Geri Dön   Wardom.Org > Milli ve Dini Unsurlar > Mustafa Kemal ATATÜRK

 
Eski15-02-2013, 12:44   #1
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation BAŞBUĞ Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

AİLESİ

Mustafa Kemal ATATÜRK, 1881 (Rumî 1296) yılında Selanik’te Koca Kasım Mahallesi Islahhane Caddesi’nde bugün müze olan üç katlı bir evde dünyaya gelmiştir. Babası o sırada kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım’dır. Baba tarafından dedesi, ilkokul öğretmeni olan Kızıl Hafız Ahmet Efendi; anne tarafından dedesi ise Sofu-zade (Sofi-zade) Feyzullah Efendi'dir.


ULU ÖNDER BAŞBUĞ Mustafa Kemal ATATÜRK’ün Selanik’te Doğduğu Ev

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün hem baba hem de anne tarafından soyu “evlâdı fatihan” yani Rumeli’nin fethinden sonra buraların Türkleştirilmesi için Anadolu’dan (Konya/Karaman bölgesinden) göçürülüp, iskân edilen Türk boylarındandır.

Baba soyu, Manastır vilâyetinin Debrei Bala sancağına bağlı Kocacık köyüne yerleşmiştir. Ali Rıza Efendi’nin babası Kızıl Hafız Ahmet Efendi ile onun kardeşi Kızıl Hafız Mehmet Emin Efendi 1800’lü yılların başında o dönemde yine bir Türk toprağı olan Selanik’e göç etmişlerdir. Ali Rıza Efendi 1839’da Selanik’te dünyaya gelmiştir. Selanik’te Abdi Hafız Mektebi’nde okumuş, Vakıflar İdaresine kâtip olarak girmiş, “Gümrük Memurluğu” görevlerinde bulunmuş ve son olarak ticaretle meşgul olmuştur


Kocacık’taki ATATÜRK’ün Dedesinin Evi (1993-Yıkılmadan Önce)

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün anne soyu da, Fatih Sultan Mehmet döneminde Konya-Karaman civarından Rumeli’ye göçürülüp, iskân edilmiş olan Türk boylarındandır. Bu sebeple aileye “Konyarlar” da denilmektedir. Tamamen Türk olan Vodina sancağına bağlı Sarıgöl nahiyesine yerleşen aile; sonradan Selanik yakınlarındaki Lankaza’ya geçmiştir.



1839 doğumlu Ali Rıza Efendi, 1857 doğumlu Zübeyde Hanımla 1870 veya 1871’de evlenmiştir. Altı çocukları olmuştur: Fatma (1871/1872-1875), Ahmet (1874-1883), Ömer (1875-1883), Mustafa (Kemal ATATÜRK) (1881-1938), Makbule (Boysan Atadan) (1885-1956) ve Naciye (1889-1901). Kardeşlerinden Fatma dört, Ahmet dokuz, Ömer sekiz yaşlarında, o senelerde Rumeli’yi kasıp kavuran salgın kuşpalazı (difteri) hastalığından çocuk yaşlarında vefat etmişlerdir. En küçükleri olan Naciye ise on iki yaşında vefat etmiştir. ATATÜRK, Selânik Askerî Rüştiyesinden itibaren hayatı boyunca dostlukları ve arkadaşlıkları devam etmiş olan Fuat Bulca’ya bir gün şöyle demişti: “Kardeşlerim arasında en sevdiğim Naciye’ydi. Çocuk yaşının üstünde hisli, duygulu ve öğrenmeye meraklıydı. Ben Harbiyeye giderken kitaplarımı istemişti. Annemden onu okutmasını istemiştim. Ne ablam Fatma’yı ne ağabeylerim Ahmet ve Ömer’i hatırlayamıyorum. Son ikisi aynı yıl, 1883’te ben iki yaşında iken ölmüşler. Naciye, annem gibi sarışın, mavi gözlü, duru beyaz tenli idi.”

Mustafa Kemal, 1887’de yedi yaşına girdiğinde ilkokula çağına gelmiştir. Babasının istememesine rağmen, Zübeyde Hanım’ın ısrarları üzerine önce Koca Kasım Mahallesi’ndeki Mahalle Mektebine törenle giren Mustafa, kısa bir süre sonra; Selanik’in şöhretli öğretmenlerinden ve eğitimcilerinden Şemsi Efendi'nin yeni metotlarla elifba öğretimi yaptığı özel okula yazdırılmış ve esas öğrenimine burada başlamıştır. Mustafa okuyup yazmayı burada öğrenmiş, babasının ölümüne kadar bu okulun sınıflarını düzenli olarak takip etmiştir.

Ticari faaliyetleri iyi gitmeyen Ali Rıza Efendi, bu olaydan çok etkilenmiş ve hastalığa yakalanarak yaklaşık üç yıl hastalıkla uğraştıktan sonra 28 Kasım 1893’te Selanik’te vefat etmiştir. Üç çocukla dul kalan Zübeyde Hanım Langaza’daki kardeşi Hüseyin Ağa’nın yönettiği Lankaza’daki Çalı (Rapla) Çiftliğine gitmiştir. Bu durum Mustafa’nın öğrenim hayatına bir ara vermiştir. Öğrenmek ve yetişmek imkânlarından mahrumiyetin verdiği huzursuzlukla âdeta bunaldığı görülen bu kabiliyetli ve yaratıcı çocuğu, annesi nihayet okula devam etmek üzere Selanik’teki teyzesinin yanına yollamak zorunluluğu duymuştur. Altı ay kadar süren çiftlik hayatından sonra Selânik’e gelen Mustafa Mülkiye Rüştiyesi (ortaokulu)ne başlamıştır. Burada müdür muavinliği de yapan ve “Kaymak Hafız” diye anılan matematik öğretmeni Hüseyin Efendi’nin, bir olay nedeniyle Mustafa’yı dövmesi, bunu gururuna yediremeyen Mustafa’nın, büyük annesi Ayşe Hanım tarafından okuldan çıkarılmasına sebep olmuştur.

Küçüklüğünden itibaren Mustafa, asker olmak istemiştir. Annesine haber vermeden Selanik Askerî Rüştiyesi’nin sınavlarına girerek başarılı olmuştur. Bunun üzerine Mustafa, Nisan 1894’te Selanik Askeri Rüştiyesinin ikinci sınıfından öğrenimine başlamıştır.

Düzenleyen SerKan1923 : 10-09-2014 14:02.
 

Eski15-02-2013, 12:58   #2
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

ÖĞRENİM HAYATI

Selanik’teki Öğrenimi

1887’de Mustafa Kemal, altı yaşını tamamlamış ve ilkokul çağına gelmiştir. Babası Ali Rıza Efendi'nin istememesine rağmen, annesi Zübeyde Hanım'ın ısrarı sonucu önce Koca Kasım Mahallesi’ndeki Mahalle Mektebine başlayan Mustafa, kısa bir süre sonra; Şemsi Efendi'nin yeni metotlarla öğretim yaptığı özel okula yazdırılmış ve esas öğrenimine burada başlamıştır.

Ali Rıza Efendi'nin vefatı (28 Kasım 1893) sonrası, Zübeyde Hanım'ın çocukları ile birlikte kardeşinin Langaza’daki çiftliğine gidişi, Mustafa’nın öğrenim hayatına bir ara vermesine neden olmuştur.

Altı ay kadar süren çiftlik yaşamından sonra Selanik’e gelen Mustafa, Mülkiye Rüştiyesi (ortaokulu)ne başlamıştır. Burada, matematik öğretmeni Hüseyin Efendi'nin, sınıftaki bir olay nedeniyle Mustafa’yı dövmesi üzerine, Mustafa büyük annesi Ayşe Hanım tarafından okuldan alınmıştır.

Çocukluğundan itibaren askerliğe büyük bir ilgi duyan Mustafa, asker olmak istiyordu. Hatıralarında kendisinin anlattıklarına göre, üniformalı olarak Askerî Rüştiyeye giden komşularından Kadri Bey'in oğlu Ahmet ve sokaklarda gördüğü üniformalı subaylar onun askerlikle ilgili heveslerini kamçılamıştır. Nihayet asker olmasını istemeyen annesine haber vermeden Selanik Askerî Rüştiyesinin sınavlarına girerek başarılı olmuştur. Daha önceden dört yıl olarak eğitim yapan askerî rüştiyelerin, o yıl birinci sınıflarının lâğvedilerek üç yıla indirilmesi üzerine, Mustafa Nisan 1894’te Selanik Askeri Rüştiyesinin ikinci sınıfından öğrenimine başlamıştır.

Bu dönemde sivil ortaokullar çekiciliği az olan okullardı. Askerî rüştiyeler ise Türkçe'ye daha çok önem vermekte, yabancı dile iki yıl erken başlamaktaydılar. Fransızca ders olarak okutulmaktaydı. Bu okullarda spor salonları da bulunmaktaydı. Sivil rüştiyelerde ise bu imkanlara sahip değildi. Yine askerî rüştiyelerde öğrenciler, yetenekleri ve durumlarına göre yükselebiliyorlardı. Tüm bunların yanı sıra bu okulları bitirenler, orduya girdiklerinde, geniş Osmanlı İmparatorluğu’nun uzak köşelerindeki insanların yaşayışlarını görüp öğrenme fırsatını bulabiliyorlardı. Bu sivil okul mezunlarının kolay kolay elde edemedikleri bir başka imkândı.

Selanik Askerî Rüştiyesi, Mithat Paşa Caddesi’nde, yeni ve oldukça güzel bir binaya sahip bulunan, düzenli ve disiplinli bir okuldu. Dersleri ihtisas esasına göre okutan ve çoğunluğunu subaylar teşkil eden bir öğretim ve yönetim kadrosuna sahipti. İlk gençlik çağındaki iki yüz civarında üniformalı subay adayı, tam bir disiplin içinde orta öğrenimle birlikte ilk askerlik eğitimlerini de burada görmekte idiler. Mustafa, çok kısa sürede öğretmenlerin ve komutanlarının dikkatlerini çeken seçkin bir öğrenci olarak kendisini çevresine tanıttı. Kendi hatıralarında anlattığına göre Mustafa, Rüştiyede matematik dersine merak sarmış; bu derste sınıfın “müzakerecileri” arasına girmiştir. Çok sevdiği bu dersin öğretmeni Yüzbaşı Üsküplü Mustafa Sabri Bey (Harp Okulu 1297/1882 yılı mezunlarından), onun yetenek, yaratıcılık ve olgunluğunu teşhis ederek, ona “Kemal” adını vermiştir. Böylece, yarının Atatürk’ü, Mustafa Kemal olarak tarihe mal oluyordu. Mustafa Kemal, 1895 yılı sonu veya 1896 yılı Ocak ayında, on beş yaşında, Askerî Rüştiyenin kırk (veya kırk üç) kişilik olan son sınıfını, bütün derslerden geçme tam notu olan 45 alarak (43 aldığı biri hariç) dördüncü bitirmiştir.





Manastır Askerî İdadisi Öğrenimi ve Burada Kişiliğini Etkileyen Olaylar, İnsanlar

Mustafa Kemal, Askerî Rüştiyeyi bitirirken idadî (lise) eğitimine İstanbul’da Kuleli Askerî Lisesinde devam etmek istemiştir. Fakat, vatansever bir kurmay subay olan Hasan Bey, onu bu kararından vazgeçirmiştir. Hasan Bey, birçok defa Rüştiyeye mümeyyiz olarak gelen ve sınavlarda Mustafa Kemal’i tanıyıp seven bir komutanı idi. Hasan Bey, o günlerde bir münasebetle genç öğrencisine, lise eğitimine nerede devam edeceğini sormuş ve niyetinin İstanbul’a gitmek olduğunu anlayınca da şu tavsiyede bulunmuştur: “Bundan vazgeçiniz oğlum. Manastır'a gidiniz, orada daha iyi yetişirsiniz.” Mustafa Kemal, Hasan Bey'in bu tavsiyesini dinleyerek Manastır Askerî İdadîsine gitmiştir.

1896 yılı Mart ayının ortalarına kadar Selanik’te tatilini geçiren Mustafa Kemal, tatil bitiminde Selanik’ten trenle Manastır‘a yolcu edilmiştir. İdadîde yatılı ve daha üstün dereceli bir okulun hayat ve öğretim şartlarına kısa sürede intibak eden genç Mustafa Kemal için, artık ömrünün sonuna kadar sürecek olan aile yuvası dışındaki hayat başlamıştır. Bundan sonra ev yaşantısı sadece izin ve tatillerde kısa süreli olabilecektir. Askerlik mesleğinin meşakkatli ve zorlu özelliklerinden de kaynaklanan bu durum, biraz da onun “bağımsız yaşama” karakterine uygun düşmüştür.


Manastır Askerî İdâdîsi

Manastır Askerî İdadîsindeki sınıf arkadaşları arasında Üsküp, İşkodra, Yanya ve Manastır Askerî Rüştiyelerinden gelen öğrenciler bulunmaktadır. Bu ortam içinde çeşitli karakter, mizaç ve seviyede genç insanlarla tanışmak, anlaşmak ve onlara kendini kabul ettirmek hususunda Mustafa Kemal’in üstün vasıflarının burada da büyük bir rol oynadığı şüphesizdir.

Manastır Askerî İdadisinde Mustafa Kemal, matematikte çok başarılı olmuş, Fransızca'da ise istediği seviyeye gelememiştir. Kendi hatıralarında bunu şöyle anlatmıştır: “Askerî Rüştiyeyi ikmal ettiğim zaman, merakım epeyce ileri gitmişti. Manastır Askerî İdadisinde riyaziye (matematik) pek kolay geldi. Bununla meşgul olmaya devam ettim. Fakat Fransızca'da geri idim. Muallim benimle çok meşgul olmuyor, acı ihtarlarda bulunuyordu.”

Burada Mustafa Kemal’i en çok etkileyen arkadaşlarından biri olan Ömer Naci, ona edebiyat ve şiir merakı aşılamıştır. Sonradan İttihat ve Terakki'nin hatibi olacak olan ve genç yaşta Birinci Dünya Harbi sırasında hayatını kaybeden Ömer Naci, Bursa Askerî İdadisinden kovularak, Manastır İdadisine yollanmıştı. Mustafa Kemal hatıralarında şunları anlatmıştır: “O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu. Merhum Ömer Naci, Bursa İdadisinden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Onun ilgilendiği konunun şiir ve edebiyat olduğuna o zaman muttali oldum. Onunla çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden men etti. ‘Bu tarz iştigal seni askerlikten uzaklaştırır.’ dedi. Ne var ki, güzel yazmak hevesi ben de baki kaldı.” Bu ikazı yapan kitabet öğretmeni alay emini Mehmet Asım Efendi'dir. Aynı olayı Mustafa Kemal, daha sonraları Ali Fuat Paşa'ya şöyle anlatır: “Eğer kitabet hocamız imdadıma yetişmeseydi, ben de şair olup çıkacaktım. Çünkü hevesim vardı. Asım Efendi bir gün beni çağırdı: ‘Bak oğlum Mustafa dedi, şiiri filân bırak. Bu iş senin iyi asker olmana mani olur. Diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk. İleride belki iyi bir şair ve hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde kat‘iyen yükselemez.’ Hocamın ne kadar haklı olduğunu hadiseler ispat etti. Çok arzu ettiği hâlde Naci, Erkânıharp (kurmay) zabiti olamadı.”

Bu ikaz ve yönlendirmenin Atatürk’ün hayatını ve kaderini doğrudan etkilediğine şüphe yoktur. Fakat, Ömer Naci’nin de Mustafa Kemal’in fikrî alt yapısının oluşmasında diğer faktörlerle birlikte önemli bir rol oynadığı da kesindir. Nitekim, genç Mustafa Kemal’in dönemin vatan ve hürriyet şairi Namık Kemal ile Türkçü şairi Mehmet Emin Yurdakul’un şiirleri ile tanışmasında Ömer Naci’nin etkili olduğu bilinmektedir. İdadide, Namık Kemal’i tanımak, duymak, onun gizlice elden ele dolaşan vatan şiirlerini bulmak, okumak işini Hatip Ömer Naci sağlamıştır. Atatürk, sonradan 14 Eylül 1931’de yaptığı bir konuşmada Mehmet Emin Yurdakul ile ilgili şunları söylemiştir: “...Şair Mehmet Emin Yurdakul’un ilk kez Manastır Askerî İdadisinde öğrenciyken okuduğum ‘Ben bir Türk‘üm, dinim, cinsim uludur’ dizeleriyle başlayan manzumesinde bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum...”

Tarih öğretmenleri Mehmet Tevfik (Bilge) Bey'in de etkileriyle, gençler Fransız İhtilâli'nin temel ilkelerinden biri olan hürriyet kavramı ile de burada tanışmıştır. Topçu Kolağası Mehmet Tevfik Bey, o dönemin tarihçilik anlayışından uzak, Türk tarihini bütün genişliği ve eskiliği ile kavramış ve öğrencilerine dersini sevdirerek, esaslı tarih bilinci ve kültürü veren bir öğretmendi. Ali Fuat Cebesoy’un, “Değerli ve milliyetçi bir Türk subayıydı. Türk tarihini iyi biliyor ve öğrencilerine tarih zevkini veriyordu. Atatürk, Türk tarihini bütün genişliği ve derinliği ile kavramış bulunan hocasından daima saygı ile söz etmiştir. Bir gün bana ‘Tevfik Bey'e minnet borcum vardır. Bana yeni bir ufuk açtı.’ demiştir.” şeklinde tanıttığı Kolağası Mehmet Tevfik Bey (1865-1945) Atatürk’ün derin tarih bilgisi ve bilincinin oluşmasında önemli katkısı olmuştur.




Manastır İdadisinin ikinci sınıfına geçen Mustafa Kemal, 1897 yılının ilk günlerinde sıla iznini geçirmek üzere trenle Selanik’e dönmüştür. Mart'ın ilk günlerine kadar devam edecek izinden faydalanarak Fransızca'sını kuvvetlendirmeyi düşünmüş ve 1888’de kurulmuş olan Tophane semtindeki “College Des Freres De Salle” (Frerler Okulu)in özel kurlarına kaydını yaptırarak dersleri düzenli olarak takip etmiştir. Birinci sınıfta kendisini ikaz eden Fransızca öğretmeninin acı ihtarlarına yeniden muhatap olmak istememiştir. Kendi hatıralarında, “iki, üç ay gizlice Frerler Mektebinin hususî sınıfına devam ettim. Böylece mektep derslerine nispetle fazla derecede Fransızca öğrendim.” demiştir. Bu özel derslerde Mustafa Kemal’in öğretmenlerinden biri Frere Rodriquez (1849-1941)’dir. Öğretmeninin anlatımına göre, Mustafa Kemal gayet ciddî, zeki ve çalışkan, elinde daima kitap bulunan bir gençtir. Mustafa Kemal, subay olduktan sonra da zaman zaman kendisinden ders almaya gelmiştir. Mustafa Kemal, gerçekten idadîden başlayarak gençlik yıllarında Fransızca öğrenmeye büyük önem vermiştir. O, “Bir kurmay subay mutlaka yabancı dil bilmelidir, bunun aksini düşünmek büyük hatadır.” demiştir.

Manastır Askerî İdadîsinde Mustafa Kemal’in ilk seneye ait öğrencilik hayatı hakkında resmî bir belgeye sahip değiliz. Fakat 1897 Aralık ayında ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçerken yalnız, kitabet ve Fransızca'dan 45 üzerinden birer not eksiği ile 44 aldığını ve 52 mevcutlu sınıfı üçüncü olarak bitirdiğini biliyoruz. Bu seneki durumunu Mustafa Kemal sonradan şöyle anlatmıştır: “İdadîde iken muannidane (inatla) bir surette çalışıyordum. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimizde şiddetli bir gayret vardı.”

Bu çalışmanın ve başarılı bir askerî lise eğitiminin ardından Mustafa Kemal, Aralık 1898’in ilk yarısında son bulan sınavların sonucunda her dersten tam not (45 ve 20) alarak 54 mevcutlu üçüncü sınıfı ikinci olarak bitirip, diplomasını almıştır. Aslında, not defteri incelendiğinde görülmektedir ki, sınıfın iki birincisi vardır. Listede birinci gösterilen Selanik'li Ahmet Tevfik Efendi ile ikinci sırada yer alan Mustafa Kemal’in notları aynıdır. Her ikisi de “beher dersin tam numarası” olan 420 toplam not ile mezun olmuşlardır.

Harbiye Öğrenimi ve Burada Kişiliğini Etkileyen Olaylar, İnsanlar

1898 yılı Aralık ayının ortalarından, 1899 yılının Mart ayı ortalarına kadar Selanik’te tatilini geçiren Mustafa Kemal, İstanbul Pangaltı’daki Harbiye Mektebinde yüksek öğrenimine devam etmek için Selanik’ten vapura binmiş ve İstanbul’a, payitahta hareket etmiştir. Birikimi ile yeni bir hayata atılacağı, kişiliği ve düşüncelerinin daha da olgunlaşacağı Harp Okuluna girişi (duhulü) 1 Mart 1315/13 Mart 1899, apolet numarası 1283’tür. Harbiyeli Mustafa Kemal, buradaki “1315 duhullülere mahsus künye defteri”ne “Selanik’te Koca Kasım Paşa Mahallesi gümrük memurlarından Müteveffa Ali Rıza Efendi'nin mahdumu uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96” olarak, 1282 Selanikli Ahmet Tevfik Efendi (96) ile 1284 Manastırlı Recep Fahri Efendi (95) arasına kaydedilmiştir.


Harp Okulu-İstanbul

Mustafa Kemal’in Harbiye’deki arkadaşları öncelikle Manastır İdadisinden gelenler olmuştur. Bunların arasında, Ahmet Tevfik ilk sırayı almaktadır. Çocukluk arkadaşı, Rüştiye ve İdadide de birlikte okuduğu Mustafa Nuri (Conker), Lütfi Müfit (Özdeş), Ali Fuat (Cebesoy), Arif (Ayıcı), Hayri (Tırnovacık), Kâzım (Karabekir), Ömer Naci, İsmail Hakkı (Pars), Kâzım (İnanç), Kâzım (Özalp), Ali Fethi (Okyar), onu takip eden arkadaşlarıydı. Bunların bazıları kendi devresi, bazıları da kendisinden önce veya sonraki devrenin öğrencileri idi.

Hayri Paşa (Tırnovacık), anılarında gazeteci Naci Sadullah’ın “Sınıfta, en fazla kimlerle samimî konuşurlardı paşam?” sorusuna şu cevabı vermiştir: “Manastır İdadisinden kendileriyle birlikte gelen Tevfik bey'le ki bu kıymetli arkadaşı mektepten mezun olduğumuz sene kaybettik. Sonra şimdi Kırşehir mebusu bulunan Müfit bey de samimî dostlarındandı...”

Mustafa Kemal Harbiyede öğretime başladığı sırada, okul komutanı 24 yıl (1884-1908) bu kutsal yuvaya komutanlık yapmış olan Mustafa Zeki Paşa; öğretim başkanı, o zamanki ismi ile “ders nazırı”, daha sonra Çanakkale’de kendisine kolordu komutanlığı yapacak olan Esat Paşa'idi.

Mustafa Kemal’in Harp Okulundaki öğretmenleri arasında, onun kişiliğini etkileyen ve onu hayata hazırlayan çok değerli öğretmenleri olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında sonradan İstanbul Üniversitesi'nde profesör olan, Türk Tarih Kurumu kurucu üyesi ve milletvekili olan Fransızca öğretmeni Necip Asım (Yazıksız) Bey (1861-1935), talim öğretmeni Rahmi Paşa ve onun maiyetindeki Binbaşı Fazıl Bey, sonra korgeneral ve milletvekili olan Yüzbaşı Naci (İldeniz) Bey ve Teğmen Osman Efendi bulunuyordu.

Ali Fuat Cebesoy öğretmenleri hakkında şunları anlatmıştır: “Hocalarımızdan memnunduk. Talim öğretmenlerimizin başında öğrenimini Almanya'da yapmış olan Rahmi Paşa bulunuyordu. Maiyetinde Birinci Dünya Savaşı'nda ölen, hünkâr yaverlerinden Binbaşı Fazıl Bey, Yüzbaşı Naci (rahmetli korgeneral ve milletvekili Naci Eldeniz) ve Teğmen Erzurumlu Osman Efendi vardı. Osman Efendi talim yaptırırken: “Birinci mangadan sağdan itibaren beş kişi kop da gel!” diye bizleri çağırırdı. Bundan dolayı kendisine Kopdagel adını vermiştik. Daha sonra bu lâkabı kendisi de beğenmiş olacak ki, soyadı olarak almıştır.

“Mustafa Kemal en ziyade Yüzbaşı Naci Bey'i sayar ve severdi. Hatırımda yanlış kalmadıysa, Manastır'dan tanışıyorlardı. Bu saygı ölünceye kadar devam etti. Çok yıllar önce Naci Paşa kolordu kumandanıyken bir münasebetle Atatürk’ü ziyaret etmişti. Ben de oradaydım. Kendisine çok itibar etti. ‘Buyurunuz hocam.’ diye yer gösterdi ve sonra bana döndü: ‘Naci Paşa Hazretlerinin’, dedi, ‘ikimizin üzerinde de emeği vardır.’ Ben, okula geldikten on beş gün kadar sonra ders nazırlığına Yanyalı Esat Paşa atandı. O zaman rütbesi albaydı. Taşkentli Mehmet Kaçın'ın sülâlesinden olan Esat Paşa vatanperver ve bilgili bir askerdi. Harp Okulunda ve Harp Akademisinde birçok ıslahat yapmıştır. Bu kişi Balkan Savaşı'nda Yanya savunmasında benim kumandanımdı. Onun kolordusunun kurmay başkanlığını yaptım, yine onun emri altında 23 ncü Tümen Kumandan Vekili olarak Pasita ve Pizani mevkilerini müdafaa ettim. Yaralandığım zaman çok üzülmüştü.”

“Esat Paşa, Çanakkale Savaşları’nda Atatürk’e de kumandanlık etmiştir. Atatürk'ün meşhur 19ncu Tümeni Esat Paşa'nın kumandasındaki 3 ncü Kolordunun kuruluşu içindeydi.”

Mustafa Kemal Harp Okulu 1 inci sınıfında, 635 mevcutlu piyade sınıfında bütün derslerden 484 not almış ve 9 uncu olarak ikinci sınıfa geçmiştir. 2 nci sınıfta 420 arkadaşı arasında toplam 522 not alarak ve 11 inci olarak üçüncü sınıfa geçmiştir. 3 üncü sınıfta ise 459 arkadaşı arasında üç yıllık notlarının toplamı üzerinden Harp Okulunu 8 inci olarak bitirmiştir.

Okul arkadaşlarının anlattıklarından Harbiyeli Mustafa Kemal’in, bu dönemde hem Fransızca'sını geliştirdiği hem de memleket meseleleri üzerindeki düşüncelerinin daha da olgunlaştığı görülmektedir. Onun nasıl bir öğrenci olduğunu ve ileriye dönük hangi düşüncelere sahip olduğunu göstermek için harbiye öğrenciliği ile ilgili bazı anıları buraya aynen alıyoruz.

En samimî arkadaşlarından Lütfi Müfit (Özdeş)’e göre Harbiyeli Mustafa Kemal:

“Daha o zaman mektepte iken şuursuz, düşüncesiz kötü bir idareye karşı vicdan ve ruhundan fışkıran inkılâpçı düşünceleri bilhassa kayda şayandır. Her okuduğu ders, her mütalâa ettiği ilim ve fenni dikkatle tahlil ederek neticeyi alırdı. Bütün talebe arkadaşlarının ders müşküllerini makul ve mukni cevaplarla izah ederdi. Erkânıharbiyede mesleğe ait ihtisas derslerinde en iyi notu büyük şef almıştır.” Lütfü Müfit Bey Gazi Hazretlerinin istibdat devrinde mektepteki hatıralarını anlatırken onun gazete çıkararak talebe arkadaşlarını tenvir ettiğini kaydetmiş ve şöyle devam etmişti:

“Büyük şef şuursuz idareden o derece ıstırap duymuştu ki, daha mektepte iken o zamanki idareye karşı arkadaşları ile hasbıhâller, tenkitlere başlamış ve hatta büyük tehlikelere rağmen haftada bir iki defa gizli olarak gazete bile çıkarmışlardır.

Daha o zaman evlâdı bulunduğu asil Türk milletine ileride ne büyük hizmetler yapmaya namzet olduğunu pek güzel anlatıyordu. Onun her hâline olduğu gibi dürüst düşüncelerine meftun olan ve candan inanan arkadaşları o büyük adamın etrafına toplanmışlardı.”

Hayri Paşa (Tırnovacık) gazeteci Naci Sadullah’a anlatmıştır: “…Gazi Hazretleri sınıfın en zeki talebesiydi. Hâllerinden, yaşlarından umulmayan bir olgunluk vardı. Çok kuvvetli bir ikna kabiliyetine sahipti herhangi kavgaya tek defa olsun karıştığını hatırlamıyorum.”




“Mekteplerde, intikal kabiliyetinin ve zekâlarının kıtlığını, zorlamalarla telâfiye çalışan bedbaht talebeler vardır. Bu zorlamalardan müstağni olan Gazi Hazretlerinin kitaplar üzerinde mütemadiyen kafa patlatan ezberciler gibi de çalıştığını hatırlamıyorum. Bilhassa merak ettikleri derslerle fazla meşgul olurlardı. Riyaziye (matematik) ve edebiyata karşı fazla düşkünlüğü vardı. En çok okudukları Tevfik Fikret’in bilhassa Sis manzumesini beğenirlerdi. Namık Kemal’i, Abdülhak Hamit’i okumaktan da zevk duyarlardı.


Harbiyeli Mustafa Kemal okul arkadaşları ile birlikte 1900,1901-İstanbul

En fazla meşgul oldukları şeylerden biri de zamanın felsefesi ve fikrî cereyanları idi. Toplumun henüz halledilmemiş davalarıyla dimağlarını meşgul ederlerdi.”

“Sınıftaki durumu, davranışları nasıldı?”

“Gazi hazretleri, sınıfımızın en yakışıklı, en şık, en temiz giyinen talebesiydi. Kendisi, muasır hayatın İstanbul’dan evvel yer bulduğu Selanik’te bulundukları için cemiyetin ince muaşeret kaidelerine hepimizden fazla vakıftı."

“Sınıfta en fazla kimlerle konuşurlardı paşam?”

“Manastır İdadisinden kendileriyle beraber gelen Tevfik Bey'le, ki bu kıymetli arkadaşı mektepten mezun olduğu zaman kaybettik.

Sonra şimdi Kırşehir mebusu bulunan Müfit Bey de samimî dostlarındandı…”

Harp Okulunda Mustafa Kemal’den bir devre önce olan (1900-Piyade-2) fakat, okulu bitirdiğinde bir sene tebdili hava raporu alarak memleketine giden ve Harp Akademisine bir yıl sonra başlayan Asım Gündüz, orada Mustafa Kemal’lerle birlikte aynı sınıfları okumuştur. Anılarında Harbiyeli Mustafa Kemal’i şöyle anlatmaktadır:

“Gerek Harbiyede, gerek Harp Akademisinde bir şey dikkatimi çekmişti. Doğu illerinden ve Anadolu'dan gelen arkadaşlar, İstanbullular gibi, yalnız dersleriyle meşguldüler. Sadece Manastır İdadisinden gelen arkadaşlarımız daha çok uyanık, daha çok batıya dönüktüler. Onlar derslerinin dışında memleketin meselelerini de tartışıyorlar, bu konularda fikirler ileri sürüyorlardı. Mustafa Kemal de bunlardandı.”

“Beni, Mustafa Kemal'le ilk tanıştıran eski arkadaşım Fethi Bey (Okyar) olmuştu. Mustafa Kemal, çok güzel giyinir, çok güzel konuşur, kimseyi kırmaz, terbiyeli bir çocuktu. Doğup büyüdüğü Selanik'in batıyla daha çok bağlantılı bulunması sebebiyle olacak, dikkati çeken fikirleri vardı. Etrafına topladığı arkadaşlarla cesaretle konuşuyor, onları güzel konuşmasıyla kısa zamanda tesiri altına alıyordu. Bizlerin okumadığımız birçok vatan şiirlerini sık sık tekrarlıyordu. Namık Kemal’in bütün şiirlerini bir defterde toplamıştı. Bu şiirleri kısa zamanda bütün arkadaşlar defterlerimize yazmış ve ezberlemiştik. Mustafa Kemal “Milletleri uyandıracak olan fikir adamları, devlet adamlarıdır.” diyordu. Yabancı lisana karşı büyük bir hevesi vardı. Bu maksatla, Beyoğlu’nda bir Fransız madamına pansiyoner olmuştu. Bu Fransız kadın, Fransız Sefareti kuryeleriyle, İttihatçı'ların Paris'te yayınladıkları gazeteleri getirtiyor ve Mustafa Kemal'e veriyordu. Fransız kadın aynı zamanda Mustafa Kemal'e Fransızca dersi veriyordu. Bizler, vatan, millet ve Türklük fikirlerini ilk defa, Harp Akademisi sıralarında ondan duymuştuk. Bizim sınıfta en iyi Fransızca bilen Ali Fuat (Cebesoy)’tı. Çünkü, Ali Fuat Fransız okulundan Harbiyeye gelmişti. Onu takiben de Mustafa Kemal iyi Fransızca bilirdi. Mustafa Kemal, Harbiye'de iken her tatilde Selanik'te bir Fransız okulunun tatil kurslarına devam ederek lisanını ilerlettiğini söylerdi.”

Bütün bu anlatılanlardan anlaşılmaktadır ki, Harp Okulu eğitimi ve öğrenimi dönemi, Mustafa Kemal’in hem vatan, millet, Türklük fikirlerinin olgunlaşmasında hem de batıya dönük çağdaşlaşma düşüncelerinin gelişmesinde önemli bir dönem olmuştur. Ayrıca bu fikirlerini arkadaşlarına da anlatması, okula bu fikirleri yaymak için bir gazete çıkarma girişiminde bulunması, onun daha o dönemde liderlik özelliklerinin gelişmeye başladığını da göstermektedir. O, yine bu dönemde özellikle ilk sınıfta İstanbul’un sosyal hayatı içinde kendisini bulmuş görünmektedir.
 

Eski15-02-2013, 13:00   #3
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

ÖĞRENİM HAYATI

Harp Akademisi Öğrenimi ve Burada Kişiliğini Etkileyen İnsanlar, Olaylar

Mustafa Kemal’in Harp Okulundan “neşet” tarihi olan 28 Kanunusani 1317 yani 10 Şubat 1902 Pazartesi tarihi, Harp Akademisine girdiği tarihtir. Kara Harp Okulu Arşivindeki “1315 duhullülere mahsus künye defteri”nde Ahmet Tevfik, Mustafa Kemal, Recep Fahri ve Ali Şevket’in yer aldığı sayfanın başında, “Manastır Mekteb-i İdadisi’nden vürud eden şakirdan” başlığının devamında “duhul” ve “neşet” tarihleri yazılıdır. Ayrıca Mustafa Kemal’in “çiçek künyesi”nin üzerinde “3. Ordu Erkan-ı Harbiye birinci sene namzetliğine” yazılmıştır. Aynı ibareler, Ahmet Tevfik ve Ali Şevket’in künyelerinin üzerinde de bulunmaktadır.

1848 yılında Harp Okulu içinde “Erkânı Harbiye Sınıfları” adı ile kurulan Harp Akademisi, Esat Paşa'nın Harp Okulu öğretim başkanlığına atanması (1899)ndan sonra, yani Mustafa Kemal’in Harp Okulunda öğrenime başladığı sırada yeni bazı düzenlemeler yapılmıştır. O zamana kadar Harp Okulundan “Erkânı Harp Sınıfları”na geçen öğrencilere “Erkânıharp” (kurmay) deniliyordu. Esat Paşa bunu değiştirmiş, “Erkânıharp namzeti” (kurmay adayı) şekline çevirmiştir. Bundan sonra Harp Akademisi öğrencileri kısaca “namzet” (aday) olarak anılmaya başlanmıştır. O zamana kadar Harp Akademisinin 15 kişiyi geçmeyen öğrenci sayısı yine Esat Paşa'nın çabalarıyla kırka kadar yükseltilmiştir. Fakat, bu öğrencilerden ordunun ihtiyaç fazlası kısmına kurmaylık hakkı verilmemiş, bunlar “mümtaz” adı altında ve yüzbaşı rütbesiyle kıtalara çıkarılmışlardır.

Bu uygulamanın 1902 yılından itibaren başladığı görülmektedir. Bu yıldan itibaren Erkânıharbiye sınıflarından “çok iyi” derecede başarı sağlayanlara “kurmay”, ve “iyi” derecede bitirenlere “mümtaz” unvanı verilmeye başlanmıştır. Bu usul, 1909 yılına kadar devam etmiştir. Mümtazlar arasında kurmay ihtiyacını karşılamak üzere sonradan kurmaylıkları onananlar da olmuştur. Bu dönemde, erkânıharp sınıfı öğrencileri, kurmay yüzbaşı olarak mezun olmuşlar ve iki yıl sonra da kıdemli yüzbaşılığa yükselmişlerdir.

Mustafa Kemal Akademiye başladığı yıl sınıf mevcudu, topçu ve süvari okullarından gelenler ve değişik sebeplerden bir üst sınıftan kalanlar ile birlikte 43 kişidir. Mustafa Kemal ilk yılını 1922’de yayınlanan anılarında şöyle anlatmıştır: “Erkânıharp sınıflarına geçtik. Mutad olan derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların fevkinde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni fikirler peyda oldu. Memleketin idaresinde ve siyasetinde fenalıklar olduğunu keşfetmeye başladık...”

Kara Harp Okulu Arşivindeki, elle yazılmış (matbu olmayan) 16 no.lu numara defterine göre Atatürk’ün Harp Akademisinde okuduğu dersleri, notları ve buradaki ders başarısı şu şekildedir:

Sınıf mevcudu kırk iki kişi olan akademi birinci sınıfta, toplam 580 olan ders notlarından Mustafa Kemal, toplam 479 not almıştır ve başarı sırası 8’dir.

Mustafa Kemal’in, akademi ikinci sınıfında kırk kişilik sınıf mevcudu içinde toplam 480 puan aldığı görülmektedir ve 6’ncı sıradadır.

Mustafa Kemal kurmay yüzbaşı olarak yeminini 08 Teşrinievvel 1320 (Hicrî 11 Şaban 1322, Milâdî 21 Ekim 1904) cuma günü etmiştir. Mustafa Kemal 29 Kanunuevvel 1320 yani 11 Ocak 1905 çarşamba günü “Erkân-ı Harbiye yüzbaşılığı ile mektepten neşet ederek sunuf-u selasede bölük idare ve kumanda etmek üzere atik 5nci Orduya memur buyrulmuştur.”

57 nci dönem Akademi mezunu toplam 37 kişidir. Bunların 13'ü kurmay, diğerleri de mümtaz olmuşlardır. Mevcut bilgi ve belgelere göre, Mustafa Kemal kurmay olarak Akademiyi bitiren 13 kişi arasında, 5 inci olmuştur. Dönemin birincisi Ali İhsan Sabis, ikincisi Asım Gündüz, üçüncüsü Ahmet Sedat Doğruer, dördüncüsü Ahmet Tevfik, altıncısı Mehmet Hayri Turhan, yedincisi Mustafa İzzet Yavuzer, sekizincisi Ali Seydi Uğur, dokuzuncusu Ali Fuat Cebesoy’dur. Diğer üç kurmay da sırasıyla şunlardır: Süleyman Şevket Demirhan, Kemal Ohri, M. Şevki (kurmaylığı geri alınmıştır).

Mustafa Kemal Atatürk’ün Akademideki öğretmenleri arasında kendisini derinden etkileyen öğretmenler vardı. Bu öğretmenler ve girdikleri dersler şunlardır: Topçu Feriki (Tümgeneral) Ahmet Muhtar (eski Osmanlı seferleri tarihi), Kurmay Binbaşı Refik Bey (Napolyon ve sair savaşlar), Kurmay Yarbay Nuri Bey (tabiye), Pertev Paşa (Demirhan), (kurmay görevleriyle 1866 ve 1871 Prusya-Avusturya, Prusya-Fransa savaşları), Kurmay Albay Hasan Rıza Bey (Pertev Demirhan'dan sonra), Kurmay Albay Zeki Bey, Kurmay Yarbay Fevzi Bey.

Sınıf arkadaşı Ali Fuat Cebesoy, Mustafa Kemal'in öğretmenlerinden Nuri Bey ile ilişkileri konusunda şunları anlatmaktadır: "Mustafa Kemal ve ben yeni öğretmenlerimiz içinde en çok Trabzon'lu Nuri Bey'i sayıyor ve takdir ediyorduk. Nuri Bey gerçekten geniş kültürlü, çağına göre aydın düşünceli, stratejide üstat sayılan bir kurmay yarbaydı. Tabiye okutuyordu. Aradaki uzaklığı korumakla beraber öğrencilerine karşı içten ve ağabeyce davranıyordu. Yalnız ders vermekle yetinmiyor, genç kurmay adaylarının çeşitli sorularını da yanıtlamaktan zevk duyuyordu.

‘Bir erkânıharp zabiti, askerlik dışında kalan bilgilerle de donanmış olmalıdır. Yarın hepiniz birer kumandan olacak, sorumluluk yükleneceksiniz.’ diyordu.” Nuri Bey, Birinci Dünya Savaşı seferberliğinde kolordu kumandanı olmuş, fakat savaşa girmeden önce bir kaza sonucunda ölmüştür.

“Şimdi, Mustafa Kemal'in hayatında etkisi olan bir olaydan söz etmek istiyorum.

Yarbay Nuri Bey, bir gün tabiye dersinde gerillâdan genişçe bir şekilde söz etti. ‘gerilla nedir, ne değildir?’ konusu üzerinde uzun uzun durdu. Açıklamada bulundu ve bir ara: ‘arkadaşlar,’ dedi ‘gerillâ olmak ne kadar güçse, onu bastırmak da o oranda güçtür.’

Arkadaşlar, kendisinden birkaç örnek vermesini rica ettiler. Mustafa Kemal ise konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, olayın ülkenin herhangi bir yerinde olmuş gibi açıklanmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Onu arkadaşım Tevfik Selanik de destekledi. Bunun üzerine Nuri Bey ‘Öyle ise, boğaza ait haritalarınızı açın.’ emrini verdi.

Dersten sonra Mustafa Kemal, Nuri Bey'in arkasından gitti:

‘Efendim bu söylediğiniz gerillâ gerçek olabilir, değil mi?’ Nuri Bey kendine özgü olan ve her zaman kullandığı 'nev'ima' sözcüğünü de ekleyerek:

‘Olabilir,’ dedi. ‘Fakat artık bu kadarı yeterli.’

Bu olaydan Mustafa Kemal çok söz etmiştir. Sayın Profesör Afet İnan, kendisinden dinleyerek edebî bir üslûpla kaleme almıştır. Benim bu yazdıklarım, yalnızca belleğimde kalan keskin çizgilerdir.




Mustafa Kemal, bu tabiye dersinin ilk uygulama alanını Trablusgarp Savaşlarında buldu. Bana Tobruk'tan yolladığı bir mektupta, kurmay yarbay Nuri Beyin gerillâ metotlarını başarıyla uyguladığını yazıyordu.”

Gerek kendisinin, gerekse arkadaşlarının anılarından öğrendiğimize göre Mustafa Kemal Akademide kültürel çalışmalara çok önem vermiştir. Gazete çıkarmak işi burada Harbiyeden daha düzenli bir şekilde yürütülmüş, kürsüden konferans niteliğinde konuşmalar yapmış ve bunların metinlerini arkadaşlarına dağıtmıştır.

Mustafa Kemal, 26 Haziran 1902 perşembe günü Kuzguncuk'ta Ali Fuat Cebesoy'un babası İsmail Fazıl Paşa'nın Kuzguncuk'taki köşkünde misafir edilmiştir. O gece orada kalmış, ertesi 27 Haziran cuma günü köşke gelen Osman Nizami Paşa ile tanıştırılmıştır. Osman Nizami Fransızca ve Almanca'yı -edebiyatı dâhil- ana dili gibi bilmekte, İngilizce'yi de yanlışsız konuşabilmektedir. O gün tanışıp görüşmüşlerdir. Osman Nizami Paşa, II. Abdülhamit’in baskı rejimini yumuşatacağına dair hiçbir belirti olmadığına işaret ettikten sonra şöyle demiştir:

“İstibdat idaresi, bir gün elbette yıkılacaktır. Fakat onun yerine batılı manada bir idare gelip memleketi her bakımdan acaba kalkındıracak mıdır? Ben buna inanmıyorum."

Mustafa Kemal, Nizami Paşa'nın Abdülhamit'in adamlarından biri olabileceğinden kuşkulanmıştır. Bu olasılığa karşı yine de düşüncelerini cesaretle söylemiştir:

"Paşa Hazretleri! Garplı manadaki idareler de zamanla gelişmişlerdir. Bugün uyur gibi görünen milletimizin çok kabiliyeti ve cevheri vardır. Fakat bir inkılâp vukuunda bugün iş başında olanlar yerlerini muhafaza etmeye kalkarlarsa o vakit buyurduğunuzu kabul etmek lâzım getir. Yeni nesiller içerisinde her hususta itimada lâyık insanlar çıkacaktır."

Osman Nizami Paşa susmuş, olumlu ya da olumsuz hiçbir cevap vermemiş; aynı günün akşamı ayrılmak üzere veda eden Mustafa Kemal'e şunları söylemiştir:

“Mustafa Kemal efendi oğlum, sen, bizler gibi yalnız Erkânıharp zabiti olarak normal bir hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzerinde müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma. Sende, memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum."

Osman Nizami Paşa yanılmamıştır. Çünkü Mustafa Kemal, gençlik çağlarından beri geleceğin Atatürk'ünden belirtiler ve ışıklar vermiştir.
 

Eski15-02-2013, 13:13   #4
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN, Hayatı;

Dünyada yirminci yüzyıla damgasını vuran en önemli liderlerin başında kuşkusuz Mustafa Kemal ATATÜRK gelmektedir.

Mustafa Kemal Atatürk, yıkılmış bir imparatorluğun küllerinden modern Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran büyük önder, ebedi başkomutan, saygın devlet adamı olarak dünya tarihinde yerini almıştır.

Bir liderin kişiliğinin oluşmasında, yetişmesinde şüphesiz, içinde yaşadığı çevre etkin rol oynamıştır. Liderin çevresi ise ailesi, okuduğu okullar, meslek ortamı, yaptığı görevler ve insanlık idealleri ve birikimlerinden oluşmaktadır. Okul veya eğitim-öğrenim ortamı da, bu çevrenin ve yetişme sürecinin önemli bir bölümünü meydana getirir.

Üstün bir önder olarak ATATÜRK’ün yetişmesinde de, aldığı eğitimin önemli bir etkisi ve katkısı vardır. Bu süreçte aile çevresi, ilk öğrenimi, Mülkî ve Askerî Rüştiye, Manastır Askerî İdadisi, Harp Okulu ve Harp Akademisindeki eğitim ve öğrenimleri bilgi birikiminin oluşmasında ve kişiliğinin şekillenmesinde büyük etkiler yapmıştır. Esasen Mustafa Kemal’in bir önder olarak düşünce yapısının oluşması ve ileriye dönük fikirlerinin şekillenmesi, ilerde gerçekleştireceği önemli işlerle ilgili bilinçli bir fikrî alt yapının oluşması da bu yıllardan başlayarak gerçekleşmiştir.

Bu bakımdan, aile çevresi ve çocukluğu da dikkate alındığında 1881’den Harp Akademisini bitirdiği 1905 yılına kadar olan dönem önem taşımaktadır. Yaklaşık yirmi beş yıllık bu zaman diliminde dış çevre olarak, çocukluğunun geçtiği değişik mekânlar, okullar, Manastır ve Selanik şehirleri söz konusudur. İç çevre açısından ise genç Mustafa Kemal’i etkileyen arkadaşları, dersler, öğretmen ve yöneticiler, olaylar, düşünürler, şairler, yazarlar, okuduğu kitaplar birikim ve kişiliğinin kaynaklarıdır. Bütün bunların yanında genç Mustafa Kemal’in bilinçli öğrenme isteği ve çabaları ile üstün kavrayış, algı ve sezgi gücü, kitap okuma alışkanlığı ve kitap sevgisi liderlik oluşumunu etkileyen temel kişilik özellikleridir.

Mustafa Kemal’in bu yirmi beş yıllık süreçteki askerî eğitim ve öğrenim yaşantısının; onun başarılı bir asker, komutan, devlet adamı, inkılâpçı ve düşünce adamı kısaca dünya çapında “vizyon” sahibi başarılı bir dönüştürücü önder olmasına doğrudan etki yaptığı görülmüştür. ATATÜRK’ün söyledikleri ve gerçekleştirdiklerinin daha iyi anlaşılıp, anlatılmasında bu sürecin çok iyi bilinmesinin önemli olduğu ortadadır.


Aldığı Görevler

Birinci Dünya Savaşı'na Kadar

Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, stajını yapmak üzere merkezi Şam'da bulunan, 5’inci Orduya atanmıştır. Ülkenin genelinde olduğu gibi Suriye'de de karışıklılar vardı. Bazı Arap aşiretlerinin devlet otoritesini tanımaması, dirlik ve düzeni bozmuştu. Mustafa Kemal, küçük rütbeli bir subay olduğu hâlde kendisini herkese saydırmış, almış olduğu görevleri üstün başarıyla yerine getirmiş, komutanlarının sevgisini kazanmıştır.

Mustafa Kemal bir süre siyasetle de uğraşmış, “Vatan ve Hürriyet” adlı bir dernek kurarak, hürriyet mücadelesine girmiştir. Bu amaçla bir takım gezilere çıkarak, derneğin şubelerini açmıştır. Fakat bulunduğu ortam, yapmak istediği yenilik açısından elverişli olmadığı için istediği neticeyi elde edememiştir.


SELANİK 1910

Mustafa Kemal, 13 Ekim 1907'de Şam'dan, merkezi Manastır' da bulunan 3'üncü Ordu Karargâhı'na atanmıştır. 3'üncü Ordu Kararğâhındaki görevinin yanısıra, Üsküp-Selanik arasındaki demiryolu müfettişliği görevini de yürütmüştür. 13 Ocak 1909'da Mustafa Kemal, 3'üncü Ordu Selanik II'nci Redif Tümeni Kurmay Başkanlığı'na getirilmiş ve 31 Mart Vak'ası olarak tarihe geçen isyanın çıkışı üzerine 15/16 Nisan 1909'da Hareket Ordusu'yla beraber bu ordunun kurmay başkanı olarak Selanik'ten İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'daki görevini Mayıs 1909'da tamamladıktan sonra tekrar Selanik’e dönmüştür. Mustafa Kemal, kolağası rütbesiyle Makedonya'da Vardar Irmağı havzasında, Mareşal von der Goltz'un izlediği askeri tatbikata katılmıştır. Bu tatbikatta kendi hazırlamış olduğu plan uygulanmış ve bu plan Mareşal'in takdirini kazanmıştır.

Mustafa Kemal, 30 Ağustos 1909'da Cumalı Karargâhı'ndaki askerî manevra'ya katılmıştır. 5 Kasım 1909'da, Selanik Redif Tümeni Kurmay Başkanlığından tekrar Üçüncü Ordu Karargâhına atanmıştır. Mayıs 1910'da, Arnavutluk'ta çıkan isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekatta, Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında isyanın bastırlmasında görev almıştır. 6 Eylül 1910'da Mustafa Kemal'in, 3'üncü Ordu Subay Talimgâhı Komutanlığına ataması yapılmıştır. Mustafa Kemal, orduyu temsilen Fethi Bey'in de aralarında bulunduğu kurul ile birlikte Fransa'daki Picardie manevralarına katılmıştır.

Mustafa Kemal, kendisini sadece mesleğine adamıştır. Üzerine aldığı görevleri büyük bir başarı ile yerine getirmiş ve bu dönemde askerlikle ilgili kitaplar da yayınlamıştır. Kasım 1910 tarihinde 3'üncü Ordu Talimgahı Komutanlığından tekrar 3'üncü Ordu Karargahına ataması yapılan Mustafa Kemal, daha sonra Selanik'te bulunan 38'inci Piyade Alayında görevlendirilmiştir. 14 Eylül 1911'de 38'inci Piyade Alayı Kumandanlığındaki görevinden İstanbul'da Genelkurmay I'inci Şube'de görevlendirilmiştir.

1911’de İtalya'nın güçlü bir donanma ile Trablusgarp kıyılarına çıkması ile Trablusgarp Savaşı başlamıştır. Bu savaşta, Trablusgarp ile hiçbir kara bağlantısı bulunmaması nedeniyle Osmanlı Devleti’nin asker göndermesi konusunda ciddi sıkıntılar yaşanmıştır. Fakat, başta Mustafa Kemal olmak üzere, az sayıdaki idealist subay büyük fedakârlıklara katlanarak gizlice Trablusgarp'a gitmiş; oradaki yerli halkı teşkilâtlandırmıştır. Mustafa Kemal burada, 27 Kasım 1911’de binbaşı rütbesine yükselmiştir. 19 Aralık 1911'de, Tobruk Bölgesi Komutanlığı görevini yürüten Ethem Paşa'nın yerine bu göreve getirilmiştir. Mustafa Kemal komutasındaki yerel kuvvetler, Tobruk bölgesindeki İtalyanlar'a baskın şeklinde taarruzlar düzenleyerek düşmana ağır zaiyat verdirmiştir. 30 Aralık 1911'de Mustafa Kemal, Derne'ye gelmiş ve Derne Doğu Kolu Komutanlığını üzerine almıştır. Tobruk'ta olduğu gibi, burada da Mustafa Kemal komutasındaki yerek kuvvetler, İtalyanlara karşı baskın şeklinde taarruzlar düzenlemiş ve düşmana ağır kayıplar verdirmiştir. 6 Mart 1912'de Binbaşı Mustafa Kemal'in Derne Komutanlığı'na ataması yapılmıştır.

Trablusgarp, ana vatandan çok uzak bir bölge olduğu için; gerekli yardımlar kolay kolay ve zamanında yetişemiyordu. Fakat bu savşata Mustafa Kemal, elindeki birliklerle burada çok başarılı muharebeler gerçekleştirmiştir. İtalyanları üst üste yenilgiye uğratarak, içlere doğru ilerlemelerini engellemiştir. Mustafa Kemal’in Derne ve Tobruk’taki askerî başarıları onun hem askerlik hem de teşkilâtçılık yöneden önemli tecrübeler kazanmasına neden olmuştur. 24 Ekim 1912'de Mustafa Kemal'in, Derne'den ayrılması üzerine burada kurmuş cephe çökmüş, birlikler dağılmıştır.

Balkan Savaşı nedeniyle İstanbul’a gelen Mustafa Kemal, Çanakkale Boğazı’nı savunmakla görevli birliklerden Kuva-i Mürettebe Komutanlığı Harekat Şubesi Müdürlüğüne atanmıştır. Burada askerî açıdan herhangi bir çarpışma meydana gelmemiştir. Mustafa Kemal, bu görevi esnasında, Çanakkale Boğazı’nı askerî açıdan ayrıntılı olarak inceleme fırsatı bulmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nda onun Çanakkale Muharebeleri'nde göstermiş olduğu büyük başarıların bir sebebi de bu bölgede kazanmış olduğu bilgi ve tecrübedir.


Sofya, Bulgaristan-1914

Birinci ve İkinci Balkan Savaşları'nın sona ermesiyle 27 Ekim 1913'de Mustafa Kemal, Bulgaristan’ın başkenti Sofya’ya askerî ateşe olarak atanmıştır. Mustafa Kemal görevinden arta kalan zamanlarda Bulgaristan’ın sosyal, ekonomik ve kültürel hayatını incelemiştir. 1878 yılına kadar 500 yıl Osmanlı Devleti yönetiminde olan Bulgaristan, bağımsızlığını elde etmesinden sonra hızlı bir kalkınma dönemine girmiş; önemli atılımlar yapmıştır. 1912'de, yıllarca yönetimi altında olan bir devlet, Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’u ele geçirmeye teşebbüs edecek kadar güçlenmiştir. Mustafa Kemal bu incelemeleri sırasında akıllı ve gerçekçi bir kalkınmanın somut sonuçlarını görmüş ve değerlendirmelerde bulunmuştur.

Mustafa Kemal, Sofya’da görevli bulunduğu sürede Fransızca'sını da ilerletme imkânı bulmuştur. Avrupalı arkadaşlar edinen Mustafa Kemal, batı kalkınmasının sebeplerini araştırma imkanı olmuştur. Mustafa Kemal, Sofya’da askeri ataşe olarak görevde iken 1 Mart 1914 tarihinde yarbay rütbesine yükselmiştir.

Birinci Dünya Savaşı'ndaki Hizmetleri

Avusturya-Macaristan Veliahtı'nın 28 Haziran 1914'te öldürüşünü takiben Avusturya-Macaristan Devleti, Sırbistan'a harp ilan etmiştir. Bu durum, Avrupa'da, Birinci Dünya Savaşı'nın fitilini ateşleyen bir olay olarak kabul edilmektedir. 1 Ağustos 1914'te Almanya'nın, Rusya'ya harp ilanı ile Avrupa'da savaş bütün şiddetiyle başlamış; 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devleti’de İttifak Devletleri yanında savaşa katılmıştır. Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesi üzerine Yarbay Mustafa Kemal Sofya'dan, vatan müdafaasında aktif görev almak için, Harbiye Nazırı Enver Paşa’ya başvurarak cephede görev istemiştir.

“Arkadaşlarım muharebe cephelerinde ateş hatlarında bulunurken ben Sofya’da askerî ataşelik yapamam” diyen Mustafa Kemal’e 20 Ocak 1915'te, Tekirdağ'da teşkil edilecek 19'uncu Tümen Komutanlığına ataması yapılmıştır. 2 Şubat 1915'te Tekirdağ'a gelerek burada tümenin kuruluş çalışmalarına başlamıştır. Tekirdağ'daki 19'uncu Tümen Komutanlığının kuruluşu tamamlandıktan sonra Maydos (Eceabat)'a nakledilmiş; ve Mustafa Kemal, 19'uncu Tümen Komutanlığı üzerinde olmak üzere Maydos Bölgesi Komutanı olarak görevini sürdürmeye başlamıştır. 19'uncu Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in Çanakkale Muharebelrinde göstermiş olduğu üstün komutanlık özellikleri sadece muharebenin değil savaşın genel akışında büyük değişiklikler yaratmıştır. Conkbayırı’nda karşılaştığı bir olay onun askeri liderlini ve cesaretini görmek açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir:

Conkbayırı’na ulaştığı zaman, 19'uncu Tümene bağlı 27'nci Alayın küçük bir birliğinin “cephanemiz tükendi” diyerek çekilmekte olduğunu, onların gerisinde de kalabalık düşman askerlerinin ilerlediğini ve Conkbayırı’na ulaşmak üzere olduğunu görmüştür.

Askerlere seslenen Yarbay Mustafa Kemal olayı şu şekilde dile getirmiştir:

-Niçin kaçıyorsunuz?

-Efendim düşman,

-Nerede?

-İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.

-Düşmandan kaçılmaz, dedim.

-Cephanemiz kalmadı, dediler.

Cephaneniz yoksa süngünüz var, süngü tak yere yat komutu verdim. Bu durumu gören düşman kuvvetleri de yere yatarak beklemeye başladılar. Yapılan süngü savaşı sonunda Conkbayırı kurtulmuştur.

Yine aynı bölgede ölüm kalım savaşı veren Yarbay Mustafa Kemal, Arıburnu’nda askerî birliklere şöyle şekilde seslenmiştir:

Size ben taarruzu emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelecektir.


Gelibolu,Çanakkale-1915

Mustafa Kemal’in, askerlerine duyduğu sevgi ve güven, bir subay olarak sahip olduğu mesleki bilgi, tecrübe ve askerî liderlik özellikleri sayesinde; düşmanın ne zaman, ne yapacağı konusundaki öngörüleri Çanakkale Savaşları'nın sonunucunu belirlemede çok büyük önem taşımıştır. 1 Haziran 1915’te albay rütbesine terfi eden Mustafa Kemal, 8 Ağustos 1915'de General Liman von Sanders' in emri ile Anafartalar Grubu Komutanlığına getirilmiştir. Anafartalar Grubu Komutanlığındaki üstün başarı ve hizmetlerinden dolayı, 17 Ocak 1916'de Muharebe Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirilmiştir.

Anafartalar Zaferi'nden sonra Mustafa Kemal, kamuoyunca tanınmış, halkın sevgisini kazanmış ve “Anafartalar Kahramanı” olarak anılmaya başlanmıştır. Çanakkale Savaşları'ndan sonra Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'de karargâhı Edirne'de bulunan 16'ncı Kolordu Komutanlığına atanmıştır. Edirne'deki bu kolordu, Kafkas Cephesi'nin önem kazanması üzerine bir süre sonra aynı adla Diyarbakır'a nakledilmiştir. Mustafa Kemal, 16 Mart 1916' Diyarbakır'daki görevine gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmıştır. 26 Mart'ta Kolordunun komutasını üzerine almıştır. Albay olarak görevi üzerine olan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916'da generalliğe (mirliva) terfi etmiştir.


Diyarbakır-1917

Aynı yıl, Mustafa Kemal Paşa komutasındaki kuvvetler Doğu Cephesi'nde, Rus saldırılarını durdurmuş, 3 Ağustos 1916'de Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçerek, 9 Ağustos'ta Bitlis ve Muş’u kurtarmıştır. 13 Aralık 1916'da, Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak kısa bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine, karargâhı Diyarbakır'da bulunan 2'nci Ordu Komutanlığına vekaleten Mustafa Kemal Paşa'nın ataması yapılmıştır. 3 Ocak 1917'de Ali Rıza Paşa'nın geri dönüşü üzerine, Mustafa Kemal Paşa 2'nci Ordu Komutanlığı vekilliğinden ayrılarak kendi görevine dönmüştür. 14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığı'na atanması yapılmış, Şam ve Sina bölgesinde görevi gereği incelemelerde bulunmuştur. Vekaleten 2'nci Orduya tekrar ataması yapılan Mustafa Kemal Paşa'nın 16 Mart 1917'de asaleten ataması gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 5 Temmuz 1917'de, Güney Cephesinde bulunan General Falkenhein'in komutasındaki Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına gelmiştir.Yıldırım Orduları Komutanı General Falkenhein'le anlaşmazlığa düşmesi sonucunda 1917 Ekim başında Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, 9 Ekim 1917'de tekrar Diyarbakır'da bulunan 2'nci Ordu Komutanlığı'na atanması yapılmıştır. Fakat Mustafa Kemal Paşa, bu atamayı kabul etmediğinden işlem yürürlülük kazanmamıştır. Bunun üzerine Harbiye Nezareti kendisini 2'nci Ordu Komutanı sıfatiyle izinli saymış; Mustafa Kemal Paşa bu gelişme üzerine Halep'ten İstanbul'a gelmiştirtir. 7 Kasım 1917 tarihinde İstanbul'daki Genel Karargahta görevlendirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'da kaldığı bu dönemde, Veliaht Vahdettin'in mahiyeti içinde 15 Aralık 1917-04 Ocak 1918 arası Almanya seyahatine katılmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, 7 Ağustos 1918'de General Falkenhein'in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirilmiş olan, General Liman von Sanders'in emrindeki 7'nci Ordu'ya tekrar komutan olarak atanmıştır. 19 Eylül 1918'de İngiliz birlikleri, büyük kuvvetlerle, Halep istikametine doğru taarruza geçmiştir. Bu taaruz neticesinde 8'inci Ordu Cephesinin yarılması üzerine 4 ve 7'nci Ordu bilikleri geri çekilmek mecburiyetinde kalmıştır. Mustafa Kemal Paşa komutasındaki 7'nci Ordu birlikleri askerî düzenini ve savaş kudretini bozmadan Halep'e çekilmiştir. 26 Ekim 1918'de Mustafa Kemal Paşa komutasındaki 7'nci Ordu üzerine tekrar taarruza geçen İngiliz kuvvetleri Halep'in kuzeyinde durdurulmuş ve düşmanın bu hattı geçmesine hiçbir sürette imkan vermeyerk, büyük bir askerî başarı elde edilmiştir. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin imzalanması üzerine, 31 Ekim'de 7'nci 0rdu Komutanlığı da üzerinde kalmak üzere Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına ataması yapılmış ve Katma'dan Adana'ya gelerek General Liman von Sanders'den komutanlık görevini devralmıştır. 7 Kasım'da Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığının kaldırılması üzerine, Mustafa Kemal Paşa, yenilgi yüzü görmeyen bir komutan olarak 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelmiştir. İstanbul’a geldiğinde boğazdaki işgal donanmasını gören Mustafa Kemal Paşa, gözü yaşlı bir şekilde düşman gemilerini seyreden yaverine “geldikleri gibi giderler” diyerek bağımsızlık aşkını dile getirmiştir

Kurtuluş Savaşı Dönemindeki Hizmetleri

Mondros Ateşkes Anlaşması’ndan sonra, İtilâf Devletleri Anlaşma hükümlerine aykırı olarak, Anadolu’nun çeşitli bölgelerini işgal etmeye başlamışlardır. Bu işgallere İstanbul Hükümeti'nin gerekli karşılığı vermemesi üzerine, Anadolu'da işgale karşı tepkiler yükselmeye başlamıştır. Anadolu'nun muhtelif bölgelerinde yer yer direniş hareketleri oluşmuştur. Zamanla bu gibi direniş teşkilâtları, Anadolu’nun her tarafına yayılmıştır. Mustafa Kemal Paşa, yaklaşık altı ay kadar kalmış olduğu İstanbul'da, vatanın, içinde bulunduğu durumdan ve işgallerden kurtarılmasının mümkün olmadığını anladıktan sonra, çözüm yolları arayışı için arkadaşları ile görüşmeler yapmış tartışmalarda bulunmuştur. En sonunda, kurtuluş çaresi olarak mücadelenin Anadolu'da yapılması gerektiği kararına varmıştır.

O dönemde, Karadeniz Bölgesi’nde Pontusçu Rumlara karşı Türk direnişinin artması üzerine, İngilizler bölgede güvenliğin sağlanmasını İstanbul Hükümeti'nden istemiştir. Bu gelişme üzerine harekete geçen Mustafa Kemal Paşa, bölgenin huzur ve asayişini sağlamak maksadıyla oluşturulan 9'uncu Ordu Müfettişliği gibi resmi bir görevle Anadolu'ya geçmenin imkanını elde etmiştir. 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa ve mahhiyeti 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmışlardır.

Samsun’da kısa bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra Havza’ya geçerek, çeşitli toplantılar yapmıştır. Bu toplantılar neticesinde işgallere karşı protesto mitingleri düzenlenmiştir. 12 Haziran'da Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele’nin gerçek anlamda başlangıcı sayılabilecek Amasya Tamimi’ni, 22 Haziran 1919 tarihinde yayımlamıştır. 3 Temmuz 1919'da Sivas üzerinde Erzurum'a gelen Mustafa Kemal Paşa, burada kaldığı süre içinde, doğu illerinin ileri gelen kişileri ile görüşmelerde bulunarak Millî Mücadele fikrini yaymaya çalışmıştır. Burada İstanbul Hükümeti resmi bağını koparan Mustafa Kemal Paşa 8/9 Temmuz 1919 gecesi, 1894 yılından beri mensubu olduğu askerlik mesleğinden istifa etmiştir. Erzurum Kongresi'nde bir Temsil Kurulu (Heyet-i Temsiliye) oluşturulmuş, Temsil Kurulu'nun başkanlığına da oy birliği ile Mustafa Kemal Paşa seçilmiştir. Erzurum'dan sonra 4-11 Eylül tarihleri arasında Sivas Kongresi toplanmıştır. Bu kongre, yeni Türk Devleti'nin doğuşu sürecinde önemli bir aşamayı teşkil etmiştir. 27 Aralık 1919'da, Ankara'ya gelen Mustafa Kemal, burada yapmış olduğu çalışmalar neticesinde 23 Nisan 1920'de milli iradeyi egemen kılan BMM'nin açılışını gerçekleştirmiştir.


Kurtuluş Savaşı’nda Türk milleti Doğu Anadolu’da Ermenilere, Güneydoğu Anadolu’da İngiliz ve Fransızlara, Akdeniz bölgesinde İtalyanlara, Batı Anadolu’da ise Yunanlara karşı mücadele etmiştir. Bu mücadeleler içerisinde Mustafa Kemal, BMM tarafından 5 Ağustos 1921'de Başkomutan olarak Türk Ordusunun başına geçmek üzere görevlendirilmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi'ni Başkomutan olarak sevk ve idare eden Mustafa Kemal'e kazanılan zaferin ardından 19 Eylül 1921'de Mareşallik rütbesi ve Gazilik ünvanı verilmiştir. Kurtuluş Savaşı'nın askeri safhası 9 Eylül 1922’de Yunanların İzmir’de denize dökülmesiyle sona ermiştir. Bundan sonraki mücadele, Türk milletini her alanda gelişmiş milletlerin seviyesine çıkarmak için mücadele başlatan Mustafa Kemal Paşa Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu büyük inkılapçı ve büyük devlet adamı olarak insanlık tarihine ATATÜRK ismiyle geçmiştir.
 

Eski15-02-2013, 13:21   #5
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

MİLLİ MÜCADELE ÖNCESİ DÖNEM

Trablusgarp Savaşı (29 EYLÜL 1911 – 18 EKİM 1912)

19. yüzyılın sonlarına doğru sömürgecilik mücadelesine girişen İtalya, bu konuda birçok Avrupa devletlerine göre geç kalmıştı. Mısır’ın İngiltere, Cezayir ve Tunus’un Fransa tarafından ele geçirilmesinden sonra İtalyanlar, Kuzey Afrika’daki son Osmanlı toprağı olan Trablusgarp’a gözlerini dikmişlerdir.

İtalyan hükûmeti, Afrika, özellikle Trablusgarp ve Habeşistan’ı ele geçirmek ve bu ülkeleri birleştirmek suretiyle bir Kuzeydoğu Afrika İmparatorluğu kurmayı tasarlamıştır. Bunu gerçekleştirmek için Osmanlı İmparatorluğu'nun iç karışıklıklarını fırsat bilen İtalya, güneyde, karşı kıyı durumunda bulunan, kendisi için stratejik önem taşıyan Trablusgarp ve Bingazi’yi ele geçirmeyi ve buradan Afrika’nın içlerine doğru topraklarını genişletmeyi hedeflemiştir.

Trablusgarp’a göz diken İtalyanlar çoktan hazırlıklarını yapmış ve harekete geçmişlerdir. 26 Eylül 1911’de Trablusgarp açıklarında görünen İtalyan muharebe gemileri, Trablusgarp Limanı’nı ablukaya almıştır.


Trablusgarp-1912

22 Eylül 1911'de İstanbul’dan yola çıkan ve ikmal malzemesi taşıyan Derne Vapuru, 26 Eylül'de ablukayı yararak Trablusgarp Limanı’na varmıştır. Yükünü boşaltan ve İtalyanlarca teslimi istenen Derne Vapuru daha sonra teslim edilmeyerek batırılmıştır.

İtalya, Osmanlı hükûmetine 28 Eylül 1911 günü 24 saat süre tanıyan bir nota vermiş ve 24 saatin bitiminde başka bir notayla harp ilan etmiştir.


Trablusgarp-1912

3 Ekim - 7 Ekim 1911 tarihleri arasında Trablusgarp şehrinin çevresinde İtalyan donanmasının büyük kısmı faaliyet gösterip şehri bombardıman ederken, donanmanın diğer gemilerinin de Preveze Limanı, Derne, Tobruk, Şinkin, Mısrata, Sirte, Homs, Bingazı, Zaviye, Acilat, Zuvara, Fruva ve Seydi Ali’yi bombardıman ettikleri ve kuvvetlerini karaya çıkardıkları haberleri gelmiştir.

Trablusgarp’a yapılan bu saldırı, milletimizi o kadar etkilemişti ki memleketin her tarafından Trablusgarp’a gönüllü gitmek müracaatlar olmuştur. Bu gönüllüler içinde Kurmay Yüzbaşı Mustafa Kemal, Kurmay Binbaşı Enver, Paris Askeri Ataşesi Kurmay Binbaşı Fethi, Yüzbaşı Nuri, Yüzbaşı Ahmet Fuat ve diğer subaylar bulunmaktaydı. Bu subaylar yerli halkı süratle teşkilatlandırarak, harp sanatını öğretip harbe sevk etmişlerdir.

Trablusgarp Savaşı (Osmanlı-İtalyan Harbi) olarak adlandırdığımız bu savaş bir yıl sürmüş, bu süre içinde İtalyanlarla Ayn Zara, Bir-Tobras, Homs, Kırkkarış, Zanzur, Fruva, Seyit Sait, Seydi Ali, Zuvara, Bingazi, Tobruk ve Derne muharebeleri yapılmıştır. Harbin başladığı günden itibaren asker ve yerli halk tarafından İtalyanlara karşı gösterilen direniş her ne kadar başarılı olsa da İtalyanları Trablusgarp’tan tamamen çıkarmak için yeterli olamamıştır.

İtalyanlara karşı direniş gösterilen bölgelerden biri de Derne’dir. Buradaki kuvvetlerin başında bulunan Mustafa Kemal, Mısır sınırını geçerek Tobruk’a varmış, daha sonra Derne’deki kuvvetlerin başına geçmiştir. Derne Doğu Kolu Komutanlığı ardından Derne Komutanlığı görevlerinde bulunmuş, Balkan Harbi’ne katılmak üzere Mısır’a geçmiş ve İstanbul’da Genel Karargâha katılmıştır.


Trablusgarp-1912

Mustafa Kemal, “Zabit ve Kumandan ile Hasb-ı Hâl” adlı eserde harbe ilişkin “…Muharebede yağan mermi yağmuru, o yağmurdan ürkmeyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır.” diyeceğim. Gerçekten böyle olmasaydı, Trablusgarp Harbi’ne katılan bütün arkadaşlarımızın mutlaka Trablusgarp’ta, Hums’ta, Bingazi’de, Derne’de, Tobruk’taki İtalyan istihkâmlarının karşısında, bugün kemiklerinin dahi kalmaması icap ederdi. Oysa o kahraman arkadaşlar, Balkan Muharebesi’nin son safhasında bile, muharebelere katılarak imkânlar çerçevesinde kalan seviyede, haysiyetin ve namusun sorumluluklarını yerine getirmişlerdir.” sözlerini dile getirmiştir.


Trablusgarp-1912

Kazanılan başarılara rağmen Balkan Harbi’nin çıkması üzerine Trablusgarp’ta bir barış yapılmasına karar verilmiş ve 18 Ekim 1912 tarihinde Uşi Antlaşması imzalanmıştır. Bu Antlaşma ile Osmanlı Devleti Kuzey Afrika’daki son topraklarını kaybetmiş, Oniki Ada geçici olarak İtalya’ya bırakılmıştır.
 

Eski15-02-2013, 13:26   #6
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

MİLLİ MÜCADELE ÖNCESİ DÖNEM

Balkan Savaşları (8 Ekim 1912-31 Temmuz 1913)

Balkan Savaşlarının kaynağını Ayastefanos Anlaşması'na kadar götürmek mümkündür. Bu anlaşma ile Bulgaristan sınırları içine Makedonya’nın da katılması ve Sırbistan’ın bağımsızlığını kazanarak topraklarını genişletmeye başlaması, Berlin Antlaşması'nın Bulgaristan’da yarattığı hayal kırıklığı ve nihayet Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı ilk günden beri topraklarını devamlı olarak kuzeye doğru genişletmek istemesi, Osmanlı Devleti'ni Avrupa’dan tasfiye eden son büyük savaşın yani Balkan Savaşları'nın esas kaynağını teşkil eden gelişmelerdir. Bunlara, Rusya’nın Balkan Slavları üzerindeki kışkırtmalarını, Avusturya Macaristan İmparatorluğu'nun Balkanlar'daki genişleme faaliyetleri ve Bosna Hersek’i ilhakını da ekleyebiliriz. Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı Rusya’yı, Balkan Slavlarını birleştirmek suretiyle Avusturya’nın yayılmasına karşı koymaya sevk ettiği gibi, Balkanların Slav devletlerini de aralarındaki anlaşmazlıkları gidererek birleşmeye, Avusturya’nın yayılmasını önlemeye ve Balkanlarda geri kalan Osmanlı topraklarını paylaşmaya götürmüştür.


Bulgarlardan Kaçan Türk Köylüleri-1912

Balkan Devletleri arasındaki ilk ittifak 13 Mart 1912’de yapılan “Sırp-Bulgar İttifakı” olmuştur. Bu ittifaka göre taraflar birbirlerinin bağımsızlık ve toprak bütünlüklerini koruyacaklar, birine bir saldırı olursa diğer taraf müttefikine yardım edecektir. Osmanlı Devleti iç karışıklıklara maruz kalır ve bunun sonucunda Balkan statükosu bozulursa, ortak hareket edilerek Rusya’nın yardımı ile savaşa başlanacaktır. Savaş sonunda ele geçirilen topraklar paylaşılacaktır.

Sırp- Bulgar ittifakını 29 Mayıs 1912’de yapılan “Bulgar-Yunan İttifakı “ takip etmiştir. Buna göre iki devletten biri Osmanlı saldırısına uğrarsa diğeri ona yardım edecektir. Yunanistan’ın Girit Meselesi yüzünden Osmanlı Devletine savaş açması halinde Bulgaristan herhangi bir yardımda bulunmayıp tarafsız kalacaktır.

Son ittifak ise 6 Ekim 1912’de Karadağ ve Sırbistan arasında yapılmıştır. İttifakın imzalanmasından iki gün sonra da Karadağ Osmanlı Devleti’ne savaş ilan edecektir.

Balkan Devletleri'nin ittifaklarının ardından Bulgaristan’da Osmanlı Devleti aleyhine gösteriler başlamış, Bulgar ve Sırpların kışkırtmaları ile Makedonya’da komitacılık faaliyetleri artmıştır. Makedonya’daki Yunan tedhişçileri kışkırtmalarına hız vermiş, 1912 Ağustos'undan itibaren Yunanistan Osmanlı sınırına asker yığmaya başlamıştır. Diğer yandan Karadağ da Osmanlı sınırlarında olaylar çıkarmaya başlamıştır. Bütün bunlara ilaveten 1912 Mayıs'ında Karadağ, Sırbistan ve İtalya’nın kışkırtmalarıyla Arnavutluk’ta bir ayaklanma çıkmıştır.

Balkanlar'daki bu karışıklıklar bütün Avrupa Devletleri'nin dikkatini bölge üzerine çekmiştir. Rusya; Balkan Devletleri'nin harekete geçmesi karşısında Avusturya’nın da işe karışmasından ve dolayısıyla, kendisinin de Avusturya ile bir savaşa girmesinden endişe etmiştir.

Fransa, Balkan meselesinden dolayı Rusya’nın savaşa girmesi halinde bir yardım taahhüt etmemekle beraber Avusturya dolayısıyla da Almanya’nın Rusya’ya karşı savaşa girmesi halinde kendisinin de Rusya’nın yanında yer alacağını bildirmiştir.


Osmanlı Askerleri –1913

İngiltere’ye gelince o da savaş arzu etmiyor ve Balkanlar'da statükonun korunmasını istemiştir.

İtalya, Avusturya ve Almanya devletleri de bir savaş istemiyorlar, Rusya’nın işe karışmasından da hoşnutsuzluk duymuşlardır.

Avrupa devletlerinin davranışları yüzünden Balkan buhranını önleyecek tedbirler alınamamıştır. Bundan cesaret alan Balkan Devletleri'nden ilk olarak Karadağ 8 Ekim, Bulgaristan ile Sırbistan 17 Ekim, Yunanistan 19 Ekim 1912’de Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmişlerdir.

Osmanlı Devleti savaşa çok kötü şartlar içinde girmiştir. Ordunun geri ulaşımı ve ikmali kötü durumda idi. Savaşın ilk gününden itibaren askerin beslenmesi de sorun olmuştur.

Osmanlı Devleti iki ordu kurmuştu. Doğu Ordusu Bulgarlara, Batı Ordusu da Sırplara karşı savaşmıştır. Doğu Ordusu, Bulgarlar karşısında kısa sürede yenilmiştir. Ekim 1912 sonlarında Lüleburgaz’a çekilen ordu burada, Bulgarlarla yaptığı ikinci muharebeyi de kaybedince Çatalca hattına kadar çekilmiştir.

Batı Ordusu, Ekim sonlarında Kumanova’da Sırplara yenilmiş ve Manastır’a çekilmiştir. Sırplar Üsküp’e girmiştir.

Yunanlılar, Kasım ayı başında Selanik’i ele geçirmişlerdir. Donanmaları ile Bozcaada, Limni, Samotraki ve Taşoz adalarını işgal etmişler; Adaların elden çıkmasıyla Osmanlı Devleti'nin Makedonya ile denizden bağlantısı kesilmiştir. Öte yandan Karadağlılar da İşkodra’yı kuşatmışlardır. Bu esnada Avusturya ve İtalya’nın teşviki ile Arnavutlar 28 Kasım 1912’de bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir.

Balkan buhranı bu gelişmeleri gösterirken Kasım ayı ortalarında, Bulgarlar Çatalca hattındaki Osmanlı savunmasına karşı son bir taarruzda bulunmuşlar, bu taarruz sonuç vermeyince Bulgaristan, Osmanlı Devleti'nin daha önce teklif ettiği mütarekeyi kabul etmiş ve ateşkes anlaşması 3 Aralık 1912’de imzalanmıştır.


Osmanlı Topçuları Çatalca Yönünde İlerlerken-1913

Bulgaristan mütarekeyi hem kendi adına hem de Karadağ ve Sırbistan adına imzalamıştır. Mütareke görüşmelerine Yunanistan’da katılmıştır. Fakat çok aşırı isteklerde bulunduğundan ve Osmanlı Devleti de bu istekleri kabul etmediğinden mütarekeyi imzalamamıştır.

17 Aralık 1912 günü Londra’da başlayan barış görüşmeleri çok uzun sürmüş, bu uzamada Arnavutluk, Ege adaları ve Osmanlı Devleti’nin Edirne’yi Bulgaristan’a bırakmak istememesi başlıca rolü oynamıştır.

Balkan Devletleri ile Osmanlı Devleti arasındaki barış 30 Mayıs 1913’te Londra’da İmzalandır. Bu barış ile Osmanlı Devleti, Ege adalarının geleceğinin tayinini ve Arnavutluğun sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bıraktır. Yani Osmanlı Devleti, Arnavutluğun bağımsızlığını tanıyor ve bu toprakları da kaybediyordu. Bundan başka Girit’i de Yunanistan’a terk ediyordu. Nihayet Osmanlı Devleti, Midye –Enez çizgisinin batısında kalan bütün Avrupa topraklarını Balkanlılara bırakıyordu ki bununla Edirne Bulgaristan’a geçiyor ve Bulgaristan Kavala ile Dedeağaç arasındaki toprakları alarak Ege Denizine çıkıyordu. Osmanlı Devleti'nin Balkanlarda sadece Bulgaristan’la sınırı oluyordu.

Osmanlı Devleti’nin Balkanlar'dan çekilmesi bu bölgede büyük bir boşluk oluşturmuştur. Balkan Devletleri bu boşluğu doldurmak için birbirleriyle yarışmaya girişmişlerdir. Arnavutluk ve Makedonya bu yarışın, dolayısıyla da İkinci Balkan Savaşı'nın esas sebebini teşkil etmiştir.

Rusya, Balkan Devletleri arasındaki bu yarışı önlemek için uğraşmışsa da başarılı olamamıştır. Sırbistan ile Yunanistan’ın birbirlerine yaklaştığını gören Bulgaristan 29-30 Haziran gecesi Sırbistan ile Yunanistan’a aniden saldırmış, ancak bu devletler karşısında istediği başarıyı elde demeyerek kısa sürede yenilmiştir. Yunanlılar Kavala’ya girmiş, Bulgarlar Sırplar karşısında da yenilince 31 Temmuz 1913 günü mütarekeyi kabul etmiştir.


Edirne’yi Alan Osmanlı Subayları- 22 Temmuz 1913

Balkan Devletleri'nin birbirleriyle uğraşmasını fırsat bilen Romanya ile Osmanlı Devleti hemen harekete geçmişlerdir. Romanya askerini Bulgar Dobruca’sına sokmuş ve Bulgaristan’ın içlerine doğru ilerlemiştir. Osmanlı Devleti de Edirne’yi geri almak için 20 Temmuz'da harekete geçmiş ve 25 Temmuz'da bu şehri geri almıştır.

İkinci Balkan Savaşı ve Bulgaristan’ın yenilgisi ile Balkan Savaşları dönemi kapanmıştır. Balkan Savaşları'nı kesin olarak sona erdiren barış anlaşmaları iki kısımdır. Birincisi, Balkan Devletleri'nin kendi aralarında imzaladıkları barış, ikincisi de Osmanlı Devleti'nin ayrı ayrı Balkan Devletleri ile imzaladığı barışlardır.

Balkan Devletleri'nin kendi aralarında imzaladıkları barış 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Barışı'dır. Bu barışa göre; Bulgaristan Tuna’nın güneyindeki Silistre, Tutrakan ve Dobruca’yı Romanya’ya, Kavala’yı Yunanistan’a bırakmış, Makedonya’dan ise küçük bir parça almıştır.

Osmanlı Devleti'nin Balkan Devletleri'yle imzaladığı barış antlaşmalarına gelince; bunların ilki Bulgaristan’la 29 Eylül 1913 günü imzalanan İstanbul Antlaşması'dır. Bu antlaşmaya göre Meriç Nehri sınır kabul edilmiş, Bulgaristan, Kırklareli, Dimetoka ve Edirneyi Osmanlılara geri vermiştir. Ayrıca bu antlaşma Bulgaristan’daki Türklerin statükoları hakkında da hükümler içermekteydi.

Yunanistan’la 14 Kasım 1913’te Atina Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmada da Yunanistan’da kalan Türklerin statüsüne ait hükümler mevcuttur. Adalar meselesi bu anlaşmada yer almamış olup, 1914 Şubat'ında Elçiler Konferansında karara bağlanmıştır.

Sırbistan’la yapılan antlaşma 13 Mart 1914 günü İstanbul’da imzalanmıştır. Bu anlaşmada da Sırbistan’da kalan Türklerin statüsü belirlenmiştir. Sırbistan ile ortak sınırımız olmadığı için sınır meselesi söz konusu olmamıştır.

Balkan Savaşları sonucunda Balkanlarda statüko büyük oranda değişmiş, bölge devletlerinin sınırlarının genişlemesi ile yeni bir siyasi harita çizilmiş, bu arada yeni bir devlet Arnavutluk ortaya çıkmıştır. Savaş, çok sayıda Türk, Pomak, Arnavut ve diğer Müslümanların katline ve mecburi göçüne yol açmıştır. Böylece Balkanlar'daki nüfus dağılımı büyük ölçüde değişmiştir.Bununla beraber Ekim 1912’den Ağustos 1913’e kadar devam eden savaşlar sadece savaşan devletleri değil bütün büyük Avrupa devletlerini de yakından ilgilendirip etkilemiştir. Çıkarları çatışan devletler bu bunalım dolayısıyla bir defa daha karşı karşıya gelmişlerdir. Bu da bloklar arasındaki gerginliği artırmış ve silahlanma yarışını hızlandırmıştır. Bundan dolayı da Balkan bunalımı Birinci Dünya Savaşı'nın yakın nedenlerinden biri olmuştur.
 

Eski15-02-2013, 13:27   #7
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

MİLLİ MÜCADELE ÖNCESİ DÖNEM

Birinci Dünya Savaşı ve Osmanlı Devleti

1914 yılı Temmuz ayında Avrupa’da başlayan Birinci Dünya Savaşı, yıllardır gelişmiş Avrupa ülkelerinin sürtüşme ve rekabet yeri olan Osmanlı Devleti’nin geri kalan topraklarının da paylaşılmasını gündeme getirdi. İngiltere başta olmak üzere, Fransa, Rusya ve İtalya arasında imzalanan birtakım gizli antlaşmalar, savaş öncesi bu paylaşmayı masa başında çözmeyi amaçlamakta idi. Savaş çıkınca devletler, imzaladıkları bu antlaşmalar uyarınca “doğu sorunu” (şark meselesi) olarak adlandırdıkları, aslında Osmanlı ülkesinin paylaşılmasını hedefleyen politikayı uygulamaya koymuşlardır.

İngiltere, Fransa, Rusya ve Japonya Müttefik Devletler (İtilâf Devletleri) bloğunu oluşturmuşardır. Bunlara daha sonra İtalya ve Yunanistan da katılmıştır. Almanya, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan’ın oluşturduğu taraf ise Merkezî Devletler (İttifak devletleri) bloğunu oluşturmuştur. Osmanlı Devleti başlangıçta tarafsızlığını ilân etmiş; ancak, hızla gelişen siyasî ve askerî olaylar sonunda bir bakıma zorunlu olarak, Merkezî Devletler yanında yer almıştır.

Avrupa da başlayarak kısa sürede genişleyen Birinci Dünya Savaşı, 1914-1918 arasında dört yıl sürmüştür. Dünyanın farklı köşelerinden yürütülen çarpışmalarda, denizde ve kara muharebelerinde milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Kentler, ülkeler yakılıp ve yıkılmıştır. Osmanlı Devleti, Balkan Savaşları'ndan henüz yeni çıktığı bir dönemde; daha yaralarını sarmamış bir durumda iken kendini bu savaşın içinde bulmuştur. Yıllardır peş peşe girilen savaşlarda iyice yıpranan ülkenin, yeni bir savaşa girmesi o dönemi yaşamış aydınların tarafından intihar şeklinde yorumlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde, bir yandan ordunun ıslahı ile uğraşırken, bir yandan varlığını devam ettirmek için dönemin idarecileri tarafından bir ittifak bloğuna dâhil edilen Osmanlı Devleti, dört yıl boyunca, pek çok cephede mücadele etmek zorunda kalmıştır. Almanya ile yapılan 2 Ağustos 1914 tarihli gizli ittifak antlaşmasının ardından seferberlik ilân edilmiş ve Osmanlı Devleti, 16 Kasım 1914 tarihinde de resmen savaşa girmiştir.

Osmanlı Devleti bu savaş sırasında yaklaşık olarak iki milyonun üzerinde askeri cephelere sek etmiştir. Osmanlı ordusu, zor iklim şartları ve kıt imkânlar altında mücadele etmek durumunda kalmıştır. Galiçya, Sarıkamış, Süveyş, Sina-Filistin, Yemen ve Basra’da Osmanlı ordusunun verdiği muharebelerde askerlerimiz kahramanca ve büyük özverilerle çarpışıp, ellerinden geleni yapmıştır. İngiliz propagandası ile kışkırtılan bazı Arap aşiretleri de ayaklanarak, Osmanlı ordularına saldırılar düzenleyerek ağır kayıplar verdirmiştir. Böylece Orta Doğu bölgesi de Osmanlı Devleti’nin denetiminden çıkmıştır. Arap coğrafyasında, İngiliz ve Fransızların bağımsızlık vaatlerine rağmen, onların himayesinde manda devletler ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nda pek çok cephede mücadele etmiştir. Osmanlı ordularının mücadele ettiği cepheler şunlardı:

1.Doğu Cephesi, Doğu Anadolu’da Ruslara karşı mücadele verildi.

2.Irak Cephesi, Basra ve Irak’ta İngilizlerle savaşlar yapıldı.

3.Sina-Filistin Cephesi, İngilizler ve Arap aşiretleri ile mücadele edildi.

4.Hicaz-Yemen Cephesi, Yemen ve Hicaz’da İngiliz ve Araplarla mücadele edildi.

5.Galiçya-Romanya-Makedonya Cephesi, müttefiklerimize yardım amacıyla Ruslarla savaş yapıldı.

6.Çanakkale Cephesi, İtilâf Devletlerine karşı mücadele edildi.

Ancak, Birinci Dünya Savaşı’nda çarpıştığımız cepheler içinde en önemlisi Çanakkale Cephesi idi. Çanakkale Cephesi, diğerlerinden çok farklı gelişmelere tanıklık etmiştir. Bu cephede Osmanlı ordusu, bir inanılmazı gerçekleştirerek, devrin en güçlü donanmalarını, ordularını durdurarak, onlara kanı ve canı pahasına Çanakkale’de geçit vermemiştir. Türk milletinin Çanakkale’de gerçekleştirdiği inanılmaz başarılar ve kazanılan zaferler, hem Türk tarihinde hem de dünya tarihinde çok büyük bir önem taşımaktadır.
 

Eski15-02-2013, 13:43   #8
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

MİLLİ MÜCADELE ÖNCESİ DÖNEM

Cepheler

Doğu Cephesi

Doğu Cephesi'ndeki savaşlar, Rusların 1 Kasım 1914'te saldırıya geçmeleriyle başlamıştır. Rusların bu saldırıları başarıyla durdurulduktan sonra, kesin sonuç almak amacıyla harekete geçilmiştir.


Doğu Cephesindeki Makineli Tüfek Birliği-1915

Bizzat Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın komuta ettiği, 22 Aralık 1914 - 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.

Tamamen karlarla kaplı, çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide o günün koşulları altında yapılan bu harekât çok riskli idi. Özellikle 10’uncu Kolordu birlikleri, Allahuekber Dağları’nı aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar gerekse mevcut silahlar yönünden büyük zayiat vermiştir. Nitekim Türk kuvvetlerinin büyük bir bölümü soğuktan donarak şehit olmuştur. Sarıkamış’a girebilen kuvvetler de Ruslar tarafından geri atılmıştır. Bu başarısızlık karşısında Enver Paşa, 10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu Komutanlığını, Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür.


Rus Birliklerinin Doğudaki İlerleyişleri -1916

Rus ordusu aynı yılın ilkbaharında Van, Muş ve Bitlis'i ele geçirmiştir. Sarıkamış Harekatı bu cephedeki durumumuzu sarsmış, Karadeniz'deki Rus donanması, deniz ulaşımımızı engellediğinden Kafkas Cephesi'nin yeterince takviye edilmesi mümkün olmamıştır. Ruslar 1916 ilkbaharında tekrar saldırıya geçmişler, Batı cephelerinden ayırdıkları bir kolordu civarındaki kuvveti, denizden Doğu Karadeniz kıyılarına çıkarmışlardır. Karadeniz'de Rus donanmasının üstünlüğü ele geçirmesinden ve başta Trabzon olmak üzere bu kıyılardaki limanlarımızda yeterli tahkimatın yapılmayışından yararlanmışlardır.Ruslar bu saldırıyla içte Erzurum ve Erzincan'ı, kıyı kesiminde de Trabzon'un batısındaki Harşit Çayı'na kadar olan toprakları işgal etmişlerdir.

Böylece Doğu Cephesi'nde savunma siyaseti yerine taarruz siyasetinin uygulanması başarılı olmamış, doğudaki Türk topraklarının geniş bir bölümünde iki yıl kadar sürecek olan Rus işgali başlamıştır. İşgal nedeniyle sadece Trabzon ve yöresinden yüzbinlerce kişi göç etmek zorunda kalmıştır. Diğer yandan Mustafa Kemal Paşa komutasındaki 16’ncı Kolordu Birlikleri 6 Ağustos 1916 tarihinde Rusların 4’üncü Kolordusunu yenerek Muş’u bir gün sonra da Bitlis’i kurtarmışlardır. 1917’de Rusya’da ihtilalin patlak vermesi üzerine Rusya savaştan çekilmiş, kendi iç meseleleri ile uğraşmaya başlamıştır. Rusların yerini alan Ermeni çetelerinin saldırıları karşısında Mart 1918’de Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Kafkas Kolorduları tarafından Erzincan ve Erzurum (12 Mart 1918) kurtarılmıştır. 3 Mart 1918 Brest-Litovsk Anlaşması ile Osmanlı Devleti doğuda Rus işgali altındaki bölgeleri kurtarmıştır. 93 Harbi’nden bu yana Rus işgalinde bulunan Kars, Ardahan ve Batum’u geri almakla kalmayıp, Kafkasya içlerine ilerleyerek geçici bir süre de olsa Bakü’yü alan Osmanlı Ordusu Hazar Denizi kıyılarına ulaşmıştır. Bu bölgede yeterli alt yapının olmayışı (ikmal ve ulaşım) bu cephede büyük sıkıntıların yaşanmasına neden olmuştur.


Irak Cephesi

İngilizlerin daha savaş başlamadan asker yığmaya başladığı cephe, Hint deniz yolunun güvenliğini sağlama ve petrol potansiyeli bakımlarından önemlidir. İngilizler buradan hareketle, müttefikleri Rusya ile birleşme ümidi taşımışlardır. Bölgede daha ziyade Arap kabilelerine ve ilan edilen cihada güvenilerek az sayıda Türk askeri bulundurulmuştur. Ancak İngilizler de bazı Arap aşiretleri ile anlaşmışlardır. 22 Kasım 1914’te Basra’yı aldıktan sonra ileri harekata geçerek 9 Aralık’ta Kurna’yı ele geçiren İngilizlere karşı, Türk komuta kademesinin bölgeyle ilgili yeterli teknik dokümana sahip olmaması bir zafiyet yaratmıştır. Burada Yarbay Süleyman Askerî Bey’in ön plana çıkıp mahalli gönüllü kuvvetlerle bir netice almaya çalışmıştır. İngilizlere karşı başlangıçta mevzii başarıları kazanan Osmanlı kuvvetleri 14 Nisan’dan başlamak üzere arka arkaya yenilgiler almıştır. İngilizler, 21 Mayıs’ta Amara, 25 Temmuz’da Nasıriye ve 28 Eylül’de Kutü’l Amara’yı almışlardır. 22 Kasım’da Selman-ı Pâk Muharebelerinde büyük bir başarı gösteren Osmanlı kuvvetleri Kutü’l Ammara’da İngiliz kuvvetlerini kuşatmışlardır.


Kutülamare’deki Türk Ordugâhı-1915

Eylül 1915’te Kutü’l Amara’ya yerleşmiş olan İngiliz kuvvetleri, 29 Nisan 1916’da komutanları Thowsend ile birlikte esir alınmıştır. Ancak bu gelişmelere rağmen İngiliz faaliyetleri durmak bilmemiştir. Bağdat üzerine yürümek için sürekli asker ve mühimmat yığmak ile meşgul olan İngilizler Şattü’l Arab’ı kullanarak 13 Aralık 1916’da ileri harekata başlamışlardır. 11 Mart 1917'de Bağdat’ı ele geçirmek suretiyle de cephenin en etkili sonucunu almışlardır. 1917 yılı içerisinde başka ciddi saldırıda bulunmayan İngilizler, 30 Ekim’de mütarekenin imzalanmasından sonra 8 Kasım’da Musul’u işgal etmişlerdir. Kafkaslar’da soğuk altında yaşamını kaybeden Türk askeri, Irak Cephesi’nde sıcakve koleradan dolayı kayıplar vermiştir. İlaç ve cephane eksikliği kuvvetlerin azmini kırarken İngilizlerin bağımsızlık vaatlerine ve altınlarına kanan pek çok Arap kabilelerinin hesapta olmayan saf değiştirmeleri cephenin kaderini tayin eden faktörlerden biri olmuştur.


Kutülamare’de esir alınan İngiliz birlikleri içindeki Hintli askerler cephe gerisine gönderiliyorken-1916

Kanal Cephesi
Birinci Kanal Harekâtı (28 Ocak-3 Şubat 1915)


4’üncü Ordu Karagahı-Kudüs-1915

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda mücadele ettiği cephelerden birisi olan Sina-Filistin Cephesi’nde Süveyş Kanalı’nın ele geçirilmesiyle, İngiltere’nin Hindistan ile bağlantısını kesmek ve böylece İngilizlerin Hindistan’dan getirecekleri birliklerle, Avrupa Cephesi'ni takviye etmesine engel olmak amaçlanmıştır. Kanal Harekâtı için Suriye’de bulunan 4’üncü Ordu görevlendirilmiş; Komutanlığına Bahriye Nazırı Cemal Paşa getirilmiştir. Hem Suriye’yi savunmak hem de kanalı ele geçirmek görevini alan Ordu Komutanı, 6 Aralık 1914’te göreve başlamak üzere Şam’a gelmiştir. İzmir’den gelen 10’uncu Tümen ve Tekirdağ’daki 8’inci Tümen 4’üncü Ordu emrine verilmiş, ayrıca, Hicaz Tümeni ve 200 kişilik Çerkes Süvari Alayı ve 200 kişilik Trablusgarp Gönüllü Müfrezesi de Hicaz Seferi Kuvvetlerine katılmıştır.

Toplanma harekâtı 14 Aralık 1914’te başlamış birinci kademe Birüssebi’den, kanat kolları ve merkez müfrezesi 27 Aralık 1914’te Elariş-Biri, Hasene-Kalatünnahil çizisi doğrultusunda yürüyüşe geçmiştir. 25’inci Tümen ise 14-15 Ocak 1915 gecesi asıl kuvvetiyle Birüssebi’den hareket etmiştir. Kanal’a taarruz görevi 8’inci Kolorduya verilmiştir.

Kanal’ı savunan İngiliz kuvvetleri ise üç grup halinde tertiplenmiş ve kanalın doğu ve batısında iki savunma hattı oluşturmuşlardır. Kahire garnizonunda iki İngiliz tugayı , 8 tabur piyade, iki alay süvari, iki topçu taburu bulunmaktadır. İskenderiye garnizonu ise, 8 tabur piyade, süvari, üç bölük kale topçusundan ibarettir.

Kanal’a taarruz günü 2/3 Şubat gecesi olarak kararlaştırılmış ve Timsah Gölü'yle Acı Göl arasındaki bölgeden yapılmasına ve birinci kademede 4 piyade taburunun geçirilmesine karar verilmiştir. Bu taburların karşısında 7 piyade taburu bulunmaktadır.

İlk olarak kanalı 74’üncü Alayın 1’inci Taburundan 3’üncü Bölük geçmeye başlamış ancak geçiş araçlarının yetersiz oluşu ve mevcut Tonbazların da İngilizlerin makineli tüfek ateşiyle vurulması sonucu kanalı geçiş için harcanan bütün çabalar boşa gitmiştir. İkinci kademedeki 10’uncu Tümenin 28’inci Alayı kanala yanaştırılarak şiddetli bir ateş muharebesine girişilmiş ise de sonuç alınamamıştır. 2/3 Şubat gecesi icra edilen Birinci Kanal Harekâtı’nın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine 4’üncü Ordu Komutanı Cemal Paşa, Gazze-Birüssebi-Maan hattına çekilme emrini vermiştir.


Kudüs-1915


Kanal Cephesi
İkinci Kanal Harekâtı (27 Temmuz- 5 Ağustos 1916)


1915 yılı başında yapılan Birinci Kanal Harekâtı’ndan hemen sonra kanala tekrar taarruz etmek için hazırlıklara başlanmıştır.

4’üncü Ordu emrinde Birinci Kuvvei Seferiye adı ile bir sefer kuvveti teşkil edilerek, 3’üncü Piyade Tümeni 4’üncü Ordu emrine verilmiştir. Almanya’dan gelecek kuvvetlerinde derhal Filistin’e taşınmasına karar verilmiştir.

Temmuz 1916’da kanal bölgesindeki İngiliz kuvveti dört piyade tümeni, Anzak Kolordusu ve bir süvari tümeninden ibarettir.

İkinci Kanal Harekatı’nın amacı Katya’ya kadar ilerleyen İngiliz kuvvetlerini geriye atarak kanalın doğu kıyısına hakim olmak maksadını taşımaktadır.

Seferi kuvvetin öncüsü (üç piyade taburu, dört makineli tüfek bölüğü,üç batarya) 16 Temmuz 1916’da Elariş’ten hareket etmiştir. Seferi Kuvvet Komutanı Von Kress, düşmanı bir piyade alayıyla cephede tespit ederken iki piyade alayıyla güney kanadından kuşatmaya karar verdi ise de 4 Ağustos 1916’da yapılan Nomani Muharebesi’nde düşmanın karşı taarruzları, kuşatma yapan kuvvetlerin ağır zayiat vermesine neden olmuştur. Bunun üzerine Von Kress, 4 Ağustos akşamı geri çekilme kararını vermiştir.

Kanal’a ikinci kez yapılan Türk taarruz girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmış, 14 Ağustos 1916’da Türk birlikleri El-Ariş’te toplanmıştır. Tüm bu gelişmeler, İngilizleri kanalın doğusuna geçerek Sina-Filistin’i ele geçirmeye hatta bütün Suriye’yi işgal etmeye yöneltmiştir.

Çanakkale Cephesi

Birinci Dünya Savaşı'nda; Osmanlı Devleti’nin, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmeye ve İstanbul'u işgal etmeye yönelik İngiliz-Fransız ortak harekâtına karşı yürüttüğü Çanakkale Muharebeleri, dünya tarihinde ender rastlanan deniz ve kara savaşlarından biridir. Siyasî açıdan, birçok emelin, ihtirasın, idealin düğümlendiği; askerî açıdan, insan gücünün, azminin, inancının yanı sıra, âlet, edevat ve teçhizatının yeterince denge kuramadığı; vatanını savunanlarla istilâya gelenlerin çarpıştığı; yarım milyonun üzerinde insanın hayatlarını kaybettiği veya sakat kaldığı ve sonuçları itibariyle de, geçmişte olduğu gibi, birçok yanlış hesabın suya düştüğü bir savaştır.

İtilaf Devletleri'nin Deniz Harekatı 19 Şubat 1915'te başlamıştır. 13 Mart 1915'e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tutmuş, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açmıştır. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu harekatın kolay olmadığını göstermiştir. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememiştir. Havalar düzelince yeni saldırılar düzenlenmiş, yine sonuç alınamayınca düşman gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden alınmıştır. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atanmıştır. Yeni komutan, 18 Mart 1915 günü donanmayla Boğaz'a saldıracağını, yakında İstanbul'da olacağını Londra'ya bildirmiştir.


Gelibolu, Çanakkale-1915

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat (Çobanlı) Bey, 17/18 Mart gecesi Boğaz'a mayın hattı döşenmesi emrini vermiştir. Aldığı emir gereği Binbaşı Nazmi Bey, Nusret Mayın gemisi ile o gece yirmi altı mayını Boğaz'a on birinci hat olarak döşenmiştir. Boğaz'daki mayın sayısı on bir hat olarak 400'ü aşmıştır.

18 Mart 1915: İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo olarak sabah Çanakkale Boğazı'na girmiştir. Bu donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda, İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible, Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.

İkinci grupta İngiliz Kalyon Kaptanı komutasında Ocean, İrresistible, Wengeance Majestic gibi savaş gemileri yer almıştır. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet, Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.

İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını kolayca susturarak Boğaz'ı kolayca geçebileceklerini ummuşlardır. Bu umut ve güvenle, 18 Mart 1915 günü düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başlamıştır. Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir ateşe tutulmuştur. Boğaz'daki düşman gemileri Hamidiye istihkamlarına yüklenmiş; bunu gören Dardanos bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalışmıştır. Kısa süre sonra, tüm gemiler, Dardanos'a saldırıya geçmiştir. Dardanos tabyası, saldırılara şiddetle karşı koymuştur. Bu arada, Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştır. Mesudiye üzerine ateş açılınca, Hamidiye ona destek vermiştir. Bu arada kıyı bataryaları, düşman üstüne ateş yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak isterken topçu atışlarıyla karşılanmıştır. Karşılıklı bu bombardıman bir saat kadar sürmüştür.


Gelibolu, Çanakkale-1915

Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları büyük zarar görmüştür. Amiral Robeck, Fransız gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini ileri sürmüştür. Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak sarsılmış, manevra kabiliyetini kaybetmişlerdir. Bir gece önce, Nusret mayın gemisinin döşediği bu mayınlar, çok önemli bir işlevi yerine getirmiştir.

Türk tabyaları, Boğaz'ı geçmeye çalışan düşman gemilerini sürekli ateş altında tutmaya çalışmışlardır. Düşmanın, Boğaz'daki mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını boğaza sokmaları üzerine, Türk tabyaları mayın tarayıcılarını ateş altına alarak geri çekilmelerini sağlamıştır. Deniz harekatı sonunda düşman savaş gemilerinden bazıları batmış, İnflexible, İrressitible büyük hasar görmüş; Queen Elisabeth ve Agamemnon yara almıştır. İtilaf Devletleri, Çanakkale Boğazı'nı denizden geçmek için yaptıkları askeri harekatta başarısız olmuş ve büyük kayıplar vererek Çanakkale Boğazı'nın geçilemeyeceğini anlamışlardır.


Gelibolu, Çanakkale-1915

İtilaf Devletleri, Çanakkale Boğazı'nı denizden aşmayı başaramayınca, bu kez hedefine kara yoluyla ulaşmayı denemiştir. İtilaf Devletleri’nin planına göre; Kuzey Çıkarma Grubu’nu oluşturan Anzak Kolordusu kuzeyde Kabatepe bölgesine, Güney Çıkarma Grubu ise Seddülbahir bölgesine çıkarılacaktı. Planlar, asıl taarruz güneyde olacak şekilde hazırlanmıştı. Türk savunmasının güney kanadını tespit maksadı ile 1 Fransız tugayı Kumkale bölgesine çıkarma yapacaktı. İtilaf Devletleri’nin planı Gelibolu müstahkem mevkiine kısa sürede el koyarak, donanmayı savunmasız bir boğazdan geçirme ve İstanbul'a ulaşma düşüncesine dayanıyordu. 26 Mart 1915'te kurulan 5 nci Ordu’ya komutan olarak atanan general Liman von Sanders, Türk savunmasının esasını teşkil eden "düşmanın çıkmasına izin vermeden imhasını sağlama" şeklindeki ana fikri terk ederek, "kıyılarda nispeten zayıf kuvvetlerle düşmanı karşılama, derinlikte güçlü ihtiyatlarla imha" ana fikrini benimsemişti.Böylece düşmanın, 25 Nisan 1915'te giriştiği çıkarma harekatıyla kara savaşları başlamıştır. İtilaf kuvvetleri, sekiz ayı aşkın bir süre, devam eden kara savaşlarında da başarılı olamamışlardır. Bu kez Mehmetçiğin azmi ve genç bir komutanın askeri dehasının yarattığı strateji ile karşılaşmıştır. Churchill'in "kaderin adamı" olarak nitelendirdiği 19'uncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal aynı gün, kolordu ve ordu komutanlarının emirlerini beklemeden 57'nci Alayı ileri sürerek Conkbayırı ve Kocaçimen tepelerine yaklaşmakta olan Anzak Kolordusu'nu geriye sürmüştür. Kolordunun ele geçirdiği bütün önemli noktaları geri almıştır.10 Ağustos 1915'teki Conkbayırı Tarruzunda bir şarapnel parçası Mustafa Kemal' in göğsünün sağ tarafına çarparak cebindeki saati parçalamış ve göğsünde derince bir kan lekesi bırakmıştır. Çanakkale Cephesi'ndeki kara savaşları İngilizlerin 19/20 Aralık 1915 gecesi Arıburnu ve Anafartalar, 8/9 Ocak gecesi de Seddülbahir bölgelerini boşaltmalarıyla son bulmuştur.

Çanakkale Savaşı’nın Türk Tarihindeki Yeri ve Önemi

Deniz ve kara muharebelerinden oluşan Çanakkale Savaşları sonuçları ve bugüne dek ulaşan etkileri açısından, Türk tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu sonuç ve etkileri şu başlıklar altında toplayabiliriz:

Daha bir yıl önce Balkan Savaşları'nda büyük bir yenilgiye tanık olan toplum, 1915’te Çanakkale’de âdeta bir kahramanlık destanı sergilemiştir. Çanakkale’de Mehmetçiğin gerçekleştirdiği başarılar, ulusun moralini güçlendirmiş ve koşullar ne denli olumsuz olursa olsun, başarılı olunabileceği yolunda inanç ve güven tazelemesine yol açmıştır. Bu yönüyle Çanakkale, modern Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde çok önemli bir dönemeç teşkil etmiştir. O dönemin yayınları incelendiğinde, millî duyguların nasıl güçlenip coştuğu açıkça görülebilmektedir

-Çanakkale aynı zamanda, Mustafa Kemal’in, Türk tarihinde ilk kez doğduğu ve parladığı yerdir. Ulus onu ilk kez Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’da üstün bir komutan, mucizeler yaratan bir lide olarak tanımıştır. Aynı şekilde Mustafa Kemal de orada, kahraman Türk askerini çok yakından tanımış ve onunla neler başarabileceğini görmüştür. Bu karşılıklı tanıma ve güvenme, 1919-1923 arası gerçekleşen, Millî Mücadele’nin çok önemli bir temel taşını oluşturmuştur.

-Orada yitirdiğimiz Harbiyeli, Mülkiyeli, Tıbbiyeli ya da Sultanili, Türk ocaklarında yetişmiş aydının eksikliği, hep duyulmuştur. Özellikle 1923-1938 arası gerçekleştireceğimiz ATATÜRK önderliğindeki devrimler sırasında, yetişmiş insan ve beyin eksikliği her alanda hissedilmiştir.

-Çanakkale kara muharebeleri süresince Türk askerinin sergilediği mertlik, dürüstlük ve yardımseverlik gibi bilinen insanî özellikleri, onun bir kez daha düşmanlarınca takdir edilip övülmesine neden olmuştur. Yaralı Anzak askerlerine su verip, yarasına sarması, zehirli gaz kullanılmaması ve savaş kurallarına titizlikle uyulması, Türklerle, Avustralyalı ve Yeni Zelândalılar arasında ilginç bir dostluk oluşmasına yol açmıştır.

Kısaca özetlenmeye çalışılan bvu nedenledir ki Çanakkale Savaşları yakın tarihimizde çok önemli bir yere ve değere sahiptir.

Düzenleyen SerKan1923 : 15-02-2013 14:03. Sebep: ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
 

Eski15-02-2013, 13:46   #9
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

MİLLİ MÜCADELE ÖNCESİ DÖNEM

Cepheler


MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ
Cepheler
Doğu Cephesi

Doğu Cephesi'ndeki savaşlar, Rusların 1 Kasım 1914'te saldırıya geçmeleriyle başlamıştır. Rusların bu saldırıları başarıyla durdurulduktan sonra, kesin sonuç almak amacıyla harekete geçilmiştir.


Doğu Cephesindeki Makineli Tüfek Birliği-1915

Bizzat Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın komuta ettiği, 22 Aralık 1914 - 15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden Sarıkamış Muharebeleri’nde Türk Ordusunun uyguladığı plan, bir kolorduyla düşmanın cepheden tespitini, iki kolorduyla kuzey kanadından kuşatılarak düşman cephesinin 30-35 km kadar gerisindeki Sarıkamış’ın ele geçirilmesiyle büyük düşman kuvvetlerinin imhasını öngörüyordu.

Tamamen karlarla kaplı, çok yüksek dağlık ve yolsuz bir arazide o günün koşulları altında yapılan bu harekât çok riskli idi. Özellikle 10’uncu Kolordu birlikleri, Allahuekber Dağları’nı aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar gerekse mevcut silahlar yönünden büyük zayiat vermiştir. Nitekim Türk kuvvetlerinin büyük bir bölümü soğuktan donarak şehit olmuştur. Sarıkamış’a girebilen kuvvetler de Ruslar tarafından geri atılmıştır. Bu başarısızlık karşısında Enver Paşa, 10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu Komutanlığını, Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür.


Rus Birliklerinin Doğudaki İlerleyişleri -1916

Rus ordusu aynı yılın ilkbaharında Van, Muş ve Bitlis'i ele geçirmiştir. Sarıkamış Harekatı bu cephedeki durumumuzu sarsmış, Karadeniz'deki Rus donanması, deniz ulaşımımızı engellediğinden Kafkas Cephesi'nin yeterince takviye edilmesi mümkün olmamıştır. Ruslar 1916 ilkbaharında tekrar saldırıya geçmişler, Batı cephelerinden ayırdıkları bir kolordu civarındaki kuvveti, denizden Doğu Karadeniz kıyılarına çıkarmışlardır. Karadeniz'de Rus donanmasının üstünlüğü ele geçirmesinden ve başta Trabzon olmak üzere bu kıyılardaki limanlarımızda yeterli tahkimatın yapılmayışından yararlanmışlardır.Ruslar bu saldırıyla içte Erzurum ve Erzincan'ı, kıyı kesiminde de Trabzon'un batısındaki Harşit Çayı'na kadar olan toprakları işgal etmişlerdir.

Böylece Doğu Cephesi'nde savunma siyaseti yerine taarruz siyasetinin uygulanması başarılı olmamış, doğudaki Türk topraklarının geniş bir bölümünde iki yıl kadar sürecek olan Rus işgali başlamıştır. İşgal nedeniyle sadece Trabzon ve yöresinden yüzbinlerce kişi göç etmek zorunda kalmıştır. Diğer yandan Mustafa Kemal Paşa komutasındaki 16’ncı Kolordu Birlikleri 6 Ağustos 1916 tarihinde Rusların 4’üncü Kolordusunu yenerek Muş’u bir gün sonra da Bitlis’i kurtarmışlardır. 1917’de Rusya’da ihtilalin patlak vermesi üzerine Rusya savaştan çekilmiş, kendi iç meseleleri ile uğraşmaya başlamıştır. Rusların yerini alan Ermeni çetelerinin saldırıları karşısında Mart 1918’de Kazım Karabekir Paşa komutasındaki Kafkas Kolorduları tarafından Erzincan ve Erzurum (12 Mart 1918) kurtarılmıştır. 3 Mart 1918 Brest-Litovsk Anlaşması ile Osmanlı Devleti doğuda Rus işgali altındaki bölgeleri kurtarmıştır. 93 Harbi’nden bu yana Rus işgalinde bulunan Kars, Ardahan ve Batum’u geri almakla kalmayıp, Kafkasya içlerine ilerleyerek geçici bir süre de olsa Bakü’yü alan Osmanlı Ordusu Hazar Denizi kıyılarına ulaşmıştır. Bu bölgede yeterli alt yapının olmayışı (ikmal ve ulaşım) bu cephede büyük sıkıntıların yaşanmasına neden olmuştur.


Irak Cephesi

İngilizlerin daha savaş başlamadan asker yığmaya başladığı cephe, Hint deniz yolunun güvenliğini sağlama ve petrol potansiyeli bakımlarından önemlidir. İngilizler buradan hareketle, müttefikleri Rusya ile birleşme ümidi taşımışlardır. Bölgede daha ziyade Arap kabilelerine ve ilan edilen cihada güvenilerek az sayıda Türk askeri bulundurulmuştur. Ancak İngilizler de bazı Arap aşiretleri ile anlaşmışlardır. 22 Kasım 1914’te Basra’yı aldıktan sonra ileri harekata geçerek 9 Aralık’ta Kurna’yı ele geçiren İngilizlere karşı, Türk komuta kademesinin bölgeyle ilgili yeterli teknik dokümana sahip olmaması bir zafiyet yaratmıştır. Burada Yarbay Süleyman Askerî Bey’in ön plana çıkıp mahalli gönüllü kuvvetlerle bir netice almaya çalışmıştır. İngilizlere karşı başlangıçta mevzii başarıları kazanan Osmanlı kuvvetleri 14 Nisan’dan başlamak üzere arka arkaya yenilgiler almıştır. İngilizler, 21 Mayıs’ta Amara, 25 Temmuz’da Nasıriye ve 28 Eylül’de Kutü’l Amara’yı almışlardır. 22 Kasım’da Selman-ı Pâk Muharebelerinde büyük bir başarı gösteren Osmanlı kuvvetleri Kutü’l Ammara’da İngiliz kuvvetlerini kuşatmışlardır.


Kutülamare’deki Türk Ordugâhı-1915

Eylül 1915’te Kutü’l Amara’ya yerleşmiş olan İngiliz kuvvetleri, 29 Nisan 1916’da komutanları Thowsend ile birlikte esir alınmıştır. Ancak bu gelişmelere rağmen İngiliz faaliyetleri durmak bilmemiştir. Bağdat üzerine yürümek için sürekli asker ve mühimmat yığmak ile meşgul olan İngilizler Şattü’l Arab’ı kullanarak 13 Aralık 1916’da ileri harekata başlamışlardır. 11 Mart 1917'de Bağdat’ı ele geçirmek suretiyle de cephenin en etkili sonucunu almışlardır. 1917 yılı içerisinde başka ciddi saldırıda bulunmayan İngilizler, 30 Ekim’de mütarekenin imzalanmasından sonra 8 Kasım’da Musul’u işgal etmişlerdir. Kafkaslar’da soğuk altında yaşamını kaybeden Türk askeri, Irak Cephesi’nde sıcakve koleradan dolayı kayıplar vermiştir. İlaç ve cephane eksikliği kuvvetlerin azmini kırarken İngilizlerin bağımsızlık vaatlerine ve altınlarına kanan pek çok Arap kabilelerinin hesapta olmayan saf değiştirmeleri cephenin kaderini tayin eden faktörlerden biri olmuştur.


Kutülamare’de esir alınan İngiliz birlikleri içindeki Hintli askerler cephe gerisine gönderiliyorken-1916

Kanal Cephesi
Birinci Kanal Harekâtı (28 Ocak-3 Şubat 1915)



4’üncü Ordu Karagahı-Kudüs-1915

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda mücadele ettiği cephelerden birisi olan Sina-Filistin Cephesi’nde Süveyş Kanalı’nın ele geçirilmesiyle, İngiltere’nin Hindistan ile bağlantısını kesmek ve böylece İngilizlerin Hindistan’dan getirecekleri birliklerle, Avrupa Cephesi'ni takviye etmesine engel olmak amaçlanmıştır. Kanal Harekâtı için Suriye’de bulunan 4’üncü Ordu görevlendirilmiş; Komutanlığına Bahriye Nazırı Cemal Paşa getirilmiştir. Hem Suriye’yi savunmak hem de kanalı ele geçirmek görevini alan Ordu Komutanı, 6 Aralık 1914’te göreve başlamak üzere Şam’a gelmiştir. İzmir’den gelen 10’uncu Tümen ve Tekirdağ’daki 8’inci Tümen 4’üncü Ordu emrine verilmiş, ayrıca, Hicaz Tümeni ve 200 kişilik Çerkes Süvari Alayı ve 200 kişilik Trablusgarp Gönüllü Müfrezesi de Hicaz Seferi Kuvvetlerine katılmıştır.

Toplanma harekâtı 14 Aralık 1914’te başlamış birinci kademe Birüssebi’den, kanat kolları ve merkez müfrezesi 27 Aralık 1914’te Elariş-Biri, Hasene-Kalatünnahil çizisi doğrultusunda yürüyüşe geçmiştir. 25’inci Tümen ise 14-15 Ocak 1915 gecesi asıl kuvvetiyle Birüssebi’den hareket etmiştir. Kanal’a taarruz görevi 8’inci Kolorduya verilmiştir.

Kanal’ı savunan İngiliz kuvvetleri ise üç grup halinde tertiplenmiş ve kanalın doğu ve batısında iki savunma hattı oluşturmuşlardır. Kahire garnizonunda iki İngiliz tugayı , 8 tabur piyade, iki alay süvari, iki topçu taburu bulunmaktadır. İskenderiye garnizonu ise, 8 tabur piyade, süvari, üç bölük kale topçusundan ibarettir.

Kanal’a taarruz günü 2/3 Şubat gecesi olarak kararlaştırılmış ve Timsah Gölü'yle Acı Göl arasındaki bölgeden yapılmasına ve birinci kademede 4 piyade taburunun geçirilmesine karar verilmiştir. Bu taburların karşısında 7 piyade taburu bulunmaktadır.

İlk olarak kanalı 74’üncü Alayın 1’inci Taburundan 3’üncü Bölük geçmeye başlamış ancak geçiş araçlarının yetersiz oluşu ve mevcut Tonbazların da İngilizlerin makineli tüfek ateşiyle vurulması sonucu kanalı geçiş için harcanan bütün çabalar boşa gitmiştir. İkinci kademedeki 10’uncu Tümenin 28’inci Alayı kanala yanaştırılarak şiddetli bir ateş muharebesine girişilmiş ise de sonuç alınamamıştır. 2/3 Şubat gecesi icra edilen Birinci Kanal Harekâtı’nın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine 4’üncü Ordu Komutanı Cemal Paşa, Gazze-Birüssebi-Maan hattına çekilme emrini vermiştir.


Kudüs-1915

Kanal Cephesi
İkinci Kanal Harekâtı (27 Temmuz- 5 Ağustos 1916)

1915 yılı başında yapılan Birinci Kanal Harekâtı’ndan hemen sonra kanala tekrar taarruz etmek için hazırlıklara başlanmıştır.

4’üncü Ordu emrinde Birinci Kuvvei Seferiye adı ile bir sefer kuvveti teşkil edilerek, 3’üncü Piyade Tümeni 4’üncü Ordu emrine verilmiştir. Almanya’dan gelecek kuvvetlerinde derhal Filistin’e taşınmasına karar verilmiştir.

Temmuz 1916’da kanal bölgesindeki İngiliz kuvveti dört piyade tümeni, Anzak Kolordusu ve bir süvari tümeninden ibarettir.

İkinci Kanal Harekatı’nın amacı Katya’ya kadar ilerleyen İngiliz kuvvetlerini geriye atarak kanalın doğu kıyısına hakim olmak maksadını taşımaktadır.

Seferi kuvvetin öncüsü (üç piyade taburu, dört makineli tüfek bölüğü,üç batarya) 16 Temmuz 1916’da Elariş’ten hareket etmiştir. Seferi Kuvvet Komutanı Von Kress, düşmanı bir piyade alayıyla cephede tespit ederken iki piyade alayıyla güney kanadından kuşatmaya karar verdi ise de 4 Ağustos 1916’da yapılan Nomani Muharebesi’nde düşmanın karşı taarruzları, kuşatma yapan kuvvetlerin ağır zayiat vermesine neden olmuştur. Bunun üzerine Von Kress, 4 Ağustos akşamı geri çekilme kararını vermiştir.

Kanal’a ikinci kez yapılan Türk taarruz girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmış, 14 Ağustos 1916’da Türk birlikleri El-Ariş’te toplanmıştır. Tüm bu gelişmeler, İngilizleri kanalın doğusuna geçerek Sina-Filistin’i ele geçirmeye hatta bütün Suriye’yi işgal etmeye yöneltmiştir.


Çanakkale Cephesi

Birinci Dünya Savaşı'nda; Osmanlı Devleti’nin, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmeye ve İstanbul'u işgal etmeye yönelik İngiliz-Fransız ortak harekâtına karşı yürüttüğü Çanakkale Muharebeleri, dünya tarihinde ender rastlanan deniz ve kara savaşlarından biridir. Siyasî açıdan, birçok emelin, ihtirasın, idealin düğümlendiği; askerî açıdan, insan gücünün, azminin, inancının yanı sıra, âlet, edevat ve teçhizatının yeterince denge kuramadığı; vatanını savunanlarla istilâya gelenlerin çarpıştığı; yarım milyonun üzerinde insanın hayatlarını kaybettiği veya sakat kaldığı ve sonuçları itibariyle de, geçmişte olduğu gibi, birçok yanlış hesabın suya düştüğü bir savaştır.

İtilaf Devletleri'nin Deniz Harekatı 19 Şubat 1915'te başlamıştır. 13 Mart 1915'e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tutmuş, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açmıştır. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu harekatın kolay olmadığını göstermiştir. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememiştir. Havalar düzelince yeni saldırılar düzenlenmiş, yine sonuç alınamayınca düşman gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden alınmıştır. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atanmıştır. Yeni komutan, 18 Mart 1915 günü donanmayla Boğaz'a saldıracağını, yakında İstanbul'da olacağını Londra'ya bildirmiştir.


Gelibolu, Çanakkale-1915

Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat (Çobanlı) Bey, 17/18 Mart gecesi Boğaz'a mayın hattı döşenmesi emrini vermiştir. Aldığı emir gereği Binbaşı Nazmi Bey, Nusret Mayın gemisi ile o gece yirmi altı mayını Boğaz'a on birinci hat olarak döşenmiştir. Boğaz'daki mayın sayısı on bir hat olarak 400'ü aşmıştır.

18 Mart 1915: İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo olarak sabah Çanakkale Boğazı'na girmiştir. Bu donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda, İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible, Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.

İkinci grupta İngiliz Kalyon Kaptanı komutasında Ocean, İrresistible, Wengeance Majestic gibi savaş gemileri yer almıştır. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet, Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.

İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını kolayca susturarak Boğaz'ı kolayca geçebileceklerini ummuşlardır. Bu umut ve güvenle, 18 Mart 1915 günü düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başlamıştır. Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir ateşe tutulmuştur. Boğaz'daki düşman gemileri Hamidiye istihkamlarına yüklenmiş; bunu gören Dardanos bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalışmıştır. Kısa süre sonra, tüm gemiler, Dardanos'a saldırıya geçmiştir. Dardanos tabyası, saldırılara şiddetle karşı koymuştur. Bu arada, Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştır. Mesudiye üzerine ateş açılınca, Hamidiye ona destek vermiştir. Bu arada kıyı bataryaları, düşman üstüne ateş yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak isterken topçu atışlarıyla karşılanmıştır. Karşılıklı bu bombardıman bir saat kadar sürmüştür.


Gelibolu, Çanakkale-1915

Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları büyük zarar görmüştür. Amiral Robeck, Fransız gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini ileri sürmüştür. Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak sarsılmış, manevra kabiliyetini kaybetmişlerdir. Bir gece önce, Nusret mayın gemisinin döşediği bu mayınlar, çok önemli bir işlevi yerine getirmiştir.

Türk tabyaları, Boğaz'ı geçmeye çalışan düşman gemilerini sürekli ateş altında tutmaya çalışmışlardır. Düşmanın, Boğaz'daki mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını boğaza sokmaları üzerine, Türk tabyaları mayın tarayıcılarını ateş altına alarak geri çekilmelerini sağlamıştır. Deniz harekatı sonunda düşman savaş gemilerinden bazıları batmış, İnflexible, İrressitible büyük hasar görmüş; Queen Elisabeth ve Agamemnon yara almıştır. İtilaf Devletleri, Çanakkale Boğazı'nı denizden geçmek için yaptıkları askeri harekatta başarısız olmuş ve büyük kayıplar vererek Çanakkale Boğazı'nın geçilemeyeceğini anlamışlardır.


Gelibolu, Çanakkale-1915

İtilaf Devletleri, Çanakkale Boğazı'nı denizden aşmayı başaramayınca, bu kez hedefine kara yoluyla ulaşmayı denemiştir. İtilaf Devletleri’nin planına göre; Kuzey Çıkarma Grubu’nu oluşturan Anzak Kolordusu kuzeyde Kabatepe bölgesine, Güney Çıkarma Grubu ise Seddülbahir bölgesine çıkarılacaktı. Planlar, asıl taarruz güneyde olacak şekilde hazırlanmıştı. Türk savunmasının güney kanadını tespit maksadı ile 1 Fransız tugayı Kumkale bölgesine çıkarma yapacaktı. İtilaf Devletleri’nin planı Gelibolu müstahkem mevkiine kısa sürede el koyarak, donanmayı savunmasız bir boğazdan geçirme ve İstanbul'a ulaşma düşüncesine dayanıyordu. 26 Mart 1915'te kurulan 5 nci Ordu’ya komutan olarak atanan general Liman von Sanders, Türk savunmasının esasını teşkil eden "düşmanın çıkmasına izin vermeden imhasını sağlama" şeklindeki ana fikri terk ederek, "kıyılarda nispeten zayıf kuvvetlerle düşmanı karşılama, derinlikte güçlü ihtiyatlarla imha" ana fikrini benimsemişti.Böylece düşmanın, 25 Nisan 1915'te giriştiği çıkarma harekatıyla kara savaşları başlamıştır. İtilaf kuvvetleri, sekiz ayı aşkın bir süre, devam eden kara savaşlarında da başarılı olamamışlardır. Bu kez Mehmetçiğin azmi ve genç bir komutanın askeri dehasının yarattığı strateji ile karşılaşmıştır. Churchill'in "kaderin adamı" olarak nitelendirdiği 19'uncu Tümen Komutanı Mustafa Kemal aynı gün, kolordu ve ordu komutanlarının emirlerini beklemeden 57'nci Alayı ileri sürerek Conkbayırı ve Kocaçimen tepelerine yaklaşmakta olan Anzak Kolordusu'nu geriye sürmüştür. Kolordunun ele geçirdiği bütün önemli noktaları geri almıştır.10 Ağustos 1915'teki Conkbayırı Tarruzunda bir şarapnel parçası Mustafa Kemal' in göğsünün sağ tarafına çarparak cebindeki saati parçalamış ve göğsünde derince bir kan lekesi bırakmıştır. Çanakkale Cephesi'ndeki kara savaşları İngilizlerin 19/20 Aralık 1915 gecesi Arıburnu ve Anafartalar, 8/9 Ocak gecesi de Seddülbahir bölgelerini boşaltmalarıyla son bulmuştur.
 

Eski15-02-2013, 13:47   #10
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

MİLLİ MÜCADELE ÖNCESİ DÖNEM

Cepheler


Çanakkale Savaşı’nın Türk Tarihindeki Yeri ve Önemi

Deniz ve kara muharebelerinden oluşan Çanakkale Savaşları sonuçları ve bugüne dek ulaşan etkileri açısından, Türk tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Bu sonuç ve etkileri şu başlıklar altında toplayabiliriz:

Daha bir yıl önce Balkan Savaşları'nda büyük bir yenilgiye tanık olan toplum, 1915’te Çanakkale’de âdeta bir kahramanlık destanı sergilemiştir. Çanakkale’de Mehmetçiğin gerçekleştirdiği başarılar, ulusun moralini güçlendirmiş ve koşullar ne denli olumsuz olursa olsun, başarılı olunabileceği yolunda inanç ve güven tazelemesine yol açmıştır. Bu yönüyle Çanakkale, modern Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde çok önemli bir dönemeç teşkil etmiştir. O dönemin yayınları incelendiğinde, millî duyguların nasıl güçlenip coştuğu açıkça görülebilmektedir

-Çanakkale aynı zamanda, Mustafa Kemal’in, Türk tarihinde ilk kez doğduğu ve parladığı yerdir. Ulus onu ilk kez Arıburnu, Conkbayırı ve Anafartalar’da üstün bir komutan, mucizeler yaratan bir lide olarak tanımıştır. Aynı şekilde Mustafa Kemal de orada, kahraman Türk askerini çok yakından tanımış ve onunla neler başarabileceğini görmüştür. Bu karşılıklı tanıma ve güvenme, 1919-1923 arası gerçekleşen, Millî Mücadele’nin çok önemli bir temel taşını oluşturmuştur.

-Orada yitirdiğimiz Harbiyeli, Mülkiyeli, Tıbbiyeli ya da Sultanili, Türk ocaklarında yetişmiş aydının eksikliği, hep duyulmuştur. Özellikle 1923-1938 arası gerçekleştireceğimiz ATATÜRK önderliğindeki devrimler sırasında, yetişmiş insan ve beyin eksikliği her alanda hissedilmiştir.

-Çanakkale kara muharebeleri süresince Türk askerinin sergilediği mertlik, dürüstlük ve yardımseverlik gibi bilinen insanî özellikleri, onun bir kez daha düşmanlarınca takdir edilip övülmesine neden olmuştur. Yaralı Anzak askerlerine su verip, yarasına sarması, zehirli gaz kullanılmaması ve savaş kurallarına titizlikle uyulması, Türklerle, Avustralyalı ve Yeni Zelândalılar arasında ilginç bir dostluk oluşmasına yol açmıştır.

Kısaca özetlenmeye çalışılan bvu nedenledir ki Çanakkale Savaşları yakın tarihimizde çok önemli bir yere ve değere sahiptir.


Galiçya-Romanya-Makedonya Cephesi


Başkomutan Vekili Enver Paşa Budapeşte’de-1916

Birinci Dünya Savaşı, sırasında Galiçya’ya gönderilen 15’inci Türk Kolordusu, ilk defa yurt dışında, müttefik devletlerin komutanları emrinde savaş görevi yapan birlik olması bakımından ayrı bir önem taşımaktadır.

1846 yılında Avusturya-Macaristan’ın bir eyaleti olan Galiçya, bugünkü siyasi hudutlara göre Rusya, Polonya, Çekoslovakya sınırlarının birleştiği bölgedir. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkışından yaklaşık iki yıl sonra Ruslar, Brossilov taarruzuyla (4 Haziran 1916) Avusturya-Macaristan ordusuna ağır bir darbe indirmiş ve 100.000’den fazla esir almıştır. Bu gelişme üzerine Almanlar, mevcut kuvvetlerinin yanı sıra Osmanlı Devleti’nden de kuvvet talebinde bulunmuş; Osmanlı Devleti de Çanakkale Boğazı’nı savunmakla görevli 19 ve 20’nci Tümenlerden oluşan 15 nci Kolordu’yu, 23 Temmuz-11 Ağustos 1916 tarihleri arasında Galiçya’ya hareket ettirmiştir.

18 Mart 1916’da 15’inci Kolordu Komutanı olarak Kur.Alb. Yakup Şevki (Org. SUBAŞI), 18 Kasım 1916’da ise Tuğg. Cevat (Org. ÇOBANLI) görev yapmıştır.

15’inci Kolordu, 22 Ağustostan itibaren Alman Güney Ordusu’nun savunma cephesinde Alman Hofmann Kolordusu’yla 1’inci Bavyera İhtiyat Tümeni arasında 20 km.lik bir cephenin savunma sorumluluğunu üzerine almıştır.

31 Ağustos'ta Alman Güney Ordusuna Rus birliklerinin taarruzu başlamıştır. Türk birlikleri bu mevzide başarılı savunma yapmalarına rağmen Güney Ordusu’ndan aldığı emirle, 6 Eylül günü geri çekilmiş, 20’nci Tümen büyük zayiat vermiştir.

16-17 Eylül muharebelerinde; dört tümenle ve her seferinde taze birliklerle taarruz eden Rus birlikleri zayiat vererek geri çekilmiş, 15’inci Kolordu da önemli zayiat vermesine rağmen Zlotalipa ve Narajovka vadileri arasındaki mevzileri, kahramanca savunup ordu cephesinin yarılmasını önlemiştir.

24 Eylül günü, Rus kuvvetlerinin 421 Rakımlı tepenin doğu eteklerindeki birinci hat siperlerini ele geçirmesine rağmen Türk birlikleri tarafından yapılan karşı taarruzla Rus alayları adeta erimiş, mevziiler geri alınmıştır.

Ruslar, Ekim, Kasım ve Aralık aylarında taarruzlarını tekrarlamışlar ancak başarı elde edememişlerdir. 1917 Bolşevik İhtilali ile Rus ordusu muharebe gücünü yitirmeye başlamıştır.

19’uncu Tümen Haziran 1917’de, 20’nci Tümen ise 11 Eylül 1917’de İstanbul’a dönmüştür. 15’inci Kolordu’nun tamamen dönmesinden sonra Galiçya harekâtı devam etmiştir.


Galiçya Cephesindeki Türk Subayları-1916

Romanya, 17 Ağustos 1916’da bir antlaşma imzalayarak İtilaf Devletleri'nin yanında savaşa girmiş ve 27 Ağustos’ta Avusturya’ya saldırmıştır. Bunun üzerine İttifak Devletleri Romanya’ya savaş açmıştır. Alman Başkomutanlığında yapılan toplantıdan sonra 23 Tümenlik bir kuvvetle İttifak Devletleri Romanya’ya taarruz etmiştir. Bu kuvvet içinde Türklerin 6’ıncı Kolordu’ya mensup 15, 25 ve 26’ncı Tümenleri bulunuyordu. General Von Mackensen’in komutasındaki müttefik ordu, 1917 Ocak ayının ilk haftasına kadar bütün Romanya’yı ele geçirmiştir. Türk tümenleri bu harekatta büyük başarı göstermiştir. 6’ncı Kolordunun 26’ıncı Tümeni 1917 yılı ortalarında Filistin’e kaydırılmıştır.

Sırbistan’ın İttifak Devletleri’nce işgali tehlikesi belirince bir Fransız tümeni Çanakkale’den getirilerek, 5 Ekim 1915’de Selanik’te karaya çıkarılmıştır. Bir İngiliz tümeniyle bir Fransız tugayı da daha sonra bu birliğe katılmıştır. Böylece Makedonya Cephesi açılmıştır. Osmanlı Devleti’nin 20’nci Kolordusu ile birtakım Alman ve Bulgar birlikleri İngiliz ve Fransızların karşısında yer almıştır. 1916 yılında Fransız ve Sırp askerlerinin sayısı yaklaşık 250 bine ulaşmıştır. 10’uncu Türk Kolordusu da 17 Kasım 1916’da cepheye destek olarak gelmiştir. Cephedeki küçük taarruzların yanında en önemli olay, 11 Aralık 1916’da Manastır’ın İtilaf Devletleri’nin eline geçmesidir. 1917 yılı küçük muharebelerle geçmiş, Türk kuvvetleri Kavala-Serez hattında savaşmıştır. 27 Haziran 1917’de Yunanistan itilaf Devletleri safında savaşa girmiştir. 29 Mayıs 1918’de İngiliz, Fransız, Yunan ve Sırp kuvvetleri büyük bir taarruz başlatmıştır. Bu taarruz neticesinde Bulgar ordusu yenilmiştir. 29 Eylül 1918’de Bulgaristan mütareke imzalayıp savaşta çekilerek, topraklarından İtilaf güçlerinin geçmesine izin vermiştir. İtilaf Devletleri üç koldan Balkanlar'da ilerlemeye başlamışlardır. Bu kollardan biri İstanbul’u hedef almıştır. 30 Ekim 1918’de Osmanlı Devleti Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kalarak savaştan çekilmiştir.

Hicaz Cephesi

Birinci Dünya Savaşı'nda Türk halkının vicdanında en derin etkileri yaratan cephelerden birisi de Hicaz Cephesi'dir. İngilizler, 1880'lerden itibaren, Halifeliğin Arapların hakkı olduğunu ve onların Osmanlı'dan ayrı kendi himayesinde kurulacak devletlerini destekleyeceklerini telkin etmişlerdir. Bu propagandaların yanı sıra bilhassa XX. yüzyıl başlarında Trablusgarp ve Balkan Savaşları'nda devletin yenilgilere maruz kalması, Arap coğrafyasında hareketlenmelere neden olmuştur. Bu yüzden bu cephenin mücadeleleri, İngilizlerin kışkırttığı âsi kabile şeflerine ve Mekke Şerifı'ne karşı yapılan savaşlardan oluşmaktadır.


Kur.Bnb.İsmet (İnönü) Bey, Ahmet İzzet Paşa Karargahında, Yemen -1912

Osmanlı yönetiminin ilân ettiği "cihad" büyük ümitler beslenmesine rağmen ancak İbn-i Reşid (Şammar), Yemen'de Seyyid Yahya ve Libya'da Sinusîler arasında ilgi görmüştür. Şerif Hüseyin (Hicaz), Seyyid İdris (Asir), İbn Suud (Şammar) kendilerini çeşitli vesilelerle İngilizlerle birlikte hareket etmeye hazırlamışlardır.

Mekke Şerifi Hüseyin savaş başladığında Osmanlı Devleti'ne bağlı kalacağını ilân etmiş olmasına rağmen, 10 Temmuz 1916 tarihli bildirisi ile Osmanlı Devleti'ne başkaldırdığını açıkça ilân etmiştir. Bu sırada bölgede toplam dört Osmanlı Tümeni (Hicaz'da 22. Piyade, Asir'de 21. Piyade, San'a da 40. Piyade, Yemen'de 39. Piyade Tümenleri ile 7. Kolordu Karargâhı ve Medine'de Muhafız Komutanlığı) vardır. Şerif’in daha önce Medine, Cidde, Mekke ve Taife saldırılarda bulunulmasıyla yaratılan fiilî savaş durumu (9-12 Haziran 1916) karşısında Temmuz sonu ve Ağustos ortalarına kadar alınan tedbirler başarılı olmuştur. Ancak Şerif Hüseyin Güney Hicaz'da yardımsız kalan Cidde'yi 16 Haziran, Mekke'yi 9 Temmuz ve Taif’i de 22 Eylül 1916'de ele geçirmiştir. Bu başarıda önemli ölçüde İngiliz desteği olmakla birlikte Yanbu'da Türk askerleri kuvvetli müdafaada bulunmuşlardır.

İngilizler bölgedeki Türk varlığının tek ulaşım vasıtası olan Hİcaz demiryolunu kesmek amacıyla Fransızlarla birlikte Araplara destek vermişlerdir. İngiliz donanmasının 23 Ocak 1917'de başlattığı bombardıman sonucu, 26 Ocak 1917'de Vech liman şehri, 6 Temmuz 1917'de Akabe üssü Arapların kontrolüne geçmiştir. Bilhassa meşhur İngiliz ajanı Lawrence'in yönetiminde Maan-Medine demiryoluna yapılan tecavüzler, Medine Muhafızı Fahreddin Paşa'nm, muhteşem müdafaasını çökertmeye kafi gelmemiştir. Ancak Mondros Mütârekesi üzerine bölge tamamen boşaltılarak Türk askerleri çekilmiştir.


Medine Komutanı Fahrettin (Türkan) Paşa ve Emir Ali Haydar Türk-Arap Birliğini Denetliyor, Medine-1917

Sina-Filistin-Suriye Cephesi

Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin savaştığı cephelerden biri de Sina-Filistin-Suriye Cephesi’dir. Burada yapılan harekât; Birinci Kanal Seferi (28 Ocak-3 Şubat 1915), İkinci Kanal Seferi (27 Temmuz- 5 Ağustos 1916) ve İngiliz genel karşı taarruzundan (31 Ekim 1917-30 Ekim 1918) oluşmaktadır.

Alman Başkomutanlığı, Süveyş Kanalı’nı ele geçirerek İngiltere’nin Hindistan’la irtibatını kesmek ve böylece İngilizlerin, Hindistan’dan getirecekleri askerlerle Avrupa cephesini takviye etmelerine engel olmak amacındaydı. Enver Paşa da Mısır’ı tekrar etki altına almak suretiyle Müslüman dünyasındaki saygınlıklarını artıracaklarını umuyordu.

Kanal harekâtı için Suriye’de bulunan 4’üncü Ordu görevlendirilmiş, komutanlığına Bahriye Nazırı Cemal Paşa atanarak, 6 Aralık 1914’te göreve başlamak için Şam’a gitmiştir. Başarısızlıkla sonuçlanan Birinci Kanal Seferi’nde 4’üncü Ordu birlikleri Sina Çölü’nü boşaltarak Gazze-Birüssebi-Maan hattına çekilmiştir. Kanal’a ikinci kez yapılan Türk taarruz girişimi de başarısızlıkla sonuçlanmış, 14 Ağustos 1916’da Türk birlikleri el-Ariş’te toplanmıştır. Tüm bu gelişmeler, İngilizleri Kanal’ın doğusuna geçerek Sina-Filistin’i ele geçirmeye hatta bütün Suriye’yi işgal etmeye yöneltmiştir.

22 Aralık 1916’da başlayan genel karşı taarruz ile İngilizler, el-Ariş’i ele geçirmiş, Türk birlikleri ise Gazze-Şeria-Birüssebi hattında savunma için Sina Çölü’nden tamamen çekilmiştir. Bu mevzie karşı İngilizler taarruza geçmiş, Birinci Gazze (26 Mart 1917) Muharebesi’nde Türklerin direnişleri karşısında çok ağır kayıplar vererek geri çekilmişlerdir. İkinci Gazze Muharebesi (19 Nisan 1917)’nde İngilizler, donanmanın da desteğinde ve daha geniş bir cepheyle taarruzlarını yinelemişlerse de başarı sağlayamayarak geri çekilmişlerdir.

Gazze muharebelerinden kısa bir süre önce Bağdat’ın İngilizler tarafından işgali (11 Mart 1917), İngilizlerin etkilerini artırmalarını sağlamış, Arap ülkelerinde ise Türklere olan güveni azaltmış ve Arap ayaklanmaları baş göstermiştir.

31 Ekim 1917’de İngilizler Gazze-Birüssebi hattına taarruza geçmiş, Üçüncü Gazze Muharebesi olarak anılan bu muharebede Türk mevzileri yarılmıştır (7 Kasım 1917). Türk birlikleri Kudüs-Yafa hattına çekildiyse de İngiliz taarruzlarını durdurmak mümkün olmamıştır. 9 Aralık 1917’de Kudüs düşmüş, Türk birlikleri Kudüs’ün kuzeyine çekilmek zorunda kalmıştır. Bunun üzerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanı General Falkenhayn görevden alınarak yerine Liman von Sanders atanmış ve Türk kuvvetleri yeniden teşkilatlandırılmıştır. Yafa ile Lut Gölü arasındaki mevzide kuvvetler tertiplenmiştir.

19 Eylül 1918’de taarruza geçen İngilizler, Nablus Meydan Muharebesi’nde bu cepheyi yarmış, 20 Eylülde İngiliz Süvarisi Nasıra’daki Yıldırım Orduları Grubu karargâhına kadar girmiştir. 21 Eylül'de Ordular Grubu Komutanı Der’a’ya çekilme kararı vermiştir.

7’nci Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, düşman süvarisini Bisan’da durdurmayı başarmış, böylece Türk kuvvetlerinin Şeria Nehri doğusuna geçişini güvence altına almıştır. 1 Ekim’de Şam’ın düşmesi ile beraber Liman von Sanders komutayı Mustafa Kemal Paşa’ya bırakarak karargâhıyla Adana’ya çekilmiş; 25 Ekimde Halep, İngiliz ve Arap kuvvetlerinin eline geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa’nın, emrindeki kuvvetlerle İskenderun-Cerablus mevzisinde (Bu hat Türk İstiklal Harbi sırasında millî sınır olarak kabul edilmiştir) İngiliz taarruzlarını durdurmaya çalıştığı günlerde Mondros Mütarekesi imzalanmış ve 31 Ekim 1918’de cephelerdeki savaş son bulmuştur.
 

Eski15-02-2013, 13:49   #11
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

MİLLİ MÜCADELE ÖNCESİ DÖNEM


Birinci Dünya Savaşının Osmanlı Devleti Açısından Sonuçları

Dört yıl süren bu çetin savaşın ardından 1918 yılına gelindiğinde artık Birinci Dünya Savaşı’nın da sonu gelmişti. Almanya’nın özellikle denizlerde zayıf kalışı, savaşın sonunu belirleyen temel neden oldu.

Birinci Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri Avusturya-Macaristan ile Osmanlı Devleti’nin yenilgiyi kabul etmesiyle sonuçlanmıştır. Ancak bu savaşın yol açtığı acılar galip olsun, mağlûp olsun katılan tüm devletleri olumsuz olarak etkilemiştir.

Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de İtilaf Devletleri ile Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imzalayıp savaştan çekilmiştir. Devletin bu dönemde içinde bulunduğu iktisadî, sosyal ve siyasal koşullar, son derece olumsuzdu. Yüzyıllardır süren ve yabancı devletlere ticarî, iktisadî ve hukukî alanlarda ayrıcalıklar tanıyan kapitülâsyon antlaşmaları ülke ve toplumu olumsuz etkilemişti. Her geçen gün daha da fakirleşen halk bitkindi. Savaşlar ardından gelen büyük göçler sosyal dengeleri alt üst etmiş, halk günlük yaşamını sürdürebilmek için büyük bir mücadele verir olmuştur.

Bütün bunların yanında, Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İtilaf Devletleri ile ağır koşullar içeren bir barış anlaşması imzalamıştır. Yabancı devletler, bu anlaşma şartlarına dayanarak, ülkemizin birçok yerini işgale başlamışlardır. Ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmiştir. Osmanlının bütün toprakları tümüyle parçalandığı gibi son ana yurdumuz Anadolu da, galip devletler arasında paylaşılmaya başlanmıştır.

İngilizler Musul, Urfa, Antep ve Maraş illerini ele geçirdiler. Fransızlar, Adana ve çevresini, İtalyanlar da Antalya ve Konya bölgelerini işgal ettiler. İngilizler ayrıca Samsun ve Merzifon’u da denetimleri altına almışlardır.

Düşman devletlerin donanması da İstanbul’a girip boğazın sularına demir atmıştır. Onca kan ve can kaybı vererek düşmanı geçirmediğimiz Çanakkale ve İstanbul Boğazı da yabancı devletlerin kontrolünde girmiştir. Bu arada Yunanistan da, İngiltere’nin destek ve iş birliği ile İzmir ve yöresini işgal etmek için hazırlanıyordu.

Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Mustafa Kemal Paşa Suriye cephesinde, İngilizlere karşı savaşıyordu. Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri ile Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayınca çarpışmalar da durdurulmuştur. Mustafa Kemal Paşa 13 Kasım 1918'de İstanbul’a gelmiştir. İlginç bir rastlantı, onun İstanbul’a döndüğü gün olan 13 Kasım 1918’de düşman donanmasına bağlı savaş gemileri de boğazda demirlemiştir.

Mustafa Kemal, ülkenin bulunduğu durumdan ve yakında olacak gelişmelerden ziyadesiyle endişe ediyordu. Ulusun karşı karşıya bulunduğu tehlikeleri yakın çevresine anlatıyor, mücadele edilmesi ve direniş gösterilmesi gerektiğini anlatmıştır.

Mustafa Kemal Paşa, savaş meydanlarından çok iyi tanıyıp güvendiği Türk askeri ve ulusu ile en zor koşulların bile üstesinden gelinebileceğine inanmış, sürekli olarak bu görüşlerini anlatmaya çalışmıştır.


Mondros Ateşkes Anlaşması

Dört yıl süren uzun ve yorucu bir savaş sonunda, dönemin devlet adamları ateşkes anlaşmasının bir an önce imzalanması konusunda görüş birliğine varmışlardır. Ateşkes anlaşması 30 Ekim 1918'de Limni adasında Mondros limanında bir İngiliz gemisinde imzalanmış; İtilâf Devletleri adına İngiltere bu anlaşmaya imza koymuştur.
Mondros Ateşkes Anlaşması’nın Maddeleri

Son derece ağır koşulları içeren Mondros Ateşkes Anlaşması hükümleri, Osmanlı Devleti’nin her türlü hareketini kısıtlıyor; askerî, siyasî ve ekonomik gücünü işgalcilere teslim etmesini gerektiriyordu. Mondros Ateşkes Anlaşması maddeleri, genel olarak bakıldığında Osmanlı Devleti’nin askerî, siyasî ve ekonomik olmak üzere her türlü yönünü ilgilendiriyordu.

Ateşkes anlaşması metninde yer alan hükümleri sıralamak gerekirse ağırlıklı olarak askerî hükümler yer alıyordu. Özetle:

1.Çanakkale ve İstanbul boğazları açılacak ve buralardaki istihkâmlar İtilâf devletleri tarafından işgal edilecektir.

2.Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması dışında, Osmanlı ordusu derhâl terhis olunacak ve orduya ait taşıt, silâh, araç ve gereç İtilâf devletlerine teslim edilecektir.

3.Donanma teslim olacak ve İtilâf devletlerinin gösterecekleri limanlar da göz altında bulundurulacaktı.

4.Toros tünelleri İtilâf devletlerince işgal olunacaktı.

5.Hükûmet, haberleşmesi dışında bütün telsiz, telgraf ve kabloların denetimi ile demir yollarının kontrolü İtilâf devletlerince yapılacaktı.

6.Doğudaki altı ilde (vilâyeti sitte) (Erzurum, Van, Elazığ, Diyarbakır, Sivas, Bitlis) bir karışıklık olursa, bu vilâyetlerin her hangi bir kısmını İtilâf devletleri işgal hakkına sahip olacaklardı.

7.İtilâf devletleri kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durumun ortaya çıkması hâlinde buralardaki stratejik noktaları işgal edebileceklerdi.

Nitekim Osmanlı heyeti, Mondros Ateşkes Anlaşması’nı imza ederken, boğazlar hariç olmak üzere, Osmanlı ülkelerinden hiçbirisinin işgal edilmeyeceğine ve ateşkesin imza tarihindeki ileri hatlarımızın “mütareke hattı (yani ülke sınırı)” olarak kabul edileceğini ümit ediyordu. Diğer taraftan ateşkesi, iki ordu arasındaki çatışma ve düşmanlıklara son veren bir mukavele sayıyordu. Ateşkes anlaşmasını imza eden Türklerin yorumlarına göre İstanbul, İzmir, Musul, İskenderun, Adana, Antep, Maraş ve Urfa'nın işgalleri asla düşünülemezdi. Batum, Kars, Ardahan'ın boşaltılabilmesi ise kayıt ve şarta bağlanmıştı. Osmanlı idarecilerindeki bu inanç ve kanaate rağmen, İtilâf Devletleri, ateşkes anlaşması hükümlerine -özellikle yedinci maddeye- dayanarak 1 Kasım 1918 tarihinden itibaren Musul, İskenderun ile İstanbul ve Çanakkale boğazları ve daha sonra Trakya ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerini işgal ettiler. 13 Kasım 1918 tarihinde müttefik donanması İstanbul önlerine demirledi.

Birinci Dünya Savaşı’nda, maddî gücünden çok taşkın olarak birçok cephede ve daima sayıca çok üstün düşmanları karşısında dövüşen Türk ordusunun, mütareke ile silâh, teçhizat ve malzemesinin büyük bir kısmı elinden alınmaya başlanmıştır.

Mondros Ateşkes Anlaşması’nın Uygulamaya Konulması

Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7’nci maddesi İtilâf Devletlerine istedikleri bölgeleri işgal etme hakkını tanıyan hükümleri içinde barındırıyordu. Bu maddeye dayanarak işgalci devletler istedikleri stratejik noktaları ele geçirebileceklerdi. Ateşkes anlaşmasının Türkçe metninde olmamasına rağmen, İngilizce metninde doğudaki altı il için Ermeni vilâyetleri diye bahsedilmesi ise son derece düşündürücü idi.

Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasının ardından, Osmanlı Devleti, ordu komutanlıklarını kaldırdığını, askeri terhis edeceğini, ordunun bütün silâh ve teçhizatını teslim edeceğini taahhüt etti. Elde sadece 50.000 kişilik bir jandarma kuvveti bırakılacaktı. Ateşkes anlaşmasının uygulamaya konulması için 31 Ekim 1918 tarihinde bütün ordu komutanlıkları ile vilâyetlere yazılar yazıldı. Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere bir kısım komutanlar ateşkesin bu ağır hükümlerini uygulamak istemediler. Ateşkes anlaşmasına gösterilen tepkiler, ordu komutanlıklarının tamamen ortadan kaldırılmasına neden olduğu gibi onların merkeze İstanbul’a çağrılmasıyla sonuçlandı.

O dönemle ilgili eser yazanların verdikleri bilgilere bakıldığında İstanbul’da görünen manzara ise şöyledir: “...Çileli savaş yılları İstanbul’u yiyip bitirmiştir. Harbe giden ve harpten dönebilen İstanbullu, şehrinde, semtinde ve evinde ancak açlık, perişanlık, işsizlik ve bunların tesiri altında bütün o eski geleneklerinin çözülüşünü görmüştür. Analar, babalar çökmüştür. Sandıklar, kilerler boşalmıştır. İnsanlar, hayatın sillesi altında tanınmayacak bir hâle gelmişlerdir. İşgal ise kocaman bir haysiyet yarası gibi bütün İstanbul’u gittikçe irinleşen pıhtılarıyla sarmaktadır. Dullar, harp sakatları, sokaklarda aç dolaşan terhis edilmiş askerler, hâlâ siperlerde lime lime elbiseleriyle dolaşan eski yedek subaylar, işsiz güçsüz ne yapacağını, nereye gönderileceğini bilemeyen subaylar, İstanbul sokaklarını tıklım tıklım doldurmuştur.” Kısacası başkent bu sırada, terhis edilmiş askerler, yerinden yurdundan koparılmış göçmenlerle doludur. Üstüne üstlük Rusya’daki Bolşevik devrimin ardından İstanbul’a gelen on binlerce Rus mülteci ise başkentteki nüfus yoğunluğunu daha da artırmaktadır.

İstanbul’daki bu manzara, hemen hemen diğer şehirlerde de aynı şekilde kendini gösteriyordu. Bu sırada İngilizler; Musul, Urfa civarını, Fransızlar Adana, Antep, Maraş taraflarını, İtalyanlar Antalya-Isparta-Muğla taraflarını işgal ettiler. Boğazların kontrolü işgal güçlerinin eline geçerken, Yunanlar da İzmir’i işgal için gerekli hazırlıklara giriştiler. Ülkenin stratejik noktalarının yer yer işgal edilmesi, kimi bölgelerde halkın mukavemet için örgütlenmesine, işgalcilere karşı fiilî tepkiler göstermesine neden olmuştur. Ateşkes anlaşmasının imzalandığı dönemde (mütareke dönemi) yzararlı faaliyetlerde bulunan cemiyetlere karşı mücadele etmek üzere kurulan millî cemiyetler de vardı. Bunlar Anadolu ve Trakya’da bağımsızlık için mücadeleyi örgütlemekte idiler. Bu cemiyetlerin genel adı ise Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti (Millî Hakları Savunma Cemiyeti) idi. Müdafaai Hukuk cemiyetleri, Türklerin millet olarak bağımsız bir devlet kurarak yaşama hakkını savunuyordu.

Bu cemiyetlerin tüm Anadolu’daki vilâyet ve şehirlerde merkezleri de açılmıştır. Mareşal Fevzi Çakmak, o dönemi anlatırken, “Eğer Mondros Mütarekesi’ni takip eden aylarda bir tayyareden Anadolu’ya bakarsanız, yer yer yanan ateşler görülecektir. Bunlar ışıldayan çoban ateşleridir. Bu ateşleri birleştirecek bir alev lâzımdır. İşte onu Mustafa Kemal’in meş’alesi temin etti.” diye yorumlamaktadır. Mareşal Fevzi Paşa'nın dediği gibi millî cemiyetleri Sivas Kongresi sırasında Mustafa Kemal Paşa, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti adı altında birleştirmiştir. Böylece Mustafa Kemal Paşa tarafından Türk milleti tek bir duygu etrafından, kenetlenmiş; millî, tam bağımsız bir Türk Devleti kurmak amacıyla birleşmiştir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Mütareke Karşısındaki Tutum ve Davranışları

Mustafa Kemal Paşa, İtilâf Devletleri donanmalarının 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul’a girdikleri gün başkente gelmiştir. Anadolu sahilinden karşıya geçerken o meşhur “Geldikleri gibi giderler!” sözünü söylemiştir. Mustafa Kemal ateşkes antlaşmasını da şu sözleriyle yorumlamıştır: “Osmanlı Hükümeti bu ateşkesle kendini kayıtsız şartsız düşmanlara teslim etmeye muvafakat etmiştir. Yalnız buna uymakla kalmamış, düşmanların memleketi istilâsı için onlara yardımı da vadetmiştir. Bu ateşkes olduğu gibi uygulandığı takdirde, memleketin baştan sona kadar işgal ve istilâya maruz kalacağı şüphesizdir.”

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bulunduğu süre içerisinde ülkenin siyasî yollardan kurtarılması amacıyla birtakım girişimlerde bulunmuştur. Dönemin önde gelen siyasîleri ile görüşmüş; hatta bir ara kurulması düşünülen hükümette Harbiye Nazırlığı için çaba göstermiştir. Fakat bu konuda bir netice elde edememiştir. Diğer taraftan Minber gazetesini çıkararak basın yoluyla faaliyetlerde bulunmuştur. Bu arada, yakın silâh arkadaşları ile de Şişli’deki evinde sık sık bir araya gelerek ülkenin kurtuluşu için çareler aramıştır

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da yaklaşık 6 ay kadar kalmıştır. Bu süre zarfında İstanbul’daki girişimleri pek sonuç vermeyince, o sırada teşkil edilmiş olan ordu müfettişlikleri için ismi geçmeye başlamıştır. Dönemin siyasî ve askerî birimleri tarafından teşkili düşünülen ordu müfettişlikleri geniş askerî ve mülkî yetkilerle donatılmıştı. Müfettişliklerin görevleri bulundukları bölgelerde asayişi sağlamak, Mondros Ateşkes Antlaşması hükümleri gereği silâh, cephane vs. teçhizatı toplayıp merkeze göndermek, ötede beride ortaya çıkan hükûmet karşıtı hareketlere son vermek şeklinde belirlenmişti. Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) tarafından teşkil edilen üç ordu müfettişliğinden, IX ncu Ordu Kıt’aları Müfettişliği ise Mustafa Kemal Paşa'ya verilmiştir. İstanbul’da askerî ve mülkî yetkililerle görüşen Mustafa Kemal Paşa, hemen harekete geçmiş müfettişlik görev bölgesi hakkında gerekli bilgileri toplamıştır.

Düzenleyen SerKan1923 : 15-02-2013 13:51.
 

Eski15-02-2013, 14:02   #12
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ


Mustafa Kemal Paşanın Samsun’a Çıkması

Mustafa Kemal Paşa, müfettişlik teşkilâtı için gerekli hazırlıkları tamamladıktan sonra 16 Mayıs 1919 yılında Bandırma vapuru ile Samsun’a hareket etmiş; 19 Mayıs 1919 tarihinde Samsun’a ayak basmıştır. Mustafa Kemal Paşa’nın yetki belgesinde kendisine verilen görev; Orta Karadeniz bölgesinde var olan eşkıyalık olaylarını önlemek, Türkler tarafından işgal olaylarına tepki amacıyla teşkil edilen cemiyetleri dağıtmak, Mondros Mütarekesi hükümleri gereği müfettişlik bölgesindeki silâh ve cephaneyi toplayıp merkeze göndermek şeklinde belirlenmişti. Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan sonra, görev bölgesinde bulunan vali ve kolordu komutanlarına bir emir yazarak, devamlı kendisi ile irtibatta olmalarını ve aldıkları her türlü bilgiyi kendine aktarmalarını istemiştir.


Mustafa Kemal Paşa’nın Dokuzuncu Ordu Müfettişliği’ne Atama Talimatı

Ülkenin içinde bulunduğu ağır şartlar karşısında, ve bu kargaşa ortamında ciddî ve gerçek kararın ne olabileceğini kısa sürede tespit eden Mustafa Kemal Paşa, amacını “Millî egemenliğe dayanan, kayıtsız, şartsız yeni bir Türk Devleti kurmak” şeklinde belirlemiştir. Samsun’da kısa bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra Havza’ya geçen Mustafa Kemal Paşa, Türk milletinin birlik ve beraberliğini sağlamak için toplantılar yapmıştır.

Havza Genelgesi

Havza, Rum çetelerinin en çok faaliyet gösterdiği yerlerden birisiydi. Halk, Rum çetelerinin saldırıları karşısında tedirgindi. Mustafa Kemal Paşa, şehrin ileri gelenlerini karargâhta toplamış, düşmanın niyetinin Türk halkını diri diri mezara gömmek olduğunu, son bir gayretle kurtulmanın mümkün olabileceğini belirtmiştir. Toplantı sonucunda direniş kararı alınmış buna temel oluşturmak üzere Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetinin şubesi açılmıştır. Şehir merkezinde halkın katılımı ile bir miting düzenlenmiş, yurdun kurtarılması için silaha sarılmanın gereği üzerinde durulmuştur.

Mustafa Kemal Paşa, Havza'dan 28 Mayıs 1919 tarihinde valilere ve bağımsız mutasarrıflıklara, Erzurum'da 15'inci Kolordu, Ankara'da 20'nci Kolordu ve Diyarbakır'da 13'üncü Kolordu Komutanlıklarına, Konya'da Ordu Müfettişliğine gönderdiği genelge ile İzmir'in ve arkasından diğer Anadolu illerinin işgale uğramasının gelecekteki tehlikeyi daha açık olarak ortaya çıkardığını buna karşı sürekli ve canlı tepkilerin gösterilmesi gerektiğini mitingler yapılmasını, gerekli yerlere telgraflar çekilmesini, birlik ve beraberlik içinde davranılmasını istemiştir.

25 Mayıs'tan 12 Haziran'a kadar Havza'da kalan Mustafa Kemal Paşa, bu dönemde İstanbul’daki fikirlerini sistemleştirmiş, hareketinin stratejisini tespit etmiştir. Buna göre; O'nun hareket tarzı dört önemli sorunun çözümüne yönelik olmuştur.

Birincisi; ulusal varlığa vurulan darbelere karşı milletin etkin biçimde uyandırılması ve harekete geçirilmesini sağlamaktır. Bunu sağlamak için yetki alanı içerisinde ve dışında bulunan askerî ve sivil görevlilere, millî kuruluşlara gizli, açık gönderdiği bildirilerle işgalcilere karşı mitingler yapılmasını, İstanbul Hükümeti'nin uyarılmasını, yabancı ülke temsilcilerine de protesto telgrafları çekilmesini istemiştir. Bu genelgelere yurdun çoğu yerinde uyularak mitingler düzenlenmiş, protesto telgrafları çekilmiş ve halkın desteğinin kazanılmasında önemli adımlar atılmıştır.

İkincisi; ordunun millî harekete desteğinin sağlanması ve bunun devamlı olmasıydı. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıkışından hemen sonra askerî birliklerle temas ederek millî varlığımızın bu önemli unsurunu tanzime başlamıştır. Daha 21 Mayıs'ta, 15’inci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir'e "millet ve memlekete borçlu olduğumuz en son vicdanî vazifeyi yakından ve müşterek çalışma ile en iyi yerine getirmek mümkün olacaktır..." demişti. Aslında, ülke genelinde düzenlenen mitingler, protestolarda da ordu mensuplarının rolü büyüktür. Zaten Kuva-yı Milliye'nin de yönetimi genellikle subayların elinde bulunmuştur.

Üçüncüsü; düşman istilâsına karşı kurulmuş millî cemiyetleri bir ortak amaç etrafında toplamaktır. Anadolu'da ve Rumeli'de kurulan direniş örgütlerinin birlikteliği sağlanmalıydı. Partiler, hizipler üstü bir politika izleyecek bu örgütlenmeyi gerçekleştirmek kolay bir iş değildi. Mustafa Kemal Paşa, 18 Haziran'da Edirne'de bulunan Cafer Tayyar Paşa'ya gönderdiği telgrafta "Trakya ve Anadolu millî teşkilatlarının birleştirilmesi ve millî sadayı gür sesle cihana duyurmak..." gerektiğini belirtmiştir. Böylece millî hareketin bütünleştirilmesine çalışılmıştır.

Dördüncüsü; İstanbul ile ilişkilerin devamı ve geleceğiydi. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun'a çıkışından sonraki etkinlikleri İstanbul Hükümetini kuşkulandırıyordu. Öte yandan işgal kuvvetleri de O'nun çalışmalarını tedirginlikle izlemekteydiler. Nitekim, Mustafa Kemal Paşa’nın geri çağrılması için Osmanlı Hükümeti'ne başvurmuşlardır. Bunun üzerine 8 Haziran'da Harbiye Nezareti Mustafa Kemal Paşa’yı geri çağırmıştır. Galiplerin her zaman haklı sayılacaklarına ve istediklerini yapabileceklerine inanan İstanbul Yönetimi ile millet iradesini ve gücünü her şeyden ve herkesten üstün gören görüş ve düşünce arasındaki çatışma, somut olarak bu olaydan sonra ortaya çıkmıştır.

Bu sırada Anadolu ve Trakya’da millet iradesinden güç alarak kurulmuş olan cemiyetlerin kendi başlarına yaptıkları mücadele, vatanın kurtuluşu için yeterli değildi. İşte Mustafa Kemal Paşa, bütün bu cemiyetleri birleştirmek istiyordu. Nutuk’ta bu hususu şöyle açıklamıştır: “Türk ata yurduna ve Türk’ün istiklâline saldıranlar kimler olursa olsun, onlara bütün milletçe silâhla karşı koymak ve onlarla çarpışmak gerekiyordu. Bu önemli kararın bütün gerek ve zaruretlerini daha ilk gününde açığa vurup ifade etmek, elbette isabetli olamazdı. Uygulamayı birtakım safhalara ayırmak ve olayların akışından yararlanarak milletin duygu ve düşüncelerini hazırlamak ve basamak basamak ilerleyerek hedefe ulaşmaya çalışmak gerekiyordu.” Herkes ülkenin kurtuluşu için aynı amaç etrafında güç birliği yapmalı idi. Mustafa Kemal Paşa, Millî Mücadele başlarında milletin vicdanında ve geleceğinde hissettiği büyük gelişme ve kabiliyeti “bir millî sır gibi vicdanında taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde” olduğunu açıklamıştır. Bunu sağlamak için de milleti temsil eden bir kurulun oluşturulması gerekiyordu.


Amasya Tamimi

12 Haziran'da Amasya’ya gelen Mustafa Kemal Paşa, Sivas’ta millî bir kongre toplanması kararını bildiren ve Millî Mücadele’nin gerçek anlamda başlangıcı sayılabilecek Amasya Tamimi’ni 22 Haziran 1919 tarihinde yayımlamıştır.

Bu tamimde tespit edilen hususlar şu şekilde sıralanmıştır:

1.Vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığı tehlikededir.

2.İstanbul’daki hükûmet, üzerine düşen sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum milletimizi yok olmuş tanıtıyor.

3.Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.

4.Milletin haklarını savunmak ve dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş millî bir kurulun varlığı gereklidir.

5.Anadolu’nun her bakımdan en güvenilir yeri olan Sivas’ta millî bir kongrenin en kısa sürede toplanması ve her vilâyetten halkın güvenini kazanmış üç temsilcinin katılması gerekmektedir.

6.Doğu illeri adına 10 Temmuz 1919 tarihinde Erzurum’da bir kongre düzenlenecektir.

Mustafa Kemal Paşa, Amasya’da kararlaştırıldığı üzere Sivas’a gönderilecek kişilerin gizlilik ilkesine uyarak hareket etmelerini de istemiştir.

Amasya Tamimi ile Millî Mücadele’nin aksiyon safhası başlamış; millî egemenlik ve millî istiklâle dayanan Millî Mücadele hareketi haksızlığa karşı bir isyan parolası olarak belirmiştir. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi’nde kabul edilen ilkeleri Edirne’ye kadar olan bütün askerî ve sivil idarecilere bunu duyurunca yetkilerini de aşmış; bu durum ise hükümetin Mustafa Kemal Paşa'nın geri çağrılması yönündeki girişimlerini artırmasına neden olmuştur.

Bazı tarihçilere göre Amasya Tamimi, bir ihtilâl beyannamesidir. Tamimin imzalanmasından sonra İstanbul’daki askerî ve mülkî makamlara yazılan mektupta “Artık İstanbul’un Anadolu’ya hâkim değil, bağlı olmak zorunda olduğu” dile getirilmiştir.


Mustafa Kemal Paşa’nın Amasya Tamimi'ni Kaleme Aldığı Amasya Saraydüzü Kışlası

Amasya Tamimi ile bir taraftan padişaha karşı gelinerek, millî egemenlik temel ilkesi ortaya atılmakta, diğer taraftan da tehlikede olan bağımsızlığın kurtarılmasına çaba gösterilmekle millî bağımsızlık, hukukî yönden belgelere bağlanarak değer kazanmıştır. Türk İnkılâbı'nın temel prensibi olan millî egemenlik, padişaha karşı millet iradesinin görünümü olarak, hukukî yönüyle Amasya Tamimi’nde yer almıştır. Bu prensip, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin kararlarına etki yapmış, sonraları egemenliğin kayıtsız, şartsız millete ait olması gereğini ortaya çıkarmıştır. Amasya Tamimi’nde millî egemenlik kadar önemli yer alan bir diğer hukukî prensip de millî bağımsızlıktır yani kayıtsız şartsız bağımsızlıktır. Diğer bir ifade ile Amasya Tamimi ile ortaya konan gerçek, kurulacak yeni devletin mayasını teşkil edecektir. Bu gerçek, milletin bağımsız yaşama iradesinde olduğudur. Amasya Tamimi, ilk defa iktidarın millette olduğunu belirtmiş ve ilân etmiştir.

Amasya Tamimi’nde alınan kararlardan haberdar olan İstanbul Hükümeti'nin tedirginliği daha da artmış ve Mustafa Kemal Paşa'nın takip edilerek İstanbul’a getirilmesi için girişimlerini artırmasına sebep olmuştur. İstanbul’daki Hükümetin Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Ali Kemal, 23 Haziran 1919 tarihinde Vali ve Mutasarrıflara yolladığı gizli bir tamimle, Mustafa Kemal Paşa'nın görevden alındığını ve resmî bir sıfatı kalmadığından emirlerinin dinlenmemesi gerektiğini bildirmiştir. Hükümet, bu kararı alırken, Mustafa Kemal Paşa'nın müfettişlik bölgesinde iki aydır resmî yetkilerini aştığını, millî bir hareketi hazırlamaya kalkıştığını ve kendisini bu göreve atayanları zor duruma düşürdüğünü gerekçe olarak göstermişlerdir. Ama Hükümetin bu kararını Anadolu’da bulunan sivil ve asker yöneticiler uygulamaya koymamıştır. Elazığ Valisi Ali Galip, Sivas’tan Erzurum’a geçerken Mustafa Kemal Paşa'yı tutuklamak istemişse de, bu girişim önlenmiştir.

Sonuç olarak Amasya Tamimi ile Mustafa Kemal Paşa, Türk milletini işgalcilere karşı mücadeleye çağırmış, Millî Mücadele’nin milletin gücü ile kazanılabileceğini açıklamış ve ülkenin yönetiminde milletin söz sahibi olmasını istemiştir.

Bütün bu gelişmeleri büyük bir dikkatle takip eden İstanbul’daki İngiliz İşgal Orduları Komutanlığı, hükümete müracaatta bulunarak Mustafa Kemal Paşa'nın derhâl geri çağrılmasını istemiştir. Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin bu isteği üzerine, İstanbul Hükümeti tarafından geri dönmesi için yapılan çağrıyı kabul etmemiştir.
 

Eski15-02-2013, 14:11   #13
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

ULUSAL KONGRELER

Mondros Ateşkes Antlaşması hükümleri gereği işgal olaylarının artması, Kuvayı Milliye adı altında gönüllü birliklerin kurulmasına neden olurken; ileri gelen toplum önderleri de bulundukları vilâyetlerde çeşitli toplantılar düzenleyerek işgalden kurtuluş çareleri aramaya başladılar. Yunan işgaline uğrayan Batı Anadolu’da ilk geniş çaplı kongre 1919 Haziran ayında Balıkesir’de gerçekleştirildi. Bunu diğer yerel kongreler izleyecekti. Batı Anadolu’da gerçekleştirilen yerel kongrelerde alınan kararlara bakıldığında Amasya Tamimi’nde kabul edilmiş olan; “Milletin bağımsızlığını yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” prensibi etrafında birleştikleri görülür.

Erzurum Kongresi (23 Temmuz-7 Ağustos 1919)

Mustafa Kemal Paşanın Amasya’dan başlayan, Sivas’tan Erzurum’a uzanan yolculuğunda Erzincan’dan geçerken padişah tarafından gönderilen bir telgrafta İstanbul’a gelmesi isteniyordu. Padişah telgrafında, şayet İstanbul’a gelmekten çekinirse, istediği yerde istirahat etmesini ve barış imzalanıncaya kadar orada kalmasını istiyordu. Bu sırada Mustafa Kemal Paşanın bağlı bulunduğu Harbiye Nezaretinden gönderilen telgraflarda da aynı istekler tekrarlanıyordu.


9’uncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa Erzurum’da (1919)

Milletin ruhundaki bağımsızlık meşalesini tutuşturmak için yola çıkan ve 3 Temmuz 1919 tarihinde Erzurum’a gelen Mustafa Kemal Paşa, halkın coşkun ve heyecanlı gösterileri ile karşılandı. Erzurumlular Mustafa Kemal Paşa ve heyetini bağırlarına bastılar. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’da hemen kongre hazırlıklarına başlayarak, bir dizi toplantılar düzenledi. Ülkenin kurtuluşu ile ilgili fikirlerini 5-6 Temmuz 1919’da komutanlarla yapılan bir gizli toplantıda belirledi. Bu toplantıda, Mustafa Kemal Paşanın başlatılan Millî Mücadele hareketinin lideri olması kabul edildi. Ayrıca İstanbul’daki hükümetle hiçbir şekilde temasta bulunulmaması ilkesi benimsendi.

Mustafa Kemal Paşa, 7 Temmuz 1919’da Anadolu ve Trakya’da bulunan bütün ordu komutanları ile ileri gelen idarecilere gönderdiği telgrafta, komutan ve idarecilerin bulundukları makamı asla terk etmemelerini, askerî teşkilâtın küçültülmesi yolunda verilen emirlerin dinlenmemesini, Müdafaai Hukuk ve Reddi İlhak dernekleri ile sıkı iş birliğinde bulunulmasını ve bulundukları bölgelerde işgallere karşı halkı birlik ve beraberlik duygusu etrafında birleştirmelerini istemiştir. Bu gelişmeler üzerine İstanbul Hükûmeti, Mustafa Kemal Paşa'nın resmî görevine son verildiğini bildiren telgrafı 7/8 Temmuz 1919 gecesi göndermiştir. Bu gelişmeler olurken, Mustafa Kemal Paşa da Harbiye Nezareti ve Padişaha çektiği telgrafta, Ordu Müfettişliği görevi ile çok sevdiği askerlik mesleğinden istifa ettiğini açıklamıştır. Mustafa Kemal Paşa, 8 Temmuz 1919’da bu kararını bütün millete açıklamış ve milletle birlikte ve onların arasında mücadeleye devam edeceğini bildirmiştir. Bütün rütbe ve görevlerinden ayrılan Mustafa Kemal Paşa'ya, 15 nci Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa, “Paşam! Ben ve Kolordum emrinizdeyiz!” diyerek bağlılığını bildirmiştir. Yaşanan olumsuz gelişmeler karşısında, Kazım Karabekir Paşa'nın bu tavrı, Mustafa Kemal Paşa’ya büyük bir güç ve destek vermiştir. Karabekir Paşa'yı takiben, Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa ve diğer ileri gelen komutanlar Mustafa Kemal Paşa'ya bağlılığını bildirmişlerdir.


Erzurum Kongresi’nin yapıldığı Erzurum Lisesi

Amasya Tamimi’nde, 10 Temmuz’da toplanması karara bağlanan kongre, bir kısım temsilcilerin Erzurum’a gidişine Valilerin gerekli izni vermemesi üzerine gecikmeli olarak 23 Temmuz 1919 tarihinde toplanmıştır. Çeşitli mesleklerden 54 kişinin katılımı ile kongre çalışmalarına başlamıştır. Kongre başkanlığına oy birliği ile Mustafa Kemal Paşa seçilmiştir. Sadrazam Damat Ferit’in protestolarına rağmen, kongre çalışmalarını sürdürmüş ve 7 Ağustos 1919 tarihinde sona ermiştir. 16 gün süren kongre çalışmalarının sonucunda tespit edilen nizamname ve bu nizamname hükümlerini açıklayan bir beyanname hazırlanmıştır. Erzurum Kongresi’nde alınan kararlar şunlardır:

1.Millî sınırlar içinde vatan bir bütündür; ayrılık kabul etmez.

2.Yabancı işgal ve müdahalesine karşı Osmanlı Hükûmeti iş yapamaz duruma gelmesi hâlinde millet topyekûn kendisini savunacak ve direnecektir.

3.Vatanın bağımsızlığını korumaya merkezî hükûmet yeterli olmadığı takdirde, bu amacı gerçekleştirmek için geçici bir hükûmet kurulacaktır. Bu hükûmet üyeleri millî kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.

4.Kuvayı Milliyeyi tek kuvvet tanımak ve millî iradeyi hâkim kılmak temel prensiptir.

5.Hristiyan azınlıklara siyasî hâkimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.

6.Manda ve himaye kabul olunamaz.

7.Millî Meclisin derhâl toplanmasını ve hükûmet işlerinin meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.

Kongre bu esasları uygulamak üzere bir Temsil Kurulu (Heyeti Temsiliye) seçmiştir. Dokuz kişiden oluşan Temsil Kurulu, Mustafa Kemal Paşa, Hüseyin Rauf Bey, İzzet Bey, Hoca Raif Efendi, Servet Bey, Feyzi Efendi, Bekir Sami Bey, Sadullah Efendi ve Hacı Musa Beylerden oluşmuştur. Bu arada, Temsil Kurulu'nun başkanlığına oy birliği ile Mustafa Kemal Paşa seçilmiştir. Erzurum Kongresi; maksadı, toplanış şekli ve niteliği bakımından bölgesel olmakla beraber, millî bir kongre idi. Yalnız doğu illerinin temsilcilerinin katılımı ile toplanmasına rağmen, verdiği kararlar memleketin bütününü ilgilendiriyordu.

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’da kaldığı süre içinde doğu illerinin önde gelen kişileri ile görüşmelerde bulunarak, Millî Mücadele fikrini yaymaya çalışmıştır. 29 Ağustos 1919'de Erzurum’dan ayrılarak 2 Eylül'de Sivas’a gelmiştir.

Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) Ağustos 1919)

Sivas Kongresi daha önce de belirtildiği gibi Mustafa Kemal’in Amasya Tamimi ile toplantıya çağrılmıştı. Bu kongre, doğu ve batı illeri ile Trakya’nın yani bir yerde bütün ülkenin birliğini sağlamak çarelerini arayacaktı.

2 Eylül'de Sivas’a geldikten sonra, büyük bir hızla kongre çalışmalarına başlanmıştır. 4 Eylül 1919'de kongre, Sivas Lisesi salonunda toplanmıştır. Kongreye çeşitli vilâyetlerden delegeler katılmış, başkanlığa ise Mustafa Kemal Paşa seçilmiştir. Kongrenin ilk günlerde önemli tartışmalar yaşanmış, özellikle kongre üyelerinden bir kısmının manda fikrine taraftar görünerek bunu savunmaları tartışmaların uzamasına neden olmuştur.


Sivas Kongresi’nin yapıldığı bina

Mustafa Kemal Paşa'nın manda fikrini savunan kişileri ikna etmesi ile kongre başarıyla sonuçlanmış ve 11 Eylül tarihinde çalışmalarını bitirerek aşağıdaki kararlar alınmıştır:

1.Millî sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür.

2.Millî gücü etkin, millî egemenliği de hâkim kılmak şarttır.

3.Manda ve himaye kabul edilemez.

4.Türk ülkesini parçalamaya yönelik her türlü girişim (Ermenilik ve Rumluk iddiaları) kabul edilemez.

5.Hıristiyan azınlıklara ayrıcalık tanınamaz.

6.Mebusan Meclisinin hemen toplanması gerekir.

7.Millî direnişi gerçekleştirmek için kurulan cemiyetler Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti adı altında birleştirilmiştir.

Sivas Kongresi, millî kurtuluş hareketini tek bir teşkilât altında birleştirmeyi başarmış önemli bir harekettir. Alınan kararlar yine tüm ülkeyi ilgilendirmesi bakımından önemlidir. Kongrenin ardından Amerikalı General Harbord ile görüşen Mustafa Kemal Paşa yaptığı konuşmada, her şeye rağmen yeni bir Türk Devleti kurmak arzusunda olduğunu şu sözlerle açıklamıştır: “Her şeye rağmen, yurdumuzu kurtarmak özgür ve uygar bir Türk Devleti kurmak, insan gibi yaşayabilmek için yapacağım bunu...”

Kongrenin ardından Mustafa Kemal Paşa, 13/14 Eylül 1919'de, İstanbul ile her türlü haberleşme bağlarını kestiklerini, milletin kaderine hâkim olacak tek gücün Temsil Heyeti olduğunu açıklamıştır. İstanbul Hükümeti kendince birtakım yaptırımlar uygulamaya kalkıştıysa da başarılı olamamış ve istifa etmek zorunda kalmıştır.


Sivas Kongresi Heyeti- 11 Eylül 1919


MİSAKI MİLLİ

Mebusan Meclisinin Toplanması ve Misakı Millî Kararlarını Alması


Son Osmanlı Mebusan Meclisi 12 Ocak 1920'de İstanbul’da toplanmıştır. Mustafa Kemal Paşa tarafından tespit edilen ilkeler, esas kabul edilerek 28 Ocak 1920'de yapılan gizli oturumda Misakı Millî kararları benimsenmiştir. 17 Şubat 1920’de basın yoluyla bu kararlar açıklanmıştır.

Misakı Millî Kararları

Misakı Millî, devletin ve milletin geleceğinin haklı ve devamlı bir barışa ulaşabilmesi için aşağıda özetle verilecek olan esasları kapsamaktadır:

1.30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandığı sırada, düşman ordularının işgali altında bulunan ve çoğunluğu ile Arap olan yerlerin kaderi orada yaşayan halkın serbestçe vereceği karara bağlı kalacaktır. Bunun dışında kalan ve o gün işgal edilmeyen Türk ve Müslüman çoğunluğunun bulunduğu yerler bölünmez ve ayrılmaz bir bütün sayılacaktır.

2.Halkın oyu ile ana vatana katılmış bulunan Kars, Ardahan ve Artvin sancakları için gerekirse tekrar halkın oyuna müracaat edilecektir.

3.Türkiye ile yapılacak barışa bırakılan Batı Trakya’nın hukukî durumunun tespiti de, halkın tam bir serbestlikle verecekleri oya bağlı olacaktır.

4.İstanbul şehri ve Marmara’nın güvenliği her türlü tehlikeden uzak kalmalıdır. Çanakkale ve İstanbul boğazlarında ticarî serbesti ve ulaştırma, ilgili devletlerin oy birliği ile verecekleri karara bağlı kalacaktır.

5.Azınlıkların hakları, komşu ülkelerdeki Müslüman halkın haklarının korunması şartı ile kabul edilecek ve sağlanacaktır.

6.Millî ve iktisadî gelişmemizi mümkün kılmak amacıyla tam serbesti ve istiklâl sağlanması, siyasî, hukukî, malî gelişmemize engel olan sınırlandırmaların kaldırılması gerekecektir.


Misakı Millî Kararlarının Önemi

Misakı Millî her şeyden önce, millî ve bölünmez bir Türk vatanının sınırlarını çizmiştir. Türkler bu kararlarla İtilâf devletleri ile yapacakları barışın temel esaslarını bütün dünyaya duyurmuşlardır. Misakı Millî aynı zamanda bağımsızlık şuuruna erişmiş bir milletin asgarî haklarını açıklayan bir belge niteliğindedir.

Misakı Millî kararlarının alınması Temsil Kurulu tarafından sevinçle karşılandığı gibi basın yoluyla halka yayınlanması da ayrı bir sevinç yaratmıştır. Bunun kamuoyuna açıklanması işgalcilerin hoşuna gitmemiş, İstanbul’daki baskılarının daha da artmasına neden olmuştur.

İstanbul’un İşgali (16 Mart 1920)

Meclisi Mebusan tarafından Misakı Millî kararlarının alınması, işgal güçlerinin hoşuna gitmemiştir. Bunun için, Meclisi Mebusanı cezalandırmayı kararlaştırmışlardır. İtilâf Devletleri, İstanbul Hükûmeti gibi Meclisin toplanması ile Anadolu’da Kuvayı Milliye hareketinin söneceğini veya hiç olmazsa zayıflayacağını ümit etmişlerdir. Fakat ümitlerin boşa çıkması üzerine İstanbul Hükûmeti üzerinden Türk kamuoyunu sindirmeyi düşünmüşlerdir. Bu nedenle hükümete bir ültimatom vererek, Kuvayı Milliye'ye taraftar gördükleri Harbiye Nazırı Cemal Paşa ile Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa’nın istifasını istemişlerdir. Bu arada, bazı mebusları tutuklayacaklarını belirtmişler; Türkleri Kuvayı Milliye lehine örgütleyen birtakım kamu kuruluşlarını baskı altına almışlardır.

İstanbul’un işgal edileceğini anlayan Mustafa Kemal Paşa, 13 Mart 1920 tarihinde yayınladığı bir tamimle, gerekirse yeni bir hükümet teşkil edilebileceğini belirterek, nitelikli kişilerin derhâl kendisine katılmalarını istemiştir. 15 Mart 1920’de İngilizler 150 Türk aydınını tutuklamışlardır. Bütün bu hareketler İstanbul’un işgali için bir hazırlı niteliğinde idi. Nihayet İtilâf Devletleri Mütarekeden beri (13 Kasım 1918) yerleşmiş oldukları İstanbul’u 16 Mart 1920 tarihinde resmen işgal etmişlerdir. İşgalciler yayınladıkları beyannamede, işgalin geçici olduğunu, Osmanlı Hükümeti'nin ve saltanatın gücünü artırmak için bu hareketi gerçekleştirdiklerini, herkesin saltanat makamının vereceği emirlere uyması gerektiğini, şayet taşrada karşı hareketler görülürse İstanbul’un Türkler'den alınacağı tehdidinde bulunmuşlardır. Bu arada işgal güçleri Meclisi Mebusan'ı ve Harbiye Nezaretini basmışlardır. İstanbul'daki bütün bu gelişmeler ve işgal, Manastırlı Hamdi isimli bir telgraf memuru tarafından Mustafa Kemal Paşa’ya duyurulmuştur.


İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri-16 Mart 1920

İşgal olayını öğrenen Mustafa Kemal Paşa, yayınladığı bir beyanname ile işgal olayını protesto ederek, işgalin haksız ve hükümsüz olduğunu dünyaya ilân etmiştir. Beyannamede ayrıca kapatılan Meclisin Ankara’da açılacağını ve bütün Meclis üyelerinin Ankara’da toplantıya katılmalarını bildirmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 19 Mart 1920'de yayınladığı bir genelge ile de Meclisi Mebusan'dan kaçıp Anadolu’ya geçebilenler ile milletin yeniden seçeceği kişilerden oluşacak Meclisin, Ankara’da toplanarak ülkenin kurtarılması için, gerekli tedbirleri alıp uygulamaya koyacağını açıklamıştır.

İstanbul’un resmen işgali ile altı asırlık Osmanlı Devleti de artık fiilen sona ermiş bulunuyordu.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİNİN AÇILMASI

Meclise Giden Yol


Mustafa Kemal Paşa, millî iradenin eseri olacak yeni devletin esaslarının bir kurucu meclis tarafından tespit edilmesini uygun görüyordu. Yeni Meclisin toplanması kararı, Millî Mücadele’nin hukukî ve siyasî anlam ve hedefi bakımından en fazla dikkati çeken kararı olmuştur. Bunun üzerine olağanüstü yetkilere sahip meclis olarak üyelerin toplantıya çağrılması kararlaştırılmıştır.

Bu arada, Mustafa Kemal Paşa'nın 19 Mart 1920 tarihli genelgesi ile bütün ülkede seçimler yapılmış, Ankara’da toplanacak olan Millet Meclisinin hazırlıkları tamamlanmış, 22 Nisan 1920’de yapılan çağrı ile ertesi gün Meclisin açılacağı duyurulmuştur.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Açılması ve Çalışmaları

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 tarihinde açılmıştır. Büyük tarihî görevleri ve sorumlulukları olan bu Meclis, Mustafa Kemal Paşa'yı Meclis Başkanlığına seçmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 24 Nisan günü yaptığı uzun bir konuşma ile gelişen siyasî olayları değerlendirmiş; Türkiye Büyük Millet Meclisinde takip edilecek siyaseti açıklamıştır.

Buna göre, Meclisin üzerinde bir güç tanınmayacağı; yasama ve yürütme yetkisinin Meclise ait olduğu; Meclisten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir kurulun hükümet işlerine bakacağı, Meclis Başkanının da bu kurulun başı olacağı ilke olarak benimsenmiştir. Böylece dönemin şartları gereği Meclis Hükümeti Sistemi başlamıştır. Meclis Başkanı aynı zamanda hükümet ve devlet başkanı idi. On bir kişiden oluşan bir İcra Vekilleri Heyeti yani Hükümet de kurularak 3 Mayıs 1920 tarihinde göreve başlamıştır.


TBMM’nin açılışı (23 Nisan 1920)

Türkiye Büyük Millet Meclisi, bazı kanunlar çıkarmıştır. Çıkartılan ilk kanunlar ise vergi kanunları ile ülkenin güvenliğini sağlamaya yönelik kanunlardı. 29 Nisan tarihinde “Hıyaneti Vataniye Kanunu” çıkarılmıştır. Bu arada Mustafa Kemal Paşa, 30 Nisan 1920'de tarafsız ülkelerle, İtilâf Devletleri Dışişleri Bakanlarına ve ABD Başkanına hitaben yazdığı bir yazı ile ülkenin kaderine TBMM’nin egemen olduğunu açıklayarak, İstanbul Hükümetinin yok sayıldığını ilân etrmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması ile siyasî ve hukukî bakımdan artık yeni Türk Devleti kurulmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurucu Meclis niteliğinde idi ve görevi de yeni Türk Devleti’nin esaslarını hazırlamaktı. Ancak o günün şartlarında bu Meclisin kimliği açıkça ortaya konmamış; “olağanüstü yetkilere sahip bir meclis” olarak toplanacağı bildirilmiştir.

TBMM Hükümeti, 7 Haziran 1920’de kabul ettiği bir kanunla, 16 Mart 1920’den itibaren İstanbul Hükümetince yapılmış bulunan ve yapılacak olan her türlü antlaşma ve sözleşmeler ile resmî kararları ve verilmiş bulunan imtiyazları yok sayarak, bunu tüm dünyaya ilân etmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin Demokratik Yapısı

TBMM millet iradesine dayanan, millî egemenlik ilkesini esas alan demokratik karakter ve yapıda bir meclis idi. Meclis, iradesini kanun yapma yolu ile ortaya koymuştur. TBMM millet iradesi ile seçilen milletvekillerinden oluşmuştur. Büyük fedakârlıklarla toplanan Meclis, Meclisin üstünlüğü prensibine yer vermiş, kendinden üstün hiçbir güç ve kuvvet tanımamıştır. Meclis bu kararı ile de millet iradesinin tam egemenliğini sağlamıştır.

TBMM, Millî Mücadele’nin sonuna kadar devamlı ve düzenli çalışmış; süratli kararlar almış, olağanüstü şartlar gereği, vatan ve milletin kurtuluşunu her şeyin üstünde görmüştür. Bu yönüyle TBMM ülkenin kurtuluşu için gönül birliği ile el ele verip çalışan idealistlerden kurulu bir Meclis görüntüsünde olmuştur.


TBMM’nin açılışı (23 Nisan 1920)
 

Eski15-02-2013, 14:15   #14
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

DOĞU CEPHESİ

30 Ekim 1918’deki Mondros Mütarekesi’nden sonra Türk ordusu, Mütarekenin 11’inci maddesi gereğince Kafkasya ve İran’ı boşaltarak, 1878’den sonraki sınır gerisine çekilince, 9’uncu Ordu 2 Nisan 1919’da lağvedilmiş ve yerine 15’inci Kolordu kurulmuştu. Komutanlığına Kâzım Karabekir Paşa’nın atandığı Kolordu, ülkenin asayiş durumu ve jandarma birlikleri noksanı göz önünde tutularak düzenlenmişti. Subay ve erlerinin moral ve eğitim durumları iyi seviyede olan birliğin, insan mevcudu 16.000 bin civarında idi.

Brest-Litovsk Ateşkes Anlaşması sonrası Rus ordusunun Kafkasya’yı terk etmesi üzerine, Erivan merkezli olarak kurulan Ermenistan Devleti, İngilizlerin desteği, Rus ordusundan kalan silah ve malzemeyle oluşturdukları ordu ile; Kafkasya’da, Azerbaycan ve Doğu Anadolu arazisinde emellerini gerçekleştirmek üzere harekete geçmiştir. Türk ordusunun Kafkasya’yı boşaltması üzerine Nahçıvan, Şerur, Zengezur ve Şuşa’da saldırılara girişmişlerdir. Ardından Gümrü, Arpaçay, Aras Nehri kıyıları ile Iğdır’ı da işgal ederek saldırılarını sürdürmüşlerdir. 19 Haziran 1920 tarihinden itibaren de Oltu istikametinde taarruza geçmişlerdir. Bölgede yaşayan halk Nahçıvan, Şuşa ve Oltu’da Şura adı verilen geçici hükûmet ve cemiyetler kurarak bu saldırılara karşı direnmeye çalışmışlardı.

Bu gelişmeler karşısında Osmanlı Hükümeti, ateşkes hükümlerine uymak zorunda olduğundan 15’inci Kolordunun saldırıları karşısında nasıl hareket edeceğine dair bir plan yoktu. 9’uncu Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkınca gördüğü durum karşısında yerel bir savunma planı tasarlamıştır. Ermenilerin doğrudan saldırıya geçmesi ihtimali karşısında, 15’inci Kolordu Komutanlığına verdiği direktifte önce Rum saldırısı karşısında alınacak tedbirler açıklanmış ve sonra “bu hareketle birlikte, Ermeni ve Gürcüler'de saldırırsa bunlara karşı, gerilla usulünde savunma muharebeleri planlanacaktır” denmiştir.


15’inci Kor. K., Doğu Cephesinin Komutanı Kazım Karabekir Paşa Karargah Subaylarıyla

Mustafa Kemal, 6 Şubat 1920’de 15'inci Kolordu Komutanlığına gönderdiği bir yazıyla, genel siyasi durumu açıkladıktan sonra; taarruz planı hakkındaki düşünce ve direktiflerini bildirmiştir:

1. Doğu Cephesi'nde resmi veya gayri resmi seferberlik yapılması

2. Yeni Kafkas Hükümetleriyle, özellikle Azerbaycan ve Dağıstan gibi İslâm Hükümetleriyle acilen temasa geçilerek bize karşı tutumlarının öğrenilmesi,

3. Ülke içinde teşkilatın kuvvetlendirilmesi, silah, cephane ve malzemenin teslim edilmesi. Gerekirse bunun için silah kullanılması.

4. En mühim vazife ise İtilaf Devletleri’nin zaman kazanmasına meydan vermemek, ve onun maskesini bütün memleketin bütün mukavemet unsurlarını tehdit edecek vesile itâsına zorlamaktadır.” diyordu.”


Sarıkamış’ta Ordunun Başarısı İçin Düzenlenen Törende Doğu Cephesi
Kazım Karabekir Paşa (1920)


Bu gelişmelerden sonra Kâzım Karabekir Paşa, Mayıs sonu yada Haziran başı olmak üzere, Ermenilere taarruz edilmesini Büyük Millet Meclisi Hükümetine önermiştir. Konu hükümette görüşüldükten sonra Meclis'ten bu hususta müsaade alınmasına karar verilmiştir. Meclisin gizli oturumunda bu yetki Hükümete verilince, Hükümet, 6 Haziran 1920’de Kolordu Komutanı’na askeri hazırlık yapması ancak hiçbir siyasi girişimde bulunmaması emrini vermiştir.

Gerekli hazırlıkların yapılmasından sonra, 27 Eylül'de, Sarıkamış istikametinde Ermeni kuvvetlerine, karşı taarruza başlanarak bu kuvvetler geri atılarak Sarıkamış alınmıştır. 14 Ekim'de, Ermeniler bütün cephe boyunca taarruza geçtilerse de başarısız olarak geri çekilmek zorunda kalmışlardır. 28 Ekim'de başlatılan Türk taarruzu ile 8 Kasım'da Şahtahtı, 11 Kasım'da Iğdır geri alınmıştır. Ermeni kuvvetleri Şahnalar, Arpaçay ve Aralık doğusunda Cacur ve Gulgat’a kadar perişan bir biçimde çekilmek zorunda kalmışlardır.

Bu ağır mağlubiyetler sonucu Ermeni Hükûmeti, 17 Kasım 1920'de TBMM’nin bütün şartlarını kabul etmesi üzerine ateşkes yapılmıştır.

2 Aralık 1920'de Ermenistan ile imzalanan Gümrü Barış Antlaşması hükümleri şunlardır:

Gümrü (Alexandropol) Barış Anlaşması (Türkiye-Ermenistan Barış Anlaşması) (2 Aralık 1920)

1. Türkiye ile Ermenistan arasındaki savaş durumuna son verilmiştir.

2. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınır, aşağı Karasu’nun döküldüğü yerden başlayarak, Aras Irmağı Kekai kuzeyine kadar Arpaçayı, daha sonra Karahan Deresi – Tiğnis batısı – Büyük Kımlı doğusu – Kızıltaş – Büyük Akbaba Dağı çizgisinden oluşur. (Günümüz sınırları)

3. Bu antlaşma uyarınca, İkinci maddede belirlenen sınırlar içinde kalan Türkiye toprakları, Türkiye’nin tarihsel, etnik ve hukuksal ilişkisi inkar edilemez birbiçimde Türk toprağıdır.

4. Ermenistan Hükûmeti, iç güvenliği sağlamaya yönelik olarak hafif silahlı jandarma birlikleri ve ülkeyi savunmaya yönelik 1.500 askerden kurulu savunma birlikleri dışında hiçbir askerî yapılanmaya gidemez. Ermenistan’da zorunlu askerlik hizmeti olmayacaktır.

5. Antlaşma sonrası, Erivan’a yerleşecek olan Türkiye’nin siyasal temsilcisi, antlaşma hükümlerinin uygulanması konusunda denetleme ve soruşturma yapma yetkisine sahiptir.

6. Birinci Dünya Savaşı sırasında yabancı güçlere katılarak savaşmış olanlar dışında, topraklarından göç edenler bir yıl içinde eski yurtlarına geri dönebilirler.

7. TBMM Hükûmeti, savaştan doğan zararları nedeniyle Ermenistan’dan savaş tazminatı almayacaktır. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle her iki tarafta ortaya çıkan zararlar karşılıklı olarak talep edilmeyecektir.

8. Ermenistan Hükûmeti, TBMM Hükûmeti tarafından kesinlikle reddedilmiş olan Sevr Antlaşması’nı hükümsüz sayacak ve bu çerçevede yabancı devletler nezdindeki faaliyetlere son verecektir. Ermenistan, herhangi bir devletle yapılmış ve Türkiye’nin çıkarlarına zararlı hükümleri geçersiz sayacaktır.

9. Ermenistan Hükûmeti, kendi topraklarında yaşayan Müslümanların her türlü dinsel ve kültürel haklarını koruyacak, halkın özgürce seçeceği yerel müftüler tarafından belirlenecek Baş Müftü’nün memurluk görevinin Türk Hükûmeti tarafından onaylanmasını kabul edecektir.

10. Ermenistan Hükûmeti, kendi topraklarından Azerbaycan ve Gürcistan ile yapılacak her türlü transit ticari geçişi engellemeyecek ve bu ticaret nedeniyle vergi almayacaktır. Türkiye Hükûmeti, emperyalist güçlerce yapılacak gizli silah sevkiyatını ve her türlü gizli faaliyet için Ermenistan’a gelebilecek kişileri araştırmak üzere bu ülke topraklarındaki ulaşım yollarını denetim ve gözetim altında bulunduracak, sızmaları önleyecektir.

11. TBMM Hükûmeti, kendi bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü tehdit edebilecek saldırılara karşı, Ermenistan içinde geçici olarak askerî önlemler alabilecektir.

12. Bu antlaşma hükümlerinin Ermenistan tarafından yerine getirilmesinden sonra, Türk ordusunun işgal ettiği topraklar boşaltılacak ve Ermeni savaş tutsakları geri verilecektir.

Kazım Karabekir Aleksander Hatisiyan
Hâmid Avram Gülhandaniyan
Süleyman Necati İstepan Gordaniyan

Gümrü Barış Antlaşması, TBMM Hükûmetinin imzaladığı ilk uluslararası antlaşma olması açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu antlaşma ile TBMM’nin hukuki varlığı yabancı bir devlet tarafından resmen tanınmıştır. Türk Millî Mücadelesi'nin başlangıcından itibaren ana amaç olarak kabul edilmiş olan “Tam Bağımsızlık” ilkesi, ilk kez bir başka devlete resmen kabul ettirilmiştir.




Türk vatanını parçalamaya yönelik olarak hazırlanmış olan Sevr Barış Antlaşması, imzalanmasından yaklaşık dört ay sonra Ermeniler tarafından reddedilmiştir. Bu antlaşmayla, 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi ile kaybedilmiş olan Artvin, Posof, Savşat, Çıldır, Kars, Iğdır, Tuzluca, Sarıkamış ve Oltu yeniden ana vatan topraklarına katılmıştır. Ayrıca Doğu sınırlarımızda savaş hâli sona ermiş, Doğu Cephesi’ndeki bazı birlikler Yunan ordusu ile mücadele etmek amacıyla Batı Cephesi’ne nakledilmiştir.
 

Eski15-02-2013, 14:19   #15
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

GÜNEY CEPHESİ MUHAREBELERİ

İtilaf Devletleri, kendi çıkarları gereği Mondros Ateşkes Anlaşması sonrası güney illerimizi işgale başlamışlardır. İstanbul Hükumeti’ne yapılan baskılar sonucu bu bölgede bulunan birliklerimiz, Toroslar'ın kuzeyine çekilmişti. Bu fırsattan yararlanan Fransızlar, silahlandırarak kendi üniformalarını giydirdikleri Ermenilerin de yardımıyla Adana, Kozan, Osmaniye, Tarsus, Mersin ve Pozantı’yı işgal ettiler. İngilizler de; Antep, Urfa ve Maraş’ı işgal altına aldılar. Fakat bir süre sonra İngiltere ile Fransa arasında yapılan anlaşma gereği bu bölgeleri Fransız ordusunun işgaline bıraktılar. Böylece Fransızlar, Adana’nın kuzeybatısındaki Toros geçitlerinden, Fırat Nehri doğusuna kadar uzanan geniş bir alanı işgal altına almış oldular. Bu işgaller ve halka yapılan zulüm karşısında İstanbul Hükûmeti gerekeni yapmayınca, bölge halkı oluşturmuş oldukları Kuvayı Milliye Birlikleri ile Fransızlarla ve Fransız ordusunda yer alan Ermenilerle, kendi yurtlarını kurtarabilmek için büyük bir mücadeleye girişmişlerdir.

Antep Cephesi

İngilizler, 17 Aralık 1918'de Mondros Ateşkes Anlaşması gereği Antep’i işgal ederek, şehrin ileri gelenlerini tutuklayıp Mısır’a sürgün etmişlerdir. Halkın elindeki silahların toplanıp Ermenilere dağıtılması; İngiliz desteği ile hareket eden Ermenilerin taşkınlıklara ve halka zulmetmeleri üzerine Antep’te büyük bir gerginlik ortaya çıkmıştır. Halk silahlarını teslim etmeyerek, Ermenilere ve İngiliz birliklerine direnmeye başlamıştır. Fransız Başbakanı Clemenceau ile İngiliz Başbakanı Lloyd George arasında, 15 Eylül 1919 tarihinde yapılan anlaşma gereğince, Musul ve civarının tek başına İngilizlere terk edilmesi karşılığında İngilizler, Güneydoğu Anadolu’daki işgal bölgelerini Fransız birliklerine terk etmeye başlamıştır.


Antep savunmasında esir alınan Fransız subay ve erleri-1920

29 Ekim 1919 tarihinden itibaren, İngiliz birliklerinin boşalttığı Kilis, Antep, Maraş ve Urfa Fransız işgal kuvvetlerine terk edilmiş; bu kapsamda Fransızlar, 29 Ekim’de 2.000 kişilik bir kuvvetle Ermenilerin sevinç gösterileri arasında Antep’e girmiştir. Antep’i işgal eden Fransızların Ermenilerle iş birliği içinde halka zulmetmesi ve silahtan arındırmaya çalışması üzerine Antepliler, Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin Antep şubesini kurarak, Kuvayı Milliye birlikleri oluşturmaya başlamışlardır. Bu birliklerin başına Şahin Bey ve Arslan Bey geçerek direnişi başlatmıştır. Ayrıca Mustafa Kemal Paşa, Yüzbaşı Kılıç Ali Bey komutasında bir askeri müfrezeyi Antep’e göndererek bu direnişe destek sağlamıştır. Gerginliğin artması üzerine, Fransız işgal kuvvetleri komutanı General Gouraud bir beyanname yayınlayarak, asayişin sağlanması için titiz davranılacağını açıklamıştır. Buna rağmen, 5 Kasım 1919 tarihinde Akyol Camii üzerine çekilen Türk bayrağının Ermeniler tarafından indirilmesi gerginliği daha da artırmıştır.

21 Ocak 1920'de, 12 yaşındaki oğluyla caddede yürümekte olan bir Türk kadınına Fransız askerlerince sarkıntılık edilmesi üzerine de eline aldığı taşları askerlere atan çocuğun süngü ile şehit edilmesi, Antep halkını galeyana getirmiştir. Şahin Bey, emrindeki Kuvayı Milliye birlikleri ile Antep’teki Fransız birliklerine yardım edilmesini engellemek amacıyla, şehre giren yolları kontrol altına alarak direnişi başlatmıştır. Şehir içinde Fransız kuvvetlerine karşı direniş sürerken, 24 Mart'ta Kilis’ten yardım amacıyla gönderilen 6.000 kişilik bir Fransız birliği, Şahin Bey kuvvetleri tarafından pusu ile engellenmiştir. 26 Mart'ta, 2.500 kişi ile takviye edilen Fransızların yaptığı ikinci girişim de başarısızlığa uğramıştır. 28 Mart tarihinde yapılan Fransız taarruzunda Şahin Bey, Elmalı köprüsünü savunurken köprü üzerinde bir mermi ile yaralanmış, ardından Fransız askerlerinin süngüleri ile şehit edilmiştir. Bu haberi alan Anteplilerin direnç gücü daha da artmış ve şehre yardıma gelen Kılıç Ali Bey, Balaban mevkiinde bir Fransız birliğini pusuya düşürerek büyük zaiyat verdirmiştir. 1 Nisan'da, bütün Antep halkı şehir içinde ve dışındaki Fransız birliklerine karşı topyekün mücadeleye başlamıştır. Antep içindeki Fransız birliklerine yardım etmek amacıyla 15 Nisan 1920 tarihinde Albay Normand ve komutasında gönderilen birlikler Antep’i kuşatmışlardır. Şehrin sadece birkaç mahallesi Kuvayı Milliye birliklerinin kontrolündeydi. Bu bölgeler, Fransız topçusunun ateşi ile büyük hasar görmüş ancak direniş kırılamamıştır. Antep’in bu soylu direnişi çevreden gelen yardımlarla desteklenmiştir. 19 Nisan’da Halfeti ve Birecik’ten, 25 Ağustos'ta Malatya’dan yardıma gelen Kuvayı Milliye birlikleri halkın direniş gücüne önemli katkı sağlamıştır. 24 Mayıs'taki gelişigüzel Fransız bombardımanı yüzlerce insanın ölümü ve yaralanmasına neden olmuştur. 9-10 Eylül tarihlerinde, Fransızların yoğun bombardımanı şehri büyük ölçüde tahrip etmiştir. Eylül 1920 ile Şubat 1921 tarihleri arasında, şehirde gıda maddesi sıkıntısı nedeniyle açlık baş göstermesine rağmen, direniş inatla sürdürülmüştür. 6 Şubat 1921'de TBMM tarafından bu şanlı direnişi sürdüren Antep’e 93 sayılı Kanun'la “Gazi” unvanı verilmiştir. Gaziantep, direnişini, 9 Şubat 1921 tarihine kadar sürdürmüş, silah ve mühimmat yokluğu ile açlık yüzünden bu tarihte Fransızlar, şehirde kısmen de olsa kontrolü sağlamışlardır.

Antep’in, Fransız ordusu tarafından kuşatılması yaklaşık 10 ay sürmüş, bu süre içinde Antep halkı büyük yokluklar ve açlık çekerek şanlı direnişini sürdürmüştür. Bu mücadelesiyle “Gazi” ünvanını almış ve vatan toprağının korunmasının ne demek olduğunu Fransızlarla birlikte tüm dünyaya göstermiştir. Fransızların 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara Anlaşması’nı imzalayarak Anadolu’daki macerasına son vermesinde Antep direnişinin büyük katkısı olmuştur. Bu anlaşmanın imzalanması sonrası Fransız birlikleri 25 Aralık 1921 tarihinde büyük kayıplar vererek 10 ayda zor alabildikleri Antep’i terk etmişlerdir.

Maraş Cephesi

Mondros Ateşkes Anlaşması sonrası Maraş, 22 Şubat-1 Kasım 1919 tarihleri arasında İngiliz kuvvetleri tarafından; İngilizlerin çekilmesinden sonra da 29 Ekim 1919 ile 11 Şubat 1920 tarihleri arasında Fransız kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir. Bu işgaller üzerine, Elbistan’da Maraş Müdafaai Hukuk Cemiyeti kurularak çalışmalarına başlamıştır. İngiliz gizli belgelerine göre, 1 Kasım 1919 tarihinde Maraş’ı işgal eden 18.000 kişilik Fransız kuvvetlerinin üçte ikisi Fransız ordusuna alınmış ve bu ordunun üniformasını taşıyan Ermenilerden oluşuyordu. İşgal kuvvetleri Ermenilerin coşkun gösterileri arasında Maraş’a girmiştir.

İşgalin ikinci günü olan 30 Ekim 1919 günü Fransız askerleri arasında bulunan Ermeni lejyonerlerinin Türk kadınlarınına yönelik tacizde bulunmaları üzerine asıl ismi Ali olan Sütçü İmam lakabı ile anılan bir Maraşlı, tabancası ile Ermeni lejyonerini öldürmüştür. Daha sonra da izini kaybettirerek Maraş köylerinde gizlenmiştir. Bu olaydan bir süre sonra “Bayrak Olayı” meydana gelmiş ve bardağı taşıran son damla olmuştur. Fransız Yüzbaşısı Andre, 30 Kasım 1919'de kale burcunda ve resmî dairelerde bulunan Türk bayraklarının indirterek yerine Fransız bayraklarını astırmıştır. Bunun üzerine Ulu Cami’de toplanan Maraşlılar kale burcundaki Fransız bayrağını indirmişler ve Hükûmet binasından getirilen Türk bayrağını yeniden kaleye çekmişlerdir. Fransız birlikleri bu olaya önderlik edenleri halkı isyana teşvik etmek suçuyla tutuklamışlardır. Bu tutuklamaların halkı sindirmek yerine daha da coşturması üzerine, Maraş’a gelen Fransız General Querette halkın önde gelenleriyle görüşme yapmıştır. Mutasarrıf vekili ve birkaç kişi hariç tutukluların büyük bir kısmı serbest bırakılmıştır. Ancak bu da gerginliği ortadan kaldırmamıştır. Maraş halkı ve Maraş’taki Ermeniler her an çatışma çıkması ihtimaline karşı hazırlıklı bekliyorlardı. Fransızlarla yapılan görüşmeler sonucu tutukluların geri kalanlarının serbest bırakılmaması üzerine bu gergin bekleyiş, 21 Ocak 1920 günü silahlı çatışmaya dönüşmüştür. Halk, Arslan Bey, Dr.Mustafa Bey, Yörük Selim ve Evliya Efendi liderliğinde içinde Ermeni lejyonerlerin de yer aldığı Fransız birliklerine karşı silahlı direnişe geçmiştir. Yerli Ermeniler de Fransız birlikleri ile beraber halka saldırılara başlamıştır. Buna karşılık halk, planlı ve kararlı bir tavırla direnmeye başlamıştır.


TBMM tarafından Maraş’a verilen İstiklal Madalyası ve beratı-1920

Fransızların Maraş’ın çevresindeki hakim mevkilere makineli tüfek ve top yerleştirerek, şehri sürekli ateş altına almaları üzerine, sokakları kullanamayan Kuvayı Milliye birlikleri evlerin duvarlarına delikler açarak ve evden eve geçerek, gece gündüz savaşarak bölge bölge düşman mevzileri ele geçirmiştir. Fransızlar hiç ummadıkları bir biçimde Kuvayı Milliye birlikleri ve kadınlı erkekli halkla savaşmaya başlamıştır. Maraşlıların, düşmanı imha etmek için büyük bir özveriyle evlerini bile yakarak mücadele etmesi, Fransız askerlerin moral gücünü yok etmiştir. Fransız Generali Querette’nin ateşkes teklifine, Fransız askerlerinin kayıtsız şartsız silah ve mühimmatı teslim etmeleri ve Maraş’tan kesin bir biçimde ayrılmaları şartıyla cevap verilmiştir. Fransızlar bu teklife, Türklerin bulunduğu mahalleleri ağır bombardıman altına alarak cevap vermişlerdir. Fransızların bu saldırıları Maraşlıların cesaret ve direnç gücünü daha da artırmıştır.

Maraş’ta silahlı çatışma devam ederken Mustafa Kemal Paşa tarafından, Maraş direnişine destek olmak için gönderilen Yüzbaşı Kılıç Ali Bey, 400 kişilik müfrezesi ile 25 Ocak 1920 tarihinde Maraş’a gelerek düşmanla mücadeleye başlamıştır. 80 kişilik bir Fransız birliğini imha etmiştir. Daha fazla dayanamayacaklarını anlayan Fransızlar, 10 Şubat 1920 tarihinde bir kez daha ateşkes teklif etmişler; Maraşlılar adına Dr.Mustafa Bey ile Fransızlar arasında yapılan görüşme sonrası Fransızlar Maraş’ı terk etmeyi kabul etmişlerdir. Ancak Fransızlar ateşkes şartlarına uymayarak Maraş’ı 48 saat bombardıman ettikten sonra şehirden ayrılmaya başlamışlardır. 11 Şubat günü de bu boşaltma işlemi tamamlanmıştır. Maraş savunması, Ermenilerle desteklenmiş olan Fransız ordusunun tam bir hezimetiyle sonuçlanmıştır. Millî Mücadele’nin başlangıç aşamasında Türk milletinin esaret üzerine kurulu bir çözümü kabul etmeyeceğinin bir delili olarak, işgal altındaki bütün bölgeler için önemli bir örnek oluşturmuştur. Maraş’a gösterdiği bu kahramanlıklardan dolayı TBMM tarafından, 5 Nisan 1925 tarihinde bizzat cephede savaşanlara verilen “Kırmızı şeritli İstiklal Madalyası”, 12 Şubat 1973 tarihinde de şehre “Kahramanlık” ünvanı verilerek, adı “Kahramanmaraş” olarak değiştirilmiştir.

Urfa Cephesi

Urfa şehri, 24 Mart 1919 tarihinde İngilizlerin; 30 Ekim 1919 tarihinde de Fransızların işgali ile karşılaşmıştır. Bu sırada, Antep’te de çatışmalar başlamıştır. Urfa’da ise 29 Aralık 1919 tarihinde Jandarma Komutanı Yüzbaşı Ali Saip (Ursavaş), Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle düşmanı Urfa’dan atmak için Ocak 1920 tarihinde direnişi başlatmıştır. Harekâtın son hazırlıklarını, Diyarbakır’dan yürüten Yüzbaşı Ali Saip Bey 3.000 kişilik bir kuvvet hazırlayarak 7 Şubat 1920 tarihinde, Urfa’daki Fransız komutanlığına bir ültimatom vermiştir. Şehrin 24 saat içinde terk edilmesini istemiş ve birliklerini Karaköprü’ye getirmiştir. 9 Şubat günü Urfa’da çatışmalar başlamıştır. Ermenilerin de desteklediği 560 kişilik Fransız birliği Gureba Hastahanesi’ni kuşatmıştır.

Namık takma adıyla direnişi organize eden Yüzbaşı Ali Saip Bey, emrindeki birliklerle Fransız kuvvetlerine karşı yoğun bir muharebeye girişmiştir. Türk birliklerinin özverili mücadelesi Fransız kuvvetlerinin bütün direnç gücünü kırmıştır. Fransızlar, 10 Nisan 1920 tarihinde 250 ölü ve 163 yaralı vererek Urfa’yı terk etmişlerdir. Maraş yenilgisinden sonra, Urfa’da da uğradıkları hezimet, Fransızları ciddi biçimde sarsmıştır. Fransızlar daha sonra Urfa’yı yeniden ele geçirmek istedilerse de 13’üncü Kolordunun savunma önlemleri nedeniyle bu girişimlerinden vazgeçmek zorunda kalmışlardır.


Urfa’da direnişe hazırlanan bir grup savaşçı-1920

Adana Cephesi

Mondros Ateşkes Anlaşması sonrası 17 Aralık 1918'de çoğu Ermeni lejyonerlerden oluşan Fransız kuvvetleri Adana’yı işgal etmiştir. Fransız ve Ermenilerden oluşan kuvvetlerin 11 Aralık 1918'de Dörtyol’u işgali ve halka zulmetmeye başlaması üzerine Karaköse köylüleri yollara barikatlar kurarak bu kuvvetlere karşı silahlı direnişe geçmiştir. Fransızlar 9 Ocak 1919 tarihinde işgal altına aldıkları Adana’da Albay Bremond’u Genel Vali olarak tayin etmişlerdir. Albay Bremond, Adana’da Türk devlet otoritesini tamamen ortadan kaldırmak için, Adana’dan İstanbul’a gidecekleri Fransızlardan yol tezkeresi almaya zorlamış, Adana mahkemelerinin temyiz yeri olarak Beyrut mahkemelerini göstermiş, eğitim dilini Fransızca'ya çevirmiş ve Türklerden zorla alınan silahları Ermenilere dağıtmaya başlamıştır. 21 Aralık 1918'de kurulan Kilikyalılar Cemiyeti ise, Fransız işgaline karşı ilk örgütlü mücadeleyi yapmaya başlamış ve çeşitli makamlar ile İstanbul gazetelerine protesto telgrafları göndermiştir. Cemiyet, Topçu Binbaşısı Kemal Bey’i Kilikya Kuvayı Milliye Komutanlığına getirmiştir. Adana ve havalisinde teşkilatlanan Kuvayı Milliye önderleri içinde, Tufan Bey takma adıyla Yüzbaşı Osman Bey, Saim Bey, müfrezelerle birlikte bir çok çatışmaya katılan Osmaniyeli Rahime Hanım, Paşa lakaplı Köylü Hasan, Yüzbaşı Ali Ratıp, Derviş ve Emin Ağa gibi kahramanlar sayılabilir. Adana ve havalisini işgal eden Fransızlar, orduları içinde yer alan Ermeni lejyonerleri ve yerli Ermenilerin desteği ile Adana halkına zulmetmeye başlamışlardır. Yağma ve cinayetlerle halkın üzerinde büyük bir korku yaratmaya çalışmışlardır. Türk bayrakları yerine Fransız bayrakları çekilmiştir. Bunun üzerine 1919 yılı Temmuz ayında Adana halkının bir kısmı şehri terk ederek Toroslara sığınmıştır. Fransız ve Ermenilerin bu saldırıları karşısında teşkilatlanan Kuvayı Milliye birlikleri, bu kuvvetlerle mücadeleye başlamıştır. Gülek Boğazı’nı elde tutmak için Binbaşı Menil komutasında gönderilen birlikler Pozantı’da kuşatılmıştır. 19 Mayıs 1920'de kuşatma altındaki birliklere takviye olarak gönderilen 5.000 kişilik Fransız kuvveti, küçük bir grup Kuvayı Milliyeci tarafından bozguna uğratılmıştır. Takviye alamayacağını anlayan Binbaşı Menil Kuvvetleri, bir yarma hareketiyle kuşatma altından kurtulduysa da Sünedir Boğazı’nda köylüler tarafından pusuya düşürülmüştür. Çok büyük bir askerî güç zannettikleri bir avuç köylüye teslim olmuşlardır.

Urfa, Antep ve Maraş’ta uğranılan hezimet sonrası Fransızlar ve onların kışkırttığı Ermeniler büyük bir umutsuzluk içinde her gün sertleşen bir biçimde Adana halkı ve Kuvayı Milliyesiyle mücadele etmeye devam etmişlerdir. Güney Cephesi Muharebeleri sonrası, Fransızlar Türk yurdunda tutunamayacaklarını anlayarak Urfa, Antep ve Maraş’ta bulunan bütün birliklerini Suriye’ye çekmişlerdir. Sakarya Meydan Muharebesi sonrası 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Antlaşması’yla, Güney Cephesi’ndeki savaş durumu sona ermiş, sınır belirlenerek Fransız kuvvetleri tamamen bu sınırın güneyine çekilmiştir. İskenderun (Hatay), her ne kadar sınırlarımız içinde yer almasa da Ankara Antlaşmasıyla sağlanan özel statü, daha sonra İskenderun Sancağı’nın ana vatana katılması sonucunu doğurmuştur. Bu muharebeler sonrası Fransızlar, Türklerin anayurdunda bir çıkar elde edemeyeceklerini anlamışlar; bunun yanı sıra para karşılığı Türk ordusuna silah satarak kısıtlı ikmal olanaklarımızı çeşitlendirmişlerdir. Güney Cephesi muharebelerinin sona ermesiyle burada mücadele eden birliklerimizin bir kısmı Batı Cephesi’ne kaydırılmış ve buradaki birliklerimizin takviyesi sağlanmıştır.


Pozantı’daki Fransız taarruzunu kıran Türk müfrezesi-1920
 

Eski15-02-2013, 14:29   #16
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

BATI CEPHESİ MUHAREBELERİ

Birinci İnönü Muharebesi (06 –11 Ocak 1921)

“Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir... Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi, mutlak o milletin hürriyet ve istiklaline sahip olması ile mümkündür. Ben yaşayabilmek için müstakil bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple Millî istiklal bence bir hayat meselesidir.” diyen Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan Türk İstiklal Savaşı tüm dünyaya Türk milletinin haysiyetiyle ve şerefiyle yaşamak istediğini göstermiştir. Bu süreçte atılan önemli adımlardan birisi de düzenli ordunun kurulmasından sonra kazanılan Birinci İnönü Zaferi’dir.


Batı Cephesi Karargahı-İnönü

Birinci İnönü Muharebesi’nden önce; Anadolu’daki Millî Kuvvetlere karşı harekete geçmek için uygun fırsat kollayan Yunanlılar, Çerkez Ethem Ayaklanması’nın da yarattığı bunalımdan yararlanmak istemişlerdir. Bu sırada yeni kurulmuş olan düzenli ordunun daha fazla güçlenmesine fırsat vermeden, Sevr’i zorla kabul ettirmek ve bu antlaşmadan paylarına düşeni bir an önce elde etmeyi hedeflemişlerdir. Yunanlılar ayrıca, Müttefiklerine, Venizelos’un iktidardan düşmesinin Anadolu’daki saldırgan politikalarını etkilemeyeceğini de göstermek istemişlerdir.

Henüz kuruluş aşamasında olan Türk Ordusu için tek çare, Batı Anadolu’da düzenli ordu kuruluncaya kadar Yunanlılara karşı stratejik savunmada kalmaktı. Ayrıca yer yer baş gösteren iç ayaklanmalar da bunu zorunlu kılmaktaydı.


Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey

6 Ocak 1921 günü Bursa’dan Eskişehir yönüne,, Uşak’tan Afyon yönüne iki kol hâlinde ileri harekâta başlayan Yunanlılar, 9 Ocak'ta İnönü mevzilerine kadar gelmişlerdir. 9 Ocak 1921 günü mevzii ilerisindeki Türk emniyet kuvvetleriyle Yunan öncü kuvvetleri arasındaki muharebeler karanlık basıncaya kadar bütün şiddetiyle devam etmiştir.

Yunan kuvvetleri 10 Ocak 1921 günü saat 06.30’da Adalar Tümeni ile Kovalca-Akpınar, İzmir Tümeni ile de Yeniköy-Teke-Hayriye savunma hattına taarruza başlamıştır. Bir kısım kuvvetleriyle de, Söğüt-Gündüzbey doğrultusunda ilerleyişini sürdürmüştür.

Havanın çok sisli olmasından faydalanan Yunan birlikleri, özellikle demir yolu güneyindeki 11’inci Tümen bölgesinde hızla ilerleyerek İntikam Tepe’yi ele geçirmiştir. Buradaki muharebeler saat 14.00’e kadar devam etmiştir.

10 Ocak 1921 günü saat 16.00’da Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın teklifi ve Fevzi Paşa’nın emriyle Türk birlikleri Beşkardeşdağı-Zemzemiye-Oklubalı hattına alınmıştır. Cephe karargâhı da Çukurhisar’a taşınmıştır. Aynı saatlerde 4’üncü Tümenin 132’nci Alayı Çukurhisar İstasyonu’na indirilmiştir. Özellikle halk, zafer haberleri beklerken iki günden beri süregelen muharebelerde sahra ve ağır topların gürültüleri, Eskişehir’de heyecanla izlenmiştir. Akşam karanlığı ile beraber cephedeki muharebe faaliyeti durmuş ve top sesleri kesilmiştir.



Yunan birlikleri Akpınar-Kovalca hattını işgal ettikten sonra taarruzlarını durdurarak bu hatta kalmıştır. Cephenin 61’inci Tümenle takviye edilmeye başlanması Türklerin ne pahasına olursa olsun savunmaya devam edeceklerini göstermiştir. Bu durum karşısında Yunan kuvvetleri, bundan sonra yapılacak taarruzlardan bir netice alamayacakları anlamışlardır. Yunanlılar muharebe meydanında Türk Ordusu karşısında tutunamayacaklarını anlayınca 11 Ocak 1921 sabahı İnönü mevzilerinden çekilmek zorunda kalmışlardır.

Birinci İnönü Muharebesi’ndeki başarı kesin zaferin bir başlangıcını teşkil etmektedir. Bu zaferin önemini Büyük Önder Mustafa Kemal ATATÜRK şöyle ifade etmiştir:

“Yeni Türkiye Devleti’nin küçük, fakat millî ülkülü genç ordusu, en dar bir hesapla üç kat üstün düşmanı İnönü Meydan Muharebesi’nde mağlup etti. Strateji sanatının en nazik icabatını isabetle uyguladı. İç hatların kullanılmasında harp tarihine parlak bir misal yazdı...

... Birinci İnönü Meydan Muharebesi’ni kazanan Türk Ordusu’nun bütün mensupları, dünya tarihinde unutulmaz şanlı bir menkıbe sahibi olarak ebediyyen yaşayacaklardır.

Bu münasebetle Türk Ordusu gazilerini hürmet ve minnetle yad ederim. Ve şehitlerimizin aziz ruhlarına takdisatımı takdim eylerim.”

İkinci İnönü Muharebesi (23 Mart – 1 Nisan 1921)

Milli Mücadele sürecinde kazanılan Birinci İnönü Zaferi üzerine, İtilaf Devletleri Sevr Antlaşması'nda Türkler lehine bir değişiklik yapılmasını görüşmek üzere Londra’da bir konferans toplanmasını kararlaştırmışlardır. 21 Şubat-11 Mart 1921 tarihleri arasında toplanan bu konferansta, Türk devleti lehine bir sonuç çıkmamış ve mücadeleye devam kararı alınmıştır.

Yunanistan, Londra Konferansı henüz sona ermeden, Anadolu’da yeni bir taarruz yapmak üzere hazırlıklara başlamıştır. Türk Genelkurmayı, Yunanlıların asıl kuvvetleriyle gerek Eskişehir ve gerekse Afyon doğrultusunda bir taarruza girişeceğini önceden öngördüğü için zamanında gerekli düzeni almış, bir miktar da kuvvet toplayabilmiştir. Ancak yine de insan ve silah yönünden Yunanlılara bir üstünlük sağlayamamış, bu nedenle de İnönü ve Dumlupınar mevzilerini kuvvetlendirmeye çalışmıştır.

Yunan ordusu bu sırada Bursa, Uşak ve bu şehirlerin doğusunda, İzmit ve Gebze’de gruplandırılmıştır. Türk kuvvetleri ise Eskişehir’in kuzey batısında, Dumlupınar’ın doğusunda ve Kocaeli cephesinde bulunmaktadır. İkinci İnönü Muharebesine Türk Ordusu Batı ve Güney Cephesi Komutanlıkları ile Kocaeli Grubu ve Kastamonu ve Havalisi Komutanlıklarıyla katılmıştır. Şubat 1921 ortalarında Yunanlıların Anadolu’daki Küçük Asya Ordusu 1 inci ve 3 üncü Kolordulardan oluşmuştur.

Muharebeler 23 Mart 1921 günü sabah erken saatlerden itibaren 3 üncü Yunan Kolordusunun Batı Cephesinden, 1 inci Yunan Kolordusunun da Güney Cephesinden ileri harekete geçmesiyle başlamıştır.

Yunan kuvvetleri 27 Mart’a kadar Türk örtme kuvvetleri ile muharebelere girişerek oyalanmışlar ve İnönü mevzilerine dört günde gelebilmişlerdir. 28 Mart günü Metristepe ve Kanlısırt’ı ele geçirmişlerdir. O sırada güneydeki 1 inci Yunan Kolordusu, 24 Mart günü Dumlupınar mevziini ele geçirdikten sonra 28 Mart günü Afyon’u işgal etmiş ve doğuya doğru ilerlemeye başlamıştır. 3 üncü Yunan Kolordusu da 30 Mart’ta tekrar taarruza geçmiş, ancak Türk sağ kanadı bu saldırıyı geri püskürtmüştür. Ankara’dan yetiştirilen taze kuvvetler, Türk sağ kanadını takviye ederek Yunanlılara karşı giriştiği saldırı ile onların taarruz gücünü kırmıştır. Bu gelişmeler üzerine, Yunan birlikleri 1 Nisan günü sabahın erken saatlerinden itibaren geri çekilmeye başlamıştır. Metristepe’ye gelen İsmet Paşa muharebenin kazanıldığını müjdeleyen raporunu yazmıştır.

Zafer haberi üzerine TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa 1 Nisan 1921’de gönderdiği yazıda İsmet Paşa’yı “Siz orada yalnız düşmanı değil milletin makus talihini de yendiniz” sözleriyle kutlamıştır.

İkinci İnönü zaferinin kazanılması üzerine Fransızlar Zonguldak'tan İtalyanlar da Güney Anadolu'dan askerlerini çekmeye başlamışlardır.

İkinci İnönü Zaferi ulusal bağımsızlığın gerçekleşmesi yolunda atılan en önemli adımlardan birini teşkil etmiştir.



Kütahya-Eskişehir Muharebeleri (10-24 Temmuz 1921)

Birinci ve İkinci İnönü muharebelerinde umdukları başarıyı kazanamayan Yunanlar, Aslıhanlar ve Dumlupınar galibiyetlerinden de cesaret bularak Anadolu’daki işgal güçlerinin sayısını 175.000’e çıkarmışlardır. Yunan Kralı Konstantin de İzmir’e gelerek ordusunun moralini yükseltmeye çalışmıştır. Silâh ve teçhizat açısından Yunan ordusundan sayıca az olmakla birlikte Türk ordusu da takviye edilmeye çalışılmıştır.

10 Temmuz 1921’de Bursa ve Kütahya-Gediz istikametlerinden saldırıya geçen Yunan ordusu ile Türk kuvvetleri Eskişehir’in doğusunda karşılaşmıştır. Bir kısım Türk kuvvetleri de Kütahya’da Yunanlarla karşılaşmıştır. Türk ordusunun Eskişehir’de bulunan kanadı, Yunanlar karşısında fazla tutunamamış ve Eskişehir kaybedilmiştir. Türk ordusu 25 Temmuz 1921'de taktik savunma yapmak amacıyla Sakarya nehrinin doğusuna çekilmiştir. Türk ordusunun Sakarya’nın doğusuna çekilmesi hem ordunun manevî varlığını sarsacak hem de önemli bir vatan parçasının geçici de olsa düşmana bırakılmasına neden olacaktı. Bu işin sorumluluğunu üzerine alan Mustafa Kemal Paşa, “Orduyu Eskişehir kuzey ve güneyinde topladıktan sonra düşman ordusuyla araya büyük bir mesafe koymak gerekir ki ordunun düzenlenmesi ve takviyesi mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya doğusuna kadar çekilmek uygundur. Düşman durmadan takip ederse, hareket üslerinden uzaklaşacak ve yeniden menzil hatları tesisine mecbur olacak; herhâlde beklemediği birçok sorunla karşılaşacak; buna karşılık bizim ordumuz toplu bulunacak ve daha uygun şartlara sahip olacaktır.

Bu hareket tarzımızın en büyük sakıncası Eskişehir gibi önemli mevkilerimizi ve çok araziyi düşmana terk etmekten dolayı kamuoyunda ortaya çıkabilecek manevi sarsıntıdır. Fakat az zamanda elde edebileceğimiz başarılı neticelerle bu sakıncalar kendiliğinden yok olacaktır. Askerliğin gereğini tereddütsüz uygulayalım. Diğer tür sakıncalara karşı koyarız” demiştir.

Eskişehir’in kaybı TBMM’de tartışmaları başlatmış; Mustafa Kemal Paşa, milletvekilleri tarafından sert eleştirilere tâbi tutulmuştur.

Bu sırada İngiliz Başbakanı Yunanların bu başarılarından dolayı Sevr ile yetinmeyeceklerini daha fazlasının isteyeceklerini belirtmiştir. Yunan Kralı Konstantin ise Kütahya’ya gelerek savaş meclisini toplayıp ileri harekâta devam edilmesini istemiştir.




Sakarya Meydan Muharebesi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)

Sakarya Nehri'nin doğusuna çekilmiş olan Türk Ordusunun vereceği meydan muharebesi Türk İstiklal Harbi’nin çok önemli bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. Bunun için memleketin bütün kaynaklarını harekete geçirip burada kullanılması ihiyacı ortaya çıkmıştır. Batı Cephesi kuvvetlerinin, Sakarya’da verilecek kesin sonuçlu muharebede, her bakımdan takviyeye muhtaç olduğu bir gerçekti. Bu kuvvetlerin insan, hayvan, silah, ara-gereç, yiyecek maddeleri ve her çeşit ordu mallarıyla donatılması gerekiyordu.

TBMM’nde günlerce süren görüşmelerden sonra Mustafa Kemal (ATATÜRK) Paşa üç ay süre ile Başkomutanlığı kabul edeceğini bildirmiştir. Bunun üzerine TBMM, 5 Ağustos 1921’de tüm yetkilerini fiilen kullanmak hakkını ve Başkomutanlığı, bir Kanun'la Mustafa Kemal Paşa’ya devretmiştir. Ardından 7 - 8 Ağustos 1921 'de Tekalif-i Milliye (Milli yükümlükler) emirleri yayınlanarak, savaş için ülkenin bütün kaynaklarının kullanılması hedeflenmiştir.

Yunanlıların Anadolu içlerine kadar istila amacı güden bu geniş çaplı harekatını İngilizlerin dışında diğer İtilaf devletleri milli çıkarlarına ters düştüğü için hoş karşılamıyorlar, bu nedenle Yunanlıların izlediği bu siyaseti desteklemiyorlardı.

Yunanlar Kütahya-Eskişehir Muharebelerini kazanmakla askeri üstünlüklerini artık kesin bir şekilde ispat etmiş olduklarını sanıyorlardı. Kazandıkları bu başarıdan sonra bağlaşıklarının arabuluculuk önerisinde bulunacaklarını umuyorlardı. Halbuki bu konuda en küçük bir girişim işareti bile görülmüyordu. Böylelikle Kütahya - Eskişehir Muharebelerinden önce ileri sürülen arabuluculuk vaadinin hiçbir esasa dayanmadığı görülmekteydi.

Yunanlar, bağlaşıklarının barış hususunda iyi bir niyet beslemediklerini düşünüyorlardı. Yunanlılara göre şayet bağlaşıkları olumlu bir düşünceye sahip olsalar Milli Hükümetin askeri ve siyasi varlığını felce uğratmak için bundan daha iyi bir zaman bulunamayacağı görüşündeydiler. Yunanlar, Fransızların ve İtalyanların Türk Kurtuluş hareketine yardımcı oldukları iddiasında bulunuyorlardı. Bunun sonucunda İngiltere dışında bağlaşıklarından ümidini kesen Yunanlılar, Ruslara yaklaşmak istedi ise de bu girişimlerinin Milli Hükümet tarafından olumlu bir sonuca ulaşması engellenmiştir.

İngiliz Başbakanı Lloyd George, Yunan ordusunun bütün kuvvetleriyle Türklere tekrar saldırması için parlamentoda İngiliz halkına “Yunanlılar kazandığı zaferden dolayı artık Sevr Antlaşması'yla yetinemezler, daha çok tatmin edilmelidirler. “ diyerek Yunanlıları savaş konusunda desteklemiştir.

Yunan İstila Ordusu Başkomutanı Korgeneral Papulas’ın, Yunan Savunma Bakanına verdiği 25 Temmuz 1921 tarihli abartmalı raporunda; “21 Temmuz muharebesinde Yunanların Türklere verdirdiği zararın çok büyük olduğu, geride kalanların ise tam bir erime ile hezimete uğratılacağı” ifade ediliyordu.

Yunan Savunma Bakanı Teotakis’in, bu raporu hükümetine göndermesi sonucunda Yunan Hükümeti kendini üstün görmeye başlamıştır. Bunun üzerine Yunan Başbakanı Gunaris orduyu ve durumu yakından görmek için 26 Temmuz 1921’de Kütahya’ya gelmiştir. Ordu Kurmay Başkanlığınca verilen brifing sonrası Yunan ordusunun, Ankara doğrultusunda harekete geçmesi kararlaştırılmıştır.

Türk Ordusunun Askerî Durumu

Türk ordusu kesin sonuçlu bir meydan muharebesi için tüm birliklerini başarılı bir geri çekilme planıyla, Sakarya'nın doğusuna çekerek bir cephe hattında toplamıştır. Yunan taarruzuna karşı, kuvvetlerini Sakarya Nehri doğusunda yedi grup (kolordu) hâlinde konuşlandırmıştır. Başkomutanlık karargâh merkezi Ankara - Polatlı arasında yer alan Alagöz'de kurulmuştur. Genelkurmay Başkanlığı ve Batı Cephesi Komutanlığı karargahları da burada faaliyete başlamıştır. Üç büyük karargahın yan yana çalışması harekatın koordinesi bakımından sevk ve irade de büyük kolaylıklar sağlamıştır. Bu muharebe, 100 km genişliğinde ve 25 km derinliğinde bir vatan toprağında cereyan etmiştir.


Ordumuza silah ve mühimmat hazırlayan çocuklar

Yunan Ordusunun Askerî Durumu

Sakarya Muharebesi başlamadan önce, Yunanlıların Anadolu'da 11 piyade tümeni, 1 süvari tugayı ve 5 bağımsız piyade alayından ibaret kuvveti bulunmakta idi. Bu kuvvetlerden 4'üncü Piyade tümeni Afyon bölgesinde; 11'inci tümen Bursa doğusu Geyve bölgesinde, bağımsız alaylar daha gerilerde bulunmakta idi. Geriye kalan 9 piyade tümeni, 3 kolordu halinde teşkil edilerek Sakarya Meydan Muharebesi'ne katılmıştır.

Yunanlar, yüksek sevk ve irade ilkelerine uygun olarak cephe taarruzlarından daha fazla kuşatma ve çevirme hareketlerine önem vermişlerdir. Ancak bu taarruz manevralarının gerektirdiği ölçüyü iyi dengeleyemediklerinden çok ileri gitmişler ve mevcut kuvvetlerinin gücünü aşarak başarı elde edememişlerdir.
 

Eski15-02-2013, 14:30   #17
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ

BATI CEPHESİ MUHAREBELERİ


Sakarya Meydan Muharebesi ve Safhaları
Birinci Safha (14-22 Ağustos 1921)


Birinci safhada Yunan ordusu, cephe ve sol tarafta bulunan kuvvetlerini kademe kademe cephenin sağına doğru kaydırarak ilerlemiştir. Bu sırada kaburgası kırılmış ve sargılar içinde cephede bulunan Başkomtan Mustafa Kemal, Alagöz Karargahında, Yunan hareketini ve yerleşimini adım adım takip etmiştir.

Yunanlar, kuvvetlerini Türk birliklerinin sol karşı cephesine yaklaştırdıkça, Türk ordusu cephenin sol tarafına kaydırılmış ve düşman çevirmek istediği cepheden gireceğini düşünürken, karşısında Türk kuvvetlerini bulmuştur. Böylece Yunan ordusunun daha fazla doğuya yayılma olanağı kalmamıştır.

Türk ordusundaki tümen ve alayların büyük kısmının düşman karsısında ve hatta onun çok yakınında geniş ölçüde yer değiştirmesi, her değişiklikte yeni bir cephe oluşturması, hem düşmanı büyük ölçüde şaşırtmış hem de alınan tertiplerin yerinde ve isabetli olduğunu kanıtlamıştır.



İkinci Safha (23 Ağustos – 30 Ağustos 1921)

Yunan ordusunun Sakarya doğusunda bulunan Türk kuvvetlerine taarruzu ve güney kanattan kuşatmak için hücuma geçmesidir.

23 Ağustos sabahı, 22 gün geceli ve gündüzlü devam edecek olan Sakarya Meydan Muharebesi başlamıştır. Yunanlar 100 km’lik bir cephe üzerinden hücum ederken Türk ordusu da 100 km’lik bir hattı savunmuştur. Cephesi 100 km’lik bir alana yayılmış olan savaşın derinliği ara ara 20-25 kilometreye dayanmıştır. Bu durum bir mevzi ve siper savaşı şeklinde yaşanmamıştır.

Yapılan muharebelerde Mangal Dağı bir gün içinde, Dua Tepe de birkaç saat arayla birkaç kez el değiştirmiştir. Sadece tepeler ve ovalar değil, boğaz boğaza geçen savaş sırasında cepheler bile el değiştirmiştir

26 Ağustos tarihinde Başkomutan Mustafa Kemal tarihi emrini vermiştir: “Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için küçük, büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada yeniden düşmana cephe kurup savaşa devam eder. Yanındaki birliğin çekilmeye mecbur olduğunu gören birlikler ona tabi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmaya ve karşı koymaya mecburdur.”

Üçüncü Safha ( 31 Ağustos – 6 Eylül 1921)

Yunan ordusunun Haymana istikametinde Türk cephesini yarma girişimidir.

Sakarya mevziinin orta kesiminin en kritik yeri olan Çaldağ bölgesinde; Kartal Tepe, Dua Tepe ve Basrikale Tepe'de çok kanlı muharebeler olmuştur.


Dördüncü Safha (7-13 Eylül 1921)

Bu safhada Türk kuvvetlerinin hücuma geçmesi ve Yunanların ele geçirdiği tüm hakim tepelerin geri alınarak düşmanın Beylik Köprü'de Sakarya’nın batısına atılmasıdır.

12-13 Eylül gecesi düşman kuvvetleri tamamen Sakarya batısına atılmışlardır. Afyon-Seyitgazi-Eskişehir hattına çekilen Yunanlar, 22 Eylül’e kadar bu hatta tutunmuşlardır.

13 Eylül 1921'de, 22 gün geceli gündüzlü süren Sakarya Meydan Muharebesi sona ermiştir. Düşman kaçarken arkasında teçhizatını, özel eşyalarını ayrıca yaralı ve hastalarını da bırakmıştır. Bu mağlubiyetin kabulü değil, Yunan azim ve iradesinin Türk azim ve iradesi karşısında yıkılışıdır.



Beşinci Safha ( 14 Eylül – 10 Ekim 1921)

Bu safha Türk ordusunun takip harekatı olarak adlandırılabilir. Yunanların Eskişehir- Afyon genel hattına çekilmesi üzerine onu takip eden Türk ordusu arasındaki muharebelerdir. Bu muharebeler sonunda her iki orduda yorulmuş ve kayıplar vermiş olması sebebiyle 10 Ekim 1921’den itibaren her iki orduda karşılıklı savunma düzeni içine girerek tahkimat işlerine hız verdi.

Askeri sonuçlar:

Sakarya Meydan Muharebesi’nde taraflar uyguladıkları manevralarında doruk noktalarına ulaşmışlar, savaşın başından beri stratejik savunma manevrası uygulayan Türk ordusu, bundan sonra stratejik taarruz manevrası yapmaya başlamıştır. Yunan ordusu ise stratejik taarruz manevrasını, direnişimiz sebebiyle terk etmek mecburiyetinde kalmış, bundan sonra stratejik savunma manevrası yapmıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi, bizim için bir başka yönden de büyük önem taşır. Türkler, başarısız Viyana kuşatmasından sonra bir iki istisna dışında hep geri çekilmişlerdi. Ancak, Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra durum değişmiş, Batı ve Güney Anadolu’daki düşman Misak-ı Milli’mizin öngördüğü sınırların dışına atılabilmiştir.

Sakarya Zaferi, Misak-ı Milli’nin zaferi demekti. Daha sonra 30 Ağustos Zaferi bunu perçinlemiştir. Sakarya Zaferi, Türk ulusunun, dişini tırnağına takarak kendi öz gücüyle kazandığı bir zaferdir. Mehmetçik, Sakarya’da karış karış “sathı müdafaa” savaşı yapmıştır.

Sakarya Zaferi, Büyük Taarruz (26 Ağustos 1922) ve Başkomutan Meydan Muharebesi (30 Ağustos 1922) için gerekli olan hazırlıkların yapılması için zaman kazandırmıştır. Başkomutan Mustafa Kemal'e TBMM tarafından 19 Eylül 1921'de, Mareşal rütbesi ve Gazi ünvanı verilmiştir.


Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Zafer Tepe’de (10 Eylül 1921)

Siyasi Sonuçlar:

Sakarya Zaferi sonrasında 13 Ekim 1921’de Sovyet Hükümeti'nin aracılığıyla TBMM Hükümeti ile Güney Kafkasya Cumhuriyetleri arasında Kars Anlaşması imzalanmıştır.

Türk ordusunun Sakarya Meydan Muharebesini kazanması, Fransızların Türklerle bir anlaşma yapıp yapmama kararsızlığını ortadan kaldırmıştır. Türkiye ile Fransızlar arasında 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşması imzalanmıştır.

Sakarya Zaferi sonrası İngiltere ile TBMM Hükümeti arasında 23 Ekim 1921’de “Tutsakların Serbest Bırakılması Antlaşması” yapılmıştır.

Sakarya Meydan Muharebesi, İtilaf Devletleri’nin Yunanlara olan güvenini azaltmış, bu devletler, Sevr Antlaşması'yla kendilerine sağlanan çıkarları, tekrar bir silahlı hareket denemesine bırakmadan diplomasi yoluyla korumak emeline düşmüşlerdir.

Büyük Taarruz ve Başkomutan Meydan Muharebesi (26-30 Ağustos 1922)

Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra kamuoyunda ve TBMM’de taarruz için sabırsızlıklar baş göstermiştir. Bu gelişmeler üzerine Mustafa Kemal Paşa, 6 Mart 1922’de Büyük Millet Meclisinin gizli bir toplantısında endişe ve huzursuzluk duyanlara “Ordumuzun kararı, taarruzdur. Fakat bu taarruzu tehir ediyoruz. Sebebi, hazırlığımızı tamamen bitirmeye biraz daha zaman lazımdır. Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür.” diyerek bir taraftan zihinlerdeki şüpheyi bertaraf etmeye çalışırken diğer taraftan da orduyu son zaferi sağlayacak bir taarruz için hazırlamıştır.

1922 yılının Haziran ayı ortalarında, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, taarruza geçme kararını almıştır. Asıl amaç; yok edici bir meydan savaşı yapmak, düşmanı çabuk ve kesin bir sonuç alacak şekilde vurmaktır. Büyük Taarruz ve bu taarruzu taçlandıran Başkomutan Meydan Muharebesi, Türk Kurtuluş Savaşı’nın son safhasını ve zirvesini teşkil etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, 3 yıl 4 aylık süreçte Türk milletini ve ordusunu adım adım hedefe taşımıştır.

Batı Anadolu’yu Türk ordusuna karşı savunmayı planlayan Yunan ordusu; Gemlik Körfezi’nden Bilecik, Eskişehir ve Afyon doğusu ile Menderes Nehri’ni takiben Ege Denizi’ne dayanan savunma hattını bir yıla yakın bir süre ile tahkim etmiştir. Özellikle Eskişehir ve Afyon bölgeleri gerek tahkimat gerekse birlik miktarı bakımından daha kuvvetli tutulmuş, hatta Afyon’un güneybatısındaki bölge birbiri gerisinde beş savunma hattı şeklinde tertiplenmiştir.

Hazırlanan Türk taarruz planına göre 1’inci Ordu kuvvetleri, Afyon’un güneybatısından kuzeye doğru taarruza geçtiğinde Afyon’un doğusu ve kuzeyinde bulunan 2’nci Ordu kuvvetleri de taarruzla kesin sonuç almak istediğimiz 1’inci Ordu bölgesine düşmanın kuvvet kaydırmasına engel olacak ve Döğer bölgesinde bulunan düşman ihtiyatlarını kendi üzerine çekmeye çalışacaktır. Süvari Kolordusu da Ahır Dağları’ndan aşarak düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek düşmanın İzmir’le telgraf ve demir yolu irtibatını kesecektir. Baskın prensibi ile Yunan ordusunun imhasının gerçekleşmesi düşünülmüştür.



İki ordunun insan ve tüfek yönünden aşağı yukarı birbirine denk olmasına karşın makineli tüfek, top, uçak ve özellikle motorlu araçlar yönünden üstünlük Yunan ordusundaydı. Yalnız süvari (kılıç) olarak Türk ordusu üstünlüğe sahipti. Bir taarruz ve özellikle de takip harekâtında tank ve motorlu araçların bulunmadığı o zamanki savaşlarda, süvarinin oynayacağı rolün çok önemli olduğu yadsınamaz bir gerçekti. Mustafa Kemal Paşa, 19 Ağustos 1922’de Ankara’dan Akşehir’e giderek 26 Ağustos 1922 Cumartesi sabahı düşmana taarruz emrini vermişir.

26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi (ÇAKMAK) Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet (İNÖNÜ) Paşa ile birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe’deki yerini almıştır. Büyük Taarruz burada başlamış, topçuların sabah saat 04.30’da taciz ateşi ile başlayan harekât, saat 05.00’te önemli noktalara yoğun topçu ateşi ile devam etmiştir.

Piyadelerimiz, sabah 06.00’da Tınaztepe’ye hücum mesafesine yaklaşarak tel örgüleri aşıp Yunan askerini süngü hücumu ile temizledikten sonra Tınaztepe’yi ele geçirmiştir. Bundan sonra saat 09.00’da Belentepe, daha sonra Kalecik - Sivrisi düşmandan temizlenmiştir. Taarruzun birinci günü, sıklet merkezindeki 1’inci Ordu Birlikleri, Büyük Kaleciktepe’den Çiğiltepe’ye kadar on beş kilometrelik bir bölgede düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirmiştir. 5’inci Süvari Kolordusu düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulunmuş, 2’nci Ordu da cephede tespit görevini aksatmadan sürdürmüştür.

27 Ağustos Pazar sabahı gün ağarırken Türk ordusu bütün cephelerde yeniden taarruza geçmiş, bu taarruzlar çoğunlukla süngü hücumlarıyla ve insanüstü çabalarla gerçekleştirilmiştir. Afyon kurtuluşun şanlı ve şerefli müjdesi olmuş, Başkomutanlık Karargâhı ile Batı Cephesi Komutanlığı Karargâhı Afyon’a taşınmıştır.

28 Ağustos Pazartesi ve 29 Ağustos Salı günleri başarılı geçen taarruz harekâtı, düşmanın 5’inci Tümeninin çevrilmesi ile sonuçlanmıştır. 29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçerek muharebenin süratle sonuçlandırılmasını gerekli bulmuşlardır. Düşmanın çekilme yollarının kesilmesi ve düşmanı çarpışmaya zorlayarak tamamen teslim olmalarını sağlama yolunda karar almışlar ve karar süratli ve düzenli bir şekilde uygulanmıştır. 30 Ağustos 1922 Çarşamba günü taarruz harekâtı, Türk ordusunun kesin zaferi ile sonuçlanmıştır. Büyük Taarruz’un son safhası askerî tarihimize Başkomutan Meydan Muharebesi olarak geçmiştir.




30 Ağustos 1922 Başkomutan Meydan Muharebesi sonunda, düşman ordusunun büyük kısmı dört taraftan sarılarak Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ateş hatları arasında, bizzat Zafertepe’den idare ettiği savaşta, tamamen yok edilmiş veya esir edilmiştir.

Anadolu’daki Yunan kuvvetlerinin yarısı imha veya esir edilmiş, kalan bölümü ise üç grup hâlinde çekilmiştir. Bu durum karşısında Çalköy’de yıkık bir evin avlusu içinde Gazi Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile buluşarak Yunan ordusunun kalın tılarını takip etmesi için Türk ordusunun büyük kısmının İzmir istikametinde ilerlemesini kararlaştırmışlar ve müteakiben de Gazi Mustafa Kemal o tarihî “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” emrini vermiştir.


Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Büyük Taarruzu Afyon Kocatepe’den yönetiyor
26 Ağustos 1922.


Takip Harekâtı ve Zafer

1 Eylül 1922’de Türk ordusunun takip harekâtı başlamıştır. Muharebelerden kurtulan Yunanlar İzmir’e, Dikili’ye ve Mudanya’ya doğru kaçmaya başlamışlardır.

Ordumuz bu muharebede, 15 günde 450 kilometre mesafe katederek 9 Eylül 1922 sabahı İzmir’e girmiştir. Sabuncubeli’nden geçen 2’nci Süvari Tümeni, Mersinli yolu ile İzmir’e doğru akarken bunun solunda 1’inci Tümen de Kadife Kale’ye doğru yürümüştür. Bu Tümenin 2’nci Alayı, Tuzluoğlu Fabrikasından geçerek Kordonboyu’na ulaşmıştır. Yüzbaşı Şeref, Bey Hükûmet Konağına, 5’inci Süvari Tümenimizin öncüsü Yüzbaşı Zeki Bey Kumandanlık Dairesine, 4’üncü Alay Komutanı Reşat Bey’de Kadife Kale’ye bayrağımızı çekmişlerdir.

9 Eylül 1922’de İzmir, 18 Eylülde de Batı Anadolu düşman işgalinden kurtarılmıştır. 11 Ekim 1922’de imzalanan Mudanya Ateşkes Anlaşması ile Doğu Trakya, silahlı çatışma olmadan Yunan işgalinden kurtarılmıştır. 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye bağımsızlığını tüm dünyaya kabul ettirmiştir.

Yüce ulusumuzun vatan sevgisinin, yıkılmaz azim ve iradesinin bir eseri olarak ortaya çıkan bu zaferle sadece vatan toprakları düşmandan kurtarılmamış, Büyük Önder ATATÜRK’ün liderliğinde, ulus iradesine ve egemenliğine dayanan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlam temeller üzerinde kuruluş süreci başlatılmış ve 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiştir.

Büyük Zafer’den iki yıl sonra Mustafa Kemal Paşa, Başkomutan Meydan Muharebesi’ni sevk ve idare ettiği Zafertepe’de 30 Ağustos 1924 tarihinde Büyük Zafer’in önemini şu şekilde ifade etmiştir. “... Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devletin’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri burada atıldı. Ebedî hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçuşan şehit ruhları, devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır...”

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün engin ileri görüşlülüğüyle kurulan Cumhuriyet, ulusal egemenliğe dayanan yönetim biçimi olmasının yanı sıra kapsamlı bir aydınlanma ve çağdaşlaşma atılımıdır. Cumhuriyet’le birlikte hayata geçirilen devrimler, ulusumuza çağdaş bir yaşamın kapılarını açmış; laik ve demokratik Cumhuriyet’e sahip olmanın onurunu yaşatmıştır.
 

Eski15-02-2013, 14:36   #18
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ ANTLASMALAR/KONFERANSLAR

PARİS BARIŞ KONFERANSI (18 Ocak 1919)


Mütarekeler döneminden iki buçuk ay kadar sonra, Birinci Dünya Savaşı'nın galip devletleri Paris'te bir konferans yapmışlardır. Konferansın amacı, mağlup devletlerle yapılacak barışın şartlarını görüşmektir. Bunun için galip devletler öncelikle kendi aralarında uzlaşmayı gerekli görmüşlerdir. Konferansa 32 devlet katılmıştır. Fakat katılan her devlete aynı statü verilmemiştir. Büyük devletler, savaş kazançlarının azalacağını ve görüşmelerin çıkmaza gireceği endişesiyle, müttefikler, daha az müttefik olanlar ve ortaklar şeklinde galip devletleri üç kategoriye ayırmışlardır. Dolayısıyla bu devletlerin elde edecekleri pay da bu kategorileri ile uyumlu olacaktır.

Konferansta hemen her konu ile ilgili kurullar oluşturulmuştur. Bunların sayısı elliyi aşıyordu. Meseleler önce bu kurullarda görüşülüyor, daha sonra Genel Kurul'da ele alınıyordu. Konferans süresince en etkin görünen ve adından sıkça söz edilen başlıca kurullar şunlardı:

Onlar Konseyi: Beş büyük devletin (A.B.D., İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya) devlet ya da hükümet başkanlarıyla dışişleri bakanlarından oluşmakta idi. Bütün konularla ilgileniyor ve her meseleye ait esas prensipleri kararlaştırdıktan sonra, iş ikinci derecede komisyonlara havale ediliyordu. Adı geçen beş devletin devlet ya da hükümet başkanlarıyla dışişleri bakanlarının bir arada çalışmalarında güçlükler çıkınca 24 Mart 1919'dan itibaren konsey ikiye ayrılmıştır.

Dörtler Konseyi: Japon başbakanı konferansa gelmediğinden diğer dört devlet ya da hükümet başkanlarından oluşuyordu. Konferansta bazen İtalyanların dışlandığı oluyor, bu durumda Üçler Konseyi adını alıyordu. Mesela İzmir'in işgaline Üçler Konseyi karar vermiştir.

Beşler Konseyi: Beş devletin dışişleri bakanlarından oluşuyordu.

Konferansın genel gündemi ya da öncelikli konuları, Orta Avrupa Barışı, Manda Meselesi ve Türkiye Barışı idi. Öncelikle Almanya, sonra Avusturya barış antlaşmalarına ilk sırada yer verilmiş olmasına rağmen Türkiye ile ilgili konular daha ağırlıklı görünüyordu.

Mağlup devletler için ayrı ayrı barış antlaşmaları hazırlandıktan sonra, ilgili devlet konferansa davet edilerek barış antlaşmasını imzalaması isteniyordu. Mağlup devletler bu metinde kendi lehlerinde ne kadar değişiklik yaptırabiliyorlarsa kâr sayıyorlardı. Açıkçası söz konusu antlaşmalarda, devletlerin karşılıklı olarak eşitliği prensibi görmezlikten gelinmiş ve bir oldu-bitti şeklinde antlaşma metinlerini imzalamak zorunda kalmışlardır.


SAN REMO KONFERANSI (18-26 Nisan 1920)

I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı Devleti'nin Mondros Mütarekesi'ni imzalamasının ardından, Müttefikler barış antlaşmasını gündeme getirmiştir. Uzun bir süre Mütttefiklerle, Osmanlı Devleti arasında barış antlaşması imzalanamamıştı. Antlaşmanın gecikme sebepleri çeşitli nedenlere dayanmaktaydı. Öncelikle, 1919 Ocak ayında Paris'te toplanan barış konferansının ilk işi, Müttefiklerin kamuoyunca, bir numaralı düşman görülen Almanya ile antlaşma yapmaktı. Galip ülkelerin kamuoyu öncelikle Alman meselesinin çözümünü istiyordu.

İkinci sebep, Barış Konferansı en büyük güçlüğü, Türk antlaşmasını hazırlarken yaşamıştır. Balkanlar'a ve Boğazlar'a yeni bir statü vermek, azınlıkları kurtarmak, Osmanlı Devleti'ni parçalamak zor işlerdi. Bu yüzden Müttefik devletler Türk antlaşmasını hemen ele almaktan çekinmişlerdi.

Üçüncü sebep, Müttefikler Osmanlı Devleti'nin mirasının paylaşılması konusunda kolayca anlaşamayacaklarını biliyorlardı. Osmanlı Devleti'nin mirasını paylaşırken aralarında çıkacak antlaşmazlıkları giderebilmek için, diğer problemlerden kurtulmuş bulunmayı uygun görüyorlardı.

Son olarak, Müttefiklerin çalışma metotları gecikmelere yol açmıştır. Barış konferansı 1919 Mart ayında, Suriye, Filistin ve Anadolu konularını yerinde inceletmek için bir komisyon kurmuştur. Öte yandan Müttefikler uzun süre, Amerika Birleşik Devletleri'nin Ermenistan, Çukurova, Boğazlar ve İstanbul'da birer manda idaresi önerisini kabul edeceğini düşünmüşlerdi. Oysa Amerika Birleşik Devletleri senatosu Avrupa ve Doğu meselelerine karışmayı istememiş ve manda tekliflerini reddetmişlerdi. Müttefikler bunu öğrenince başka bir formül bulmak için zaman kaybederken bu gecikme Türkiye'nin lehine olmuştur.

İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti'ne imzalatacakları antlaşmanın maddelerini belirlemek amacıyla ilk kez Paris Konferansı'nda bir araya gelmişler ama bir sonuç alamamışlardır. Bu sırada Anadolu'nun işgaline karşı Milli Mücadele'nin gittikçe güçlenmesi üzerine, Müttefik Devletler, çalışmalarını hızlandırmıştır. Bu amaçla, 18-26 Nisan 1920 tarihleri arasında San Remo'da bir konferans düzenleyerek Osmanlı Devleti'nin mirasını paylaşmak için görüşmeye başlamışlardı.

San Remo'da bir araya gelen Müttefik Devletler Konferansta, Türkiye hakkkında karar verirken Türklerin görüşünü alma gereğini bile duymamışlardı. Türk yetkilileri nüfus istatistikleri vererek, Türkiye'den ayrılmak istenen İzmir, Adana, Trabzon, Erzurum, Trakya ve Doğu Anadolu'da nüfusun çoğunluğunun Türk olduğunu anlatmaya çalışıyorlardı. San Remo Konferansı'nda belirlenen ön barış şartlarına göre İngiltere, Irak ve Filistin'de; Fransa ise Suriye'de mandater olarak hak sahibi olacak; Güney ve Güneydoğu Anadolu içlerine kadar İtalyan nüfuz bölgeleri oluşturulacak; İngiltere'nin himayesinde bir Kürdistan devleti kurulacak ve Doğu Anadolu Ermenilere verilecekti. Ayrıca İzmir, Batı Trakya ve Doğu Trakya'nın büyük bir bölümü Yunanistan'a verilecek ve boğazlar uluslar arası bir komisyonun denetimine bırakılacaktı. Müttefik devletlerin, adil bir antlaşma yapmaya niyetleri yoktu. İngiltere, Fransa ve İtalya başbakanları ile Japonya, Yunanistan ve Belçika temsilcilerinin katıldığı San Remo Konferansı'nda hazırlanan barış planı, büyük bir baskı altında tutulan Osmanlı Devleti'ne 11 Mayıs 1920 tarihinde sunulmuş ve bir ay içinde, görüşünü bildirmesi istenmişti.

SEVR BARIŞ ANTLAŞMASI (10 Ağustos 1920)

Damat Ferit Paşa hükümetinin bakanlarından Cemil, Reşit ve Fahrettin Beylerden oluşan bir Osmanlı heyeti Ahmet Tevfik Paşa başkanlığında, San Remo kararlarını almak üzere 11 Mayıs 1920'de Paris'e doğru yola çıktı. Osmanlı heyetine sunulan San Remo kararları Tevfik Paşa tarafından İstanbul hükümetine ulaştırıldığında Yunanlılar Batı cephesinde 22 Haziran 1920'de taarruza başlamışlardı. Yunan taarruzu kısa bir süre içinde öyle büyük bir başarıya ulaştı ki 7 Temmuz 1920'de Spa(Belçika) Konferansı'nda İngiliz başbakanı Lloyd George "Artık Türkiye bitti." dedi. Dolayısıyla umutların çok yoğun olduğu İtilaf cephesinde San Remo barış şartlarının yumuşatılması yolundaki talebin kabul edilmesine imkan yoktu ve Türk talepleri reddedildi ve Türklere 27 Temmuz 1920'ye kadar cevap verme süresi tanındı.

San Remo Barış projesini görüşmek üzere 22 Temmuz 1920'de padişahın başkanlığında bir Şuray-ı Devlet (Saltanat Şurası) toplandı. Katılan üyelerden Rıza Paşa dışında herkes antlaşmanın imzalanması yönünde görüş bildirdi. Bunun üzerine Hadi Paşa, Rıza Tevfik(Bölükbaşı), Reşat Halis'ten oluşan bir heyet Fransa'ya ait Demokrasi adlı bir savaş gemisiyle Paris'e giderek 10 Ağustos 1920'de Sevr Barış Antlaşması'nı imzaladı.

Osmanlı Devleti ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Ermenistan, Belçika, Hicaz, Polonya, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı(Yugoslavya), Çekoslovakya devletleri arasında imzalanan 433 maddelik Sevr Barış Antlaşması'na göre;

İstanbul Türklerde kalacak, ancak azınlıkların hakları gözetilmezse Türklerden geri alınacaktı.
İstanbul ve Çanakkale boğazları savaşta ve barışta tüm dünya gemilerine açık tutulacak ve boğazların denetimi uluslar arası bir "Boğazlar Komisyonu" tarafından yönetilecekti. Bu komisyonun ayrı bayrağı, bütçesi ve özel bir polis gücü olacaktı.
Osmanlı gelirlerinin, Osmanlı savaş tazminatı ödeyebilecek duruma getirilebilmesi için uluslar arası bir "Mali Komisyon" oluşturulacaktı. Osmanlı bütçesi bile bu komisyona sunulacaktı. Komisyonun izni olmadan iç ve dış borçlanma yapılmayacaktı. Osmanlı gelirleri önce İtilaf askerlerinin giderlerine, daha sonra İtilaf Devletleri'nin mütareke süresince yaptıkları masraflara ve en sonunda Osmanlı ihtiyaçlarına harcanacaktı. Kapitülasyonlar tüm devletler için uygulanacaktı. Osmanlı'nın kara ve denizlerinden tüm devletler yararlanacaktı. Gümrükler Mali Komisyon'un denetiminde olacaktı ve Türk topraklarından geçen araçlardan vergi alınmayacaktı.
Sınırları İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri tarafından çizilecek olan İzmir Türklerde kalacak, ancak egemenlik hakkı Yunanlıların olacaktı ve Yunanlılar şehri özel bir kurul aracılığıyla yönetecekti. Karadeniz'in kıyısında Midye'nin doğusundaki Podime'den, Marmara Denizi kıyısındaki Kalikratya'ya kadar uzanan çizginin batısında kalan topraklarla Bozaada ve İmroz(Gökçeada) Yunanlılara verilecekti.
Antlaşmanın yürürlüğüe girmesinden itibaren 6 ay içinde İstanbul'da toplanacak İngiltere, Fransa, İtalya temsilcilerinden oluşan bir kurul Fırat nehrinin doğusunda Ermenistan'ın güneyinde Suriye, Irak ve Türkiye arasında bir Kürt devleti oluşumunu saptayacaktı ve Osmanlı Devleti bu ilkeleri 3 ay içinde yürürlüğe koyacaktı.
Türkiye, Ermenistan'ı bağımsız bir devlet olarak tanıyacak ve bu ülkenin sınırlarını ABD başkanı Woodrow Wilson çizecekti.
Adana ve Maraş üzerinden Mardin'e kadar uzanan çizgi güney sınırımızı oluşturacak bu sınırın güneyinde kalan topraklarla, Suriye Fansızlara verilecekti.
Osmanlı ordusu jandarma gücü de dahil 50.700 kişi olacaktı ve ordunun ağır silahları bulunmayacaktı.
Türkiye'de yaşayan her topluluk bir dil, din ve mezhep özgürlüğünü kullanabilecek ve azınlıklar her dereceden okul açabilecekti.
Osmanlı hükümeti geçerli neden olmaksızın hiçbir ulusun araştırmacılarını kazı çalışmalarında bulunmaktan yoksun bırakamayacaktı.

Sevr Antlaşması'nın yürürlüğe girebilmesi için taraf devletlerin yetkili kurullarınca onaylanması gerekiyordu. İşgal ve baskılar sebebiyle, Meclis-i Mebusan'ın faaliyetlerine 18 Mart 1920'de son verilmişti. Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi ise antlaşmaya daha başından karşı çıktığı için Sevr Antlaşması onaylanmadı.

GÜMRÜ BARIŞ ANTLAŞMASI (3 Aralık 1920)

Mondros Mütarekesi'nden sonra, büyük güçler Türkiye'nin geleceği üzerinde tartışmayı sürdürürken, Türk milleti kendi geleceğini belirlemek amacıyla Mustafa Kemal önderliğinde Milli Mücadele'yi başlatmıştı. Doğu Anadolu'da yaşayan Türk halkı da topraklarını savunmak üzere teşkilatlanmaya başlamıştı. Kuzeydoğu Anadolu'da bu amaca yönelik teşkilatlar kurulmuştur. "Millî Şûra" adı verilen bu kuruluşların en etkilisi Kars'ta gerçekleştirilmiştir. 17 Ocak 1919'da toplanan kongre Güney Batı Kafkas Geçici Millî Hükümeti'ni oluşturmuştur. 13 Şubat 1919'da Kars'a giren İngiliz kuvvetleri Kars'taki Millî Şûra'yı tanımış, fakat komutanlığın bu bölgeye Ermeni göçmenlerin getirilmesini ve vali olarak da bir Ermeni'nin atanmasını istemesi üzerine ilişkiler kopmuştur.

Gelişmeleri takip eden 15 nci Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa İngilizlerin desteği ile Ermenilerin bölgede nüfuslarını artırmaya çalıştıkları ve idarenin Ermenilere verildiğini ifade ettikten sonra, Türklere zulüm ve baskı yapıldığını bildirmiştir. İngilizler önce şiddetli bir propagandaya tabi tuttukları Ermenileri Türk hedeflerine doğru yönlendirmişlerdi. İngilizlerin bu politikasının sebebi Mütareke şartlarını çiğnemeden Doğu Anadolu'yu ve Kafkasları nüfuz bölgelerine dahil etmekti. İngiliz subaylarının bazıları Ermeni gönüllü alaylarının başına geçerek Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve Nahçivan'da saldırılar düzenlemişlerdir.

24 Eylül 1920'de verilen emir gereğince, Doğu Anadolu'da Kazım Karabekir komutasındaki Türk Ordusu birçok cephede saldırıya geçmiştir. 1920 Eylülü'nde Sarıkamış, 30 Ekim'de Kars, 7 Kasım'da da Gümrü Türk birlikleri tarafından geri alınmıştır. Doğu Harekâtı boyunca Kazım Karabekir'in yanında bulunan yabancı gözlemciler Türk Ordusunun, son derece medeni ve insani davrandıklarını, Ermenilere karşı olumsuz bir hareket içinde olmadıklarını ve intikam duygusu ile hareket etmediklerini belirtmişlerdir.

Türk askerinin başarılı harekâtı sonucu fazla tutunamayan Ermeni hükümeti barışa yanaşmak zorunda kalmıştır. 3 Aralık 1920'de Gümrü Barış Antlaşması imzalanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nce imzalanan bu, ilk antlaşma olması ve Misak-ı Millî'nin doğu sınırlarını kısmen belirlemesi bakımından önemlidir.

Antlaşmaya göre Sevr Antlaşması ile Ermenilere bırakılan Doğu illeri ve 1878 Berlin Antlaşması'yla Rusya'ya bırakılan Kars ve dolayları da Türkiye'ye bırakılıyordu. Ayrıca Ermeni Hükümeti de Sevr Antlaşması'nın geçersiz olduğunu bu antlaşma ile kabul etmiş oluyordu.

LONDRA KONFERANSI (21 Şubat-12 Mart 1921)

Milli mücadeleci liderlerin doğuda Ermeniler ve batıda Eskişehir önlerinde İnönü mevzisinde Yunanlılara karşı zafer kazanması dolayısıyla İtilaf Devletleri Yunan ve Türk temsilcileri Londra'da bir konferansa davet etti. Bu davetten İtilaf Devletlerinin Sevr Barış Antlaşması'nda değişiklik yapmak istedikleri anlaşılıyordu. Londra Konferansı'nda önce Yunanlılar, sonra da 23 Şubat'tan itibaren Türkler dinlenmiştir. İstanbul'u temsilen Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa, 23 Şubat günü Türk tezini savunmak üzere sözü Ankara hükümeti temsilcisi Dışişleri Bakanı Bekir Sami(Kunduk) Bey'e devretmiştir. Bekir Sami Bey, Londra Konferansı'nda savunduğu Türk tezini Misak-ı Milli esaslı yapmıştır, ona dayandırılmıştır. Buna göre, 1913 sınırının Trakya'da kabul edilmesi ve Batı Trakya'nın Türkiye'ye bırakılması, İzmir'in işgaline son verilmesi, İstanbul'dan yabancı askerlerin kuvvetlerinin çekilmesi, Boğazlarda Türk egemenliğinin tanınması gibi koşullar yani Misak-ı Millî çerçevesinde tezler gündeme getirilmiştir. 12 Mart'a kadar süren görüşmelerde elle tutulur bir sonuç alınamamıştır. Çünkü, İtilaf Devletleri Sevr'in özünden ayrılmayan ve Türklerin insanca ve hür olarak yaşamasına yönelik hiçbir teklifle gelmiyorlardı. Hatta, Yunanistan Sevr'in olduğu gibi kabul ettirilebileceğine dair müttefikleri ikna etmeye çalışıyordu. Nitekim, daha konferans başlamadan evvel İtilaf Devletleri komutanları ile Yunan kurmayları yaptıkları toplantılarda Türk'e kesin darbeyi vurmanın mümkün olup olamayacağını müzakere etmişler ve Yunanlılar bunu yapabileceklerini söylemiş, Lloyd George da onları desteklemiş idi. Konferans öncesindeki bu tutumlar, İtilaf Devletleri'nin konferansı samimi bir barış niyetiyle toplamadıklarını açıkça göstermekteydi.

Bekir Sami, Londra Konferansı'nda iki türlü görüşmelerde bulunmuştur. Birincisi Türk temsilcilerinin İtilaf Devletleri ile yaptığı genel görüşmeler, ikincisi de Bekir Sami Bey'in İngiliz, Fransız ve İtalyanlarla yaptığı ikili görüşmelerdir. İngiliz temsilcileriyle esir mübadelesi konusunda, Fransız Başbakanı Briand ile 11 Mart 1921 tarihli antlaşma ile Çukurova bölgesinde Fransızlara bazı siyasi ve iktisadi imtiyazlar konusunda ve İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza ile 12 Mart 1921'de İtalya'nın Batı ve Güney Anadolu'da ekonomik imtiyazlarını onaylayan antlaşmalar imzalaması Ankara hükümeti ve Mustafa Kemal tarafından büyük tepkiyle karşılanmış ve Ankara'ya dönüşünde Bekir Sami Bey Dışişleri Bakanlığından istifa etmek zorunda kalmıştır. Yerine Yusuf Kemal(Tengirşek) geçti.

Her ne kadar Londra Konferansı, bir karar alamadan dağılmışsa da aslında Türkiye açısından bazı olumlu sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Her şeyden önce, ilk defa Ankara Hükümeti, resmen tanınmış ve Misak-ı Millî'nin dünya kamuoyuna duyurulması yönünden iyi bir fırsat olmuştu. Görünüşte de olsa İtilaf Devletleri arasında Sevr Antlaşması'nın öyle kolayca uygulanamayacağı yönündeki şüpheler, daha belirgin hale gelmeye başlamış ve bu noktada Fransa ve İtalya ile İngiltere arasında bazı fikir ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Öbür taraftan İstanbul Hükümeti'nin o günlerdeki başı olan Tevfik Paşa'nın Ankara Hükümeti lehindeki tavırları, Anadolu'da iki başlılıktan ziyade Ankara Hükümeti'nin başı çekeceği bir birliğe doğru gidişin mesajlarını taşıyordu. Şüphesiz bütün bu gelişmeler Ankara Hükümeti'nin meşruluğunun pekişmesi ve dolayısıyla Türk milletinin haklı davasının gerçekleşmesinde küçümsenmeyecek önemli kazanımlardır.

MOSKOVA ANTLAŞMASI (16 Mart 1921)

Sovyetler Birliği ile bir dostluk antlaşması imzalamak ve ihtiyaç duyulan para ve savaş malzemesini temin için Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey başkanlığında bir heyet, 11 Mayıs 1920'de Moskova'ya hareket etmiştir. Dostluk antlaşmasının şartları hazır olmasına rağmen, Sovyetler Birliği'nin Bitlis, Van ve Muş illerinin Ermenilere terk edilmesi ve Ermeni haklarını koruyan talepte bulunması nedeniyle antlaşma imzalanamamıştır. Fakat Sovyet Rusya ile diplomatik ilişki kesilmemiş, Sovyetler 1920 Ekim ayında Ankara'ya elçi göndermiş ve Ankara Hükümeti de 14 Aralık 1920'de Ali Fuat Cebesoy başkanlığında Türk heyetini Moskova'ya yollamıştır. Türk elçilik heyeti Sovyet Rusya arasında yapılan görüşmeler sonucunda 16 Mart 1921'de Türkiye Sovyetler Birliği Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.

16 Mart 1921 tarihli Türk-Sovyet Dostluk Antlaşması, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin Batıya karşı durumunu kuvvetlendirmiştir. Moskova Antşaması ile Sovyetler, Sevr Antlaşması'nı geçersiz sayıyor, Misak-ı Millî'de belirtilen sınırlar içinde Türkiye'yi tanıyordu. Kars, Ardahan, Artvin Türkiye'ye, Batum Gürcistan'a, Nahçıvan Azerbaycan'a bırakılıyordu. Ayrıca, Sovyet Rusya Büyük Millet Meclisi'nin tanımayacağı hiçbir antlaşmayı tanımayacaktı. Bu antlaşmayla Türk-Rus sınırı çizilmiş ve Kapitülasyonların kaldırılması Sovyet Rusya tarafından kabul edilmişti.

Moskova Antlaşması Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin dış politikada kazandığı bir zaferdir. Bu anlaşmayla Türkiye'nin doğu sınırı çizilmiştir. Sovyet Rusya'dan alınan mali ve askeri yardım Milli Mücadele'nin kazanılmasında ve her iki devletin ortak düşman kabul ettikleri Batılı devletlerle yapılan mücadelede önemli bir rol oynamıştır.

KARS ANTLAŞMASI (13 Ekim 1921)

Sovyet Rusya ile Türkiye arasında imzalanan Moskova Antlaşması'nın bir maddesinde Sovyetlerin aracılığıyla Türkiye ile Kafkas Cumhuriyetleri (Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan) arasında da birer antlaşma imzalanması yazılı idi. Moskova Antlaşması'ndan sonra Sakarya Savaşı'nı izleyen günlerde 13 Ekim 1921'de Kars'ta Türkiye, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması imzalanmıştır. Kars Antlaşması ile adı geçen devletler Moskova Antlaşması'nda belirlenen sınırları onaylamıştır. Ermeni meselesi denilen ve Ermeni ulusunun gerçek çıkarlarından çok sömürgeci devletlerin ekonomik çıkarlarına göre şekillenen bu mesele, Kars Antlaşması ile çözüm yolunu bulmuştur.

ANKARA ANTLAŞMASI (20 Ekim 1921)

Fransızlar, milli mücadelecilerle ilk uzlaşma girişimlerini 29-30 Mayıs 1920'de imzaladıkları mütareke ile yapmışlardır. Ancak bu mütareke sadece 20 gün sürmüş ve özellikle Antep bölgesinde sıcak savaş devam etmiştir. Ardından 1921 Martı'nda Londra Konferansı sırasında Dışişleri Bakanı Bekir Sami ile Brian arasında ikili antlaşma imzalanmıştır. Ancak bu da Mustafa Kemal tarafından reddedilmiştir. En sonunda Fransız Hükümeti Franklin Bouillon başkanlığındaki bir heyeti Ankara'ya göndermiştir ve heyet 13 Haziran 1921'de görüşmelerine başlamıştır. Ancak görüşmeler sırasında Franklin Bouillon tartışmalarını Sevr Antlaşması ve Bekir Sami-Briand arasında imzalanan antlaşma çerçevesinde yoğunlaştırırken, Türk heyeti Misak-ı Millî'yi esas almaktaydı. Bu nedenle görüşmeler günlerce sürmüştür. İki devlet arasındaki anlaşma noktalarını belirlemek için zamana ihtiyaç olmuştur. I ve II nci İnönü Zaferi'nden sonra, başarının, daha büyük bir zaferle pekiştirilmesi gerekiyordu. Başarılar, Sakarya Zaferi ile pekiştirilecek ve Sakarya Zaferi'nden 37 gün sonra antlaşma sağlanacaktı. Bu gelişmelerden sonra, Franklin Bouillon 20 Eylül 1921'de tekrar Ankara'ya geldi. 24 Eylül 1921'de Ankara'da görüşmeler başlamıştır. Kapitülasyonlar kaldırılmadan ve Türkiye için tam bağımsızlık kabul edilmeden bir anlaşmanın mümkün olamayacağı kesin olarak ifade edilmiştir. Görüşmeler sonucunda 20 Ekim 1921'de on üç maddelik Ankara Antlaşması imzalandı. 20 Ekim 1921 Ankara Antlaşması'na göre;

Türkiye ile Fransa arasındaki savaş durumu sona eriyordu.
Savaş tutsakları karşılıklı olarak salıveriliyordu.
Bağdat demiryolunun Suriye toprakları içinde kalan kısmında Türkiye'ye kullanım hakkı tanınıyor.
Türkiye'nin güney sınırı belirleniyor.

Ankara Antlaşması ile Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, büyük bir siyasi zafer kazanmış oluyordu. Bu antlaşma ile, Türklere karşı kurulmuş olan ortak cephe yıkılmaya başlıyor ve Türkiye'nin savaş içinde olduğu, devletlerden birisi Ankara Hükümeti'ni resmen tanımış oluyordu. Ayrıca bu antlaşma ile Türk istekleri, ilk defa Batılı devletlerden biri tarafından kabul edilmiş bulunuyordu.

MUDANYA ATEŞKES ANTLAŞMASI (11 Ekim 1922)

Büyük Taarruz'un başarıyla sonuçlanmasından sonra Anadolu'da Yunan askeri kalmamış idi. Türk orduları bir taraftan İzmir'e girerken bir taraftan da Bursa'yı alarak Marmara kıyılarına dayanmıştı. Trakya ise halen işgal altındaydı. İngiltere Başbakanı Lloyd George Türklerin İstanbul ve Çanakkale'ye doğru harekata girişebileceklerinden endişeleniyordu. Hatta, Türklerle savaş sözünü bile telaffuz etmeye başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, bu gelişmeleri soğukkanlı ama kararlı bir politika içinde takip etmiştir. İtilaf Devletleri Türk Hükümetiyle mütareke yapmak istiyordu. Mütareke görüşmeleri sürerken İtilaf Devletleri Dışişleri Bakanları imzasıyla 23 Eylül 1922 günlü nota gelmiştir. Bu nota temel olarak, iki meseleyi kapsıyordu. Biri, askeri hareketin durdurulması; diğeri, konferans ve barış ile ilgiliydi. Mustafa Kemal Paşa, 29 Eylül günü verdiği cevapta, Edirne dahil Meriç'e kadar Trakya'nın boşaltılması ve Türkiye'ye verilmesi şartıyla konferansa katılabileceklerini bildirmiştir. 1 Ekim'de de TBMM, İtilaf Devletleri'ne bir nota göndererek; "Trakya'nın tek bir gün bile fazla olsa Yunan ordusu yönetimi altında bırakılması her türlü tehlikenin ve bütün Türkiye ahalisi acılarının kaynağı olması cihetiyle Trakya'nın Edirne de dahil olduğu halde Meriç batısına kadar hemen boşaltılması ve acele TBMM Hükümeti'ne teslim edilmesi" şartıyla Türkiye'nin barıştan ve konferansın toplanmasından yana olduğunu bildirmiştir. Aynı notada konferansın 3 Ekim'de Mudanya'da toplanması önerilmiştir.

Varılan mutabakat neticesinde konferans 3 Ekim Salı günü saat 15.00'te başlamıştır. Türkiye'yi Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa temsil etmiştir. Türk heyetinde Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım (Gündüz) Paşa, Harekât Şube Müdürü Tevfik (Bıyıklıoğlu) ve İstihbarat Şube Miüdürü Tahsin Beyler de bulunuyordu. İngiliz delegesi General Harrington, Fransız delegesi General Charpy, İtalyan delegesi General Mon Belli idi. Yunan delegesi konferansa katılmamış Mudanya'da geldiği gemiden karaya çıkmayarak görüşlerini müttefik devletler temsilcilerine buradan yazılı olarak bildirmiştir. 3 Ekim günü başlayan görüşmeler 11 Ekim'e kadar çok çetin tartışmalarla geçmiştir. Bir ara görüşmeler kesilme tehlikesi atlattı. Harrington, donanmalarının ve ordularının güçlerinden bahsetmeye yani bir çeşit tehdide başlamış ancak Türk heyetinin Harrington'a cevabı çok sert olmuştu. Buna karşılık; Türk ordusunun Atina'ya kadar kolaylıkla gidebileceği kesin bir dille ifade edilmiştir.

Türk heyetinin kararlığı karşısında görüşmeler 11 Ekim 1922'de Mudanya Ateşkes Antlaşması ile sonuçlanmıştır. Buna göre;

Türklerle Yunanlılar arasındaki çatışmaya son verilecek,
Onbeş gün zarfında Trakya tahliye olunacak; bu tahliyeden itibaren otuz gün zarfında Trakya, Türk memurlarına devrolunacak,
Mütarekenin imzasını müteakip İstanbul ve Boğazlar Türk mülkî idaresine teslim olunacak. Ancak İstanbul ve Boğazlar'da bulunan İtilaf kuvvetleri, miktarları artırılmamak şartıyla, barış aktine kadar bırakılabileceklerdi.

Bu Mütareke'ye göre, Trakya savaşsız alınmış oldu. Bu zamana kadar, Sevr'i kolaylıkla kabul ettirebileceklerini sanan İtilaf Devletleri bu Mütareke ile kendileri için Sevr'in bir hayal olduğunu kabul etmiş oldular. Mudanya Mütarekesi, Türk İstiklâl Savaşı'nın Türk zaferiyle sonuçlandığını gösteren ilk diplomatik ve siyasi belge olması bakımından fevkalâde önemlidir. Mütareke yurt içinde büyük coşkuyla karşılanmıştır.

Milli Mücadelede Güney Cephesi Ankara Antlaşması ile başarılı bir şekilde sonuçlandırılmış olup, sınırlarımız dışında kalan Hatay, 1939 yılında anavatana kavuşmuştur.
 

Eski15-02-2013, 14:39   #19
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

MİLLİ MÜCADELE DÖNEMİ ANTLASMALAR/KONFERANSLAR


LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI (24 Temmuz 1923)

Mudanya Ateşkes Antlaşması sırasında alınan bir kararla, barış görüşmeleri için Lozan'da konferans toplanması kararlaştırılmıştı. 20 Kasım 1922'de İsviçre'nin Lozan kentinde başlayan barış görüşmelerine, bir tarafta Türkiye, diğer tarafta da İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslovya katılmıştır. Sovyetler Birliği, Gürcistan ve Ukrayna Boğazlar sorununun görüşüldüğü sırada konferansa katılmak üzere çağrılmışlardı. Bulgaristan Adalar Denizi'ne çıkış sorunu görüşüldüğü sırada konferansa katılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ise konferansa bir gözlemci bulundururarak katılmıştır.

İtilaf Devletleri bu konferansa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin yanı sıra İstanbul Hükümeti'ni de davet etmişti. Amaçları Türk heyeti arasında görüş ayrılığı yaratmak ve isteklerini kolayca kabul ettirmekti. Fakat buna fırsat verilmedi. Mustafa Kemal bunalımdan kurtulmanın tek yolunu saltanatın kaldırılmasında buldu. TBMM 1 Kasım 1922 tarihinde aldığı bir kararla saltanat ve hilafeti birbirinden ayırarak saltanatı kaldırmıştır. Bu kararla Osmanlı Devleti'nin hukukî varlığı sona ermiştir. Böylece TBMM Hükümeti konferansa Türk milletinin tek ve gerçek temsilcisi olarak katılmıştır.

Türk temsil heyetinde İsmet Paşa'dan başka Sağlık Bakanı Rıza Nur ve Maliye eski Vekili Trabzon Mebusu Hasan (Saka) Bey de bulunuyordu. Askerî, malî, iktisadî, hukukî alanlardaki danışmanlarla diğer görevliler yirmi kişiyi buluyordu. Konferansa katılırken İsmet Paşa'nın temel aldığı iki hareket noktası vardı:

-Türkiye, kendisini konferans için çağrı yapan davetçi ülkeler kadar yetkili görüyordu.(Eşitlik ilkesi)

-İtilaf Devletleri Türk delegelerini, I nci Dünya Savaşı'nın "mağlup" olan tarafı olarak görmeleri halinde, İsmet Paşa kendisini milli mücadelenin "galip" devleti olarak görmeye devam edecek ödün vermeyecekti.
Türk temsil heyetine, Güney sınırı, Doğu sınırı ve Doğu Trakya'nın Batı sınırı, adalar, Kapitülasyonlar, azınlıklar, Düyun-u Umumiye ve yabancı kurumlar konusunda taviz verilmemesi, ortaya çıkacak güçlüklerde, Bakanlar kurulundan talimat alınması, gerekirse görüşmelerin kesilmesi gibi, Misak-ı Millî amaçlarına yönelik on dört maddelik bir direktif verilmişti.

Barış Konferansı 20 Kasım 1922 tarihinde toplandı. Konferansın ilk gününde İsmet Paşa söz alarak Misak-ı Millî kararlarından taviz verilmeyeceğini, Türkiye'nin tam bağımsızlığını sağlamakta kararlı olduğunu vurgulamıştır. Konuşmasını; "çok ıstırap çektik, çok kan akıttık; bütün medeni milletler gibi hürriyet ve istiklâl istiyoruz," sözleriyle tamamlamıştır.

Türk temsil heyetinde İsmet Paşa'dan başka Sağlık Bakanı Rıza Nur ve Maliye eski Vekili Trabzon Mebusu Hasan (Saka) Bey de bulunuyordu. Askerî, malî, iktisadî, hukukî alanlardaki danışmanlarla diğer görevliler yirmi kişiyi buluyordu. Konferansa katılırken İsmet Paşa'nın temel aldığı iki hareket noktası vardı:

İtilaf Devletleri temsilcileri bir iki hafta zarfında Barış Antlaşması'nın hazırlanabileceğini ümit ediyorlardı. Ancak, İsmet Paşa'nın Türk çıkarlarını ısrarla savunması karşısında görüşmeler sekiz ay devam etmiştir. Konferans başlar başlamaz İngiltere, Fransa ve İtalya başkanlıklarını yapacakları üç ayrı komisyonu hemen oluşturarak çalışmalarına başladı. Bu komisyonlar;

Birinci Komisyon, İngiliz delegesi Lord Curzon'un başkanlığında "Ülke ve Askerlik Komisyonu" adını taşıyordu ve Boğazlar rejimini ele aldı.
İkinci Komisyon, "Türkiye'de Yabancılar ve Azınlıklar Rejimi Komisyonu" adını taşıyordu ve başkanlığını İtalyan delegesi Garroni yapıyordu.
Üçüncü Komisyon, Fransız delegesi Barer tarafından yönetiliyor ve "Maliye ve İktisat Sorunları Komisyonu" adını taşıyordu.

İngiltere'nin üzerinde ağırlıkla durduğu konular, Musul ve Boğazlar'ın statüsü meselesi idi. Fransa, borçlar, Kapitülasyonlar ve imtiyazlar, İtalya ise Kapitülasyonlar, adalar ve kabotaj meselelerine önem veriyordu. Türkiye için hiç de kolay olmayan koşullarda konferans devam etmiştir. 31 Ocak 1923 tarihinde de Barış Antlaşması tasarısı imzalanmak üzere Lord Curzon tarafından İsmet Paşa'ya verilmiştir.

Tasarıda imzası bulunan devletlere göre, Türkiye'nin pek çok isteği kabul edilmişti. Barışın sağlanabilmesi için, Türkiye tasarıyı kabul etmeliydi. Ancak yeterli güvence sağlanamaz ise Türkiye'nin istediği gibi Kapitülasyonları kaldırmak mümkün olmayabilirdi. Türkiye, Lozan'da çok şey elde etmişti. Türkiye tutumunu iyi tartmalı ve çıkarlarını kuruntu ve varsayımlara feda etmemeliydi. Barışı geciktirmenin tehlikelerini düşünüp, ona göre hareket etmeliydi. Bu beklentiler karşısında, İsmet Paşa tasarıyı incelemek üzere bir hafta süre istedi. Lord Curzon süre istenmesini akla uygun bulmakla birlikte acele imzalanması gerektiğini bildiriyordu. Türkiye ya tasarıyı imzalayacak barış olacaktı, ya da imzalamayacak barış olmayacaktı. Bundan doğacak sonuçlara katlanmayı da göze alacaktı.

Barış Antlaşması tasarısında Türkiye için kabul edilebilecek hükümlerin yanında kabul edilmesi imkansız maddeler de vardı. Bunların başında Doğu Anadolu'da Ermenilere toprak verilmesi ve Kapitülasyonlar'ın devam ettirilmesi konusu geliyordu. Bu yüzden 4 Şubat 1923 tarihinde Türk heyeti antlaşma tasarısını imzalamayı reddedip toplantıyı terk etti. Türk heyeti konferansın kesilmesi sorumluluğunu yüklenmemişti. Tüm sorumluluk, Türk görüşünü anlamamakta ısrar eden karşı tarafındı. Türk heyeti toplantıyı terk etmekle, sadece Müttefik Devletler'in kararına direnmekle kalmamış, aynı zamanda zor ve baskıya boyun eğmeyeceğini de göstermişti.
Lozan Konferansı'nın ikinci dönemi 23 Nisan 1923'te başlamıştır. Üç ay kadar devam eden toplantılarda, halledilemeyen meseleler üzerinde görüşmeler yapılmıştır. Konferans'ın ikinci döneminden Türkiye'ye her türlü zorluğu çıkaran Lord Curzon'un yerini, Rumbold almıştı. Fransızları da Türkiye'de görevli General Pelle temsil ediyordu. Konferans'ın yapısı askıda kalan sorunlara paralel olarak değişmişti. Siyasi sorunlar daha önce çözümlenmiş, geriye ekonomik ve mali işleri kapsayan konular kalmıştı. Bu konular üzerinde duracak kişilerin devlet adamlarından çok teknik uzmanlar olması gerekiyordu. Haftalar gelip geçiyor, konferans uzuyordu. Kimse savaş istemediği için her maddeye bir çözüm yolu aranıyordu. Sonunda İngiltere'nin geri adım atışı ile herkesi memnun edecek birtakım formüller bulunmuştur. Borç sorunu ileride yapılacak antlaşmalara bırakılmıştır. Tazminat isteklerinden vazgeçilmiştir. Kapitülasyonlar kaldırılacak, ekonomik konular Türk yasalarına göre ele alınacaktı. Sonuçta İsmet Paşa'nın ilk günden itibaren vurgulamaya çalıştığı taraflararası eşitlik kuralına uygun olarak 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi Antlaşma'yı 23 Ağustos 1923 tarihinde onaylamıştır. Lozan Antlaşması yeterli onay belgesi sayısına ulaşılması ile 6 Haziran 1924'te yürürlüğe girmiştir.

Lozan Antlaşması, 5 kısımdan, 143 maddeden oluşmaktadır. 45 maddelik birinci kısım sınırlar, vatandaşlık ve azınlıklara ait hükümleri, 18 maddelik ikinci kısım mali hükümleri, 36 maddelik üçüncü kısım iktisadi hükümleri, 44 maddelik dördüncü ve beşinci kısımlar, taşıt yolları, sağlık işleri ve diğer konuları içine alıyordu. Antlaşma'nın belli başlı maddeleri şöyleydi:

Lozan Antlaşması'nın birinci maddesine göre; Türkiye ile Fransa, İngiltere, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasındaki savaş durumu antlaşmanın yürürlüğe girmesinden itibaren sona ermiş oluyordu.
Meriç nehrinin batısına dek Doğu Trakya, Türkiye'nin olacaktı.

Suriye sınırı, 20 Ekim 1921 tarihli Türk-Fransız Dostluk Antlaşması (Ankara İtilafnamesi) 'nın 8 nci maddesine göre düzenlenen sınır olacaktı.
Irak sınırının saptanması, antlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonraki 9 aylık süreç içinde Türkiye ile İngiltere arasında görüşme yoluyla çözümlenecekti.
İmroz(Gökçeada), Bozcaada ve Tavşan Adaları Türkiye'ye; Sakız, Sisam, Midilli ve Nikarya Adaları ise Yunanistan'a bırakılıyordu. Ancak Yunanistan bu adalarda denizüssü kuramayacak, tahkimat yapamayacak ve fazla asker bulunduramayacak ayrıca Anadolu kıyıları üzerinde uçak uçuramayacaktı.
Türkiye Libya'daki ayrıcalıklarından vazgeçiyordu.
5 Kasım 1914'ten itibaren (İtilaf Devletleri'nin Osmanlı Devleti'ne savaş açtığı tarih) Kıbrıs'ın İngiltere tarafından ilhakı kabul ediliyordu.
Türkiye'de Kapitülasyonlar her bakımdan ve tümüyle kaldırılıyordu.
Ege Denizi'nde İtalya'nın işgali altında bulunan adalar İtalya'ya bırakılıyordu.
5 Kasım 1914'ten itibaren Türkiye, Mısır ve Sudan üzerindeki tüm haklarından vazgeçiyordu.
Azınlık hakları karşılıklı eşitlik ilkesinden hareketle ve bu konudaki uluslar arası antlaşmalar gereğince çözümleniyordu.
Boğazlarda "Geçiş Serbestisi" ilke olarak kabul ediliyordu.

Lozan Antlaşması, Türkiye'nin Mondros ve Sevr ile elinden alınmak istenen topraklarını ve bu topraklar üzerindeki Türk ulusunun istiklâlini geri getirdi ve milli sınırlar içinde yeni bir Türk Devleti'nin varlığını sağladı. Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nın galibi ve Almanya'ya, Avusturya'ya Bulgaristan'a istediklerini dikte ettirerek yaptırmış olan İtilaf Devletlerini, bağımsızlık savaşında yenerek Misak-ı Millî'yi ve istiklâlini kabul ettirdi.

MONTREUX BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ (20 Temmuz 1936)

Lozan Konferansı'nda Türkiye ile İtilaf Devletleri arasında genel barış görüşmeleri sürerken Boğazlar rejiminin genel çerçevesini ortaya koyan bir Boğazlar Sözleşmesi imzalanmıştı. 1923 Boğazlar Sözleşmesi İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya(Sırp, Hırvat, Sloven Krallığı), Sovyetler Birliği ve Türkiye tarafından imzalandı. Bu sözleşme ile barış ve savaş zamanlarında ticaret ve savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi serbest bırakılmıştı.

1936 senesine kadar Boğazların uluslararası idaresi Türkiye için bir tehlike teşkil etmiyordu. Fakat İkinci Dünya Savaşı arifesinde Avrupa'da birçok siyasi değişiklikler oldu. Boğazların herhangi bir tecavüze karşı korunmasını üzerine alan devletlerden İtalya, Habeşistan'a tecavüz etti. Japonya ise kendiliğinden Milletler Cemiyeti'nden çekildi. Bundan başka dünya barışının korunması için toplanan konferanslar da bir neticeye varmadan dağılmış, bütün devletler yeniden silahlanmaya başlamışlardı.

Siyasi havanın bozulduğunu gören Atatürk, Boğazlar meselesini kesin olarak halletmeye karar verdi. Türk Hükümeti, Milletler Cemiyetine müracaat ederek Lozan Antlaşması'ndaki Boğazlara ait hükümlerin değiştirilmesini istedi. Bunun üzerine İsviçre'de Montreux şehrinde bir konferans toplandı ve 20 Temmuz 1936'da Montreux Boğazlar Sözleşmesi Türkiye, İngiltere, Fransa, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya, Yunanistan, Japonya ve Sovyetler Birliği arasında imzalanmıştır. Konferansa katılmamış olan İtalya Boğazlar Sözleşmesi'ne sonradan 2 Mayıs 1938'de katılmıştır. Montreux Boğazlar Sözleşmesi'nin esas maddeleri şunlardır:
Boğazlar kayıtsız şartsız Türk hükümranlığına bırakılacak, tahkimat yapmak hakkı tanınacaktır.

Barış zamanında her devletin ticaret gemileri serbestçe geçebilecek, buna mukabil savaşta ve barışta asker ve sivil hava kuvvetlerinin geçmesine müsaade edilmeyecektir.

Savaş zamanında eğer Türkiye tarafsız kalmışsa ticaret gemileri geçebilecektir.

Barış zamanında denizaltı gemileri müstesna olmak şartıyla savaş gemileri on beş gün evvel Türkiye Hükümetine haber verecek, gidecekleri yer, isim, tip ve adetleri bildirilecek ve uçak kullanmamak şartıyla Boğazlardan geçebileceklerdir.

Eğer Türkiye savaşa girmişse yalnız tarafsız devletlere mensup ticaret gemileri, düşmana hiçbir surette yardımda bulunmamak şartıyla gündüzün serbestçe geçebileceklerdir.

Montreux Sözleşmesi 20 yıl yürürlükte kalacaktı. Ancak bu sürenin dolmasından 2 yıl önce akît eden taraflardan hiçbirisisözleşmenin feshini talep etmezse, sözleşme yürürlükte kalmaya devam edecekti. Montreux Sözleşmesi'nin 1956'da süresi dolduğu halde böyle bir fesh talebi hiçbir ülke tarafından yapılmadığı için halen yürürlüktedir.
 

Eski15-02-2013, 14:50   #20
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

CUMHURİYET DÖNEMİ

Millî Mücadele’nin zaferle neticelenmesinden sonra barış görüşmeleri başlamıştı. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni (Mudanya görüşmelerinde olduğu gibi) İsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor, millî sınırlarımız çiziliyor, ekonomik alanda Osmanlı Devleti’nden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması'yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesika" idi. "Bu sebeple Osmanlı devrine ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseri idi.''



13 Ekim 1923'de Ankara, Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile Türkiye Devleti'nin Hükümet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923'te TBMM tarafından kabul edilen Anayasa değişikliği ile Cumhuriyet ilân olundu. Bu sonucu takiben Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, oy birliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi.

Cumhuriyetin ilânı ile gerçekleşen bu büyük siyasi inkılâbın yanı sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş devlet anlayışına uygun olarak düzenlenmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdı. Bu sebeple 3 Mart 1924'te artık hiçbir lüzumu kalmayan, aksine zararlı bir kuruluş halini almış bulunan halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı.

Artık devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılâplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafetinkılâpları yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevk ederek her türlü hayat enerjisini yok eden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı. Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kanunlar kabul edildi.

İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite'de de büyük bir reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapılarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı.

Ekonomik hareketlere önem verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak, bir iktisat kongresi toplanarak, memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılâplara "Atatürk İnkılâpları" adı verildi.

Milleti çağdaş uygarlığa götüren bu gidiş karşısında bir grup, bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu tuttukları için ona suikast girişiminde bulundularsa da muvaffak olamadı ve millet tarafından tel'in edildiler.



Mustafa Kemal Paşa, inkılâpların büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan Büyük Nutuk'u yazdı. Bunu 1927 yılında, Parti Kongresi'nde altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. Değerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı.

Büyük Önder, kurtuluştan sonra memleketi baştan başa dolaşarak halka inkılâpların ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı. 1934 senesinde Meclis, özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi.
 

Eski15-02-2013, 14:52   #21
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

ATATÜRK’ÜN ANLATIMI İLE HAYATI

(Mustafa Kemal Paşa, 10 Ocak 1922’de Vakit Gazetesi’nde yayımlanan, Vakit Gazetesi Başyazarı Ahmet Emin (Yalman)’a verdiği mülakatında kendi hayatını anlatmıştır).

- Çocukluğuma ilişkin ilk hatırladığım şey, okula gitmek meselesiyle ilgilidir. Bundan dolayı annemle babam arasında aşırı bir mücadele vardı. Annem ilâhîlerle okula başlamamı ve mahalle okuluna gitmemi istiyordu. Gümrük Dairesinde memur olan babam o zaman yeni açılan Şemsi Efendi Okulu’na devam etmem ve yeni yöntem üzerine okumamdan yanaydı.

Sonunda babam işi ustaca bir biçimde çözümledi. Öncelikle alışılmış törenle mahalle okuluna başladım.

Böylece annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra da mahalle okulundan çıktım. Şemsi Efendi Okulu’na yazıldım.

Az zaman sonra babam öldü. Annemle birlikte dayımın yanına yerleştik. Dayım köy hayatı yaşıyordu. Ben de bu hayata karıştım. Bana görevler veriyor, ben de bunları yapıyordum. Başlıca görev tarla bekçiliği idi. Kardeşimle birlikte bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuz ve kargaları kovmakla uğraştığımızı unutamam. Çiftlik hayatının öteki işlerine de karışıyordum.

Böylece biraz vakit geçince annem, okulsuz kaldığım için kaygılanmaya başladı. Sonunda Selânik’te bulunan teyzemin evine gitmeme ve okula devam etmeme karar verildi: Selânik’te liseye yazıldım. Okulda Kaymak Hafız isminde bir öğretmen vardı.

Bir gün sınıfımızda ders verirken başka bir çocukla kavga ettim. Çok gürültü oldu. Öğretmen beni yakaladı. Çok dövdü. Bütün bedenim kan içinde kaldı. Büyükannem zaten okulda okumama karşıydı, hemen okuldan çıkardı.

Yakınımızda Binbaşı Kadri Bey isminde bir kişi oturuyordu. Oğlu Ahmet Bey askerî ortaokula devam ediyor ve okul giysisi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle giysi giymeye hevesleniyordum. Sonra sokaklarda subaylar görüyordum. Bu aşamaya ulaşmak için izlenmesi gereken yolun askerî ortaokula girmek olduğunu anlıyordum.

O sırada annem Selânik’e gelmişti. Askerî ortaokula girmek istediğimi söyledim. Annem askerlikten çekiniyordu. Asker olmama zorla engel olmaya çalışıyordu.

Kabul sınavı zamanı ona sezdirmeden kendi kendime askerî ortaokula giderek sınav verdim. Böylece anneme karşı oldu bitti olmuş oldu.

Ortaokul’da en çok matematiğe ilgi duydum.

Az zamanda bize bu dersi veren öğretmen kadar, belki de daha çok bilgi sahibi oldum. Derslerin üstünde işlerle ilgileniyordum. Yazılı sorular yazıyordum, matematik öğretmeni de yazılı olarak cevap veriyordu.

Öğretmenimin ismi Mustafa idi. Bir gün bana dedi ki; “Oğlum, senin de ismin Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı, bundan sonra adın Mustafa Kemal olsun!

O zamandan beri adım gerçekten Mustafa Kemal kaldı. Öğretmen sert bir adamdı. Sınıfta birinci, ikinci tanımıyordu. Bir gün bize:

“Aranızda kimler kendine güveniyorsa kalksınlar onları çalıştırma danışmanı yapacağım” dedi, öncelikle duraksadım. Ayağa öyleleri kalktı ki ben kalkmamayı yeğledim. Bunlardan birinin danışmanlığı altına girdim. Görüşmenin sonunda dayanma gücüm son noktaya geldi. Ayağa kalkarak;

“Ben bundan iyi yaparım dedim. Bunun üzerine öğretmen beni çalıştırma danışmanı yaptı, eski danışmanı benim danışmanlığım altına verdi.

Askerî ortaokulu bitirdiğim zaman merakım oldukça ileri gitmişti. Manastır Askerî Lisesi’nde matematik pek kolay geldi. Bununla uğraşmayı sürdürdüm. Ancak Fransızca’da geri idim. Öğretmen benimle çok uğraşmıyor, acı uyarılarda bulunuyordu. Bu uyarılar benim çok gücüme gitti. İlk ev izni zamanında çözüm aradım. İki, üç ay gizlice Frerler Okulu’nun özel sınıfına devam ettim. Böylece okul derslerine oranla fazla derecede Fransızca öğrendim.

O zamana kadar edebiyatla çok ilişkim yoktu, Merhum Ömer Naci, Bursa Lisesi’nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti. Daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımı gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğunu o zaman öğrendim. Ona çalışmaya başladım. Şiir bana cazip göründü. Ancak yazı (kompozisyon) öğretmeni diye yeni gelen bir kişi, bana şiirle uğraşmayı yasakladı.

“Bu meşgale biçimi seni askerlikten uzaklaştırır” dedi. Bununla birlikte güzel yazı yazma isteği bende kalıcı oldu.

Lisede iken dirençle çalışıyorduk. Sınıfta birinci, ikinci olmak için hepimizde güçlü bir gayret vardı. Sonunda liseyi bitirdim. Harp Okulu’na geçtim. Burada da matematiğe ilgim devam ediyordu. Birinci sınıfta temiz gençlik düşlerine tutuldum. Dersleri aksattım. Yılın nasıl geçtiğinin hiç farkında olmadım. Ancak dersler kesilince kitaplara sarıldım.

İkinci sınıfa geçtikten sonra askerlik derslerine ilgi duydum. Şiir yazmaya ilişkin lise öğretmeninin koyduğu yasağı unutmuyordum. Ancak güzel söylemek ve yazmak isteği kalıcı idi. Ders aralarında kompozisyon alıştırmaları yapıyorduk. Saati elimize alıyor “Bu kadar dakika sen, bu kadar dakika ben söyleyeceğim” diye yarışma ve tartışmalar düzenliyorduk.

Harp Okulu yıllarında siyaset düşünceleri baş gösterdi. Duruma ilişkin henüz etkili bir düşünce oluşturamıyorduk. Sultan Hamit Dönemi idi. Namık Kemal Beyin kitaplarını okuyorduk. Kovuşturma sıkı idi. Çoğunlukla ancak koğuşta yattıktan sonra okuma imkânı buluyorduk. Bu gibi yurtsevercesine eserleri okuyanlara karşı kovuşturma yapılması, işlerin içinde bir kötülük bulunduğunu sezdiriyordu, Ancak bunun iç yüzü gözlerimiz önünde bütünüyle netleşmiyordu.

Kurmay sınıflarına geçtik. Alışılmış derslere çok iyi çalışıyordum. Bunların üstünde olarak bende ve bazı arkadaşlarda yeni düşünceler açığa çıktı. Ülkenin yönetiminde ve siyasetinde bozukluklar olduğunu keşfetmeye başladık.

Binlerce kişiden oluşan Harp Okulu öğrencisine bu keşfimizi anlatmak isteğine kapıldık. Okulun öğrencileri arasında okunmak üzere okulda el yazısıyla gazete kurduk.

Sınıf içinde küçük teşkilatımız vardı. Ben Yönetim Kurulu’nda idim. Gazetenin yazılarını çoğunlukla ben yazıyordum.

O zaman okullar müfettişi İsmail Paşa vardı. Bu işlerimizi keşfetmiş, izlettiriyormuş. Okulun müdürü Rıza Paşa isminde bir kişiydi. Bu kişinin, padişah katında İsmail Paşa tarafından yanlışı ortaya çıkarılmış;

“Okulda böyle öğrenci var. Ya farkında olmuyor ya görmezden geliyor” denilmiş. Rıza Paşa konumunu korumak için inkâr etmiş.

Bir gün, gazetenin gereken yazılarından birini yazmakla uğraşıyorduk. Veteriner dersliklerinden birine girmiş, kapıyı kapamıştık, kapı arkasında birkaç nöbetçi duruyordu. Rıza Paşaya haber vermişler, sınıfı bastı. Yazılar masa üzerinde ve ön tarafta duruyordu. Görmemezlikten geldi. Ancak dersten başka şeylerle uğraşmak nedeniyle tutuklanmamızı buyurdu. Çıkarken:

“Yalnız izinsizlikle yetinebilir” dedi. Sonra hiçbir ceza uygulamasına gerek olmadığını söylemiş. Böyle davranmasında kendine yüklenen eksikliği ortaya çıkarmak çabasının etkisi olmakla beraber iyi niyet de inkâr edilemezdi.

Kurmay Subaylar Grubu sınıflarının sonuna kadar bu işlere devam ettik. Yüzbaşı olarak okuldan çıktıktan sonra İstanbul’da geçireceğimiz süre içinde bu işlerle daha iyi uğraşmak için bir arkadaş adına bir apartman tuttuk. Ara sıra orada toplanıyorduk. Bu hareketlerimizin hepsi izleniyordu ve biliniyordu.

Bu sırada Fethi Bey adına eski arkadaşlardan subay iken askerlikten uzaklaştırılmış bir kişi karşımıza çıktı. Kendisinin yoksulluğundan, yardıma ihtiyacı olduğundan, yatacak yeri bulunmadığından söz ederek bize sığındı. Biz de bu kişiyi sahip olduğumuz apartmanda yatırmaya ve kendisine yardım etmeye karar verdik.

İki gün sonra kendisinin isteği üzerine bir yerde görüşecektik. Gittiğim zaman yanında Saray’a mensub bir de yâver gördüm. Apartmanda yatan İsmail Hakkı Bey adında bir kişi vardı, anında götürmüşler. Bir gün sonra da bizi tutukladılar. Fethi Bey oysa ki İsmail Paşanın gizli polisi imiş. Bir süre hücre hapsinde kaldım. Sonra Saray’a götürdüler. Sorgulandım. İsmail Paşa, Başkâtip, bir de sakallı bir adam hazır bulunuyordu. Sorgudan anladık ki gazete çıkardığımızdan, teşkilât kurduğumuzdan, apartmanda çalıştığımızdan özet olarak, bütün bu işlerden dolayı zan altında olmak, şüphelenilmek... Daha önceki arkadaşlar yaptıklarını kabul etmişler, birkaç ay böyle tutuklu kaldıktan sonra bıraktılar.

Birkaç gün sonra Kurmay Subaylar Grubu Dairesi’ne tüm kurmay subay arkadaşları çağırdılar. Eşit olarak Edirne ve Selânik’te yani o zamanki İkinci ve Üçüncü Ordulara gönderilmemiz kararlaştırılmıştı. Kur’a çekileceğini, ancak aramızda anlaşırsak kur’aya gerek kalmayacağını söylediler. Ben arkadaşlara işaret ettim. Biraz konuştuk. Gerçekten ufak bir anlaşma sonunda İkinci ve Üçüncü Ordulara gidecekleri ayırdık. Bu davranış biçimini aramızda teşkilâtlar bulunduğuna delil diye telakki ettiler. Beni Suriye’ye sürdüler. Şam’da bir atlı asker kıtasına staj yapmaya görevlendirilmiştim. O sıralarda Dürzülerle bazı meseleler vardı. Dürzüler üzerine askerî birlikler gönderiliyordu. Ben de bu arada gittim. Dört ay orada kaldım.

“Hürriyet Cemiyeti” adında bir dernek kurduk. Bunu genişletmek için aldığımız önlemler arasında benim çeşitli asker sınıflarında staj yapmak bahanesiyle Beyrut, Yafa ve Kudüs’e gitmem vardı.

Böylece hareket ettim. İsimlerini saydığım yerlerde teşkilat yapıldı. Yafa’da daha fazlaca kaldım. Oradaki teşkilât daha güçlü oldu. Ancak Suriye’de istediğim derecede işi oluşturmak imkânsız görünüyordu. Bende işin Makedonya’da daha seri gideceği kanısı vardı. Oraya gitmek için çözüm düşünmekteydim.

Sürgüne ilişkin hakkımda çıkan buyrukta; “Kolay araçlarla memleketine gidemeyecek bir yere gönderilmesi” şartı vardı. Bu yüzden Makedonya’ya gitmek güçtü. O sırada bir yanlışlık ürünü olduğuna kuşku olmayan bir izin belgesi elimize geçti. Buna yanlışlık denebilir. Ancak bu yanlışlık şurada burada çalışan komite ileri gelenlerinin çalışması sonucu olarak ortaya çıkarılmıştı.

Bu belgeye göre izinli olarak İzmir’e gidebilecektim, işin içinde bir yanlışlık olduğunun ortaya çıkacağını anlıyordum. Ancak o sırada Selânik’te Topçu Müfettişi bulunan Şükrü Paşanın oldukça yurtsever bir kişi olduğunu anlatıyorlardı. Kendisine bir mektup yazdım. Kendimi ve amacımı az çok açıkça anlattım. Bu amaçların seri biçimde yapılması Makedonya’ya gitmeme bağlıydı. Kendi nitelikleri hakkında duyduğum şeyler doğru ise yol göstermesini istedim. Doğrudan doğruya cevap vermedi. Ancak ne şekilde olursa olsun kendiliğinden Selânik’e gidersem işi sağlamlaştıracağını dolaylı olarak bildirdi. Belgeyi cebimize koyduk. Makedonya’ya gitmek üzere hareket ettim. Ancak hareketin ardından Meselenin ortaya çıkması ihtimaline karşı izimizi kaybettirmek için öncelikle Mısır’a, sonra Yunanistan’a gittim. Ola ki bir bilgi olursa oralardan geçerken Yafa’dan bildireceklerdi. Hiçbir şey yazmadılar. Kılık değiştirerek Selânik’e girdim. Bir gece, Şükrü Paşayı gördüm. Benimle temas kurmaktan korkuyordu. Ben önemli bir dayanak noktası bulmaksızın dört ay kadar Selânik’te kaldım. Bu sırada okul müdürü Tahir Bey, Hoca İsmail Efendi, Ömer Naci, Hüsrev Sami, Hakkı Baha gibi arkadaşlara amaçlarımı anlattım. Hürriyet Cemiyeti’nin bir şubesini kurdum.

Selânik’te bulunduğumu İstanbul haber alarak kovuşturmaya başladı. Oradan yeniden kılık değiştirerek Yafa’ya geldim. O zaman bir Akabe meselesi vardı. Kendimi anında sınıra görevlendirdim. Arandığım zaman sınır üzerinde hazır bulundum.

Toplam iki buçuk, üç yıl Suriye’de kalmıştım. Bu süre içinde her şey unutulmuştu. Makedonya’ya aktarılmak için resmen başvurdum. Amacıma sonunda ulaştım.

Selânik’e geldiğimde bizim Hürriyet Cemiyeti’nin Terakkî ve İttihat adını aldığını duydum. Doktor Nazım Bey Paris’ten Selânik’e gelmiş. “Terakkî ve İttihat Derneği’nin tarihte yeri var. O ad altında çalışırsa daha iyi etki eder” diye arkadaşları inandırmış. Dernek o isim altında çalışmayı sürdürdü. Resmî görevim, kurmay subaylar grubunda mareşallik emrinde idi. Ben bu durumda iken 1908 yılı geldi ve Meşrutiyet ilân edildi.

Meşrutiyet’ten sonra tüm kişiler ortaya çıktı. O zamana kadar temiz ve güzel çalışıyorduk. Ben herkesi böyle biliyordum. Şahsî gösterileri çirkin buldum. Bazı arkadaşların davranışlarının eleştirilmesinin gerektiğini gördüm. Eleştirmekten çekinmedim.

Bu kötülükleri bir yana atmak için ilk düşündüğüm önlem, ordunun siyasetten çekilmesi teorisiydi. Bunu öteki arkadaşlar uygun görmüyorlardı. Sonunda 31 Mart Olayı oldu. Bu olay üzerine Makedonya’dan giden bölüğün ve ilk dönemde Edirne’den bunlara katılan güçlerin Kurmay Başkanı olarak İstanbul’a gittim. Başlangıçta komutan Hüsnü Paşa idi. “Hareket Ordusu” ismini ben buldum. O zaman bunun anlamını kimse anlamamıştı. Mesele şundan ibaretti:

İstanbul’a seslenen bir bildirge yazmak gerekti. Bunu ben yazdım. Sonra elçilere seslenerek ikinci bir bildirge yazdık. Buna ne imza konması gerektiğini düşündük. Bazı arkadaşlar “Hürriyet Ordusu” dediler. Oysa ki tüm ordu Hürriyet Ordusu durumunda idi.

Hareket hâlinde olan orduların durumunu göstermek için “Hürriyet Ordusunun operasyon güçleri” denildi. Ben “Operasyon” sözcüğünün Türkçe’ye çevirisini düşünerek “Hareket Ordusu” deyimini kullandım.

31 Mart meselesi çözümlenince yeniden Selânik’e döndüm. Ordunun dernekten ayrılması ve siyasetle uğraşmaması görüşünü bu kere daha güçlü ileri sürmeye başladım.

Meşrutiyetin ilânından sonra teşkilât kurmak için Trablusgarb’a gönderilmiştim. Her defa orada İttihat ve Terakkî Kongresi’ne delege seçiliyor, ancak gitmiyorduk. Bir kere yalnız bu amacı anlatmak için gittim. Amacımı kabul ettirdim. Ancak muvaffakiyet yalnız kongrenin teorik yargısı olarak kaldı, uygulanmadı. İttihat ve Terakkî’nin bazı kişileri ile aramızda Meşrutiyet’ten sonra başlayan aykırı düşünceler son derece güçlendi ve tam bu ana dek sürdü.

Bundan sonra yeni ordu teşkilatı yapıldı. İzzet Paşa Kurmay Başkanı oldu. Ben bu teşkilatta Selânik Kolordusu Kurmayına küçük rütbede bir subay olarak katıldım. Henüz kolağası rütbesinde idim. Ordunun talim ve terbiyesiyle uğraşıyordum. Bundan dolayı sözlü ve yazılı birçok eleştiriler yapmak mecburiyeti ortaya çıkıyordu. Bu eleştirmeler özellikle eski komutanları incitiyordu. Bunun, benim tecrübeli olmaktan çok teorisyen olduğumdan ileri geldiği düşüncesine kapılıp ceza olarak beni 38.Piyade Alayı’na komutan yaptılar. Bu görevlendirme kızgınlık yüzünden gerçekleşmedi. Alay Komutanlığını yerine getirdiğim sırada Selânik’te bulunan tüm garnizon birlikleri, alayın uygulamalarına kendiliklerinden katılmaya başladılar. Verilen konferanslara öteki subayların katılımı görüldü. O zaman Selânik’te bu çalışmalardan kuşkulandılar. Beni Mahmut Şevket Paşa aracılığıyla İstanbul’a çağırdılar. Genelkurmay’da bir göreve atadılar.

Selânik’te bulunduğum sırada Arnavutluk harekâtıyla uğraşmıştım. Öncelikle Şevket Turgut Paşa görevli iken, Mahmut Şevket Paşa kendisi Arnavutluk harekâtını ele almıştı. Beni de Kurmay Başkanı diye birlikte götürdü.

İstanbul’a çağrıldığım zaman İtalyanlar Trablusgarp’a saldırdılar. Ben de isim ve kılık değiştirerek bazı arkadaşlarla birlikte Mısır’a, oradan Bingazi dolaylarına gittim. Bir yıl kadar süren savaş sırasında Bingazi kuvvetleri komutanlığında bulundum.

Asıl memlekette de Balkan Savaşı başlamıştı. Bulgar ordusu Çatalca çizgisine ve Bolayır’ın kuzeyine geldiği bir sırada İstanbul’a döndüm.

Bu yılın sonunda Genel Savaş ilân olundu. Olagelen başvuru ve isteğim üzerine Tekirdağ’ında şu çok yakın zamanda kurulan 19.Tümen’e komutan oldum. Arıburnu’nda, Anafartalar’da bulundum. İngilizler çekilip gittikten sonra bir ay Edirne’de 16. Kolordu ile kaldım. Sonra Kolordu Komutanı olarak Diyarbakır ve çevresine gittim. Orada yaptığımız önemli savaşlardan biri, Bitlis ve Muş’un Ruslar’dan geri alınmasıdır.

Savaşın son aşamasında bazı düşüncelerim kabul edilmeyince komutayı da geri çevirerek İstanbul’a döndüm.

O sıralarda idi. Veliaht ile birlikte Alman genel karargâhına gittik ve Alman batı cephesinin bazı bölümlerini gördük. Bu gözlemimden, Hindenburg ve Ludendorf ile görüşmelerimden sonra geçmiş isteklerimdeki yerindeliğe daha çok inandım.

O zaman oluşturduğum son fikir, Genel Savaş’a girildiği ilk anda söylemiş olduğum düşüncenin aynı olarak belirdi.

Bu geziden hasta olarak İstanbul’a geldim. İstanbul’da bir iki ay tedavi gördükten sonra, tedavi amacıyla Viyana’ya gittim. Orada Sanatoryum’da bir ay yattım. Bir süre de Karlsbat’da kaldım.

Diğer yandan Sina cephesinde, benim önceden raporlarda açıkladığım kötülükler aynen vaki oldu!

Bunun üzerine Falkenhayn Almanya’ya çağrıldı, yerine Liman Von Sanders görevlendirildi. Birkaç gün sonra iki Alman generalinin yanında padişah katına çağrıldım. Amacın, beni yeniden Yedinci Orduya göndermek olduğunu öğrenmiş bulunduğum için yalnızca kabul edilmek istediğimi gösterdim. İlk çağrı biçiminde ısrar edildi ve bana Yedinci Ordu’ya komutan atandığımdan söz edilerek görev yerime yapacağım işlere ilişkin emir verildi. Bu emir, bana verilen görev ve yetkiyle yerine getirilemezdi. Ancak bunu anlatmaya da imkân yoktu. Sonuç olarak önceden çekildiğim Yedinci Ordu Komutanlığı’na yeniden başlamak üzere Nablus’a gittim.

Aynı sıralarda mütareke yapılmıştı. Daha Halep’te iken hemen kabineyi (Hükümet) değiştirmek ve yerine isimlerini açıkça söylediğim kişilerden oluşan bir kabine geçirmek gereğini ve aynı zamanda benim İstanbul’a çağrılmamın yararlı olacağını açıktan açığa İstanbul’a bildirmiştim. Gerçi kabine kuruldu, ancak benim İstanbul’a çağrılmama gerek görülmedi, sonunda bu kabine de düştükten sonra İstanbul’a gittim.

İstanbul’a ulaştığımda benim gözümde durum şu idi, Mebuslar Meclisi nasıl davranılacağında kararsız idi.

Yeni görevlerinden düşmüş kişilerle ve milletvekilleriyle ayrı ayrı görüştüm. O zaman düşündüğüm şey, her çevreyi rahatlatarak ülkeyi savunmak için güçlü bir durumun ortaya çıkarılabileceği merkezinde idi. Ancak bu düşünce üzerinde gereği kadar çalışmaya zaman kalmadan Meclis’in dağıtılmasına şahit olduk.

İstanbul’un haysiyetli kişilerince türlü isimler altında programlar ve partiler kurularak kurtuluş yolları aranmakta idi. Bunların her birini ayrı ayrı araştırdım. Hiçbiri bir kurtuluş gücüne dayanmıyordu. Bundan dolayı hiçbiriyle işbirliğinden bir sonuç beklemedim. Onaylama gücünün doğrudan doğruya millet olacağı görüşü bende çok güçlüydü.

İstanbul’da oluşan durumlardan, yapılan girişimlerden, özellikle durumun güçlüğü ve acıklılığından milletin haberi yoktu. İstanbul’da oturup milleti bilgilendirmek imkânı da kalmamıştı. Bundan dolayı yapılacak şeyin İstanbul’dan çıkıp milletin içine girmek ve orda çalışmak olduğuna karar verdim. Bunun yapılış biçimini düşündüğüm ve bazı arkadaşlarla görüştüğüm sıradaydı ki; hükûmet beni Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya göndermeyi önerdi. Bu öneriyi hemen seve seve kabul ettim ve tam Yunanlıların İzmir’e girdiği gün idi ki İstanbul’dan ayrıldım.

Benim düşündüğüm şu idi: Her tarafta türlü isimler altında birtakım teşekküller başlamıştı. Bunları aynı program ve aynı isim altında birleştirerek bütün milleti ilgilendirmek ve tüm orduyu da bu amaç için çalıştırmak lazımdı. Anadolu’ya girdiğim zaman; daha Ordu Müfettişi sıfatı ve yetkisi üzerimde iken bu noktadan işe başladım ve bu amaç az zamanda oluştu.

İzlediğim çalışma biçimi İstanbul’ca bilinince beni İstanbul’a çağırmak istediler. Gitmedim. Sonuç olarak istifa ettim.

Milletin bir bireyi olarak Erzurum Kongresi’ne katıldım. Erzurum Kongresi’nde belirlenen esasları tüm ülkeye yaymak amacıyla Sivas’ta da bir kongre yapıldı. Bu kongrelerin oluşturduğu Temsilciler Kurulu adındaki heyetle kongrelerin kararlarını uyguladık.

Herhâlde halkımızı yönetim ile yakından ilgilenmek, yani yönetimi doğrudan doğruya halkın eline verebilecek bir yönetim şeklini kurmak hem millî hakimiyetin gerçek olarak temsili ve hem de bu sayede halkın benliğini anlaması bakımından gerekliydi. İşte bu düşüncelerin, bu araştırmaların esin kaynağı olarak proje yapılmıştı.

Halkçılık teşkilatı en ufak daireye kadar yayıldığında elde edilecek sonucun daha büyük ve verimli olacağına kuşku yoktur. Ülke ve milletin içinde bulunduğu güçlükleri ve savaş hâlini de düşünürsek Meclis’in çalışmalarının sonucunu ve oradaki başarılarını takdir etmemek imkânsızdır.

Misak-ı Millî, barış yapmak için en akıllıca ve asgari şartlarımızı içeren bir programdır. Barışa ulaşmak için toplatacağımız ilkeleri içerir. Ancak ülke ve milleti kurtarmak için barış yapmak yeterli değildir. Milletin gerçek kurtuluşu için yapılacak çalışma ondan sonra başlayacaktır.

Barıştan sonraki çalışmada başarılı olabilmek, milletin bağımsızlığının korunmasına bağlıdır. Misak-ı Millî’nin amacı onu sağlamaktır. Ülke ve milletin geleceğinden asıl emin olabilmesi, bir defa halkçılık temeline dayanan yönetim teşkilatının tümüyle yayılması ve biçimlendirilmesi ve uygulanmasıyla birlikte ekonomik durumumuzun millî refahımızı sağlayacak tarzda iyileştirilme ve canlandırılmasına bağlıdır.

Bu gerçeklikleri millî iman tanıyarak koruyabilecek bir toplantı kurulu olabilmemiz için de eğitimimizi tamamen uygulanabilir ve gerçek ihtiyacımıza uygun bir program çerçevesinde canlandırmak gerekir. Bu noktalarda başarı ile ülke bayındır hale getirilecek ve millet zenginleştirilebilecektir.

Küçük bir program kadrosu söylemek gerekirse; Teşkilât baştan sona kadar halk teşkilâtı olacaktır. Genel yönetimi halkın eline vereceğiz. Bu toplantı kurulunda hak sahibi olmak, herkesin gayret içinde olması kuralına dayanacaktır. Millet, hak sahibi olmak için çalışacaktır.

Düzeltilecek şeyler ekonomi ve eğitimdir. Böylece ülke bayındır hale getirilecek, millet refah sahibi olacaktır.

Hiçbir millet ve ülkeye karşı saldırı düşüncesi beslemeyiz. Ancak varlığımızı korumak ve bağımsızlık için bir de ülkemizin bu dediğimiz alanda gönül rahatlığı ve sonsuz inançla çalışarak refahlı ve mutlu olmasını sağlamak için her zaman ülke ve milletimizi savunmaya gücü yetecek bir orduya sahip olmak idealimizdir.

Yönetim Kurulumuzda tüm bu ilkelerin korunması tabiî. Buna göre hükûmet, doğrudan doğruya Büyük Millet Meclisi’nin kendisidir. Böyle yönetim işlerini ülkede yapacak olan bir kurulun, türlü düşünce ve inançlar çevresinde toplanmış partilerden çok, ortak temel noktalara saygı gösteren kaynaşmış ve dayanışmacı bir kurul olması istenmeye değerdir. Ancak toplantı esaslarımızın kaynağı olan millete şimdilik hayat ve gerçek mutluluklarını üstüne alan kamuoyunu kapsayacak bir biçimde belirsiz olduğundan, bundan yararlanarak kendi düşünce ve inançlarının yerindeliği düşüncesinde direnecek bazı insanların yine bazı kimseleri kendi görüşlerine bağlaması ve sonuç olarak parti hâlinde kuruluşlar oluşturmanın olabilirliği yüksektir.

Buna karşılık bazı özel inanışların varlığı, belki de düşüncelerin çarpışması için yararlı olabilir. Ancak eskisi gibi millet ve ülkeden kaynak ve dayanak noktası almayan ve onun gerçek çıkarlarıyla hiç ilişkisi olmayacak şekilde ya sadece teorik veya duygusal ve şahsî programlar çevresinde parti kurmaya kalkışacak insanların milletçe iyi kabul edileceğini sanmıyorum.

Benim tüm düzenleme ve uygulamalarda davranış kuralı olarak esas saydığım bir şey vardır: O da oluşturulan kurum ve kuruluşların kişiyle değil, gerçekle sürdürülebildiğidir. Bundan dolayı herhangi bir program filânın programı olarak değil, fakat milletin ve ülkenin ihtiyacına cevap verecek düşünceleri ve önlemleri içermesiyle değerli ve saygın olabilir.

Misak-ı Millî çerçevesinde varlığımızı sağladıktan sonra gürültü çıkarıp bozgunculuk ve kötülük edecek ve toprak genişletmek düşüncesinde bulunacak adamlar ortaya çıkamaz. Bence buna imkân yoktur.
 

Eski15-02-2013, 14:55   #22
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

VEFATI


Bütün hayatı mücadele içinde geçen ATATÜRK’ün 1937 yılının sonlarına doğru sağlığı bozulmaya başlamıştı. Buna rağmen o dönemde yoğun bir biçimde bitmeyen bir heyecanla Hatay'ın ana vatana dahil olması için çalıştı. Kendisinde mevcut karaciğer kifayetsizliği 1938 yılı Ocak ayında daha da belirginleşti. Büyük Önder son günlerini İstanbul’da sürekli doktorların gözetiminde geçirdi. 10 Kasım 1938 perşembe günü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı.

ATATÜRK’ün vefatı, müdavim tabipleri Prof. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Mim Kemal Öke ve Dr. Nihad Reşat beyler ile müşavir tabipler Prof. Akil Muhtar Özden, Prof. Hayrullah Diker, Prof. Süreyya H. Serter, Dr. Kamil Berk ve Dr. Abravaya Marmaralı tarafından yazılan şu raporla tespit edildi: “Reisicumhur ATATÜRK’ün umumî hâllerindeki vehamet dün gece saat 24’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinciteşrin 1938 perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. 10 İkinciteşrin 1938.”



Atatürk'ün naaşı, tahnit edilerek Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalka yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı.



Cenazenin Ankara'ya nakil işlemi 19 Kasım cumartesi günü yapılacaktı. Nakil hazırlıkları bugüne kadar sürdürüldü. ATATÜRK’ün naaşı Dolmabahçe’den çıkarılmadan hemen önce, Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından cenaze namazı kıldırıldı. Kortej, Galata Köprüsü’nü geçecek, tabut Sarayburnu rıhtımına yanaşmış Zafer torpidosuna, oradan Yavuz zırhlısına çıkarılacaktı. Daha sabahın ilk ışıklarından itibaren çok sayıda vatandaş güzergâhı doldurmuş bulunuyordu. ATATÜRK’ün naaşı, 20 Kasım'da Ankara'ya getirildi.

Cenazeyi Ankara garında başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Meclis Reisi Abdülhalik Renda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, bakanlar, milletvekilleri, komutanlar olmak üzere protokolde bulunan bütün zevat karşılamıştır. Başbakan Celal Bayar, beyaz trende, tabutun arkasındaki vagonda ATATÜRK’ün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak ve bazı eski arkadaşları ile beraber İstanbul’dan gelenler arasında idi.

Türk bayrağına sarılı tabut, istasyondan Türkiye Büyük Millet Meclisi önünde hazırlanan katafalka konulur. Halkın ziyareti başlar. Burada komutanlar ve silâh arkadaşları tarafından tutulan saygı nöbeti, 20 Kasım 1938 pazar günü saat 10.30’da başlamış, 21 Kasım 1938 pazartesi törenin başlayacağı 09.00 saatine kadar devam etmiştir. Her rütbeden 6 subayın yer aldığı 45 “nöbet postası” ile bu saygı nöbeti gerçekleştirilmiştir.

21 Kasım'da büyük törenle Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale'de ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu. ATATÜRK’ün aziz naaşı, 10 Kasım 1953 tarihinde yapılan büyük bir devlet töreni ile Etnografya Müzesi’ndeki muvakkat (geçici) kabirden alınarak; Anıtkabir’deki ebedî istirahatgâhına tevdi edildi.



Anıtkabir’e nakil törenine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, İsmet İnönü, TBMM Başkanı Şükrü Saraçoğlu ve ATATÜRK’ün kız kardeşi Makbule Atadan hanımefendi başta olmak üzere; bütün mülkî ve askerî erkân ile kalabalık bir halk topluluğu katıldı. Kortej, Opera, Ulus, TBMM, Gar, Tandoğan meydanı güzergâhını takiben Anıtkabir’e ulaştı. Burada yapılan törende Cumhurbaşkanı Celal Bayar çok duygulu bir konuşma yaptı. Töreni milyonlarca insan radyodan yapılan naklen yayından dinledi. ATATÜRK’ün naaşı, şeref holünde tek parça mermerden yapılan mozolenin tam altında yer alan sekizgen odanın içinde hazırlanan mezarda, İslâmî kaidelere uygun olarak, dualarla “vatan toprağı”na defnedildi. O zaman altmış yedi olan bütün vilâyetler ile Kıbrıs’tan getirilen ve harmanlanan vatan toprağı büyük ATA’sını kucakladı. Bugün bu vilâyet toprakları ile sonradan vilâyet olan yerlerden getirilen toprakların numuneleri birer vazo içerisinde, ATATÜRK’ün mezarının etrafını süslemektedir.

 

Eski15-02-2013, 15:07   #23
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

ATATÜRK'ÜN NİŞAN VE MADALYALARI

MADALYALAR


Gümüş İmtiyaz Madalyası ( 1915 )

Çap. : 3.7 cm.
Env. No. : 841/732

Atatürk'e 30 Nisan 1915'te padişah V. Mehmet Reşat tarafından 19 ncu Tümen Komutanıyken verilen Gümüş İmtiyaz Madalyasıdır. Ön yüzünde Padişah II. Abdülhamit'in saltanat arması, arka tarafında ise "Devlet-i Aliyye-i Osmaniye uğrunda fevkalade sadakat ve secaat ibraz edenlere mahsus madalyadır" yazısı ve 1300 tarihi vardır. Yeşil kırmızı renkli şeritinde çapraz kılıç üstünde plaka yer almaktadır. Şerit üzerindeki plakada 1332 (1916) yılı eski yazı ile yazılıdır.


Gümüş Liyakat Madalyası ( 1915 )

Çap. : 2.5 cm.
Env. No. : 845/733

Atatürk'e Anafartalar Grup Komutanı iken 1 Eylül 1915'te padişah V. Mehmet Reşat tarafından verilmiş Gümüş Liyakat Madalyasıdır. Yeşil zırhlı kırmızı kevkez şeritte çift kılıç ve bir plaka üzerinde Osmanlıca olarak 1332 (1916) tarihi bulunmaktadır. Ön yüzünde II. Abdülhamit'in saltanat arması, arka yüzünde "Liyakat Madalyası, sadakat ve şecaat ibraz edenlere mahsustur yazısı ve 1308 (1891) tarihi yazılıdır.


Muharebe Liyakat Madalyası ( 1916

Çap. : 3 cm.
Env. No. : 1340

Avusturya-Macaristan Hükümeti tarafından 27 Temmuz 1916'da Atatürk'e verilen Üçüncü rütbe'den Muharebe Liyakat Madalyasıdır. Kırmızı beyaz çizgili bir kurdaleye bağlı, kırmızı beyaz renkli mineden haç şeklindedir. Ortası yuvarlak beyaz mine olup üzerinde "Ver Dienst" yazılıdır. Arka yüzü tamamen beyaz mine kaplı olup, haçın kollarını birbirine bağlayan metalden çelenk vardır.


Altın Liyakat Madalyası ( 1916 )

Çap. : 2.5 cm.
Env. No. : 848/734

Atatürk'e 17 Ocak 1916'da padişah V. Mehmet Reşat tarafından verilen Altın Liyakat Madalyasının ön yüzünde; padişahın tuğrasıyla saltanat arması, arka yüzünde Osmanlıca olarak "Liyakat Madalyası sadakat ve şecaat ibraz edenlere mahsustur" yazısı ve 1308 (1891) tarihi vardır. Madalyanın 2 cm. genişliğindeki etrafı yeşil zırhlı kırmızı kevkez şeriti üzerinde çift kılıç ve 1332 (1916) tarihli bir plaka bulunmaktadır.


Altın İmtiyaz Madalyası ( 1917 )

Çap. : 4 cm.
Env. No. : 842/739-A

1300 (1884) tarihli Muharebe Altın İmtiyaz Madalyası, 23 Eylül 1917'de padişah V. Mehmet Reşat tarafından Atatürk'e verilmiştir. Madalyanın ön yüzünde Padişah II. Abdülhamit'in saltanat arması, arka tarafında ise "Devlet-i Aliyye-i Osmaniye uğrunda fevkalade sadakat ve secaat ibraz edenlere mahsus madalyadır" yazılıdır. Genişliği 3.5 cm. olan yeşil-kırmızı bir şeritle göğüse takılmaktadır. Şerit üzerindeki plakada 1332 (1916) senesi eski yazıyla yazılmıştır. Çift kılıç muharebeye ait olduğunu göstermektedir.


Harp Madalyası ( 1918 )

Çap. : 7 cm.
Env. No. : 966/1517

1914 yılında I. Dünya Savaşı için özel olarak padişah V. Mehmet Reşat tarafından çıkarılmış, Harp Madalyası gümüşfakfondan (nikel, bakır, çinko alaşım) yapılmıştır. Beş köşeli yıldız şeklinde olup, uçları topuzludur. Bordo mineli, orta kısmındaki ayın içinde Sultan Reşat'ın El Gazilik Tuğrası ve 1333 (1917) tarihi bulunmaktadır. Arkasında "Sr. Exc. M.K.P." (Mustafa Kemal Paşa) ve Almanca ithaf ile "J.H. Werner Berlin" yazıları vardır. Bu madalya Atatürk'e 11 mayıs 1918 de Padişah VI. Mehmet (Vahdettin) tarafından verilmiştir.


İstiklal Madalyası ( 1923 )

Çap. : 3.5x4 cm.
Env. No. : 682/798

İstiklal Madalyası oval biçimli olup kırmızı, yeşil renkli kurdelesi vardır. Pirinçten olan madalya T.B.M.M. tarafından 21 Kasım 1923 tarihinde Atatürk'e verilmiştir. Ön yüzünde üstte Ankara şehrinin, ortada T.B.M.M. binasının silüeti bulunmakta bunun arkasında zafer ve barışa işaret eden güneş ışınları görünmektedir. Meclis'in sağında 23 Nisan, solunda ise 1336 (1920) tarihi yazılıdır. Meclis'in altında bulunan dünya haritası bilgiyi, orak ve tırpanlar tarıma önem verileceğini, iki taraftaki meşe dalları da barışı anlatır. En altta kağnısıyla köylü kadını tasviri yer almaktadır. Arka yüzünde ayyıldızla çevrilmiş olarak Misakı Milli sınırlarını gösteren Türkiye haritası ve en altta madalyanın yapılış yılı olan 1 Teşrinisani (Ekim) 1338 (1922) tarihi yazılıdır.

NİŞANLAR


Beşinci Rütbeden Mecidi Nişanı ( 1906 )

Çap. : 5.5 cm.
Env. No. : 854/738

Atatürk'e 25 Aralık 1906 tarihinde II. Abdülhamit tarafından Kurmay Yüzbaşı iken Şam'daki üstün hizmetlerinden dolayı verilmiş gümüş beşinci Rütbe'den Mecidi Nişanıdır. Ortasındaki dairesel alanda tuğra, bu kısmın etrafında kırmızı mineli fon üzerinde "Gayret, Hamiyet, Sadakat" sözleri bulunmaktadır. Alt kısmında 1268 (1851) tarihi, nişanın asılma yerinde ona bağlı kırmızı mineli ay yıldız vardır. Şua ve şua aralarında ay yıldız motifleri yer almaktadır.


İkinci Rütbeden Osmanlı Nişanı( 1916 )

Çap. : 6.5 cm. (Nişan)
Çap. : 9 cm. (Şemse)
Env. No. : 840/739

Gümüşten ikinci Rütbe'den Osmanlı Nişanı, Atatürk'e Kafkas Cephesi Muharebelerinde gösterdiği üstün başarılarından dolayı 1 Şubat 1916 tarihinde V. Mehmet Reşat tarafından verilmiştir. Çift kılıçlı yeşil mineli ve yedi köşeli yıldız şeklindedir. Ortadaki kırmızı mine üzerinde altından "El müstenit bitevfikat el-rabbaniye Abdülaziz Han Melik-ül Devlet-ül Osmaniye" yazısı bulunmaktadır. Yazının altında hilal motifi vardır. Yedi köşeli yıldızın uçları topuzludur. Kılıçlı şemsenin göbeği aynı işlemeli olup, yedi şualı sekiz şubeden (köşe) yapılmıştır.


İkinci Rütbeden Mecidi Nişanı ( 1916 )

Çap. : 6.5 cm. (Nişan)
Çap. : 8.5 cm. (Şemse)
Env. No. : 837/737

Gümüşten ikinci rütbeden Mecidi Nişanıdır. Atatürk'e 12 Aralık 1916'da 16 ıncı Kolordu Komutanı iken V. Mehmet Reşat tarafından olağanüstü başarıları nedeniyle verilmiştir. Nişan beşer şualı, yedi şubeden (köşe) ibarettir. Ortasında padişahın tuğrası yer almakt, etrafında kırmızı mineli fon üzerinde altın yazı ile yazılmış "Gayret, Hamiyet, Sadakat" sözleri bulunmaktadır. Alt kısmında 1268 (1851) tarihi yazılıdır. Şua aralarında ay yıldız motifleri yer almaktadır. Şemsesi aynı modelde işlenmiş olup, şua üzerlerinde ay yıldız motifleri vardır.


Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı ( 1917 )

Çap. : 6.5 cm. (Nişan)
Çap. : 10 cm. (Şemse)
Env. No. : 841/732

Gümüşten birinci Rütbe'den Kılıçlı Mecidi Nişanıdır. Atatürk'ün üstün başarıları nedeniyle 16 Aralık 1917 tarihinde verilmiştir. Ç,ift kılıçlı nişan, beşer şualı yedi şubeden (köşe) ibarettir. Ortasında padişahın tuğrası yer almakta, etrafında kırmızı mineli fon üzerinde altın ile yazılmış éGayret, hamiyet, Sadakat" sözleri bulunmaktadır. Alt kısmında 1268 (1851) tarihi yazılıdır. Şua aralarında ay yıldız motifi ve nişanın asılma yerinde ona bağlı kırmızı mineli ay yıldız vardır. Şemsesi aynı modelde çift kılıçlıdır. Şua üzerlerinde ay yıldız motifleri bulunmaktadır.


Demir Salip Nişanı ( 1917 )

Çap. : 4.5 cm.
Env. No. : 960/1535

İkinci rütbeden Demir Salip Nişanı, Atatürk'e 9 Eylül 1917 yılında Alman Hükümeti tarafından verilmiştir. Üzerinde taç kabartması, ortada "W" harfi ve harfin altında 1914 tarihi yazılıdır.


Alüyülala Nişanı ( 1923 )

Afgan Kralı Amanullah han tarafından 27 mart 1923 tarihinde Atatürk'e verilmiştir. Yuvarlak biçimli gümüş nişanın kenarları şua biçiminde sivri yapılmıştir. Altın kaplama olan orta kısımda bir bina motifi yer alır.Binanın her iki yanında bayrak, alt kısmında çift kılıç kabartması işlenmiştir. Hamaili şemsesinde de nişanla aynı modelde çift zincirle tutturulmuş sekiz parça vardır. Bu parçaları birleştiren meşe dalları arasındaki üst yüzü bombeli plakanın üzerinde güneş kursu motifi yer alır. Bu plakayla aynı modelde yapılmış, halkalı bir parça daha bulunmaktadır. Alüyülala Nişanıdır.


Murassa Nişanı ( 1925 )

Uz. : 5 cm.
Env. No. : 830/700

Atatürk'e Türk Tayyare Kurumu tarafından 20 mayıs 1925'te verilen platinden murassa nişanın 131 adet pırlanta ve bir adet zümrüt taşı vardır. Büyük taş 2 krattır. Alt ortadaki ay yıldızın her iki yanından açılıp, yukarıya doğru daralan tepe noktasında yıldızla birleşen bir çelenk vardır. Çelengin ortasında tayyare figürü bulunmaktadır. Büyük taş, yıldızın ortasında, zümrüt taş ise tayyarenin ucundadır.
 

Eski15-02-2013, 15:11   #24
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Hayatı;

VASİYETNAMESİ


Atatürk'ün kendi el yazısıyla
düzenlediği vasiyetnamesi


Atatürk'ün vasiyetnameleri, bugün saat 15.30'da tereke işlerine bakan Ankara Üçüncü Sulh Hukuk Mahkemesinde açıldı. Adliye Vekili Hilmi Uran, Dahiliye Vekili ve Parti Genel Sekreteri Refik Saydam, Hariciye Vekili Şükrü Saracoğlu, mebuslardan Mehmet Somer (Kütahya) bu celsede bulundular.

Atatürk'ün hemşireleri Bayan Makbule saat 15.30'da geldi. Hakim Selçuk vasiyetnamenin açılmasına müteallik resmi vazifesine başlamadan evvel hadisenin arzettiği ehemmiyet itibarile vekillere ve Bayan Makbule'ye hitaben bir iki söz söyledi. Bu sözlerle, Atatürk'ün büyüklüğünü ve üfulile bıraktığı acıyı bu hazin celse vesilesile de tebarüz ettiren hakim Selçuk, sözlerini şöyle bitirdi:

" Büyük milletimize ve size can ve gönülden ve içten gelen taziyetlerimi saygı ile sunarım." Bundan sonra resmi vazifeye başlandı. Hakim, üzeri muhtelif mühürleri ve Büyük Şefin imzasını havi bulunan bir zarfı, hali hazırdaki vaziyetini zapta geçirmek suretile tesbit ettikten sonra açmıştır.

Bu zarfın içinden ikinci bir zarf ile ayrıca bir kağıt çıkmıştır ki, bu kağıt Atatürk'ün, Taptas hanında Altıncı Noter İsmail Kunter'in, Hasan Rıza Soyak'ın ve Dr. Neşet Ömer İrdelp'in imzalarını havi olan bir zabıt varakasıdır. Hakim, noter tarafından tutulmuş olan ve meali aşağıda münderic bulunan bu zaptı alenen okumuştur.

" Bugün 6 Teşrinievvel 1938 (6 Kasım 1938) saat 11'i 10 geçerek dairemde işle meşguliken Atatark'ün beni çağırdığını tebliğ ettiler. Saraya gittim. Huzurlarına çıktım. Orada Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak ile Dr. Neşet Ömer İrdelp hazır olduğu halde Atatürk üstü kapalı ve mühürlü bu zarfı bana uzattı ve:

" Bu benim vasiyetnamemdir. Size teslim ediyorum. Kanunu icabatını icra edersiniz, dedi. İşbu zaptı huzurlarında tanzim ettim, altını hem Atatürk hem de hazır bulunan Hasan Rıza Soyak ile Dr. Neşet Ömer İrdelp benimle birlikte imza ettiler."

Hakim, bu zabıt mündericatını mahkeme zabıtlarına geçirtmiş ve bunu müteakip zarfın şimdiki halini tavsif ettikten ve üzerinde bulunan mühürlerin ve imzaların aynen muhafaza edilmiş olduğunu tesbit eyledikten sonra bu ikinci zarfı da açmıştır. Ki, bunun içinden bizzat Atatürk'ün kendi elleriyle yazılmış olan vasiyetname çıkmıştır. Hakim bu vasiyetnameyi alenen okumuş, aynen zapta geçirttikten sonra kanuni merasimi ikmal ettikten sonra celseye nihayet vermiştir. Atatürk'ün bugün açılan vasiyetnamesi aşağıdadır:

Dolmabahçe 5.9.938 pazartesi malik olduğum bütün nukud ve hisse senetleriyle Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul, emvalimi Cumhuriyet Halk Partisine atideki şartlarla, terk ve vasiyet ediyorum:

1-Nukud ve hisse senetleri, şimdiki gibi, iş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.

2-Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda 1000, Afet'e 800, Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200 lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki gibi 100'er lira verilecektir.

3-Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.

4-Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.

5-İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç olacakları yardım yapılacaktır.

6-Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumlarına tahsis edilecektir.

K.ATATÜRK

[Cumhuriyet,29 Kasım 1938]
 

Eski15-02-2013, 18:30   #25
SerKan1923
 
ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK - SerKan1923
Exclamation ℂ★ ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN, Yurt İçi Gezileri'nden Kesitler.

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN, TBMM'NİN, 4'ÜNCÜ DÖNEM AÇILIŞ KONUŞMALARI.

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN, CUMHURİYET'İN, 14'üncü Yıl Kutlamalarındaki Konuşmaları.

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
YILDIRIM ORDULARI GRUP KOMUTANI ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Emir Komutasındaki Çanakkale Savaşı'ndan Kesitler.

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
MONDROS MÜTAREKESİ 30 EKİM 1918

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN, Samsun'a Çıkışı.

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Ve Milli Mücadeledeki Arkadaşlarının İnanılmaz Azimleri Sonucu İtilaf Devletlerinin İstanbul'u Terkedişlerinden Kesitler.

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN, Hayatından Kesitler. . .

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN, Aramızdan Ayrılışları. . .

YouTube Video
HATA: Videoları görebilmek için tarayıcınızda flash yüklü olması gerekmektedir.
ULU ÖNDER BAŞBUĞ Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN, Naaşının Anıtkabir'e Nakilleri. . .
 

Cevapla





Şu Anda Konuyu Görüntüleyenler: 1 (0 üye ve 1 misafir)
 

Forum saati Türkiye saatine göredir. GMT +2. Şuan saat: 19:04.
(Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.)



pvp serverler, su kaçağı, ukash, kırmızı shop, kız oyunları, su kaçağı, http://www.antalya-club.com


İçerik sağlayıcı paylaşım sitelerinden biri olan Wardom Internet Adresimizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Wardom hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetler için webmaster \@wardom.org adresi ile iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 3 (üç) gün içerisinde Wardom yönetimi olarak tarafımızca gereken işlemler yapılacak ve avukatlarımız size dönüş yapacaktır.