamamış gibi hissetmesidir.
Bilinç kararması (block out): Yoğun alkol alımından dolayı oluşan geçici bellek bozukluğudur. Alkol aldığı döneme ait anılar silinmiştir. Hastalar bu durumu "film koptu" diye anlatabilirler.
Hipermnezi: Anımsama yetisindeki artmayı ifade eder. OKB, mani ve paranoyada izlenebilir.
Dikkat ve konsantrasyon:
Dikkat, kişinin kendi içinden ve çevresinden gelen uyaranlara seçici olarak odaklanabilme yetisini ifade eder. Konsantrasyon ise, bu odaklanmayı sürdürebilme yetisidir. Dikkat ve konsantrasyon muayenesi için hastadan 100'den geriye 3'er 3'er sayması, "kitap, dünya" gibi basit kelimelerin harflerini geriden sayması istenebilir. Spontan dikkati değerlendirmek için, görüşmenin bir yerinde hastadan gözlerini kapaması ve odada bulunan eşyaları sayması istenebilir. İstemli dikkatte hastaya masanın üzerinde olan nesnelere 30 saniye dikkatlice bakması, daha sonra gözlerini kapayarak bu nesneleri sayması istenebilir. Spontan ve istemli dikkat, hem manide, hem de paranoid bozukluklarda artmış olabilir.
Distraktibilite: Dikkatin dış uyaranlarca kolayca dağılmasıdır. Manide sık rastlanır.
 
anahtar kelimeler     0
Psikiyatrik Hastaliklar
anahtar kelimeler:

eşikaltı hipomani, hipotalamuz hangi hadtalik, multiple skleroz psikiyatik semp, depakin ilacı ani kesilirse, depakin zihni bozuyor, Psikiyatrik Hastaliklar.


Eski25-07-2007, 18:22   #2
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Zeka ve genel bilgi düzeyi:

Zeka kabaca değerlendirilir. Genel bilgi düzeyi için beş büyük şehrin adı, cumhurbaşkanı veya başbakanların adları, ülkenin yaklaşık nüfusu, şehrin belediye başkanı, o sıradaki ülkenin öenmli olayları konuşularak değerlendirilir.

Hesaplama:

Yüzden geriye yedişer yedişer sayma ve buna benzer sorular sorularak hesaplanır. "2 YTL'ye ne kadar ekmek alırsın, ne kadar para üstü alırsın?" gibi sorularla da aynı muayene yapılabilir.

Yargılama:

Bulunduğu durumu doğru olarak değerlendirebiliyor ve doğru kararlar alıyorsa, yargılama doğaldır. "Sinemada oturuyorken bir yerden duman gelirse ne yaparsın?" gibi doğru yanıtı belli olan sorular sorulabilir.

Gerçeği değerlendirme:

Kişinin dış dünyada olan olaylarla zihninde olan olayları ayırabilme yetisini belirtir.

Soyut düşünme:

Bu yeti hastada atasözünü açıklamasını isteyerek, veya bazı kelimeler-nesneler arasındaki benzerlikler/ farklılıklar sorularak değerlendirilebilir.

İçgörü:

Hastalık içgörüsü; hastanın bir hastalığı olduğunun farkında olmasıdır. Tam içgörüde hasta, o anki belirti ve bulgularının bir hastalıktan kaynaklandığının farkındadır. Kısmi içgörüde hasta olduğunun farkındadır fakat bunu bir takım dış nedenlere bağlamaktadır. İçgörü, genellikle gerçeği değerlendirmenin bozuk olduğu psikotik bozukluklarda yoktur.

ALGI

Beş duyuyla (işitme, görme, tat, dokunma ve koku) ilgili olan algı bozuklukları kaydedilir. Algı bozukluklarını n niteliği, hangi durumlarda ortaya çıktığı belirtilmelidir. İlaçlar, uyku yoksunluğu, uyaran eksikliği gibi durumlar algı bozukluğunu arttırabilir. Algı bozuklukları şunlardır:

Yanılsama (illüzyon): Var olan bir dış uyaranın yanlış yorumlanmasıdı r. Örneğin; kalorifer borusunun bir yılana benzetilmesi gibi.

Varsanı (halusinasyon) : Gerçekte olmayan bir dış uyaranın algılanması, ya da algılandığı inancı olarak tanımlanabilir. Örneğin; çevrede hiç kimsenin olmadığı bir ortamda sesler duymak gibi. Varsanılar işitsel, görsel, tat, koku ve takdil (dokunma) varsanıları şeklinde olabilir. Şizofrenide en sık işitsel varsanı görülür. Deliryum gibi organik ruhsal bozukluklarda görsel varsanılar daha sıktır, takdil varsanılar da görülebilir. Tat ve koku varanıları daha çok epilepsiyi (temporal lob) düşündürmelidir.

Hipnagojik varsanı: Uykuya dalarken oluşan varsanıdır.

Hipnopompik varsanı: Uykudan uyanırken oluşan varsanıdır.

Depersonalizasyon: Kişinin bedeninin bir bölümünü veya tamamını yabancılaşmış, kendisine ait değilmiş gibi duyumsamasıdır. Kendisini uzaktan seyrediyormuş gibi hissedebilir. Aynada yüzünü kendisinin değilmiş gibi yaşantılayabilir. Yorgunluk sırasında normal kişilerde de görülebilir.

Derealizasyon: Dış dünyadaki nesnelerin gerçek değil, değişmiş gibi algılanmasıdır. Yani; depresonalizasyonda kişi kendini yabancılaşmış hissederken, derealizasyonda dış nesneleri yabancılaşmış gibi hisseder.

DÜŞÜNCE

Düşünce süreci:

Birincil düşünce süreci: Mantık dışı, kavramlar arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurulamayan, dereistik, somut bir düşünce tarzıdır. Çocukluk çağının ilk dönemlerinde, rüyalarda ve psikozda bu tarz düşünce görülür.

İkincil düşünce süreci: Normal insanda görülen, formal düşünce tarzıdır.

Dereizm: Gerçekle ilişkisi olmayan, mantık ya da deneyimlere uymayan düşüncedir.

Büyüsel düşünce: Düşünceye bir güç atfedilir; salt düşüncenin bazı olaylara neden olabileceği ya da bazı olayları önleyebileceğine inanılır. Erken çocukluk dönemindeki düşünce tarzıdır.

Otistik düşünce: İçsel, kendine özgü bir dünya ile meşgul olma; bir ölçüde dereizm ile eşdeğer olarak kullanılan bir terimdir.

Düşünce yapısı:

Perseverasyon: Yeni bir uyaranla karşılaşılmasına rağmen, eski uyarana cevap vermeye devam etme. Hasta yeni bir konuya geçemez ve aynı şeylerden bahsetmeyi sürdürür.

Çağrışımlarda çözülme: Düşüncelerin birbiri ile bağlantısız bir akış göstermesi. Burada düşünce akımında belirsizlik, bir konuya odaklanamama, amaçsızlık, mantık dışılık, karmaşıklık ve bizarlık vardır. Bu durum ciddi bir düzeydeyse konuşma enkoheran hale gelebilir.

Fikir uçuşması: Bu durumda düşünceler art arda sıralanır, düşüncenin genel bir yönü yoktur, düşünceler arasındaki bağlantılar rastlantısal olup, genellikle anlaşılır niteliktedir. Bu özelliği ile çağrışımlardaki çözülmeden ayrılır. Daha çok manide görülür.

Enkoherans: Düşüncede mantık ve gramer bağlantısı olmamasından kaynaklanan, anlaşılmayacak düzeyde bozulmuş, karmakarışık konuşma. Şizofreninin önemli bir belirtisidir.

Kelime salatası (Logore): Miktarı artmış, tutarlı ve mantıklı konuşma. Daha çok manik hastalarda görülür.

Verbijerasyon: Belirli bir kelime ya da tümcenin sürekli tekrarlandığı konuşma şekli. Stereotipinin konuşmaya yansımış şekli gibi düşünülebilir.

Çevresellik: Ayrıntılar, açıklamalarla dolu, ama sonuçta başlangıç noktasında amaçlanan noktaya ulaşılan, dolaylı konuşma şekli.

Teğetsellik: Amaca yönelik çağrışımlar oluşturulamadığı için, asla başlangıçta amaçlanan noktaya ulaşmayan konuşma şekli.

Ekolali: Karşı tarafından söylediği sözleri aynen tekrarlamak.

Neolojizm: Hasta tarafından oluşturulan yeni kelimeler (örneğin; "mayıstos").

Klang çağrışımı: Ses benzerliği olan kafiyeli kelimelerin, anlam benzerliği olmadan art arda gelmesi.

Basınçlı konuşma: Miktarı ve hızı artmış, kesilmesi güç konuşma tarzı. Sıklıkla manide görülür.

Blok: Düşüncenin akımında ani bir duraklamadır. Hasta konuşmayı birden kesebilir. Daha sonradan sorulduğunda, o anda "beyninin boşaldığını" hissettiğini söyleyebilir. Tekrar konuşmaya başladığında sıklıkla başka bir konudan konuşmaya başlar. Şizofreni için oldukça tipik bir bulgudur.

Düşünce içeriği:

Sanrı (hezeyan): Hastanın kültürel, sosyal yapısı ve eğitimi ile bağdaşmayan, uygun dış uyaran olmadan ortaya çıkan, görünen gerçekliğe uymayan, sarsılmaz yanlış inançlardır. Önemli bir özelliği gerçekdışı bir biçimde gelişmesi ve normal düşünce süreci ile böyle bir sonuca ulaşılamıyor olmasıdır.

Bizar sanrı: Gerçek olma ihtimali hiç olmayan sanrılardır. Örneğin; "Marslılar beni takip ediyor" diyen bir kişinin bu sanrısı bizardır.

Bizar olmayan sanrı: Gerçek olma ihtimali olan sanrılardır. Örneğin; "MIT beni takip ediyor" diyen bir hastanın sanrısı.

Duygudurumla uyumlu sanrı: İçeriği hastanın duygudurumuyla uyum gösteren sanrılar (örneğin; depresyondaki bir hastanın dünyanın harap olmasından kendisini suçlu görmesi).

Duygudurumla uyumsuz hezeyanlar: İçeriği hastanın duygudurumu ile uyum göstermeyen sanrılardır (örneğin; depresyondaki bir hastanın düşüncelerinin kontrol edildiği ya da yayıldığına dair sanrıları).

Sistematize sanrı: Kendisinden önceki sanrıya bağlı olarak gelişmiş sanrıların bir araya gelmesiyle oluşan karmaşık sanrı sistemi. Şizofrenideki sanrılar daha az sistematize iken, sanrısal bozuklukta görülen sanrılar daha sistematiktir.

Obsesyon: Kişinin saçma olduğunu bildiği halde zihninden atamadığı, ısrarlı bir şekilde zihnin meşgul eden düşünceler.

Aşırı yüklendirilmiş düşünce: Sanrısal ve obsesyonel nitelik taşımayan, fakat hastanın yaşamını önemli ölçüde etkileyen, hastanın ancak geçmiş bilindiğinde anlaşılabilen, zihni oldukça meşgul eden mantıksız ve hatalı düşüncelerdir. Sanrıya göre daha az bir inançla bağlanılmıştır, fakat obsesyonun aksine kişi çoğunlukla bu düşüncenin saçma olduğunun farkında değildir.

Perseküsyon sanrısı: Birilerinin kendisine zarar vereceği, aldatılacağı, kötülük göreceği gibi genel olarak kuşku nitelikli sanrılara verilen genel addır.

Referans (alınma) sanrıları: Çevredeki olaylardan, nesnelerden ve kişilerden kendine yönelik özel bir anlam çıkarma (örneğin; televizyondaki haberlerde kendisinden bahsedildiğini düşünme).

Edilgenlik (kontrol edilme) sanrıları: Kişinin isteklerinin, duygu, düşünce ve davranışlarının bazı dış güçler tarafından kontrol edildiğine inanması (örneğin; düşünce sokulması, çalınması veya yayılması gibi). Şizofrenide Schneiderian sanrılar olarak da bilinir.

Büyüklük (grandiyöz) sanrıları: Kişinin kendi gücü ve önemini aşırı derecede abartılı olarak düşünmesi (örneğin; manik bir hastanın kendisini dünyaya yeni bir dini yayacak bir peygamber gibi görmesi).

Kıskançlık (sadakatsizlik) sanrıları: Eşinin ya da partnerinin kendisini aldattığı sanrısı.

Erotomani: Genellikle ünlü veya önemli bir kişi olmak üzere, bir kişinin kendisine aşık olduğu şeklindeki sanrı.

Nihilistik sanrılar: Kendisinin, başkalarının, dünyanın var olmadığı, sona erdiği şeklindeki sanrılar.

Bedensel (somatik) sanrılar: Bedensel işlevlerle ilgili sanrılar (örneğin; beyninin çürüdüğünü, safrasının akciğerlere boşaldığını, kanının damarlarında akmadan durduğunu düşünme).

KONUŞMA

Burada hastanın konuşmasının hızı, ses tonu ve sorulan sorulara yeterli cevap verip veremediği kaydedilir.

DUYGUSAL ALAN

Duygulanım (affekt):

Hastanın yüz ifadesine ve davranışlarına yansıyan, dışardan izlenen duygusal dışa vurumudur. Daha kısa süreli bir emosyonel durumu anlatır.

Uygun duygulanım: Hastanın kendi tarif ettiği duygulara uygun olan duygulanımdır (örneğin; depresif bir hastanın elemli duygulanımı).

Uygunsuz duygulanım: İfade edilen duygu ile dışa yansıyan duygulanımın zıt olması (örneğin; kendini çok iyi hissettiğini söyleyen bir hastanın bunu söylerken ağlaması)

Künt duygulanım: Dışa vuran duygu yoğunluğunun belirgin azalması.

Kısıtlı duygulanım: Künt duygulanım kadar olmasa da, dışa vuran duygunun belirgin bir biçimde azalmış olması.

Oynak (labil) duygulanım: Dış uyarandan bağımsız olarak, dışa vuran duyguda ani ve hızlı değişim olması (örneğin; kahkahalarla gülmekte olan bir hastanın aniden hüngür hüngür ağlaması).
 

Eski25-07-2007, 18:23   #3
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Duygudurum (mood):

Daha çok hastanın kendisini nasıl hissettiğini anlatır. Daha uzun süreli bir emosyonel durumudur. Anksiyeteli, öforik, gergin, irritabl, öfkeli, sakin, bunlardan bazılarıdır.

Disforik duygudurum: Hoş olmayan, sıkıntılı bir duygudurum halidir.

Depresif duygudurum: Yoğun karamsarlık, mutsuzluk duygularının eşlik ettiği çökkün duygudurumdur.

Ötimik duygudurum: Çökkün ya da yükselmiş duygudurumun bulunmadığını ifade eden, normal sınırlardaki duygudurum.

İrritabl duygudurum: Kolaylıkla "parlayan", öfkelenen duygudurumdur.

Yükselmiş duygudurum (elasyon): Neşe ve kendine güvende artış, olağanın üstünde bir neşe halidir.

Öforik duygudurum: Büyüklük sanrılarının da eşlik ettiği yoğun elasyondur.

Vecd (ekstazi): Yoğun bir kendinden geçme halidir.

DAVRANIŞ VE DÜRTÜ KONTROLÜ:

Bu bölümde, hem niceliksel hem de niteliksel olarak dışarıya yansıyan motor davranış özellikleri kaydedilir.

Agresyon: Sözel ya da fiziksel amaca yönelik olan öfke, şiddet, hostilite içeren eylemlerdir.

Ajitasyon: Motor huzursuzlukla birlikte olan ağır anksiyete tablosudur. Hastanın davranışları amaca yönelik değildir. Huzursuz bir şekilde gezinme, ayağını sallama, ellerine ovuşturma gibi davranışları içerir. Bu tablo deliryum ve demansta konfüzyona eşlik edebilir. Ağır anksiyete tablolarında ortaya çıkabilir. Antipsikotiğe bağlı akatizi de görülür.

Eksitasyon: Dış olaylarla bağlantısız ortaya çıkan ajite, amaca yönelik olmayan, hostilite ve şiddet içeren hareketlerdir.

Self mutilasyon: Kişinin kendisine zarar verici davranışlar yapmasıdır (örneğin; kesici bir aletle vücuduna yaralar açması, kendi üzerinde sigara söndürmesi gibi).

Öz kıyım: Kişinin kendisini öldürmeye yönelik girişimleridir.

Parasuisit: Kişinin bilinçli olarak kendini öldürmeyecek şekilde toksik madde alması ya da yaralamasıdır.

Tik: Küçük bir kas grubunda ani olarak oluşan, spazmodik, istem dışı hareketlerdir.

Stereotipi: Yineleyici, amaca yönelik olmayan ve uniform bir şekilde yapılan hareketlerdir.

Mannerizm: Amaca yönelik, tekrarlayıcı, saçma davranışlardır.

Psikomotor retardasyon: Davranış genel bir yavaşlama izlenmesidir.

Katatoni: Psikomotor alanda ileri derecede yavaşlamayı veya tamamen durmasını tarif eder. Şizofrenide görülebilir.

Bal mumu esnekliği (katalepsi): Hastanın dışardan verilen postürü uzun süre koruması anlamındadır. Katatonik şizofrenide görülür.

Katapleksi: Ani, bilateral alt ekstremitelerde kas tonusu kaybıdır. Narkolepside görülür.

Emir otomatizması (otomatik itaat): Kendi mantık süzgecinden geçirmeden, telkinlere uyarak belli davranışların yapılması anlamındadır.

Ekopraksi: Hastanın, kendisinden istenmediği halde gördüğü hareketleri aynen taklit etmesidir.

Kompulsiyonlar: İçten gelen dürtülere göre hareket etme durumu olup engellendiği zaman anksiyeteye neden olur. Obsesyonlara yanıt olarak gelişen, gelecekte kötü şeyler olmasını engelleyeceği umularak yapılan, hastanın belli sıra kurallarla yaptığı davranışlardır.



DAVRANIŞIN PSİKODİNAMİK TEMELLERİ

Psikiyatride normal ve anormal davranışı değerlendirirken iki temel yaklaşım vardır:

1- Tanımlayıcı yaklaşım: Bu yaklaşımda hastalığın klinik belirti ve bulguları tanımlanır, bunlar değerlendirilerek bir tanıya ulaşılır, bu tanıyı oluşturan etiyolojik etkenler araştırılır ve bir tedavi planı çizilir. Bu yaklaşım çerçevesinde ruhsal hastalıklar bazı ortak belirti ve bulguları ile ortak etiyolojileri paylaşmaları açısından sınıflandırılır. (DSM, ICD sınıflandırmaları gibi)

2- Psikodinamik yaklaşım: Bu yaklaşım ise normal ve anormal davranışların altında yatan ruhsal süreçleri anlamaya ve tanımlamaya çalışır. Özellikle 19.yüzyıl sonu-20.yüzyıl başında Sigmund Freud tarafından temelleri atılan ve daha sonra farklı ekollerle genişletilen psikanalitik kuramın etkisiyle psikiyatride dinamik ruhsal süreçler hastanın ve rahatsızlığının anlaşılmasında kullanılmaya başlanmıştır.

Bu derste psikodinamik yaklaşımın insan davranışının temelinde olduğunu savunduğu bazı psikodinamik kavramlardan bahsedilecektir.

Topografik model:

Freud'un psiakanalitik kuramından önce anormal davranışlar dinsel ya da büyüsel bir takım inançlara, bilinçli düşüncelere veya beyinde bilinmeyen bir takım bozukluklara bağlanmaya çalışılıyordu. Ruhsal hastalıkların temelinde bilinç dışı bazı süreçlerin yattığı düşüncesi ilk olarak Freud tarafından öne sürülmüştür ve psikanalizin temel ilklerini oluşturmaktadı r. Freud'un ruhsal hastalıkları açıklamada kullandığı ilk model topografik modelidir. Buna göre, davranışlarımızı belirleyen ve ortaya çıkaran üç temel yapı vardır; bilinç, bilinç öncesi ve bilinç dışı.

Bilinç: Gerçeklere uyumu önde tutan, mantıksal düşüncenin egemen olduğu bölmedir. Bilinçte; düşünce, duygu ve anılar neden-sonuç, zaman, yer bağlantıları gerçeğe uygun olarak kurulur ve bunlara dayanarak oluşan davranış uyuma yöneliktir. Gerçeği değerlendirme yetisi ile dış gerçekte olanla, zihinde olan birbirinden ayırt edilir.

Bilinç öncesi: Kişinin belirli bir anda bilincinde ayırt edemediği, fakat istemli bir çaba ile bilinçli hale getirebildiği duygu ve düşüncelerin bulunduğu yerdir.

Bilinç dışı: Kişinin bilinçli bir çaba ile bilince çağrılamayan, farkına varılamayan yaşantıların bulunduğu ruhsal bölmedir. Bu yaşantılar ancak hipnoz, serbest çağrışım, rüyaların ve anormal davranışların ayrıntılı olarak incelenmesi ve yorumlanması (psikanaliz) gibi yöntemlerle bilince çıkarılabilir.

Bu üç yapı arasında bir süreklilik ve bağlantı vardır ve sürekli dinamik bir etkileşim söz konudur. Örneğin; eşiyle yaşadığı cinsel ilişkide bir türlü orgazma ulaşamayan bir kadın, bu sorununu bilinçli ve mantıklı bir düşünceyle kocasını yeterince sevmemesine bağlayabilir. Oysa, bilinç dışında babasına karşı duyduğu ensest düşüncelerden dolayı cinsel haz duyması engellenmiş olabilir.

Topografik modele göre; bilinç dışı belirli enerji yükleriyle temsil edilen içgüdülerle doludur. Bunlar başlıca cinsel içgüdü (libido) ve saldırganlık içgüdüsü olarak ikiye ayrılır. Nevrozların kökenlerinde bu güdüler bulunur. İçgüdülerin bulunduğu bilinçdışı, ruhsal aygıtın "buzdağının altında kalan kısmı"dır.

Yapısal model:

Freud, topografik modelin bir çok anormal davranış ve ruhsal hastalık belirtisinin açıklanmasında yetersiz kaldığını fark ederek yapısal modeli geliştirmiştir. Bu modele göre insan ruhsal aygıtı üç katmandan oluşur: id ( alt benlik), süperego (üst benlik) ve ego (benlik).

İd (alt benlik): Freud'un deyimi ile; ruhsal aygıtın en eski parçasıdır ve genetik olarak kodlanmış, doğuştan itibaren var olan her şeyi içerir. Tamamen bilinç dışıdır, dolayısıyla bilinç dışındaki tüm içgüdüleri içerir, haz ilkesi geçerlidir (içgüdüler bir an önce ve ortamın şartları ne olursa olsun doyurulmak isterler) ve neden-sonuç ilişkisinin olmadığı, dış gerçekliğin ayırdına varılmayan "birincil süreç düşünce" geçerlidir.

Ego ( benlik): Zamanla, yani birey dış gerçeklikle karşılaşmaya başladığında, alt benliğin bir kısmı, dış uyaranları algılayıp dış gerçeklikle alt benlikteki haz ilkesi arasında bir "arabulucu" görevi görecek şekilde farklılaşmaya başlar ve yeni bir yapı olan egoyu oluşturur. Ego ruhsal yapının denge ve uyum sağlayıcı parçasıdır. Gerçeklik ilkesine göre çalışır; yani içgüdüler dış ortamın gerçeklerine uygun olacak şekilde ertelenir, bekletilir, ortam şartları elverişli hale gelince doyuma ulaştırılır. Bazen ortamın şartları belirli bir içgüdünün doyurulması için hiç bir zaman elverişli olmayabilir, bu durumda benlik bazı savunma düzeneklerini devreye sokarak içgüdüyü değişime uğratır ve dolaylı yoldan doyumunu sağlar. Benlik , bu düzenleme ve uyum sağlama görevini, kendine has bazı işlevler aracılığıyla gerçekleşir. Benlikte, alt benliğin aksine, neden-sonuç ilişkisi kurulabilen, dış gerçeğin doğru olarak değerlendirildiğ i, mantıklı ve uyum sağlayıcı "ikincil süreç düşünce" geçerlidir. Egonun bir görevi de; alt benlikle üst benlik arasındaki uyumu sağlamaktır.

Süperego (üst benlik): Birey büyüdükçe, ruhsal aygıtının bir parçası giderek ebeveynlerin ve toplumun değer yargılarını içeren bir yapı olarak ayrılmaya başlar. Bu oluşan yapıya süperego (üst benlik) adı verilir. Küçük yaşlarda neyin "doğru, ahlaklı, onaylanan", neyin "yanlış, kötü, yasak" olduğunu kişinin kendisi ayırt edemez. Zamanla ebeveynlerin ve toplumun değer yargılarını algılamaya başlar ve bunun etkisiyle üst benlik gelişmeye başlar. İleriki hayatında "kötü, yanlış, yasak" bir şey yaptığında oluşan suçluluk duygusu, üst benlikteki içselleştirilmiş değer yargılarından kaynaklanır. Eğer çok katı bir üst benlik gelişmişse, kişi yaptığı bir çok işle ilgili suçluluk duyacak, alt benlikteki içgüdüler dolaylı yoldan bile olsa doyuma ulaşamayacaktı r. Eğer çok gevşek bir üst benlik varsa, kişi başkalarına zarar verici bir şeyler yapmış olsa bile bunla ilgili herhangi bir rahatsızlık hissetmeyecektir.
 

Eski25-07-2007, 18:25   #4
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

DUYGUDURUM BOZUKLUKLARI

Duygudurum (mood); kişinin iç duygusal durumunu tanımlayan, göreceli olarak yaygın ve değişmeyen duygusal durumdur. Duygulanım (affekt) ise; kişinin yüz ifadesine ve davranışlarına yansıyan, dışardan izlenen duygusal dışa vurumudur, daha kısa süreli bir emosyonel durumu anlatır. Duygudurum bozukluklarında, adından da anlaşılabileceğ i şekilde, klinik olarak ön planda olan bulgu kişinin duygudurumunda görülen bozukluktur.

En temel iki duygudurum bozukluğu major depresyon ve bipolar (iki uçlu) bozukluktur. Depresyonda ana belirti çökkün duygudurum ve ilgi-istekte azalma olup, konuşmada, düşüncede ve davranışta yavaşlama gözlenebilir. Bipolar bozukluk ise; yineleyen depresif ve manik ataklarla seyreden, ataklar dışında kişinin normal işlevselliğinin devam ettiği bir ruhsal bozukluktur. Bipolar bozukluğun eski ismi manik-depresif psikozdur. Manide, depresyonun tam aksine; taşkın, aşırı neşeli bir duygudurum ve buna eşlik eden kendine aşırı güven, çok konuşma, düşünce ve davranışta hızlanma gibi klinik belirtiler bulunur.

Epidemiyoloji:

Major depresyonun yaşam boyunca görülme sıklığı genel toplumda %15, erkeklerde %5-12, kadınlarda %10-25'dir. Ortalama 40 yaşlarında başlar. Bipolar bozukluk ise kadın ve erkekte eşit sıklıkta görülür, genel toplumdaki yaşam boyu görülme sıklığı %1'dir, sıklıkla 30'lu yaşlarda başlar.

Her iki bozukluk da boşanmış ve yalnız yaşayan kişilerde daha sıktır. Bipolar bozukluğun yüksek sosyoekonomik düzeyde daha sık görüldüğüne dair yaygın bir görüş vardır. Farklı ırklar arasında duygudurum bozukluğu görülme sıklığı açısından farklılık yoktur.

Etiyoloji:

1- Biyolojik aminler: Duygudurum bozukluklarında üzerinde en çok durulan nörotransmitterler seoronin, noradarenalin ve dopamindir. Genel olarak depresyonda bu aminlerin azaldığı, manide ise arttığı düşünülmektedir. Bu durum, özellikle tedavi için geliştirilen farmakoterapö tik ajanlar açısından önemlidir.

2- Genetik: Yapılan aile çalışmaları, özellikle bipolar bozukluk olmak üzere duygudurum bozukluklarında genetik geçişin oldukça önemli olduğunu düşündürmektedir.

3- Nöroendokrin sistemler: Özellikle depresyonda, hipotalamuz- hipofiz-adrenal (HPA) aksında, TRH-TSH (Tiroid) aksında, büyüme hormonu (GH) ile ilgili aksta sorun olduğu gösterilmiştir.

4- Biyolojik ritm hipotezi: Depresyonda uyku-uyanıklık ritminde ve beden ısısı düzenlenmesinde bazı bozukluklara rastlanmış olması bu hipotezin öne sürülmesine neden olmuştur.

5- Yaşam olayları ve çevresel stres etkenleri: Duygudurum bozukluklarında özellikle ilk ataktan önce olumsuz yaşam olaylarının olduğu yaygın bir klinik gözlemdir.

6- Tutuşturma (kindling) modeli: Bu modele göre; bir nöronun tekrarlayıcı bir şekilde eşik altı olarak uyarılması, er geç bir aksiyon potansiyeli oluşturacaktır. Bu modelin duygudurum bozukluklarına yansımasında; yaşam boyu karşılaşılan biyolojik ve psikolojik streslerin tek başına bir duygudurum bozukluğu yaratmaya yetmese de, beyindeki nöronların uyarılma eşiklerinin zamanla düştüğü, son "vurucu darbeden" sonra duygudurum bozukluğu kliniğinin ortaya çıktığı şeklindedir ("bardağı taşıran son damla").

7- Hastalık öncesi kişilik: Hangi kişilik yapısında olursa olsun tüm insanlar uygun şartlar altında depresyona girebilirler, fakat özellikle bağımlı, takıntılı, duygu dışavurumu çok fazla olmayan kişilerin depresyona daha yatkın oldukları düşünülmektedir. Özellikle öz-saygıları ve öz-güvenleri için çevreden gelecek narsisistik desteklere ihtiyaç duyan kişiler, çevreden bu açıdan yeterli destek alamadıklarında depresyona daha yatkın hale gelirler.

8- Öğrenilmiş çaresizlik modeli: Deneysel olarak; kaçamayacakları elektrik şoklarına maruz bırakılan hayvanların, başlangıçta mücadele edip, bir süre sonra elektrik şokundan kaçmak için mücadele etmeyi bıraktıkları gözlenmiştir. Yani, bu hayvanlar çaresiz olduklarını öğrenmişlerdir. Depresyondaki insanlar da kendilerini benzer bir çaresizlik duygusunda bulabilirler.

9- Bilişsel model: Özellikle depresyonda sık rastlanan yanlış bilişsel yorumlamalar olduğu görüşüne dayanır. Bu bilişsel hatalardan en sık rastlananları negatif benlik algısı, çevre ve yaşam olaylarının negatif yorumlanması, geleceğe dair negatif yorumlardır.

Tanı:

Major depresyon tanısı için, aşağıdaki belirti ve bulguların en az 2 haftadır devam ediyor olması ve bu belirtilerin klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki ve sosyal alanlarda kişinin işlevselliğini önemli ölçüde etkiliyor olması gerekmektedir:

- Hemen her gün, yaklaşık gün boyu süren çökkün duygudurum

- Tüm yaşam etkinliklerine karşı ilginin azalması veya bunlardan eskisi kadar zevk alamama

- Diyete bağlı olmaksızın, önemli derecede kilo kaybı veya kilo alımının olması

- Hemen her gün uykusuzluk (insomnia) veya uykuda aşırı artış (hipersomnia) olması

- Hemen her gün psikomotor ajitasyon (huzursuzluğun dışardan gözlenebilir şekilde davranışlara yansıması) veya psikomotor retardasyon (hareketlerde belirgin yavaşlama) olması

- Hemen her gün yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybının olması

- Hemen her gün değersizlik, aşırı ya da uygun olmayan suçluluk duyguları olması (sanrı boyutuna ulaşırsa psikotik depresyon denir)

- Dikkat ve/veya konsantrasyonda belirgin azalma veya karar verme güçlüğü

- Yineleyen ölüm düşünceleri ya da girişimi



Bipolar bozukluk tanısı koymak için hastada tek bir manik atağın olması yeterlidir. Fakat genellikle hastalıkta manik atağın yanında depresif ataklar da gözlenir. Manik atak için, aşağıdaki belirti ve bulguların en az 1 haftadır devam ediyor olması ve hastanın toplumsal, mesleki ve sosyal işlevselliğini belirgin düzeyde etkilemiş olması gerekir:

- Olağandışı ve sürekli kabarmış, taşkın ya da irritabl duygudurum

- Benlik saygısında aşırı artma ya da büyüklük sanrıları (sanrı varsa psikotik mani denir)

- Uyku gereksiniminde belirgin azalma

- Her zamankinden daha konuşkan olma

- Fikir uçuşmaları ya da düşüncelerin sanki yarışıyor gibi birbirinin peşi sıra gelmesi

- Dikkat dağınıklığı (distraktibilite)

- Amaca yönelik etkinlikte artma (toplumsal yönden, işte ya da okulda, cinsel açıdan) ya da psikomotor ajitasyon

- Kötü sonuçlar doğurma olasılığı yüksek, zevk veren etkinliklere aşırı katılma (örneğin; elindeki bütün parayı alışverişte harcama, düşüncesizce cinsel ilişkiye girme, aptalca iş yatırımları yapma)

Seyir ve sonlanım:

Tedavi edilmemiş bir depresif atak yaklaşık 6-13 ay sürer. Eğer 3 aydan önce antidepresan tedavi kesilirse, hemen her zaman belirtiler geriye döner. Başlangıç tanısı major depresyon olan hastaların yaklaşık %5-10'unda ilk depresif ataktan 6-10 yıl sonra manik atak ortaya çıkar. Daha sonradan bipolar bozukluk tanısı alan major depresyon hastalarında sıklıkla; aşırı uyuma, psikomotor yavaşlama, psikotik belirtiler, doğum sonrası depresyon öyküsü, ailede bipolar bozukluk öyküsü ve antidepresanları n tetiklediği hipomani öyküsü vardır. Depresyon yineleyebilen bir hastalıktır; yeterli süre ve dozda antidepresan tedavi alan hastalarda bile, yaşam boyunca %30-50 yineleme riski vardır.

Bipolar bozukluk sıklıkla depresyon atağıyla başlar (kadınların %75'inde, erkeklerin %67'sinde) ve yineleyici bir şekilde seyreder. Çoğu hastada hem depresif, hem manik ataklar görülür. Tedavi edilmemiş bir manik atak ortalama 3 ay sürer. Bipolar hastaların prognozu, depresyon hastalarından daha kötüdür. Her ne kadar ataklar arasında tamamen normal işlevselliğe dönülse de, özellikle sık ve ağır ataklar geçiren hastalarda yıllar geçtikçe işlevsellikte azalma görülebilir. Bipolar hastaların %40-50'si ilk ataktan sonraki 2 yıl içersinde ikinci bir tak geçirirler.

Major depresyonda tedavi:

Major depresyonun tedavisinde antidepresan ilaçlar kullanılır. Bu ilaçlar serotonin, noradrenalin ve dopamin gibi aminlerin yıkımını önleme, hücreye geri alımını önleme ve reseptörleri üzerinden etkinliklerini düzenleme şeklinde farmakolojik etkilerini gösterirler.

Günümüzde major depresyon tedavisinde en sık ve yaygın olarak kullanılan antidepresanlar Serotonin Geri Alım Önleyicileri' dir (SSRI). Bu ilaçlar, özellikle, eski antidepresan ilaçlara göre (trisiklik antidepresanlar- TSA) göre daha az yan etkiye sahip olmalarından dolayı tercih edilmektedirler. Bağımlılık yapmamaları önemli bir özellikleridir. Fakat, etkilerinin başlaması yaklaşık 2 hafta kadar gecikebilmekte, bu sürede yan etkileri (özellikle GIS üzerinde) ortaya çıkabilmektedir. Bu yüzden, düşük dozlarda başlayıp dozu tedricen arttırmakta fayda vardır.

Hasta için klinik olarak yeterli doz saptandıktan sonra, o dozda tedaviye 9 ay-1 yıl kadar devam etmek önerilmektedir, erken kesilen bir ilaç tedavisi depresyonun tekrarlamasına neden olacaktır. İlaç kesimi de, beyin biyokimyasında ilacın etkisiyle meydana gelen değişimler göz önüne alınarak tedricen yapılmalıdır. Aksi taktirde kesilme belirtileri ortaya çıkar.

Bir antidepresanı n etkili olmadığına karar vermek için, ilaç maksimum doza çıkıldıktan sonra dört hafta beklenir. Eğer halen klinik olarak belirgin düzelme saptanmazsa, ilaç kesilerek başka bir antidepresana geçilir.

İlaç seçiminde göz önünde bulundurulacak iki önemli nokta ilacın yan etki profili ve ailedeki ilaç öyküsüdür. Hastanın birinci derece akrabasında daha önceden faydalı olmuş bir ilaç varsa, o ilacı tercih etmek daha doğru bir seçim olacaktır.
 

Eski25-07-2007, 18:27   #5
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Bipolar bozukluğun tedavisi:

Bipolar bozukluğun tedavisi akut atak tedavisi ve sürdürüm tedavisi olarak iki farklı süreci içerir. Akut atakta tedavi atağın manik ya da depresif atak olmasına göre değişir. Eğer manik ataksa, davranış kontrolü açısından, duygudurum düzenleyicinin yanına antipsikotikeler ve/veya benzodiazepinler eklenebilir. Eğer depresif ataksa, düşük dozda anidepresan tedaviye eklenebilir. Fakat antidepresan ilaçların özellikle bu hastalarda manik atağı tetikleme riski olduğu için doz düşük tutulmalı, süre kısa olmalıdır.

Bipolar bozuklukta sürdürüm tedavisinde duygudurum düzenleyicileri kullanılır. Bu ilaçların özelliği, beyin biyokimyasında yarattıkları özgül değişimler nedeniyle, çoğu hastada tekrar atağın ortaya çıkmasını önlemeleridir. Bu ilaçların en sık ve yaygın kullanılanları Lityum (Lithuril) ve Valproat (Depakin)dır. Bu ilaçlar uzun süreli kullanılır ve ne zaman kesilecekleri hastaya göre bireyselleştirilerek verilecek bir karardır, fakat ömür boyu kullanılma ihtimali fazladır.



PSİKOTİK BOZUKLUKLAR

"Psikoz", hastanın gerçeği değerlendirmesinin bozulması anlamına gelen genel bir terimdir. Gerçeği değerlendirme yetisi; kişinin dış gerçeklikle kendi zihninde olan olayların ve durumların farklı olduğunu kavrama yetisidir. Psikotik bir hasta dış gerçeklikte olan olayların değil, kendi zihninde kurduğu olayların doğruluğuna inanır. Bu şekilde kendine has bir dünya geliştirmiş olur ve çoğunlukla bunların bir hastalıktan kaynaklandığının farkında değildir; yani "hastalık içgörüsü" yoktur.

Psikiyatride psikotik bozukluklar başlığı altında şu hastalıklar toplanır:

- Şizofreni

- Sanrısal Bozukluk

- Kısa Psikotik Bozukluk

- Şizofreniform Bozukluk

- Paylaşılmış Psikotik Bozukluk



ŞİZOFRENİ

Şizofreni; düşünce, davranış ve konuşmada bazı bozukluklarla seyreden, işlevselliğin önemli ölçüde bozulduğu, kronik bir ruhsal hastalıktır. En sık görülen psikotik bozukluk olduğu ve diğer psikotik bozuklukların prototipi olduğu için, diğerlerinden daha ayrıntılı olarak bahsedilecektir.

Epidemiyoloji:

Şizofreninin genel toplumda yaşam boyu görülme oranı %1- 1.5'dir. Her iki cinste eşit oranda görülür. Erkeklerde 15-25, kadınlarda 25-35 yaşlarında başlama olasılığı yüksektir. Hemen her sosyoekonomik düzeyde görülmekle birlikte, daha çok alt sosyoekonomik düzeydeki insanlarda görülmesi, "kayma hipotezinin" ortaya atılmasına neden olmuştur. Bu hipoteze göre; herhangi bir sosyoekonomik sınıfta doğabilen şizofren hastalar, hastalığın önemli ölçüde yıkımla seyretmesi ve mesleki ve sosyal işlevsellikte belirgin bozulmaya neden olmasından dolayı, zamanla alt sosyoekonomik düzeye kaymaktadırlar. Şizofrenlerin alt sosyoekonomik düzeyde daha sık görülmesini açıklamaya çalışan bir diğer yaklaşım da "sosyal nedensellik hipotezi"dir. Bu hipotez göre; alt sosyoekonomik düzeyde şizofreni etiyolojisinde geçerli olan etkenler (örneğin viral maruziyet) daha fazla olduğu için bu kişilerde şizofreni daha sık görülmektedir.

Etiyoloji:

Şizofreni etiyolojisinde tek ve kesin bir etken saptanamamıştır. Günümüzde en çok kabul ve destek gören nedenler şunlardır:

1- Stres-diatez (yatkınlık) modeli: Bu modele göre; genetik ve biyolojik olarak şizofreni geliştirmeye yatkın bireyler, yaşamları boyunca çeşitli stres etkenleri (biyolojik veya psikolojik) ile karşılaştıkları zaman şizofreni gelişir.

2- Genetik: Şizofreniye neden olan tek ve belirli bir gen olmasa da, şizofren hastalardaki ailesel yüklülük, şizofreninin çok faktörlü genetik geçiş gösteren bir hastalık olduğunu düşündürmektedir. Tek yumurta ikizlerinde şizofreni konkordansı %50, çift yumurta ikizlerinde %10-15'dir. Ebeveynlerinden biri şizofren olan kişide şizofreni riski %12, iki ebeveyni de şizofren olanlarda risk %35-45'dir.

3- Nörodejeneratif hastalık hipotezi: Bu hipoteze göre; şizofreni hastaların beyinlerinde intrauterin hayatta nöron göçü ve nöronlar arasındaki bağlantı (sinaps) sistemleri hatalı bir şekilde oluşmakta, sağlıklı nöronlar ve bağlantılar gereksiz yere "budanırken", hatalı bağlantılar korunmaktadır. Bu yüzden, yaşamları boyunca nöronlarda ilerleyici bir kayıp oluşmaktadır. Bu hipotezin destekleyicileri, hastalığın giderek yıkımla seyretmesi, bir süre sonra ilaç tedavisine cevap vermemeye başlaması ve şizofren hastalarında yapılan görüntüleme yöntemleri sonucunda beyinde belirgin atrofinin saptanmasıdır.

4- Nörotoksik hastalık hipotezi: Bu hipotez göre şizofrenlerin beyinlerindeki nöronlar bazı biyolojik toksinlerle zamanla yıkıma uğramaktadır. Bu biyolojik toksinler doğum komplikasyonları (örneğin hipoksi) ve/veya çeşitli enfeksiyonlar sonucunda ortaya çıkmaktadır. Şizofren hastalarda doğum komplikasyonları nın sık olması ve özellikle influenza virusünün epidemi yaptığı kış ve bahar başlangıcı zamanında doğmuş olmaları bu hipotezi desteklemektedir.

5- Biyokimyasal etkenler: Şizofreni belirtilerinin, beyindeki temel aminlerden bir olan dopaminin seviyesindeki dengesizlikten kaynaklandığı bilinmektedir. Mezolimbik yolaktaki dopaminin artışı pozitif belirtilerden, mezokortikal yolaktaki dopaminin azalması negatif belirtilerden sorumlu tutulmaktadır. Şizofreni tedavisinde kullanılan antipsikotik ilaçlar, genel olarak dopamin reseptörlerini bloke etmektedir.

Klinik belirti ve bulgular:

Şizofreninin klinik belirti ve bulguları dört temel grupta toplanabilir:

Pozitif belirtiler: Varsanılar, sanrılar, dezorganize konuşmalar, çağrışımlarda çözülme, enkoherans, dezorganize davranışlar.

Negatif belirtiler: Duygulanımda kısıtlılık veya küntlük, konuşmada ve düşüncede yavaşlama (örneğin; blok), psikomotor yavaşlama, katatoni.

Duygudurum blirtileri: Depresif belirtiler, anhedoni, ümitsizlik, boşluk duygusu, öfori, psikotik ankisyete (dağılma, yok olma korkuları), intihar düşünceleri ve girişimleri.

Bilişsel belirtiler: Dikkati toplayamama, konsantrasyon eksiklikleri, yargılama bozuklukları, zihinsel esneklikte azalma, bellekte zayıflama, problem çözme ve yaratıcılıkta azalma.

Şizofreni tanısı için bu belirtilerin en azından 6 aydır devam ediyor olması ve hastanın işlevselliğinde belirgin bozulmaya neden olması gerekmektedir.

Seyir ve sonlanım:

Şizofreni dönem dönem alevlenmelerin görüldüğü, sosyal ve mesleki işlevsellikte belirgin azalma ve belirgin yeti kaybı ile seyreden kronik bir hastalıktır. Hastalığın tipik belirtileri ortaya çıkmadan önce içe kapanma, sosyal geri çekilme, akademik başarıda düşme gibi bir çok hastalıkla karışabilecek veya bir ruhsal hastalık tanısı gerektirmeyecek müphem prodromal belirtilerle başlarsa, sinsi başlangıçlı şizofreni denir. Bazen de hastalık doğrudan psikotik belirtilerle başlayabilir, buna akut başlangıç denir.

İlk ataktan sonra genellikle hastada tedricen bir düzelme olur. Sonra genellikle hastalık tekrarlar ve hastalığın genel görüntüsü tanıdan sonra ilk 5 yıl içersinde şekillenir.

Prognozu genellikle kötüdür. Hastaların ancak %20-30'u normal bir yaşantı sürdürür. %20-30'unda hastalık orta derecede şiddetli belirtilerle seyreder. %40-60 hastada hastalık belirgin şekilde yıkıma neden olur.

Şizofren hastaların %50'si yaşamları boyunca en az bir defa intihar girişiminde bulunur, %10'u intihar nedeniyle ölür.

Tedavi:

Şizofreni tedavisinde kullanılan temel ilaçlar antipsikotiklerdir. "Eski" veya "klasik" antipsikotik ilaçlar dopamin reseptörlerini bloke eder. Bu ilaçlar pozitif şizofreni belirtilerini önemli ölçüde azaltırken, negatif belirtiler üzerinde etkin olmamaları ve ekstrapiramidal sistem yan etkileri (rijidite, dişli çark, akatizi) yapmaları en önemli dezavantajları dır. "Yeni" veya "atipik" antipsikotikler, dopaminin yanında serotonin reseptörlerini de bloke ederek şizofreninin dört temel belirti kümesi üzerinde önemli etkinlik göstermeleri açısından avantajlıdır. Fakat bu ilaçların metabolik yan etkileri (kilo alımı, diyabet oluşturma, kan lipidlerinde yükselme) ve fiyatlarının pahalı olması en önemli dezavantajları gibi durmaktadır.

Tedavinin ne kadar süreceği önceden belirlenemez. Fakat çoğu hastada ilaç kesimi sonrası alevlenme tekrar olmakta ve zamanla ilaca yanıt kötüleşmektedir. Bu yüzden tedavinin yıllar süreceğini, hatta hastaların yaşam boyu ilaç kullanmaları gerektiği tıbbi bir gerçektir.

Antipsikotik ilaç seçiminde daha önceden fayda gördüğünü bildiğimiz veya birinci derecede akrabasının fayda gördüğünü bildiğimiz bir ilacı kullanmak akıllıca bir seçimdir. İlacın yan etki profili de seçim açısından göz önünde bulundurulmalı dır. Akut dönemde yüksek doz kullanılır, belirtiler yatıştıktan sonra bir kaç ay daha aynı dozda devam edip tedricen azaltılabilir. O hasta için en düşük doz belirlendikten sonra sürdürüm tedavisine o dozda devam edilmelidir. Genellikle tek ilaçla tedavi etmek, eğer tedaviye dirençli bir hastaysa birden fazla antipsikotiği kombine etmek önerilir.

Bir antipsikotiğin etkili olmadığına karar vermek için 4-6 hafta etkin dozda denenmiş olması gereklidir. Fakat hastada ciddi bir yan etki oluşturmuşsa, daha önceden de kesilip yeni bir ilaca geçilebilir.
 

Eski25-07-2007, 18:31   #6
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

SANRISAL BOZUKLUK
Sanrıların klinik olarak ön planda olduğu, şizofrenideki gibi kişilikte bozulmaya ve yeti kaybına neden olmayan bir psikotik bozukluktur.

Toplum genelinde görülme sıklığı %0.02-0.03'tü r. Fakat bu hastalar çoğunlukla hastalık iç görüsüne sahip olmadıkları için ve sanrılarını egosintonik olarak yaşadıkları için kendiliğinden hekime başvurmazlar. Belirgin yıkım ve yeti kaybına neden olmadığı için de, hasta yakınları tarafından bile bazen gözden kaçabilirler. Bu yüzden, toplumdaki gerçek sıklığı yukarıda verilen değerden daha fazla olabilir.

Ortalama başlangıç yaşı 40'dır. Kadınlar arasında daha sık görülür. Düşük sosyoekonomik durum ve göç etmiş olma risk faktörlerindendir. Olguların çoğunluğu evlidir.

Etiyoloji:

Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte bazı organik ve psikolojik etkenler tanımlanmaya çalışılmıştır. En çok suçlanan beyin bölgeleri limbik sistem ve bazal ganglionlardı r. Kişilik yapılarına ve gelişimine bakıldığında; genellikle başkalarına güven duymakla ilgili bir sorunları olduğu, insan ilişkilerinde aşırı duyarlı kişiler olup, başkalarının davranışlarını ayrıntılı bir şekilde gözden geçirdikleri halde kendi davranışlarına karşı aynı iç görüyü gösteremedik görülmüştür. Sıklıkla kullandıkları savunma mekanizmaları yadsıma, yansıtma ve karşıt tepki kurmadır.

Alt tipleri:

DSM-IV-TR'da önde gelen sanrının içeriğine göre 7 alt tip tanımlanmıştır:

- Erotomanik Tip (Clerambault sendromu): Genellikle daha yüksek bir konumu (statüsü) olan başka bir kişinin kendisine aşık olduğuna ilişkin sanrılar

- Büyüklük (grandiyöz) Tip: Çok değerli, güçlü, bilgili, özel biri olduğuna, kutsal bir güç ya da ünlü bir kişi ile özel bir ilişkisi olduğuna ilişkin sanrılar

- Kıskançlık Tipi (Othello sendromu veya Evlilik Paranoyası): Eşinin sadakatsizlik gösterdiğine ilişkin sanrılar

- Persekütuar Tip: Kendisine (ya da kendisine yakın olan birine), bir şekilde kötü niyetli davranıldığına ilişkin sanrılar

- Somatik Tip: Fiziksel bir kusurunun ya da genel tıbbi bir durumunun olduğuna ilişkin sanrılar

- Karma Tip: Yukarıdaki tiplerden birden fazlası için karakteristik olan sanrılar vardır ancak bunlardan hiçbiri daha belirgin değildir

- Belirlenmemiş tip: Bu grupların hiç birine uymayan hastalardır. Capgras sendromunda kişi çevresindeki insanların ve yakınlarının gerçek olmadığını, gerçeğinin ikizi olduğunu veya onunla yer değiştirmiş bir sahtekar olduğunu söyler. Fregoli sendromunda ise persekütörün bir aktör gibi değişik yüzler takındığına inanılır.

Klinik Belirti ve Bulgular:

Hastalarda gözle görünür bir yıkıma çoğunlukla rastlanmaz, işlevselliği bozulmamıştır, benlik bütünlüğü korunmuştur ve sanrı içeriği dışında kalan konularda formal düşünce bozulmamıştır. Bu yüzden, sanrısıyla ilgili konuşmadığı zamanlar hekimler bile karşılarında psikiyatrik bir rahatsızlığı olan biri olduğunu anlamayabilirler.

Sanrıların en az bir aydır devam ediyor olması, bizar nitelik göstermemesi ve çoğunlukla tek bir alana odaklanmış olması diğer bir önemli özelliktir. Hasta sanrısından bahsederken ayrıntıcı olma eğilimi gösterir. Bazen bunun bir sanrı mı, normal bir düşünce mi olduğunu ayırt etmek kolay olmayabilir.

Nadiren sanrı içeriğiyle bağlantılı işitsel halüsinasyonlar görülebilir fakat şizofreninin diğer belirtileri gözlenmez. Depresif belirtiler tabloya sıklıkla eşlik eder. Hastalığına karşı iç görüsünün olmaması, sanrının çok dirençli olması hastalığın önemli diğer özellikleridir.

Seyir ve Sonlanım:

Prognozu genel olarak kötüdür ve sanrı genellikle ilaca dirençlidir. Yaklaşık %25'i şizofreniye, %10'u duygudurum bozukluğuna dönüşebilir. Uzun süreli takipte, hastaların %50'si iyileşir, %20'sinde belirtilerde azalma olur ve %30'unda belirtilerde bir değişiklik gözlenmez. Yüksek düzeyde mesleki, sosyal ve işlevsel uyumun olması, kadın olma, 30 yaşından önce başlangıç, ortaya çıkarıcı etkenlerin bulunması ve hastalık süresinin kısalığı iyi prognoz göstergeleridir.

Şizofreniden en önemli farkları:

- İşlevselliğin korunmuş olması ve yeti kaybının bulunmaması

- Sanrıların bizar olmayan, sistematik ve daha odaklanmış olması

- Şizofreninin diğer belirtilerinin (örneğin halusinasyon, Schneiderian sanrılar, dezorganize davranışlar, enkoherans vs) eşlik etmemesidir.

Tedavi:

Tedaviye genelde kendiliğinden başvurmazlar ve tedavi işbirliği yapmazlar. Öncelikle hastayla bir güven ilişkisinin kurulması önemlidir. Tedaviye, ilaca, küçük bir yan etkiye bile aşırı tepkili olabilirler. Tedavide antipsikotik ilaçlar kullanılır fakat ilaca yanıt sınırlıdır. İlaçların yan etkileri konusunda bilgi vermek işbirliğini kolaylaştırabilir. Güven ilişkisinin sağlanabildiği olgularda tedaviye psikoterapiyi de eklemek faydalı olabilir.

ŞİZOAFFEKTİF BOZUKLUK

Şizoaffektif bozukluk hem şizofreni, hem de duygudurum bozukluğu belirtileri gösteren hastalar için kullanılan bir tanıdır. Tanı kriterlerine göre; hastada duygurum belirtileri olmadan (manik veya depresif belirtiler) da en azından 2 hafta süren hezeyan ve halusinasyonları n görülmesi gerekmektedir. Bu psikotik belirtilere ilaveten, ataklar halinde gelen depresif veya manik belirtilerin tabloya eşlik etmesiyle şizofreniden, duygudurum atakları arasındaki dönemlerde tam iyileşme olmaması ve işlevselliğin tamamen düzelmemesi açısından da bipolar affektif bozukluktan ayrılır. Yine de, şizofreni-bipolar bozukluk sınırında duran, her iki tarafa da tamamen girmeyen hastalar için kullanılan, tartışmalı bir tanı grubu olduğu da söylenmektedir.

Epidemiyoloji:

Tartışmalı bir tanı olmasından ve çalışmalarda farklı tanı kriterlerinin kullanılmasından dolayı epidemiyolojik bilgiler çelişkilidir. Genel toplumda prevelansının %1'den daha az olduğu düşünülmektedir. Kadınlarda, erkeklere göre daha sık gözlenmektedir. Aile çalışmaları şizoaffektif bozukluğu olan hastalarının birinci derecede akrabalarında hem şizofreni, hem de duygudurum bozuklukları açısından artmış risk olduğunu göstermektedir.

Belirti ve bulgular:

Şizofreni, mani ve depresyondaki tüm belirtiler izlenebilir. Bu belirtiler eş zamanlı olabileceği gibi, değişik zamanlarda da ortaya çıkabilir. Psikotik belirtiler duygudurumla uyumlu veya uyumsuz olabilir.

Seyir ve prognoz:

Prognozunun, genel olarak, şizofreniden iyi, duygudurum bozukluklarından kötü olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık olarak hastaların %20-30'unda gittikçe artan yıkım gözlenir ve bu hastalarda psikotik belirtiler daha baskındır.

Ataklar halinde gelen duygudurum belirtilerin tabloya eşlik etmesi ile şizofreniden, ara dönemde tam iyilik hali olmaması ile psikotik özellikli duygudurum bozukluklarından (örneğin; psikotik mani, psikotik depresyon) ayrılır.

Tedavi:

Tıpkı tanıda olduğu gibi, tedavide de tartışmalar vardır. Genelde önerilen, akut tedavide antipsikotik kullanımı; sürdürüm tedavisinde ise manik ataklar ön planda ise lityum, valproik asit, tegretol gibi duygudurum düzenleyicileri, depresif ataklar ön plandaysa antidepresan tedavidir. En uygun tedavi yaklaşımı hasta için kişiselleştirilmiş tedavidir.

KISA PSİKOTİK BOZUKLUK

Temel özelliği; bir ayı geçmeyen, ancak bir günden de az olmayan sanrı, varsanı, dezorganize konuşma ve davranış gibi psikotik belirtilerin varlığıdır. Bu belirtiler duygudurum bozukluğu, şizofreni, tıbbi duruma veya madde kullanıma bağlı psikotik durumlarla ilişkili olmamalıdır.

Bu bozukluğun esas olarak psikolojik kökenli olduğu kabul edilir. Sosyal ve biyolojik etkenler katkıda bulunuyor olabilir. olguların önemli bir bölümünde kişilik bozukluğuna rastlanır. Gerçek kısa psikotik bozukluğun nadir olduğu, olguların büyük kısmının takip sonucunda şizofreni tanısı aldığı bilinmektedir.

Tedavi hastaya göre bireysel olarak düzenlenmelidir. Ajitasyon ve uyku sorunu için psikotrop ilaçlar gerekebilir. Bu açıdan benzodiazepinler genellikle yeterli olur. Mutlaka antipsikotik kullanımı gerektiren olgularda, antipsikotikler kısa süreli ve düşük dozda verilebilir.

Hastalığın iyileşmesinde stres etkeninden uzaklaştırmak özellikle önem taşır. Bazen sadece ortam değişikliği bile yeterli olabilecekken, bazı olgularda başa çıkma mekanizmaları nın ele alındığı uzun süreli psikoterapi gerekebilir.

ŞİZOFRENİFORM BOZUKLUK

Şizofreninin karakteristik belirti ve bulgularının, 1 aydan uzun, 6 aydan kısa süre devam ettiği hastalar için kullanılan bir tanıdır.

Daha kısa süreli olması dışında şizofreniden farklı bir özelliği de, sosyal ve mesleki işlevsellikte belirgin kötüleşme olmamasıdır. Şizofrenide konuşmada ve içerikte fakirleşme, mantık dışılık, teğetsellik, perseverasyon ve çağrışımlarda çözülme şizofreniform bozukluğa göre daha sıktır. Bu farklılık da ayırıcı tanıda kullanılabilir.

Bu hastalarla yapılan takip çalışmaları, hastaların önemli bir bölümünde ilerde şizofreni, duygudurum bozukluğu veya şizoaffektif bozukluk gibi major psikiyatrik bozuklukların geliştiğini göstermiştir. Ailede sıklıkla şizofreni veya duygudurum bozukluğu öyküsü vardır.

Tedavide akut dönemde antipsikotikler kullanılır. Eğer destekleyici bir sosyal çevresi varsa ve belirtiler çok alevli değilse, başlangıçta ilaçsız izlem de mümkün olabilir, çünkü bazı olgularda bu hastalık kendi kendini sınırlayan bir nitelik göstermektedir. Antipsikotik başlama ve doz ayarlama stratejileri şizofreniye benzer. 3-6 aylık tedavi genelde yeterli olur. Yineleyen olgularda ve rezidüel belirtilerin sürdüğü olgularda tedavi daha uzun sürmelidir.
 

Eski25-07-2007, 18:33   #7
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

PAYLAŞILMIŞ PSİKOTİK BOZUKLUK

İki (folie a deux) veya daha fazla kişinin aynı sanrı sistemini paylaşmasıdır. Karşılıklı bağımlılıktan kaynaklanan, psikolojik kökenli bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Genelde asıl hasta olan kişi baskın, diğer kişi pasiftir ve baskın kişinin etkisinde kalır. Baskın kişi genelde daha yaşlı, zeki, eğitimli, daha güçlü bir kişilik yapısında sahiptir. Sanrılar çoğunlukla bizar değildir, sıklıkla kötülük görme ve hipokondriak içeriklidir. Sanrı, intihar ve adam öldürme planlarına neden olabilir.

Tipik özellik bu kişiler arasında karmaşık, bağımlı bir ilişki olmasıdır. Baskın olma ve boyun eğme sık izlenen bir ilişki tarzıdır. Aynı sanrıların aynı anda ortaya çıkması veya sanrıların bazı yönlerinin paylaşılması da olasıdır. Kadınlarda daha sıktır. Olguların büyük çoğunluğu aynı ailenin içersindedir.

Tedavide ilk adım baskın eşi ayırmaktır. Kişilerin ayrılması %40 oranında düzelmeye neden olur. Ayrıldıkları halde belirtiler düzelmezse antipsikotik tedavi düşünülebilir.

ANKSİYETE BOZUKLUKLARI

Genel tanımlama:

Anksiyete; organizma için tehlike içeren tanımlanabilir yada tanımlanamaz her hangi bir durum karşısında yaşanan; gerginlik, kaçınma, saldırma vb. duygu ve düşüncelere yol açan ve en önemli özelliği, kişi tarafından hoşa gitmeyen (unpleasant) bir duygu olarak tanımlanması olan bir emosyondur.

Eskiden anksiyetenin nedeni bilinmeyen, korkunun ise nedeni bilinen durumlarda yaşanan emosyonlar olduğu düşünülmekteydi. Ancak günümüzde bu ayrımın çok anlamlı olmadığını gösteren çok sayıda kanıt vardır . Bu farklılığın Freud'un Almanca'dan İngilizce'ye çevrilmesi sırasında "korku" anlamında kullanılan "angst"ın, "anxiety" sözcüğü ile karşılanmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.

Anksiyetenin bir "ruhsal bozukluk" belirtisi olması şart değildir. Normal insanda da büyümeye, değişmeye, yeni ve denenmemiş şeyleri denemeye ve bireyin kendi kimliğinin ve hayatın anlamını bulmasına eşlik edebilir. Gün boyunca, normal bir insanda da çeşitli olaylar veya düşünceler karşısında anksiyete gözlenebilir (örneğin; sınava girmeden önce, karşı cinsten hoşlandığı biriyle konuşurken vs). Anksiyete kişiyi içsel ve dışsal tehditlere karşı uyarırı; bu açıdan bakıldığında hayat kurtarıcı bir niteliği vardır. Tehditten korunmak yada sonuçlarını azaltmak için kişiyi gereken adımları atması için hazırlar.

Anksiyetenin bir ruhsal hastalık belirtisi olması için verilen uyarıya şiddet yada süre olarak uygunsuz bir yanıt olması, sık tekrarlaması ve kişinin mesleki veya sosyal açıdan işlevselliğini bozuyor olması gerekmektedir.

Anksiyete belirtileri iki temel küme altında toplanabilir:

a) Bedensel belirtiler: Otonom sinir sistemi hiperaktivasyonuna bağlıdır.

- çarpıntı

- titreme

- terleme, yüzde kızarma, ateş basması

- nefes darlığı

- bulantı yada karın ağrısı

- baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş veya bayılacakmış gibi hissetme

b) Ruhsal belirtiler:

- aklın sisli, bulanık olması

- aşırı uyanıklık hali (hipervijilans)

- depresonalizasyon

- derealizasyon

- dikkati toplayamama

- önemli olayları hatırlayamama

- düşünce duraklamaları , bloklar

- objektif düşünme güçlüğü

- nedenselleştirme güçlüğü

- kontrolünü yitirme korkusu

- başa çıkamama korkusu

- fiziksel zarar görme ya da ölüm korkusu

- aklını yitirme korkusu

- başkaları tarafından yanlış değerlendirme korkusu

Tüm anksiyete bozukluklarında bu belirtilerin bir kısmı veya tamamı görülebilir.

Ayırıcı tanıda önemli olan nokta; anksiyete belirtilerinin nasıl bir uyaran karşısında ortaya çıktığıdır.

Anksiyete bozukluklarını n etiyolojisinde başta noradrenalin olmak üzere, serotonin ve GABA temel nörotransmitter sistemleridir. Ayrıca, özellikle panik bozukluğu olmak üzere, bu kişilerin sempatik sinir sisteminin dış uyaranlara aşırı tepki verdiği düşünülmektedir. Bilişsel modele göre; anksiyete bozukluğu olan kişiler karşılaşılan bir durumun tehlike derecesini ve zarar görme ihtimallerini büyütme, tehdit ile baş etme yetilerini ise ********* eğilimindedirler. Psikodinamik kuramlara göre; ansiyete bozuklukları, normal büyüme ve gelişme evrelerinde yaşanan, ve kişinin bir üst basamağa geçmesi için gerekli olan anksiyetelerin yeterince çözümlenmemiş kalıntılarıdır.

Anksiyete bozuklukları başlığı altında şu hastalıklar toplanmaktadı r:

- Panik Bozukluğu

- Özgül Fobi

- Sosyal Fobi

- Obsesif-kompulsif Bozukluk

- Travma Sonrası Stres Bozukluğu

- Yaygın Anksiyete Bozukluğu

Panik Bozukluğu
Belirli bir uyaran olmadan, kendiliğinden gelişen panik ataklarla karakterizedir. Panik atak, yukarıda bahsedilen anksiyete belirtilerinin bir kısmı veya tamamının eşlik ettiği, genellikle 1 saatten kısa süren, şiddetli anksiyete ataklarıdır. Panik bozukluğu tanısı için panik atakların tekrarlayıcı biçimde yaşanması, kendiliğinden ortaya çıkması, tabloya tekrar panik atak geçirme endişesinin ( beklenti anksiyetesi) eşlik etmesi gerekmektedir.

Panik bozukluğuna, özellikle hastalığın ileri evrelerinde olmak üzere, sıklıkla agorofobi eşlik eder. Agorofobi; panik atak geldiğinde yardım sağlanamayacağı veya kaçmanın zor olacağı yerlerde ve durumlarda bulunmaktan korkma ve kaçınma olarak tanımlanabilir. Bu yerler ve durumlar tek başına evin dışında olma, kalabalık bir ortamda bulunma yada sırada bekleme, köprü üzerinde olma ve otobüs, tren yada otomobile binme şeklinde, özellikle kişi panik atak geçirdiğinde hızla uzaklaşmasının zor olduğu yerlerdir.

Panik atak izole olarak toplumun %3-4'ünde görülebilir. Tekrarlamadığı sürece, beklenti anksiyetesi eşlik etmiyorsa ve kendiliğinden ortaya çıkmıyorsa panik bozukluğu tanısı konmaz. Diğer anksiyete bozukluklarında da, özellikle korkulan uyaranla karşılaşıldığında panik atak gözlenebilir, fakat panik bozukluğu tanısı için en azından ilk atağın kendiliğinden ortaya çıkması gerekmektedir. Panik bozukluğun genel toplumda yaygınlığı %1.5-3'dür. Agorofobi, panik bozukluğuna eşlik edebildiği gibi, tek başına da görülebilir ve genel toplumdaki yaygınlığı %0.6-6'dır.

Panik bozukluğu ilaç tedavisine oldukça iyi cevap verir. Fakat yeterli dozda ve sürede kullanılan ilaçlara rağmen, ilaç kesiminden sonra yaşam boyu tekrarlama riski %50 kadardır.



Özgül (Basit fobi) Fobi:

Fobi; korkulan nesne, eylem yada durumdan bilinçli kaçınma ile sonuçlanan mantıksız bir korkudur. Fobik nesnenin varlığı yada beklentisi kişide yoğun anksiyeteye neden olur. Etkilenen kişi reaksiyonunun aşırı olduğunun farkındadır. Yine de fobik tepki kişinin işlevselliğini belirgin ölçüde etkiler.

En sık rastlanan ruhsal bozukluklardı r; toplumun %5-10'unda görülürler. Kadınlarda en sık, erkeklerde alkol ve madde bağımlılığından sonra en sık görülen ruhsal bozukluklardı r. 5 temel grup altında sınıflandırılırlar:

- Hayvan (en sık)

- Doğal çevre (örneğin; fırtına)

- Kan-enjeksiyon- yara

- Durumsal (örneğin; toplu taşıma aracı, asansör, uçak)

- Diğer (örneğin; soluğun kesilmesi, kusmak, çocuğun masal kahramanlarından korkması)

Fobiler sıklıkla çocukluk veya ergenlik çağlarında başlarlar, tedavi edilmezlerse süregen veya dalgalanmalar halinde seyir gösterirler ve erişkinlik döneminde çoğunlukla kendiliğinden azalır veya kaybolurlar.

Sosyal Fobi (Sosyal Anksiyete Bozukluğu):

Temel belirtileri; başkalarınca eleştirilme, onların yanında rezil olma, utanç duyulacak durumlara düşecek davranışlar yapma endişesiyle sosyal ortamlara girmekten çekinme ya da insanlarla iletişim kurma konusunda korku yaşamadır . Üç klinik alt tipi tanımlanmıştır:

1- Özgül tip: Sadece özel bazı durumlarda (örneğin kitle önünde konuşma) anksiyete belirtileri yaşanır.

2- Yaygın tip: Çok sayıda sosyal ortamda anksiyete belirtileri yaşanır. Bunlar; toplum önünde konuşma, umumi tuvaletleri kullanma ("shy bladder"), toplu yemek yenen yerlerde yemek yeme, bir arkadaş grubunda sohbete katılma, karşı cinsten biriyle sohbet etme, başkalarının önünde soyunma gibi ortamlardır. Kişi, böyle ortamlara girince sanki herkes kendisine bakıyor, kendisini izliyor, ankisyete belirtilerini fark ettikleri için kendisiyle alay ediyorlar gibi hisseder.

3- Performans anksiyetesi: Sadece kişinin bir performans göstermesi gerektiği ortamlarda (örneğin; sınava girme, sahneye çıkma gibi) durumlarda anksiyete ortaya çıkar.

Sosyal fobi belirtileri genelde çocukluk-ergenlik döneminde başlar, tedaviye başvurma sıklıkla 18-30 yaş arasındadır. Kadınlarda bir miktar daha fazla görülür. Çocukken "utangaç" olarak tanımlanan çocukların büyük bir kısmı erişkin yaşamda sosyal fobik davranışlar göstermezler. Normal utangaçlıktan farklı olarak; sosyal fobiklerin işlevselliği belirgin ölçüde etkilenmiştir.

Genellikle uzun yıllar devam eden bir hastalıktır. İşlevsellik klinik tablonun derinliğine göre değişik düzeylerde etkilenir. Zamanla alkol ve madde bağımlılığı, depresyon gibi diğer psikiyatrik hastalıklar tabloya eklenebilir.
 

Eski25-07-2007, 18:34   #8
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Obsesif-kompulsif Bozukluk

Obsesyon; kişinin saçma olduğunu bildiği halde, zihnine tekrarlayıcı ve zorlayıcı bir şekilde gelen, bilinçli çaba ile zihninden uzaklaştıramadığı düşüncelerdir. Kompulsiyon; obsesyonların yarattığı anksiyeteyi azaltmak için kişinin istemli bir şekilde yinelediği davranış veya düşüncelerdir. 4 alt tipi vardır:

1- Kontaminasyon (bulaş): Kişi bedenine bir pislik veya mikrop bulaştığı düşüncesiyle (obsesyon) sürekli ellerini yıkama, banyo yapma (kompulsiyon) ihtiyacı hisseder. En sık görülen alt tiptir.

2- Şüphe: Bir işi yaptığından (örneğin; ocağı söndürme, kapıyı kilitleme) emin olamadığı için, bunu sürekli kontrol etme ihtiyacı duyar.

3- Simetri: Etraftaki nesnelerin simetrik veya düzenli bir şekilde durmaması kişide aşırı anksiyete doğurur ve sürekli bunları düzeltme ihtiyacı duyar.

4- Cinsellik veya saldırganlık: Yakınlarına karşı cinsel duygular besleme, eşcinsel olma, ya da konuşurken insanların cinsel organına bakma şeklinde obsesyonlar ve istemeden veya farkında olmadan birisine saldırma-zarar verme obsesyonu tabloya hakimdir. Bunlara ikincil olarak kaçınma davranışı gelişebilir (örneğin; evden dışarı çıkmama).

Yaşam boyu yaygınlığı %2-3 kadardır. Olguların %10'unda obsesyon ve kompulsiyonlar kişiye saçma gelmez, bunlara "iç görüsü az olan tip" adı verilir. Bu tipin prognozu diğerlerine göre daha kötüdür. OKB'nin seyrinde; %20-30 hasta önemli ölçüde düzelir, %40-50 hastada orta derecede düzelme görülür, %20-40 hasta hasta olarak kalır veya belirtileri daha kötüleşir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Bu tanı için, hemen herkes için travmatik olacak kadar büyük bir stres (örneğin; doğal afetler, cinsel veya fiziksel saldırı, ağır yaralanmalar, savaş) yaşamış olmak gereklidir. Bu ağır travmadan sonra hastalarda üç belirti kümesi görülür:

1- Düşlerde ve uyanıkken travmanın tekrar tekrar yaşantılanması (flash-back' ler)

2- Travmayı hatırlatan durum ve ortamlardan sürekli kaçınma

3- Uyarılmışlık düzeyinde aşırı artma (örneğin; çabuk sinirlenme, öfke nöbetleri)

Yaşam boyu yaygınlığı %1-3 kadardır. Yukarıdaki tanı kriterlerini karşılamayacak kadar hafif formları ise genel toplumun %5-15 kadarında görülür. Eğer bu belirtiler travmadan sonraki ilk 1 ayda görülüp geçiyorsa akut stres bozukluğu denir. Travmadan 6 ay sonra belirtiler başlarsa gecikmiş başlangıç denir.

Hastaların %30'u tamamen iyileşir. %10'u değişmeden kalır veya belirtiler gittikçe kötüleşir.

Yaygın Anksiyete Bozukluğu

Sosyal yada mesleki işlevsellikte önemli ölçüde bozulmaya neden olan, en az 6 aydır devam eden, süregen anksiyete ile karakterize bir bozukluktur. Otonomik hiperaktiviteden dolayı sıklıkla somatik şikayetler tabloya eşlik eder ve bu yüzden, psikiyatristten daha çok diğer tıp branşlarındaki hekimlere başvururlar. Yaklaşık %50 hastada depresyon, alkol ve madde bağımlılığı gibi ikincil bir psikiyatrik tanı da zamanla tabloya eklenir.

Genel toplumdaki oranı %3-8'dir. Kadınlarda daha sık görülür. Yaşla birlikte sıklığında bir artış olur. Süregen seyirli bir hastalık olması ve diğer anksiyete bozukluklarına göre ilaç tedavisine daha kötü cevap veriyor olmasından dolayı, prognozu diğer anksiyete bozukluklarına göre daha kötüdür.

Anksiyete bozukluklarında tedavi:

Anksiyete bozuklukları ilaç tedavisine genelde iyi cevap verir. Tedavide ilk tercih olan ilaçlar antidepresanlardı r. Seçici serotonin geri alım inhibitörler (SSRI) ve serotoin-noradrenal in geri alım inhibitörleri (SNRI) tedavide ilk seçenek olan antidepresanlardı r. Bu ilaçların etkinliğinin başlaması için 2-3 haftalık bir zaman geçmesi gerekmektedir. Üstelik bu süre içinde genellikle yan etkiler görülür. En sık görülen yan etkileri bulantı, ishal, midede rahatsızlık hissi gibi GIS belirtileri, uykusuzluk veya aşırı uyuma, kabus görme, anksiyete düzeyinde artıştır. Bu yüzden, hastalara bu ilaçları başlarken bu yan etkilerin görülebileceği fakat geçici yan etkiler olduğunu, iyileştirici etkinin ise daha geç başladığını anlatmak, ilacı düşük doz başlayıp (ilk hafta yarım tablet gibi) dozunu yavaş yavaş arttırmak gereklidir. İlacın etkili olmadığına dair karar vermeden önce yeterli doza çıkıldıktan sonra 4-6 hafta beklemek gerekir. Bu ilaçlar bağımlılık yapmaz, uzun süreli kullanımlarının ciddi bir yan etki oluşturmadığı bilinmektedir. Hastanın tüm şikayetleri geçmiş olsa da, 9 ay-1 yıl gibi bir süre ilaca devam etmek önerilmektedir. Çünkü bu süreden önce ilaç kesilirse, hastalığın sıklıkla tekrar ettiği gözlenmiştir. İlacı keserken de dozu yavaş yavaş azaltılmalıdır, aksi takdirde ilaç kesilme belirtileri (huzursuzluk, bulantı, uyku düzeninde bozulma, kolda uyuşmalar, karıncalanmalar, elektrik çarpması gibi hisler, baş dönmesi, yerin ayağının altında kayması hissi vb) ortaya çıkacaktır.

Anksiyete düzeyi aşırı derecede yüksek olan bazı hastalarda, özellikle antidepresan ilaçların etkisi geç çıktığından dolayı, tedavinin ilk 2-3 haftası bir benzodiazepin ilaç tedaviye eklenebilir. Bu ilaçların etkisi çabuk başlar ve anksiyete düzeyini azaltmakta belirgin etkileri vardır. Fakat bu ilaçların en büyük dezavantajı bağımlılık yapmalarıdır. Bu yüzden bu ilaçları sadece antidepresanları n etkisinin başlamasını bekleyemeyecek düzeyde anksiyete yaşayan seçilmiş hastalara başlamak, ve tedavi süresini 4-6 haftadan uzun tutmamak önemlidir.

Performans anksiyetesi için sürekli bir ilaç kullanımı gerekmez. Propronolol gibi beta-blokör bir ajanı, performanstan ½-1 saat önce çeyrek-yarım tablet vermek yeterli olacaktır. Bu ilaçlar anksiyetenin otonom sinir sistemi hiperaktivasyonuna bağlı bedensel belirtilerinin (terleme, titreme, çarpıntı, yüzde kızarma) ortaya çıkmasını engelleyerek işe yararlar.Obsesif- kompulsif bozuklukta antidepresan ilaçları yüksek dozda ve daha uzun süreli kullanmak gerekir.

Özellikle obsesif-kompulsif bozukluk, özgül fobi ve sosyal fobide davranışçı psikoterapi yöntemleri de tedavide kullanılabilir.

SOMATOFORM BOZUKLUKLAR

Genel kavramlar:

Somatizasyon en genel anlamıyla; var olan tıbbi araştırma yöntemleriyle organik nedenleri bulunamayan ya da açıklanamayan tıbbi yakınmalar ve belirtiler için kullanılan bir adlandırmadır. Psikosomatik kavramı herhangi tanı konabilmiş, laboratuar tetkikleriyle kanıtlanabilmiş organik bir hastalığın etiyolojisinin ruhsal kaynaklı olduğunu belirtmek için kullanılmaktadı r. Örneğin Duedonal Ülser, Ürtiker, Spastik Kolon gibi. Somatizasyon ise hastada bulunan fiziksel yakınmalarla ilgili herhangi bir fiziksel hastalık ya da bulgu elde edilemediğinde kullanılan bir kavramdır. Psikosomatik hastalıkta ortada tanı konabilir bir fiziksel hastalık vardır ancak nedeninin ruhsal kaynaklı olduğu düşünülmektedir, Somatizasyon ise ortada tanı konabilen ya da laboratuar tetkikleriyle gösterilebilen fiziksel bir hastalık ya da neden yok iken hastada fiziksel yakınmaların olması durumudur.

Somatizasyonun temel belirti olduğu hastalık grubuna somatoform bozukluklar denir. Bu hastalık grubu, psikiyatri branşı dışındaki hekimlerin de sık karşılaştığı bir durumdur. Birinci basamağa başvuran hastaların yaklaşık %25'i bu gruba girer ve hekimlerin zamanının %48'ini bu hastaların doldurduğu gösterilmiştir. Belirtileri hiç bir organik hastalığa uymadığı için ve verilen fiziksel tedavilerden fayda görmedikleri için çoğunlukla hekimlerin çaresiz kaldıkları bir hastalık grubudur. Üstelik, muhtemelen bu çaresizlik duygusunun yarattığı öfkeyle "senin bir şeyin yok, numara yapıyorsun" gibi ifadelere kadar varabilen etik dışı davranışlara girebilmektedirler. Bu hastalık grubu için unutulmaması gereken nokta; hastalık belirtilerinin bilinç dışı mekanizmalardan dolayı ortaya çıktığıdır. Yani, hasta "numara yapmamaktadır" .

Epidemiyoloji:

Epidemiyolojik çalışmalarda somatizasyona eğilimin kır kökenli, eğitimsiz ya da göç etmiş hastalarda daha çok olduğu gösterilmiştir. Genel toplumda birçok kez doktora gittiği halde açıklanamayan fiziksel yakınması olanların oranı %10 kadardır. Somatoform bozuklukların yaşam boyu prevelansı ise %4-5 kadardır. Tüm somatoform bozukluklar kadınlarda daha fazla görülür.
 

Eski25-07-2007, 18:36   #9
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Etiyoloji:

Somatizasyonun etiyolojisinde genetik ve biyolojik nedenler ileri sürülmüşse de bu görüşler pek açıklayıcı değildirler. Psikodinamik olarak somatizasyonun açıklanması kavrama bir hastalık olmaktan çok bir durum, savunma düzeneği olarak yaklaşma eğilimindedir. Bu yaklaşıma göre bilinçdışı çatışmalar bastırma, yadsıma, yer değiştirme ve konversiyon savunma düzenekleriyle değiştirilmekte ve hastanın bilincinde fiziksel yakınmalar olarak yaşantılanmaktadı r. Klinik açıdan, tüm bu süreçlerin bilinç dışı olarak yaşandığını unutmamak gerekir. Bu hastaların duygularını söze dökmekte sorun yaşadıkları, ifade etmekte zorlandıkları bu duyguları yadsıyıp bastırdıkları, yer değiştirme ve dönüştürme ile bedensel belirtilere çevirdikleri, yani, bir nevi kendi söyleyemedikleri duygular için "bedenlerini" konuşturdukları kabul görmektedir.

Somatizasyonun etiyolojisinde öğrenme, kültür, ve iletişimin etkileri üzerinde çok durulmaktadır. Örneğin çocukluk çağında kronik fiziksel hastalığı olan ana babası ya da aynı evde yaşadığı bir akrabası olan kişilerin erişkin yaşamlarında somatizasyona eğilim gösterdikleri bulgulanmıştır. Erken çocukluk deneyimlerinin çocukta "hasta olmayı" öğrenmeye yol açabileceği söylenmektedir. Buna göre çocuk hastalandığında ana babasının kendisine çok daha fazla ilgi gösterdiğini fark edebilir. Bu çocuk erişkin yaşamında ruhsal bir çatışma yaşadığında bu çocukluk deneyiminin bilinçdışı etkisiyle ilgi toplayarak sorunlarının çözülmesini sağlayabilmek için hastalanabilir. Somatizasyonun ortaya çıkmasında yardım arayışı, dikkat çekme isteği, isteklerini hasta rolü takınarak belli etme, diğer insanları yönlendirme girişimi, ya da hasta olmakla elde edilen desteğin sağladığı şartları sürdürme çabasının rolü önemli görünmektedir.

Alt tipler:

- Somatizasyon bozukluğu

- Konversiyon bozukluğu

- Hipokondriazis

- Beden dismorfik bozukluk

- Ağrı bozukluğu



SOMATİZASYON BOZUKLUĞU

Fiziksel ve laboratuar incelemeler sonucunda uygun bir şekilde açıklanamayan en az 4 ağrı (örneğin; baş, karın, sırt, eklemler, ekstremitlerde ağrı vs), iki GIS belirtisi (örneğin; bulantı, kusma, ishal, şişkinlik vs), bir cinsel belirti (örneğin; disparoni, cinsel soğukluk vs)ve bir pseudonörolojik belirti (örneğin; pseudo nöbet, paralizi) ile karakterizedir. Kronik bir bozukluktur ve 30 yaşından önce başlamış olmalıdır. Belirtilere sosyal ve mesleki işlevsellikte belirgin bozulma ve aşırı tıbbi yardım arama davranışı eşlik etmelidir.

Kadınlarda 5-20 kat fazla görülür. Genelde yakınmalarını dramatik, emosyonel ve abartılmış bir tarzda, canlı ve renkli bir dille anlatırlar. Bağımlı, ben merkezci, hayranlık ve övülmeye aç, manupilatif olabilirler. Sıklıkla major depresyon, kişilik bozukluğu (örneğin histrionik kişilik bozukluğu), yaygın anksiyete bozukluğu ve fobiler tabloya eşlik eder.

Yeni stresörler ile veya stresin artması ile hastalık belirtilerinin alevlenmesi ve sıklaşması arasında ilişki vardır.

Ayırıcı tanıda müphem veya çoğul somatik belirtiler veren tüm fiziksel hastalıklar akla gelmelidir. Bunlar daha çok kollojen doku hastalıkları ve endokrin bozukluklardı r (örneğin; multiple skleroz, hiperparatiroidi, porfiri). Belirtiler fiziksel bir hastalıkla karışabileceği gibi, altta yatan fiziksel hastalık da tabloyu karıştırabilir. Psikiyatrik hastalıklar içinde major depresyon ( maskeli depresyon), yaygın anksiyete bozukluğu, şizofreni ilaç yan etkileri, alkol ve madde kullanımı, hipokondriazis, konversiyon bozukluğu ve yapay bozukluk ile ayırıcı tanısı yapılmalıdır.

Tedavide; psikoterapi ile hastaların belirtileri ile başa çıkmalarına, altta yatan duygularını sözelleştirmelerine, yeni ve daha sağlıklı başa çıkma yöntemleri geliştirmelerine yardımcı olunabilir. Eşlik eden başka bir psikiyatrik bozukluk olmadığı sürece psikotrop ilaç başlanması genellikle önerilmemektedir.



KONVERSİYON BOZUKLUĞU

İstemli motor ya da duyu işlevlerini etkileyen, nörolojik veya diğer bir genel tıbbi durumu düşündüren bir ya da birden fazla belirti ya da defisitin (yeti kaybı) olması ile karakterizedir. Tanı için belirtilerin başlangıcı ve alevlenmesinin psikolojik etkenlerle ilişkisi olmalıdır. Alt tipleri şunlardır:

- Motor belirti ya da yeti kaybı gösteren: Koordinasyon ve denge bozukluğu, paralizi ya da lokalize güçsüzlük, yutma güçlüğü ya da "boğazda yumru" (globus histerikus) , afoni ve üriner retansiyon

- Duyu belirtisi ya da yeti kaybı gösteren: Dokunma ya da ağrı duyumu kaybı, çift görme, tünel görüntüsü, körlük, sağırlık

- Katılmalar ya da konvülsiyonlar gösteren: Yalancı (pseudo) nöbet

- Karışık görünüm sergileyen

Bu belirtiler bilinçli olarak taklit edilmemektedir (yapay bozukluktan farkı) fakat hastaya iki türlü kazanç sağlamaktadır:

Birincil kazanç: Hastanın konversiyon belirtilerinin asıl nedeni olan söze dökemediği bilinç dışı içsel çatışma, yadsıma, bastırma ve yer değiştirme savunma mekanizmaları ile bedensel bir belirti haline gelmekte, ve bu içsel çatışmaya eşlik eden psişik enerji bedensel belirtinin ortaya çıkışıyla dolaylı yoldan da olsa deşarj olmaktadır. Sonuçta hastanın içsel çatışmasının dolaylı çözümü, birincil kazançtır.

İkincil kazanç: Hasta olmalarının bir sonucu olarak zorunlulukları ndan ve güç yaşam koşullarından muaf tutulmak, aksi halde elde edemeyecekleri destek ve yardımı almak, diğer insanların davranışlarını denetlemek gibi avantaj ve yararlanımlar, hastanın ikincil kazancıdır. Eğer hasta yakınları tarafında bu ikincil kazanç desteklenirse, konversiyon belirtilerinin pekişme ve süregen hale gelme riski vardır.

Konversiyon bozukluğuna eşlik edebilen bir belirti de güzel aldırmazlık (la belle endiferans)dır. Bu terim, hastanın ciddi bir belirtiye karşı uygunsuz aldırmazlık tutumudur.

Ayırıcı tanıda yapay bozukluk, şizofreni, diğer somatoform bozukluklar, epilepsi, multiple skleroz, akut stres reaksiyonları akla gelmelidir. Epileptik nöbetleri olan hastaların bir kısmında yalancı nöbetler de bulunabilir. Nöbetin her seferinde farklı bir paternde izlenmesi, nöbet sırasında karmaşık motor hareketler veya saldırgan davranışlar, kendini yaralayacak düşmelerden kaçınma, nöbet sırasında prolaktinin yükselmemesi ve nöbetten hemen sonra pupilla ve öğürme refleksinin korunmuş olması yalancı nöbeti düşündürmelidir.

Prognoz genel olarak iyidir; hastaların %90'ında başlangıç belirtileri birkaç gün içinde tamamen ortadan kalkar. %25'i stresli dönemlerde ek belirtiler geçirebilirler.

Eşlik eden major bir psikiyatik yoksa (örneğin depresyon, anksiyete bozukluğu), tedavide psikotrop ilaç vermek yerine, iç görü yönelimli ve destekleyici psikoterapi önerilmektedir. Aile terapisi ile aile içindeki iletişim bozukluğu giderilmeye çalışılabilir.

Acil servise konversiyon nöbetiyle gelen hastada bazı yaklaşım önerileri şunlardır:

- Hasta mümkün olduğunca yalnız olarak görülmeli, nöbetin ortaya çıkışına neden olan psikososyal stresörü sözelleştirmesi için desteklenmeli, ortaya çıkan belirtilerin geçici olduğu telkin edilmeli ve kendini ifade edebilirse rahatlayabileceğ i söylenmelidir.

- Hastayı kandırmaya yönelik, plasebo etkili ilaçların intramusküler veya intravenöz olarak verilmesinden özellikle kaçınmak gerekir. Bunun en tipik ve etik dışı şekli, bir enjektöre serum fizyolojik çekip "Şimdi sana çok etkili bir ilaç yapacağım ve hemen rahatlayacaksı n" demektir. Hastanın kendine gelmesi için tokatlamak, hırpalamak, alkollü bez koklatmak gibi davranışların da etik dışı olacağı çok açıktır. Bunların yerine, yukarda bahsedilen şekilde hastayla iletişim kurmaya çalışmak, çoğunlukla hastanın rahatlaması için yeterli olacaktır. Hastanın çok yoğun anksiyetesi varsa ve konuşmakla rahatlayamıyorsa benzodiazepin verilebilir.

- Özellikle hasta yakınları konversiyon nöbetinden dolayı çok kaygılı ve şaşkındırlar. Onları da bilgilendirmek gerekebilir. Bu bilgilendirmeyi yaparken; hastanın numara yapmadığını, fakat ciddi bir tıbbi rahatsızlığının da olmadığını, sıkıntılarını bu şekilde ifade etmeye çalıştığını söylemek, hasta yakınlarını sekonder kazancı desteklemeyecek bir tutum içinde hastayla daha sağlıklı bir ilişki kurma açısından cesaretlendirmek yeterli olacaktır.
 

Eski25-07-2007, 18:39   #10
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

HİPOKONDRİAZİS

"Hastalık hastalığı" olarak da bilinir. Kişinin vücut belirtilerini yanlış yorumlamasına bağlı olarak, ciddi bir hastalığı olacağı korkusunu ya da ciddi bir hastalığı oluğu düşüncesini taşıyıp durması ve yeterli tıbbi değerlendirme yapılmasına ve güvence verilmesine rağmen bu düşüncelerin sürüp gitmesi ile karakterize bir hastalıktır. Tanı için en az 6 aydır bu belirtilerin devam ediyor olması gerekmektedir.

Kadın ve erkeklerde eşit gözlenir. Belirtiler herhangi bir yaşta başlayabilmekle birlikte en sık olarak 20-30'lu yaşlarda ortaya çıkar.

Etiyolojisinde öne sürülen teoriler; bu kişilerin fiziksel rahatsızlık eşiklerinin ve toleranslarını n düşük olduğunu, sosyal öğrenme modeliyle hasta rolünü benimsediklerini, belirtilerin düşük özgüven ve suçluluk duygularının bir sembolü olduğunu savunmaktadırlar. Ayrıca %80 oranında depresyon ve anksiyete bozuklukları ile ilişkili olması, hipokondriazisinin diğer mental bozuklukların bir türevi olduğu görüşünün ileri sürülmesine neden olmuştur.

Genel olarak prognozu kötüdür. Hastaların ancak 1/3'ü yeterli derecede düzelme gösterir. İyi prognoz kriterleri; yüksek sosyoekonomik düzey, tedaviye yanıt veren depresyon ve anksiyetenin eşlik etmesi, belirtilerin ani başlaması, eşlik eden kişilik bozukluğunun olmamasıdır. Tedaviye genellikle dirençlidir. Grup ve bireysel psikoterapinin etkili olduğuna dair çalışmalar vardır. Eşlik eden depresyon veya anksiyete bozukluğu varsa ilaç tedavisi eklenebilir.

BEDEN DİSMORFİK BOZUKLUĞU

Hayali bir bedensel kusur ile (örneğin biçimsiz bir burun) aşırı uğraşma veya çok ufak bedensel kusurların çarpıtılıp abartılması ile karakterizedir. Böyle bir endişenin bir akıl hastalığı olarak kabul edilmesi için, kişide belirgin sıkıntı yaratması veya kişisel, sosyal, mesleki işlevsellikte bozulmaya neden olması gerekmektedir.

En sık olarak 15-20 yaş arasında başlar. Kadınlarda ve bekarlarda daha fazladır. Çoğunlukla psikiyatristlerden önce estetik cerrahlara başvururlar. Depresyon ve anksiyete bozukluğu sıklıkla eşlik eder.

Problem hakkında kaygı düzeyi zaman içinde azalabilse veya esneklik gösterebilse de, tedavi edilmediği zaman sıklıkla kronik seyreder. Ayırıcı tanıda anoreksia nervosa, cinsel kimlik bozuklukları, organik bozuklukların bazı özgül biçimler (inkar sendomu), narsisistik kişilik bozukluğu, depresif bozukluklar, OKB ve şizofreni düşünülmelidir. Tedavide serotoninerjik ilaçların hastaların %50'sinde belirtileri azaltmada etkili olduğu gözlenmiştir.

AĞRI BOZUKLUĞU

Birincil belirti tıbbi bir nedenle tam olarak açıklanamayan, bir veya daha fazla yerde bulunan ağrıdır. Ağrının başlangıcı ve alevlenmesinde psikolojik nedenlerin etkili olduğu gözlenir. Ağrı, kişinin işlevselliğinde belirgin bozulmaya yol açmalıdır.

Kadınlarda iki kat fazla görülür. Başlangıcı sıklıkla ağrı eşiğinin azaldığı 40-50'li yaşlara denk gelir. Etiyolojisinde psikodinamik nedenlerin dışında, endojen olarak endorfin eksikliği de suçlanmaktadır.

Eğer ağrı davranışı ödüllendirilirse zamanla pekişerek kronikleşebilir. Göz ardı edildiği veya cezalandırıldığı zaman söner. Tedavide psikoterapi ile hastanın altta yatan intrapsişik çatışmaları çözümlenmeye, duygularını sözelleştirmesine yardım edilmeye çalışılır. Terapistin ağrı belirtisine karşı empatik, ama pekiştirici olmayan bir tutum göstermesi önemlidir.

DİSSOSİYATİF BOZUKLUKLAR

Genel tanımlama:

Bu gruptaki hastalıkların psikopatolojisindek i teme düzenek dissosiyasyondur. Dissosiyasyon; kimlik, bellek, algı ve çevre ile ilgili duyumlar gibi normalde bir bütün halinde çalışan işlevlerin bütünlüğünün bozulmasıdır. Diğer bir niteliği de, davranışların bireyin normal davranış biçiminden ayrılarak bağımsız bir şekilde tek başına işlev görmesidir.

Dissosiyasyon çoğunlukla travmaya karşı bir savunma düzeneği olarak ortaya çıkar. Travma karşında oluşan dissosiyasyon iki işlevi yerine getirir: travmadan kaçmayı sağlarken, aynı zamanda, yaşamın geri kalan bölümünde travmanın yer etmesindeki zorunlu işleyişi de geciktirir.

Beş alt tipi vardır:

- Dissosiyatif amnezi

- Dissosiyatif kimlik bozukluğu

- Dissosiyatif füg

- Depresonalizasyon bozukluğu

- Başka türlü adlandırılamayan dissosiyatif bozukluk



DİSSOSİYATİF AMNEZİ

Anahtar belirti; genelde travmatik olan ya da yoğun strese neden olan önemli kişisel bilgilerin, sıradan bir unutkanlıkla veya organik bir durumla açıklanamayacak bir biçimde hatırlanmaması dır. Bu belirti dışında hastalar tamamıyla sağlıklı görünürler ve uygun işlevsellik gösterirler.

En sık rastlanan dissosiyatif bozukluktur. Kadınlarda daha sık görülür. Genelde stresli ve travmatik olaylara eşlik eder. Dört alt tipi vardır:

- Sınırlı amnezi: En sık rastlanan tiptir. Birkaç saat-birkaç gün gibi kısa süreli olaylarla sınırlı bir bellek kaybı vardır.

- Yaygın amnezi: Tüm yaşam olayları ile ilgili bellek kaybı vardır.

- Seçici amnezi: Sadece bazı olayların, veya bazı kişilerin hatırlanmadığı bir durum söz konusudur.

- Sürekli amnezi: Olaylar yaşanmasının hemen ardından unutulur (anterograd amnezi). Bu nedenle yeni anılar oluşturulamaz. Bir başlangıcı vardır. Başlangıcından bulunan ana dek her şey unutulmuştur.

Hastanın üstesinden gelemediği (cinsel veya agresif) bir dürtünün hayal edilmesi veya gerçek bir şekilde dışa vurulması hızlandırıcı bir etken olabilir. Hastalar genellikle belleklerini kaybettiklerinin farkındadırlar. Bazı hastalar bellek yitimi konusunda endişelidirler, bazıları aldırmaz ve ilgisiz görünürler.

Kullanılan savunma mekanizmaları bastırma ve yadsımadır. Bastırma ile benlik tarafından kabul edilemeyen veya benliği aşırı derecede rahatsız eden dürtüler bilinç tarafından bloke edilir. Yadsıma ile dış gerçekliğin bazı yönleri bilinç tarafından görmezden gelinir.

Ayırıcı tanıda organik etiyoloji (örneğin; kafa travması, geçici tam amnezi) sonrasında amnezi, demans ve yapay bozukluk akla gelmelidir.

Belirtiler genelde birden bire sonlanır ve az sayıda yinelemelerle birlikte iyileşme tamdır. İkincil kazançlar varsa durum daha uzun sürebilir.

Tedavide iv verilen tiyopental ve amobarbitulat gibi kısa etkili barbitulat ve benzodiazepinler hastaların unuttukları anıları anımsamalarında yardımcı olabilir. Hipnoz kullanılabilir. Yitirilmiş anılar bir kez geri gelince, psikoterapi hastaların bilinçli durumlarıyla hatıralarını birleştirmede yardımcı olabilir.

DİSSOSİYATİF FÜG

Başlıca belirti, kişinin geçmişini ve önemli kimlik bilgilerini (örneğin; ad, aile) unutup, evinden ya da alışageldiği ortamdan ayrılmasıdır. Kısmen ya da tamamen yeni bir kimliğe bürünür.

Oldukça nadir görülen bir durumdur. En sık savaş sırasında, doğal afetlerden sonra veya yoğun bir iç çatışmadan sonra (örneğin; evlilik dışı bir ilişki) ortaya çıkar. Alkol veya madde kullanımı, epilepsi, travma öyküsü, depresyon, bazı kişilik bozuklukları (sınırda, histrionik, şizoid) yatkınlaştırıcı etkenlerdir.

Klinik olarak amnestik durumlarının farkında değildirler. Önceki kimliklerine döndüklerinde, füg başlangıcındaki zamanı hatırlayabilirler, fakat füg sırasında yaptıklarını hatırlamazlar. Çoğunluk saatler veya günler sürer. Nadir olgularda aylar boyu sürebilir, tam bir yeni kimlik geliştirmiş ve karmaşık ilişkilere girmiş olabilirler.

Organik ruhsal bozukluklar, dissosiyatif amnezi, yapay bozukluk ve temporal lob epilepsiden ayırıcı tanısı yapılmalıdır.

İyileşme genelde kendiliğinden, hızlı ve tamdır. Yinelemeler nadirdir.

DİSSOSİYATİF KİMLİK BOZUKLUĞU (ÇOĞUL KİŞİLİK)

İki veya daha fazla birbirinden ayrı kimlik ve kişiliğin (alter kimlikler) aynı kişide bulunması ve bu farklı kişiliklerin birbirinden farklı davranış, ilişki kurma biçimi ve tutumlar içine girmesi ile karakterizedir. Bu kimliklerden ya da kişilik durumlarından en az ikisi kişinin davranışlarını zaman zaman denetim altında tutar. Kişilik sayısı genelde 5-10 arasındadır. Bir kişilikten diğerine geçiş ani ve dramatiktir. Hasta genelde diğer kişiliğe ve onun baskınlığı sırasında yaşadığı olaylara amnestiktir.

%90-100'ü kadındır. Geç ergenlik ve genç erişkin dönemlerde başlar. Psikiyatrik eş tanılar sıktır. 2/3'ü intihar girişiminde bulunur. Travmatik çocukluk çağı öyküsü (fiziksel ve/veya cinsel istismar) sıklıkla bulunur. Bu bozukluğu geliştirmeye eğilim hem psikolojik hem de biyolojik olarak bulunabilir. Bu kişilerde EEG anormalliklerine ve hipnoz edilmeye yatkınlığa sık rastlanır.

Ayırıcı tanıda sınır kişilik bozukluğu, hızlı döngülü bipolar bozukluk, şizofreni ve kompleks parsiyel nöbetler akla gelmelidir. Prognoz açısından dissosiyatif bozuklukların en kötüsüdür, çoğunlukla kronik seyreder ve iyileşme tam değildir.

Tedavi amaçlı psikoterapide öncelikle farklı kimlikleri ayrı ayrı tanımaya çalışmak, ego güçlerini değerlendirmek, travmanın üzerinde durmak ve en son aşamada kimliklerin birleştirilmesini sağlamak gerekir. Bazı olgular hipnozdan faydalanabilir. Eşlik eden belirtilere uygun ilaç seçilmelidir. Genel olarak hastaneye yatırılmaları gerekmez. Ancak intihar düşünceleri ve eylemleri, kendini yaralama, anksiyete, depresyon ve saldırganlık olasılığı varsa yatırılmaları gerekir.
 

Eski25-07-2007, 18:41   #11
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

DEPERSONALİZASYON BOZUKLUĞU

Kişinin kendi gerçeklik duygusundan ya da bedeninden ayrıldığı hissinin olduğu, ya da sanki bunları dışardan bir gözlemci gibi izlediği hissinin yaşadığı, sürekli veya yineleyen yaşantıların olduğu bir bozukluktur. Bu yaşantısı sırasında kişinin gerçeği değerlendirmesi bozulmaz.

Genel toplumun yaklaşık %70'inde depersonalizasyon izole bir fenomen olarak görülebilir. Bu tanıyı koymak için belirtilerin yinelemesi ve klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte azalmaya neden olması gerekir. Anksiyete bozuklukları (örneğin; panik atak sırasında), depresyon ve şizofrenide depersonalizasyon bir belirti olarak bulunabilir. Çoğunda belirti yoğunluğu herhangi bir önemli dalgalanma olmaksızın, sabit bir seyir izler. Tedavi ile ilgili bilgiler yetersizdir. Destekleyici ve iç görü yönelimli psikoterapi önerilir. Eşlik eden belirtilere yönelik ilaç verilebilir.

ORGANİK RUHSAL BOZUKLUKLAR:
Bu bozukluklarda beyinde sürekli veya geçici olarak bir işlevsel bozulma vardır. Klinik tabloda psikolojik ve davranışsal belirtiler ortaya çıkmıştır.

DELİRYUM:

Genellikle bilişsel işlevlerde global yetmezlikle seyreden bilinç bozukluğudur. Klasik olarak:

- Ani başlar

- Dalgalanmalarla seyreder

- Neden ortadan kalktığında tablo düzelir.

Epidemiyoloji:

Deliryum sıklığı ile ilgili kesin veriler yoktur. 18-64 yaşları arasında %0.4, 55 yaş üzerinde %1.1 sıklıkta görüldüğü söylenmektedir. Hastanede yatan tıbbi hastalar arasında %10-30 oranında görülür. Bu oran genel cerrahide yatanlarda %10-15, açık kalp cerrahisi geçirenlerde %30, kalça kırığı olanlarda %50'dir. Deliryum gelişimi için yüksek risk yaşayan gruplar şunlardır:

- Yaşlılar ve çocuklar

- Daha önceden var olan beyin hasarı (demans, SVO, beyin tümörü, kafa travması vb)

- Daha önceden geçirilmiş deliryum öyküsü olanlar

- İşitme ve görme bozuklukları

- Elektrolit dengesizlikleri

- Alkol ve diğer madde bağımlılıkları

- Diyabet

- Kanser

- Malnutrisyon

Etiyoloji:

Deliryuma neden olabilecek durumlar şunlardır:

1- İntrakranial nedenler: Enfeksiyonlar, tümörler ve kafa travmasının dışında kafa içi basıncı arttıran durumlar, demans yapan hastalıklar, serebrovasküler olaylar, multiple skleroz ve serebral vaskülitler de deliryuma neden olabilir.

2- Ekstrakarnial nedenler:

- Enfeksiyonlar (pnömoni, apse, HIV, sifiliz vs)

- İlaçlar (antipsikotikler, anksiyolitikler, trisiklik antidepresanlar, antikolinerjikler, antikonvülzanlar, kortikosteroidler, antihipertansifler vb)

- Madde ve alkol entoksikasyonları ve yoksunlukları

- Endokrin bozukluklar (adrenal, hipofiz, pankreas, paratiroid, tiroid bezlerinin hipo ve hiperfonksiyonları )

- Metabolik anormallikler (karaciğer ve böbrek yetmezliği, solunum ve kalp yetmezlikleri, hipoksi, hipoglisemi, hiperglisemi, sıvı-elektrolit dengesizlikleri)

3- Diğer nedenler: Ağır genel travma, ani çevre değişimleri, duyusal deprivasyon, ısı regulasyon bozuklukları, psikososyal nedenler, uyku deprivasyonu.



Psikiyatri kliniklerinde en sık izlenen deliryum nedenleri; antikolinerjik toksisitesi, lityum toksisitesi, dopaminerjik iletim azalması, sedatif-hipnotik kullanımı ve yoksunluğu, uyku sorunları ve serotoninerjik sendroma bağlı deliryumdur.

Belirti ve bulgular:

Başlangıç döneminde tipik olarak kabuslar, anksiyetede artma, yorgunluk, hipervijilans, baş ağrısı ve rahatsızlık hissi, uyuşukluk, uyku sorunları, rahatsız edici rüyalar görülür. Klinik belirtiler gün içinde dalgalanmalar gösterir ve sıklıkla belirtiler akşamları ve geceleri artar. Klinik tablo tüm akıl hastalıklarını taklit edebilir. Şaşkınlık, anlamsız hareketler, huzursuzluk, anksiyete, korku, uyaranlara aşırı tepkiler, uyku sorunları görülebilir. Konuşma enkoheran, dezorganizedir ve sözcük bulmada güçlük yaşanabilir.

Deliryumda bilinç bozukluğunun bulunması kuraldır. Yer, zaman, kişi yönelimi tamamen bozulabilir. Dikkati odaklandırma, sürdürme ve dikkat odağını değiştirme bozulmuştur. Bellek de etkilenmiş olabilir; kısa süreli bellek öncelikli olarak bozulur. Soyut düşünce bozulabilir.

Bilinç bozukluğuyla bağlı olarak algı çarpıtmaları, yanılmaları ve varsanılar görülebilir. Algı bozukluğu sıklıkla görsel varsanılar şeklindedir. Algı bozukluklarına bağlı olarak, özellikle perseküsyon sanrıları görülebilir.

Duygulanım labil ve yüzeyeldir. Korku, anksiyete, depresif duygudurum, apati, irritabilite, agresyon, küntlük görülebilir.

Davranışlarda amaçsız, garip, stereotipik hareketler göze çarpar.

Deliryum olguları klinik olarak üç alt tipe ayrılmaktadır:

1- Hiperaktif tip: Daha çok madde yoksunluğunda görülür. Otonomik hiperaktiviteye bağlı flushing, dilate pupiller, terleme, taşikardi gibi belirtiler görülür. Varsanı, sanrı, yanılsama daha fazladır. Tüm olguların yaklaşık %30'nu oluşturur. Hastanede kalma süreleri daha kısa, prognozları göreceli olarak daha iyidir.

2- Hipoaktif tip: Depresif, demansif, katatonik belirtiler, letarji ve uyanıklık düzeyinde azalma belirgindir. Tüm olguların yaklaşık %24'nü oluşturur.

3- Karışık tip: Bu grupta klinik belirtiler kısa sürede önemli değişiklikler gösterir. Tüm olguların yaklaşık %46'sını oluşturur.

Laboratuar testleri:

Deliryumdan şüphelenilen hastalarda öncelikle etiyolojik nedeni ayırt etmeye yönelik laboratuar testler yapılmalıdır. Bunlar; tam kan sayımı, elektrolitler, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri, glukoz, arteriyal kan gazları, TİT, EKG, akciğer grafisi, uygun kültürler, BT, MR, EEG'dir. Gerekiyorsa etiyolojik nedene ait diğer özel testler de yapılır. Kanda ilaç ve alkol düzeylerine bakılabilir. Menenjit veya ensefalit şüphesi varsa lomber ponksiyon da yapmak gerekir.

Ayırıcı tanı:

Yönelim ve bilinçte dalgalanmalar gösteren ağır deliryum olgularında tanı açısından sorun yaşanmasa da, özellikle bilinç bozukluğu tam oturmadan gelen hafif deliryum vakaları bir çok psikiyatrik rahatsızlıkla karışabilir.

Demans: Akut başlangıçlı deliryumun aksine sinsi başlar. Demansta bilişsel bozukluk sabitleşirken, deliryumda dalgalanmalar gösterir. Demansta asıl problem bellekte iken, deliryumda bilinçtedir.

Tedavi:

Deliryumda tedavi iki bölümde ele alınır.

1-Nedene yönelik tedavi: Etiyolojik neden her ne ise, ona göre tedavi yapılır. Sıvı ve elektrolit bozukluğu varsa bunlar düzeltilir. Destekleyici bakım yapılır. Uygun beslenme sağlanmalı, gerekiyorsa vitamin replasmanı yapılmalıdır. Vital bulgular ve bilinç muayenesi sık tekrarlanmalı dır.

2-Genel ve belirtilere yönelik tedavi:

- Yeterli uyarı sağlanması: Hasta aşırı uyaranlardan korunacağı özel bir odaya alınmalı, ziyaretçileri kısıtlanmalıdır. Işık, pencere, sesler hastayı olumsuz etkileyebilir. Bu yüzden tamamen karanlık olmayan, loş, nispeten sessiz bir oda ayarlanmalıdır. Konuşmalar kısa, net, hastanın yönelimini arttıracak şekilde olmalıdır. Odada takvim, saat, aile bireylerinin fotoğraflarının konulması, sık ve kısa süreli ilişki kurulması, yer, zaman ve kişilerin hatırlatılmasını n yapılması yönelimi arttırmaya yönelik önlemlerdir. Görevlilerin sık değişmesi psikiyatrik belirtileri arttıracaktır. Yapılan tedavi girişimleri hastaya her defasında anlatılmalıdır.

- Güvenliğin sağlanması: Saldırganlık ve intihar eylemleri için sıkı gözlem yapılmalı, odadan tehlikeli olabilecek eşyalar uzaklaştırılmalı , ağır ajitasyon varsa hasta tesbit edilmelidir.

- Ajitasyon gibi davranışsal belirtiler varsa antikolinerjik özelliği düşük olan yüksek potens antipsikotikler tedaviye eklenir. Bunlar içinde en sık kullanılan haloperidoldü r. Hızlı etki için intra musküler uygulama, 2-10 mg doz aralığında tercih edilir. Gerekiyorsa, 5 mg/saat olacak şekilde tekrarlanabilir. Risperidon, ketiapin, olanzapin gibi yeni antipsikotikler de uygulanabilir. Son yayınlarda ziprasidonun intramusküler uygulanmasının da deliryumdaki ajitasyonu yatıştırdığından bahsedilmektedir. Antipsikotiklere rağmen hastanın ajitasyonu kontrol altına alınamıyorsa, veya ekstrapiramidal belirtiler ortaya çıkmışsa, tedaviye lorazepam (Ativan) 0.5-2 mg şeklinde devam edilebilir.

- Alkol yoksunluğuna bağlı deliryumda (deliryum tremens) yoksunluk belirtilerini azaltması için mutlaka benzodiazepin vermek gerekir. Diazepam veya karaciğer işlev bozukluğu olan olgularda lorezepam ilk tercih edilen ilaçlardır.
 

Eski25-07-2007, 18:45   #12
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Seyir ve sonlanım:

Etiyolojik neden ortadan kalktığında deliryum kendiliğinden düzelir. Klinik seyrini hastanın yaşı, genel fiziksel durumu, hastalığın nedeni ve uygulanan tedavi etkiler. Hastaların büyük çoğunluğu düzelmekle birlikte, nadir olguda stupor, koma ve ölüm gelişebilir.



DEMANS:

Bilinçte bozulma olmaksızın bilişsel işlevlerde bozulmayla seyreden bir sendromdur. Demansta etkilenen bilişsel işlevler bellek, zeka, öğrenme, problem çözme, dil, yönelim, algı, dikkat, konsantrasyon, yargılama, görsel uzamsal ve algısal motor becerilerdir. Zaman içinde kişilik değişimi ve sosyal becerilerde de azalma gösteren, ilerleyici bir biçimde kötüleşen klinik bir tablodur.

Epidemiyoloji:

65 yaş üzerindeki insanların %5-15'inde, 80 yaş üzerindekilerin %20'sinde değişen derecelerde demansif belirtiler gözlenebilir.

Etiyoloji:

Demans hastalarının %50-60'ı Alzheimer tipi demans, %15-30'u vasküler demans, %10-15'i hem alzheimer hem vasküler demanstır. Geriye kalan hastalarda demans Parkinson hastalığına, Hungtington hastalığına, kafa içi kitleye, normal basınçlı hidrosefaliye, kronik alkol kullanımına veya kafa travmasına bağlı olarak gelişir.



Demansta görülen psikiyatrik belirtiler:

Başlangıç dönemi: Psikiyatrik belirtiler çok daha ön plandadır. Uyku bozuklukları, somatik yakınmalar, anksiyete ve depresif belirtiler olabilir. kayba bağlı katastrofik reaksiyonlar, akşamları huzursuzluğun artması ile karakterize güneş batması fenomeni olabilir.

Orta dönem: Konuşmada perseverasyon, teğetsellik ve çevresellik görülebilir.

İleri dönem: Yer, zaman, kişi yönelimi bozulur. Amnestik füg, sistematize olmamış paranoid-persekü tif hezeyanlar, sosyal geri çekilme, beslenme ve bakım bozuklukları, görsel halusinasyonlar olabilir.







MADDE KULLANIM BOZUKLUKLARI



Genel kavramlar:

Tolerans: İstenilen etkiye ulaşabilmek için gittikçe artan dozda maddeye gereksinim duyma ve aynı dozun sürekli alınması halinde giderek azalan bir etkinin olmasıdır.

Yoksunluk: Düzenli kullanılan maddenin alımının azaltılması yada kesilmesi halinde o maddeye özgü sendrom gelişmesidir.

Kötüye kullanım: Psikoaktif madde kullanımı ile fiziksel sorunlar, sosyal, mesleki ve psikolojik sorunların ortaya çıkacağı bilinmesine karşın, maddeyi kullanmayı sürdürme, kullanımın fiziksel olarak tehlikeli olduğu durumlarda (örneğin; entoksikasyondayken araba kullanma) tekrar tekrar kullanma, tasarladığı süreden ve dozdan daha fazla madde kullanımı, maddeyi kullanımı bırakmak yada denetim altına almak için sürekli istek duyma ve boşa çıkan çabalara girme, maddeyi elde etmek veya etkilerini gizlemek için zaman ve çaba harcamak.

Bağımlılık: Kişinin bir maddeye bağımlılık geliştirdiğini söylemek için mutlaka tolerans ve yoksunluk gelişimi kriterlerini karşılaması gerekir. Bunun dışında kötüye kullanım için bahsedilen kriterler geçerlidir.

Alkol Bağımlılığı:

Alkol tüm dünyada en sık kullanılan psikoaktif maddedir. Erişkinlerin %13 kadarının hayatının bir döneminde alkol kötü kullanımı veya bağımlısı olduğu sanılmaktadır. Erkeklerde kadınlara göre 5-6 kat daha fazla görülür. ABD'de kalp hastalıkları ve kanserden sonra alkol bağımlılığı üçüncü büyük sağlık sorunudur.

Etiyoloji:

Genetik faktörler önemli gibi durmaktadır; alkol bağımlılarının 1.derece akrabalarında alkol bağımlılığı gelişme riski 7 kat daha fazladır. Irksal farklılıklar da bulunmaktadır; Japonlar, Koreliler ve Amerikalı Kızılderililerin alkole toleransı düşüktür. Erkekler metabolik farklılıklarından dolayı sarhoşluk yaratmak için daha fazla dozda alkole ihtiyaç duymaktadırlar, bu da erkeklerde alkol bağımlılığı gelişmesi için risk oluşturabilir. Psikososyal stres faktörleri de (işsizlik, maddi sorunlar, aile sorunları) etiyolojide önemlidir. Çocukluk çağında davranım bozuklukları ve hiperaktivite bozukluğu olanlarda erişkinlik çağında alkol bağımlılığı gelişme riski yüksektir.

Alkol Bağımlılığının Komplikasyonları :

Fiziksel komplikasyonlar: Süregen ve yüksek dozda alkol kullanımı bir çok sistemde ciddi sorunlara yol açar. Karaciğerde enzim yüksekliğinde siroza kadar giden değişklikler yapar. Aterosklerozu arttırarak ciddi damar tıkanıklarına; dolayısıyla kalp krizi, ivme gibi ölümcül hastalıklara neden olabilir. Kanser gelişimini arttırır. Periferik sinirlerde dejenerasyon yaparak nöropatilere neden olabilir. Sinir hücrelerinde kayba neden olup demans geliştirebilir. Düşük doz alkol cinsel isteği ve performansı arttırırken, yüksek dozlarda ve sürekli kullanımda üreme hücrelerini azaltarak kısırlığa, erkeklerde ereksiyon sorunlarına neden olabilir. Hamile kadınlarda alkol kullanımı fetal alkol sendromu denen tabloyla bebeğe zarar verebilir.

Alkol kullanımına bağlı bozukluklar:

Alkol entoksikasyonu (sarhoşluk): Alkol; düşük dozlarda alındığında uyarıcı etkiliyken, yüksek dozlarda intibitör (baskılayıcı) etkilidir. Entoksikasyonun başlangıç döneminde hastalar açık fikirli, konuşkan ve duygusal yönden labil olurlar (disinhibisyon) . Kendine güvende artış ve affektif kabarma izlenir. Zamanla yakın bellek bozulur (block-out), konsantrasyon yetisi ve içgörü azalır. Kırmızı yüz, anlaşılmaz konuşmalar, ataksik yürüme, koordinasyon bozukluğu, dikkat azalması, fazla konuşma, çabuk sinirlenme, aşırı neşeli bir hal yada depresif belirtiler ortaya çıkabilir. 400 mgl/dl'nin üzerindeki alkol miktarı potansiyel olarak öldürücüdür, ölümün en önemli nedeni solunumun durmasıdır.

Patolojik entoksikasyon: Bazı kişilerde göreceli olarak düşük dozlarda alkol ağır entoksikasyonlara neden olabilir. Bilinç bulanıklığı, sanrı ve varsanılar görülebilir. Hastada aktivitelerde artış, dürtüsellik ve saldırganlık olabilir. bu dönemler derin uyku ile sonlanabilir. Uyandıklarında entoksikasyon sırasında yaptıklarını hatırlamazlar.

Alkol yoksunluğu: Alkol bağımlısı olan bir kişi alkol almayı bırakırsa, şiddeti alkol kullanım süresi ve şiddetine, aynı anda diğer ilaçların kullanılıp kullanılmaması ve daha önceki yoksunluk dönemi öyküsüne bağlı olan yoksunluk belirtileri ortaya çıkar. Ellerde ve tüm kaslarda titreme, yüz kızarıklığı, anksiyetede artış, bulantı, kusma, uykusuzluk gibi yoksunluk belirtileri ortaya çıkabilir. Bir kısım hastada alkol yoksunluğuna bağlı epileptik nöbet görülebilir. Alkol yoksunluğu tedavisinde; beyinde alkolle çapraz reaksiyon yapan (alkolün bağlandığı bölgelere bağlanıp benzer etkiler gösteren), yerine koyma amaçlı benzodiazepinler kullanılır. Fakat bunlar da bağımlılık yapabileceği için kısa süreli kullanmak (özellikle ilk7-10 gün) ve dozlarını yavaş yavaş azaltarak kesmek önemlidir. Ağızdan beslenmesi iyi olmayan hastalarda intravenöz mai takılabilir. Alkol bağırsaklardan vitamin emilimini engellediği için (özellikle B12 vitamini) intra musküler ve oral olarak vitamin verilebilir.

Deliryum tremens: Alkol yoksunluğu sırasında hastaların yaklaşık %5 kadarında ölümcül olabilen deliryum tablosu ortaya çıkar. Hastada bilinç bulanıklığı vardır, yer, zaman ve kişi yönelimi bozulmuştur. Sıklıkla varsanılar (özellikle görsel) ve sanrılar tabloya eşlik eder. Huzursuzluk, ajitasyon, uyku bozukluğu ve kabuslar sıktır.

YEME BOZUKLUKLARI

Anoreksiya nervoza ve bulimia nervoza; temel olarak yeme davranışında ve beden algısındaki bozukluklar ile seyreden hastalıklardır. Yeme davranışındaki bozuklukların yanında birçok farklı psikolojik, biyolojik ve sosyokültürel özellikler hastalığa eşlik eder.
 

Eski25-07-2007, 18:46   #13
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Anoreksia Nervoza

Anoreksia nervoza fizyolojik, davranışsal, psikolojik değişkenlikler gösteren, patolojik bir şişmanlık korkusu, beden imgesinde önemli bozukluklar, bitip tükenmeyen bir zayıflama isteği ile belirli bir hastalıktır. Tanı için; boya göre beklenenin %85'inden düşük beden ağırlığı ve art arda en az 3 menstrüel döngünün olmaması gerekmektedir. İki alt tipi vardır:

- Kısıtlatıcı alt tip: Yeme alımı kısıtlanmıştır.

- Tıkınırcasına yiyen-boşaltan alt tip: Tıkınma epizodlarını takiben kusma ve/veya laksatif-diüretik kullanımı ile yediklerini boşaltma davranışı vardır.

%85'inde hastalık 13-20 yaşlar arasında başlar. En sık başlangıç ergenlik yıllarının ortasındadır. Kızlarda erkeklere göre 10-20 kat daha fazladır. Ergen kızların %0.5-1'inde görülür.

Eskiden modern batı toplumun ve üst sosyo-ekonomik düzeyin hastalığı olarak kabul edilirken, geleneksel doğu toplumlarının batı kültürüne maruziyeti ve göç arttıkça, bu toplumlarda da yeme bozukluğu görülme oranı artmıştır. Etiyolojide genetik etkenler de suçlanmaktadır; kız kardeşlerde insidansın arttığına dair çalışmalar vardır fakat bu durum, genetik etkenlerin yanında, sosyal etkileşim ve öğrenme davranışından da kaynaklanıyor olabilir. Özellikle yemekle ilgili mesleklerde (garson, restoran işletmecileri) ve kilonun önemli olduğu mesleklerde (mankenlik, balerin, sporcu) daha sık görülmektedir. Başlatıcı etken; kilo veya dış görünümle ilgili bir eleştiri alma veya alay konusu olma olabilir.

Sıklıkla obsesif-kompulsif davranışlar, depresyon ve anksiyete eşlik eder. Yeme düşüncesiyle aşırı uğraş, yemek hazırlama sırasında aşırı titizlik, yemeği çok küçük parçalara bölerek yeme görülebilir. Beden algısıyla ilgili patolojiler sıklıkla tabloya eşlik eder; belirgin derecede zayıf olmaya rağmen şişman olduğunu düşünme veya bedeninin bir kısmının (sıklıkla kalçalar) aşırı yağlı olduğunu düşünme bulunabilir. Kilo kaybı derinleştikçe hipotermi ( 35.8 °C'e kadar), ödem, bradikardi, hipotansiyon ve lanugo (yeni doğandakine benzer kıllanma arışı) gibi fiziksel belirtiler ve bazı metabolik değişiklikler ortaya çıkabilir. Kardiyak aritmilere bağlı ölüm gelişebilir. Kusma davranışı varsa, aşırı potasyum kaybına bağlı EKG değişiklikleri, yemek borusunda yırtıklar, tükrük bezlerinde aşırı şişme ve diş problemleri ortaya çıkabilir. Hastalık iç görüsü genellikle yoktur ve tedaviye kendiliğinden başvuru nadirdir.

Prognoz kişiden kişiye büyük farklılık gösterir. Genellikle iyileşme ve relapslarla kronik olarak seyreder. Düzelme gösteren hastalarda bile yiyecek ve vücut ağırlığıyla ilgili ilgili aşırı zihinsel meşguliyet sıklıkla devam eder, sosyal ilişkiler bozulur ve çoğu hastada depresif belirtiler görülür. %5-18'inde ölüm görülür.

Bulimia Nervosa:

Temel klinik belirtisi; denetimi yitirmiş olma duygusunun eşlik ettiği yineleyen, büyük miktarda yeme ataklarından sonra, yediklerini kusma ve/veya laksatif-diüretik kullanımı ile boşaltmadır. Anoreksianın aksine yeme alımında belirgin kısıtlama yoktur ve çoğunlukla normal kiloda veya kilodurlar.

Anoreksiyadan daha sık görülür. Genç kadınların %4-13'ünde farklı düzeylerde bulimik belirtilerin olduğu düşünülmektedir. Anoreksiyaya göre daha geç başlangıçlıdır (geç ergenlik-erken erişkinlik dönemi). Anoreksiya hastalarına göre daha dışa dönük ve dürtüsel özellikler gösterebilirler. Alkol ve madde bağımlılığı, kleptomani, emosyonel dengesizlik ve intihar girişimleri eşlik edebilir.

Hastalık iç görüleri anoreksiyaya göre daha fazladır ve kendiliğinden tedaviye başvuru daha sıktır. Prognoz anoreksiyaya göre daha iyidir. Yine de sıklıkla alevlenmeler ve sönmelerle giden kronik bir hastalıktır. Zamanla anoreksiya nervosaya dönüşüm görülebilir.
 

Eski26-07-2007, 19:39   #14
supreme
 
Psikiyatrik Hastaliklar - supreme

emeğine sağlık çok uğrasmıssın
 

Eski26-07-2007, 20:33   #15
Altunizade
 
Psikiyatrik Hastaliklar - Altunizade

alpi ben bunu nasıl okuyayım şimdi?
 

Eski26-07-2007, 22:16   #16
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Alıntı:
Orjinal Mesaj Sahibi Altunizade Mesajı Göster
alpi ben bunu nasıl okuyayım şimdi?
valla açıkçası bende hepsini okumadım.... ama bir çıktı aldım... boş zamanlarımda okurum... merakeden böyle yapabilir...
 

Eski26-07-2007, 22:17   #17
ayyash07
 
Psikiyatrik Hastaliklar - ayyash07

yazıcısı olmayan napsın alpi... bu eşsiz bilgilerden mahrummu kalsın
 

Eski26-07-2007, 22:20   #18
alpi_09
 
Psikiyatrik Hastaliklar - alpi_09

Alıntı:
Orjinal Mesaj Sahibi ayyash07 Mesajı Göster
yazıcısı olmayan napsın alpi... bu eşsiz bilgilerden mahrummu kalsın
abi sidi veya diskete kaydedip dışarıdan çıktı alabilir...demokrasilerde çare tükenmez...
 

Eski26-07-2007, 22:34   #19
xyxxyx
 
Psikiyatrik Hastaliklar - xyxxyx

sen okuduktan sonra söyLe ben vaziyeti anLatiim sana teşhisi koyarsın çok kastı okumak be abi

aLtuni sabitLesene herkes bi parça buLacak kendnen garantisi var
 

Cevapla





Şu Anda Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 

Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 05:07.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)



pvp serverler, ukash, Maç Özetleri, diğer yarım son bölüm, kırmızı shop, dövme, kız oyunları


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Wardom Internet Adresimizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Wardom hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler için webmaster \@wardom.org adresi ile iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) gün içerisinde Wardom yönetimi olarak tarafımızca gereken işlemler yapılacak ve avukatlarımız size dönüş yapacaktır.