18 yüzyılda Arabistan’ın Necd bölgesinde ortaya çıkan Vehhabilik

alpay29
Super Moderator
Site Yetkilisi
Konu içeriğini görebilmek için lütfen sayfayı aşağı kaydırın ya da buraya tıklayın. İçerik hemen aşağıdadır.

Siteyi reklamsız gezmek için lütfen üye olun ya da giriş yapın.
























image0015.jpg


Giriş:

18. yüzyılda Arabistanın Necd bölgesinde ortaya çıkan Vehhabilik, dini, coğrafi, siyasi, sosyo-kültürel arka planının etkisiyle bölgesel bir hareket olmaktan çıkarak Arabistanın tamamını etkisi altına alan bir hareket haline dönüşmüştür. İlk dönem Vehhabiliğinin yayılmasında sıralanan unsurların yanında hareketin lideri Muhammed b. Abdilvehhabın kişisel özellikleri de önemli bir etken olarak karşımıza çıkar. Başlangıçta Arabistan içerisinde yayılan hareketin daha sonraları dünyanın değişik bölgelerinde önemli ölçüde taraftarlarının oluştuğu dikkati çeker. Vehhabilik bugün Suudi Arabistan'ın resmi mezhebidir. Hint müslümanları içinde bu mezhebin yolcuları, Mısır'da ve bazı yerlerde taraftarları vardır. Vehhâbi ismi, kurucusunun hayatında muhalifleri tarafından verilmiştir. Bugün bu isimle anılmaktadır. Vehhâbiliğe Türk tarihinde Haricilik hareketi olarak bakılmış ve o şekilde isimlendirilmiştir. Vehhâbiler, kendilerine Muvahiddûn derler ve Ahmed b. Hanbelin mezhebini devam ettiren Sünniler olarak görürler. Amelde ve itikadda Hanbeli olarak kendilerini nitelendirirler. Müstakil bir mezhep durumundadır. Tevhid konusunda tartışmalarda bulunmuş olan Muhammed b. Abdülvehhab dinin, doğrudan Kurân ve Sünnetten öğrenilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Çalışmamızda Vehhabiliğin ortaya çıkışından, ideolojisinden, Arabistan Yarımadasında girdiği mücadeleden ve günümüz Vehhabiliğinden bahsedeceğiz.

Vehhabiliğin Ortaya Çıkışı ve İdeolojisi :

Arabistanâın Necd bölgesinde Muhammed b. Abdülvehhabın (1206/1792) liderliğinde gelişen Vehhabi hareketi, Müslümanların İslamâdan uzaklaşıp bidatlere sarıldıkların iddia edip, Kuran ve Sünnete dönülmesi gerektiği söylemiyle ortaya çıkmıştır.[1] Bazı dînî hareketler, Vehhâbilikle benzer görüşlere sahip olduğu için Vehhâbiliğe benzetilmişlerdir. Bu noktada Vehhâbiliğin Lideri Muhammed b. Abdilvehhâbın görüşleri ön plana çıkmaktadır. İbn Abdilvehhâbın görüşlerinin temelini tevhîd anlayışı oluşturmaktadır. Onun şirk, bidat, dua, kabir ziyareti, şefaat gibi diğer bütün düşünceleri tevhîd anlayışına göre şekillenmiştir.[2]

Ehli sünnet ile aralarındaki temel farkın tevhid anlayışı konusunda olduğunu savunan vehhâbîler, bu hususu belirtmek için kendilerini muvahhidûn (muvahhidler) olarak adlandırırlar. Onlara göre tevhîd inancı; kalble, dille ve amelle gösterilmelidir. Bunlardan biri eksik olursa, o kişi müslüman değildir. Yâni amel ve ibâdet, îmânın parçasıdır. Bir farzı yapmıyan, meselâ farz olduğuna inandığı hâlde bir namazı kılmayan dinden çıkar. Vehhabilere göre bunlar öldürmeli, malları da vehhâbilere taksim ettirilmelidir.

Vehhabiler, Kurân-ı Kerîm ve sünnet dışındaki her şeyi bidat olarak vasıflandırmışlardır. Kuran-ı kerîm ile hadîs-i şeriflerden sonra delillerin iki kaynağı olan icmâ ve kıyâsı reddedetmektedirler. En büyük bidat olarak mezar ve türbe yapılmasını, buraların ziyaret edilmesini kabul ederler. Vehhabi anlayışına göre mezarlar üzerine türbe yapmak, türbelerde namaz kılmak, orada hizmet ve ibâdet edenlere kandil yakmak ve ölülerin ruhuna sadaka adamak uygun değildir. Bu yüzden Arabistandaki mezar ve türbeleri yıkmışlardır. Namazın mutlaka toplu ve mescidde kılınması gerektiği inancındadırlar. Zikri ve nafile namazı yasaklamışlar, vakıf kurumunu da bâtıl saymışlardır.

Vehhabiliğin ana ilkeleri aşağıdaki maddelerde toplanabilir:[3]

*Tevhide, yani Allahın birliğine inanmayanın malı, canı helaldir.

*İbadet imanın içinde gizlidir, ibadet yapılmaz ya da eksik yapılırsa iman olamaz.

*İbadet etmeyen veya eksik ibadet edenin kestiği yenmez. Bu kişinin canı da malı da helaldir. Bu kişilere karşı cihad ilan edilir.

*Kuran kesin delildir. Kuran ayetlerini yorumlamak küfürdür.

*Allah'a aracısız ibadet şarttır. Mürşid, şeyh, veli, aracı, hoca, evliya ve dervişlik küfürdür.

*Dört hak mezhep; Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli dışındaki mezhepler; kelam, tasavvuf, tarikat yasaktır.

*Kur'an ve hadisten başka her şey hurafedir, batıl inançtır.

*Mezar, türbe yapmak, adak adamak, kabir ziyareti puta tapmakla eştir.

*Namazı cemaatle kılmak şarttır.

*Sigara, nargile, içki ve kahve içene kırk değnek vurulur.

*Vakıf kurmak batıldır. Vakıf kuranlar servetlerini kaçıranlardır.

*Muska, tespih, zikir, sünnet ve nafile namaz batıldır.

*El öpmek, boyun kırmak, evliya kabri ve sakalı şerif ziyareti, mevlit ve kaside okumak, çalgı dinlemek, eğlenmek yasaktır.

Vahhabiliğe bir mezhep denir mi, yoksa bu, Selef mezhebine dönmek ve İbn-i Teymiyye mesleğini ihya etmek midir? Vahhabiler: biz itikatta Selef, amelde Hanbeli. mezhebindeyiz; esasen Ahmet b. Hanbel. itikat hususunda Selef mezhebinin nasçı (Eseriye) kolunu temsil eder, onun amelde de yolu budur, binaenaleyh biz amelde ve itikatta Hanbeli'yiz, Vahhabilik diye bir şey yoktur, Muhammet b. Abdülvahhap ilmen ve fiilen bu mezhebi yenileyen bir şeyhülislam olmaktan başka bir şey değildir, derler. Ancak, bunların, amelde ve itikatta yeni bir takım esaslar kabul ettiklerini, taassupta kan dökecek derecede ifrata vardıklarını,fikir ve vicdan hurriyeti tanımadıklarını, birçok yerlerde Ahmet b. Hanbel'den de, İbn-i Teymiyye'den de ayrıldıklarını söyleyenler vardır.[4]

İbn Abdilvehhab, Deriyyede Kitab-Tevhid kitabındaki görüşlerini yaymaya, insanları şirk ve biatlerden kurtararak dine girmeye davete başladı. Kendilerine uymayanları, yani ona göre hak dine girmeyenleri kılıçla yola getirmenin gereği üzerinde duruldu. O, insanların dalâlete düştüklerini, mezar ve türbe ziyaretleri, tarikatlara girme ve benzeri işler yüzünden tevhidin bozulduğunu; dolayısıyla onların şirke batmış müşrikler olduğunu ileri sürerek, kan ve mallarının kendilerine inanan muvahidlere helal olduğunu ilan etti. Necd bölgesinde bu görüşler yaygınlık kazanmıştır.[5] Necddeki doğduğu yer olan Uyeyne kasabası ve çevresindeki eğitim faaliyetleri yanında Hicaz ve Yemen gibi uzak bölgelerdeki ulemalara mektuplar göndererek kısa sürede ismini duyurdu. Özellikle bedevi çevrelerinden birçok taraftar buldu. Necdde fikirlerine karşı ortaya çıkan muhalif grup nedeniyle bu bölgeden ayrıldı ve Bağdatın güney batısında bulunan Deriye şehrine yerleşti. Burada kendisinin en büyük destekçisi ve mezhebin siyasi kanadının kurucusu Muhammed b.Suud ile tanıştı. İkisi birbirlerine yardım etme hususunda anlaştılar. 1744 yılında yapılan ve Deriye Sözleşmesi olarak bilinen bu anlaşma ile Muhammed b.Abdülvehhab fikirlerini savunacak maddi güç elde etmiş oldu. İbn Suud ise bu mezhep sayesinde nüfuz ve hakimiyet bölgesini genişletecekti.[6]

Osmanlı-Vehhabi Savaşları :

İslami prensipleri esas alan bir devlet kurmak, bu devletin gücünü kullanarak Arabistandaki müşrik ve bidatçı unsurları ortadan kaldırmak, halka gerçek tevhit inancını kabul ettirmek ve bütün bunları gerçekleştirmek için güç birliğine gitmek Deriye sözleşmesinin temellerini oluşturuyordu. Bu hareketin dini lideri İbn Abdülvehhab , İbn Suudu meşru bir siyasi lider olarak kabul ediyor ve ona biyat ediyordu. İbn Suud, Abdülvehhabın dini daveti için gerekli olan siyasi ve askeri gücü temin etmekle görevliydi. Bu anlaşma kısa sürede meyvesini verdi. İbn Suudun ölüm tarihi olan 1765 yılına kadar bütün Necd Suudilerin yönetimi altına girdi.[7]

İbn Abdülvehhab, 1206/1792 yılında öldüğü zaman, bu hareketin Muhammed İbn Suud tarafından zaten başlatılmış bulunan siyasi cephesi, daha bir ağırlık kazanır. İbn Suud zamanında başlayan toprak kazanma faaliyetleri, onun ölümünden sonra oğlu Abdülaziz zamanında da sürdürülür. Bu kadar süratle toprak kazanıp Necde hâkim olmalarında, şüphesiz Osmanlı hükümet merkezinden uzakta oluşları ve en önemlisi Osmanlı Devletinin Rus ve İran savaşları ile uğraşma mecburiyeti iyi bir fırsattı. Osmanlı Devletinin bu zayıf halinden istifade ile faaliyetlerini arttıran Vehhâbiler, Basra Körfezi civarında hâkimiyet kurdukları gibi, Necefde Şiilerle geçen bir tartışma sonucu bazı Vehhâbilerin öldürülmesini bahane eden Abdülaziz b. Suud, 1802de Kerbela törenlerine katılan binlerce insanı kılıçtan geçirdi ve Hz. Hüseyinin türbesi yağmalandı.. Taif, Mekke ve Medine ele geçirildi.[8]

Mekke Şerifi Galip kısa bir süre sonra Mekkeyi geri alınca Abdülaziz, Necde geri dönmek zorunda kaldı. 4 Kasım 1803te de Kerbela olayının intikamını almak isteyen bir Şii tarafından öldürüldü.[9] Abdülazizin ölümü üzerine yerine geçen oğlu Suud bin Abdülaziz, 1805 yılında ordusuyla Hicaza girerek Medine ve Mekkeyi ele geçirdi. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa 1812-1813 yılları arasında Mekke, Medine ve Taifi Vehhabilerden geri aldı ve 1818e kadar savaşa devam edildi.

Suudi ailesinden Türki b. Abdullah, Deriyenin işgalinden sağ kurtulmuştu. Türki, Necdin Suud ailesi adına tekrar kontrolü için 1820den itibaren çalışmalara başladı. 1822de Riyadı ele geçirerek faaliyetlerinin merkezi haline getirdi. Osmanlılar yanında İngilizlerin de bölgeye ilgisi artmakta idi. Süveyş Kanalına ve Hindistana yakın olmasından dolayı Arabistan Osmanlılar ile İngilizler arasında nüfuz mücadelesinin yaşandığı bir bölge olmuştu. Türki bazen Osmanlılara bazen de İngilizlere yakınlaşarak siyasi hedeflerinden pek çoğunu gerçekleştirdi. 1834âde ailesinden birisi tarafından öldürülünceye kadar, Necd dışında Ahsa ve Bahreyni de ele geçirmişti. Bu nedenle Türki 1892 yılına kadar devam edecek olan II. Suud Devletinin kurucusu sayılmaktadır. Türkinin yerine oğlu Faysal geçti, Faysal babasının yayılmacı siyasetini devam ettirdi. Arabistanın değişik bölgelerinde Mısır ordusu ile savaşmak zorunda kalan Faysal yenildi ve 1838de esir düştü. Kahireâde hapsedildi.[10]

1840lardan itibaren Mehmet Ali Paşanın Osmanlı ile ilişkileri bozulmaya başladı. Paşa bağımsızlığını ilan edince Mısır ordusu merkezi güçlendirmek için Arabistandan çekilmek zorunda kaldı. Faysal bu karışıklıklardan yararlanarak beş yıllık esaretten sonra kaçmayı başardı ve devletin başına yeniden geçti. Faysal 1865de öldükten sonra Suudi ailesi içerisinde iç çekişmeler ve taht kavgaları başladı. Bu da aileyi zayıflattı. Aynı zamanda kuzey Necd’in bedevi kabilerlerinden biri olan Şemmarın lideri Muhammed b.Reşid, güçlü bir siyasi yapı kurmuştu. Reşid, Suudi ailesinin içinde olduğu durumdan yararlanarak, Ahsa, Necd ve Riyadı ele geçirdi. Fakat Suudi ailesine dokunmadı. Ailenin başına Faysalın oğullarından biri olan Abdurrahmanı geçirdi. Bir süre sonra Abdurrahman, Reşidin kontrolünden çıkmak için girişimlerde bulununca Reşid 1891de Riyadı tamamen kendi kontrolüne aldı. Suud ailesi Riyaddan çıkmak zorunda kaldı. Önce Bahreyne oradan da Kuveyte geçtiler, Osmanlı Devleti tarafından Abdurrahman ve ailesine maaş bağlandı. Aile bu maaşla ve Kuveyt emirinden aldıkları yardımla geçimini sağlıyordu.[11]

Bugünkü Suudi Arabistan devletinin kurucusu olan Abdülaziz ibn Suud, Abdurrahmanın oğludur. Babası ile geçirdiği sürgün hayatından sonra 1902de ailesinin eski topraklarını ele geçirmek için harekete geçmiş ve 15 Ocak 1902de Riyada hakim olarak, Suudi hakimiyetini yeniden canlandırmıştı.[12] Emirliğin başına geçen Abdülaziz, bölgedeki hakimiyetini genişletmek için Reşidoğulları ile mücadele etti. Reşidoğullarının bölgeyi Osmanlı himayesi altında yönetmesi Suudileri ve Osmanlılar karşı karşıya getirdi. Suudiler ile Osmanlılar arasında ilk temas 1904 Haziranında gerçekleşti. Bu savaşta yenilen Abdülaziz, aynı yılın sonbaharında yapılan savaşta Osmanlılara ve İbn Reşidâ„¢e karşı başarı kazandı. Bu savaşın sonunda ilginç bir gelişme yaşandı. Osmanlıların Necdde yaptığı askeri takviyeden çekinen İbn Suud Osmanlı padişahına yazdığı mektuplar ile olayın sorumluluğunu İbn Reşide atıyor, af diliyor ve bağlılığını bildiriyordu. Bunun sonucunda 1905de bir Osmanlı temsilcisi ile Abdülazizin babası Abdurrahman bir araya geldi. Abdurrahman, kuzey Necdde bir Türk garnizonunun bulunmasından memnunluk duyacaklarını, tek istedikleri şeyin de İbn Reşidin bölgeden uzak tutulması olduğunu temsilciye bildirdi. Bu görüşmenin sonucunda bir Osmanlı birliği bölgeye yerleştirildi. Bu arada İbn Suud, ezeli düşmanı İbn Reşidi 1906da yenmeyi ve öldürmeyi başardı. Reşidden kurtulan İbn Suudun Osmanlı birliğine ihtiyacı kalmamıştı. Çevredeki kabilelere Türk garnizonuna giden kervanlara yol vermemelerini emreden Suud, Türk birliğini savaşmadan bölgeden çıkarmayı başardı. Açlık, hastalık, ardından da firarlar başlayınca Türk garnizonu bir daha dönmemek üzere Necdi terk etti.[13] Necdden sonra İbn Suudun yeni hedefi, ahsa oldu ve burada da Osmanlılar ile karşılaştı. 1913de Osmanlı birliğini teslim olmaya mecbur etti ve bütün Ahsa bölgesini ele geçirdi. Osmanlı Devleti, İbn Suudu yanına çekmek, en azından Onu İngilizlerin yanına itmemek gayesiyle Ahsaâdaki bu oldu bittiye tepkisiz kaldı. Nitekim 1914 Mayısında Osmanlı ile Abdülaziz ibn Suud arasında imzalanan anlaşma gereğince Abdülazize Bab-ı Aliye bağlı kalmak ortak düşmanlara karşı ittifak yapmak şartıyla Necd valiliği ve paşa unvanı verildi.[14]

1914te I.Dünya Savaşının başladığı sıralarda hanedanın başında olan Abdülaziz İbn Suud, Doğu Arabistaa kadar hakimiyetini genişletti. Osmanlıya karşı Basra Körfezi şeyhlikleri ve Adeni elinde bulunduran İngilizlerle ilişkiler kurdu. I.Dünya Savaşı sona erdiğinde fetihlerini sürdürerek Kuzey ve Güney Arabistanda yeni yerler ele geçirdi.

İngilterenin Doğu ve Güneydoğu Arabistana ilgisinden haberdar olan Abdülaziz ibn Suud, doğuda bulunan prenslikler ve şeyhliklere karşı hiçbir şey yapmayıp yalnızca iki önemli rakibinin kaldığı Batı ve Güneybatı Arabistana konsantre oldu. Bu rakipler, Türklere karşı olan Arap isyanının kahramanı Şerif Hüseyinin Hicaz Krallığı ile yarımadanın güneybatı köşesindeki Yemen İmamlığı idi.[15]

Savaşla beraber, Necd Sultanı Abdülaziz ile Mekke Şerifi Hüseyin arasında bir rekabet başladı. Hüseyin, İngiltere ile yaptığı anlaşmalara dayanarak 1916 Ekiminde kendisini Arap Memleketleriânin Kralı ilan edince, bu rekabet daha da şiddetlendi. Savaştan sonra, Hüseyinin bir oğlunun Irak, diğer bir oğlunun Ürdün ve kendisinin de Hicaz Kralı olması, Haşimi ailesine arap dünyasında büyük bir ağırlık sağlıyordu. Abdülaziz bundan da hoşlanmadı. Nihayet, 3 Mart 1924te Türkiyede Hilafetin ilgası üzerine Hicaz Kralı Hüseyinin 7 Mart 1924te kendisini Halife ilan etmesi bardağı taşıran damla oldu. Abdülaziz 1924 Ağustosunda Hicazâa savaş açtı. Ekim ayında Suud kuvvetleri Mekkeye girdi. Hüseyin, oğlu Ali lehine tahttan feragat ederek İngilizlerin yardımı ile Kıbrısa kaçtı. 1931 de de öldü. Oğlu Ali Abdülazize karşı bir süre dayandıysa da , 1925 Aralık ayında Ciddenin de Suudların eline geçmesiyle bütün Hicaz Abdülazizain eline düşmüş oluyordu. Abdülaziz İbn Suud, 1926 Ocak ayında kendisini Hicaz Kralı ve Necd Sultanı ilan etti. 1932 de de bütün bu topraklar üzerindeki Suud egemenliği Suudi Arabistan Krallığı adını aldı.[16] Krallığın Suudi Arbistan olarak değiştirildiği 1932 yılının Eylül ayına dek İbn Suud bu unvanını korudu. Bu gelişmelerin ardından barışçı süreç başladı. İbn Suud, İran, Irak, Türkiye ve uzun tartışmaların ardından da Trans-Ürdünle dostluk anlaşmaları yaptı.[17]

Vehhabiliğin Arabistan Dışındaki Etkileri:

Vehhâbîliğin Arabistan dışındaki etkileri asıl XX. yüzyılda belirginleşmiştir. Gelişen ulaşım ve iletişim imkânları farklı ülkelerdeki değişik cemaat ve kuruluşların Necidli ulemâ ile irtibatını kolaylaştırmıştır. Bunlar arasında Hindistan Ehl-i hadîs cemaati ile Mısırdaki Ensârüs-sünnetil-Muhammediyye cemiyeti en eski oluşumlar diye zikredilebilir. Nijeryada İzâle cemaati, Malide Subbanu hareketi ve Moritanyada Müceydirî ekolü, Mâlikî medreselerine ve ülkelerindeki tarikatlara karşı duruşlarıyla Batı Afrikaâdaki diğer İslâmî akımlardan farklılaşmıştır. Yemendeki Demmâc Dârülhadîsi, Suudi Arabistan okulları dışında Vehhâbî akımının günümüzde varlığını sürdüren en önemli öğretim kurumu sayılabilir. Diğer İslâm ülkeleriyle Avrupa ve Amerikada kurulmuş olan çeşitli davet teşkilâtları, yayınevleri, cami vakıfları ve öğrenci dernekleri bulundukları bölgelerde Vehhâbî öğretilerinin propagandasını üstlenmiş durumdadır. Koyu Batı kültürü aleyhtarlığı söz konusu kuruluş ve cemaatlerin en belirgin ortak karakteridir. Bu aleyhtarlığı siyasî alanlarda ve militer usullerle yürütmeyi hedefleyen, Batı kaynaklarınca cihâdîler diye nitelendirilen, Vehhâbîlik etkisindeki büyüklü küçüklü şiddet yanlısı organizasyonlar da çeşitli yerlerde varlıklarını sürdürmektedir. Cezayirdeki Cemâatüs-Selefiyye lid-davâ vel-kıtâl, Endonezyadaki Leşger-i Cihâd bu tür teşkilâtlardandır.[18]

Sonuç :

Vehhabîler'in ana muhalifi Osmanlı hükümetiydi. Çünkü onlar bu hükümetin yetkisine meydan okumuş ve onu bir tarafa itmişlerdi. Nitekim Vehhabi isyanında İslam'ın ilk yıllarındaki Harici isyanını hatırlatan, izlere rastlanmaktadır. Bir başka deyişle onlar da bir idealizmin zorlayıcı etkisiyle kaba ve dar görüşlü usullere baş vurarak islahat yapmak istemişlerdi. Fakat alışılagelmiş olan İslam geleneği daha önceleri Hariciler'in usûllerine nasıl karşı koymuşsa Vehhabi usüllerine de öylece karşı koydu. İslam tarihinde görülen birçok aşırı muhafazakar ıslahat hareketlerinin yol açtığı ilginç ve sık görülen bir garabet vardır. Onlar ıslahatçı bir gaye için bütün ümmeti birleştirmek amacında yola çıktıkları halde, çok geçmeden mevcut birliği bile bozmaya ve ona karşı silaha sarılmaya yönelmişlerdir. Mesela Abdülvahhab önemli tenkitlerinden birinde İslam öncesi Arap toplumunun-zımnen de kendi yaşadığı devirdeki İslam toplumunun- yeteri kadar birlik içinde olmadığını ve baştaki yöneticiye itaat edilmediğini ifade etmektedir. Buna rağmen kendi başlattığı hareket daha ilk safhalarında bile silahlı başkaldırmalara yöneldi ve toplumun birliğini daha çok bozdu.[19]

İslâmda kişinin mal ve can emniyeti sağlam bir şekilde koruma altına alınmış ve toplumun huzurunu bozan hareketler yasaklanmışken; Vehhâbîlerin Müslümanları basit sebeplerle şirke nispet ederek katletmeleri ve mallarını yağmalamaları müslümanların büyük çoğunluğu tarafından tasvip edilmemiştir. Farzları yerine getirmeyen Müslümanları Vehhâbîlerin küfre nispet etmesi veya işlediği bir günahtan dolayı Müslümanlara müşrik muamelesi yapıp onları öldürmesi, İslâm dünyasının huzurunu bozmuş ve sosyal barışa zarar vermiştir.

Vehhâbîlerden esinlenerek İslâmda reform iddiasını gündeme getirenler, İslâm dünyasında genel mânada kabul görmemiştir. Zira İslâmın temel kaynağı olan Kuran ve Sünnet, Asr-ı Saâdetten günümüze kadar orijinal haliyle geldiğinden İslâmda reform söz konusu olamaz. Nitekim reform, aslı bozulan Hıristiyanlıkta yapılmaya çalışılmıştır.

Müslümanlar arasında sosyal barışın tesisinde ve devamında doğrudan akaid ile alakası olmayan ve bazen günlük olarak değişen siyasi olaylara itikadi bir renk vermeden değerlendirmeye tabi tutulması durumunda daha doğru bir karara ulaşılabileceğini söyleyebiliriz. Bu kararın ferdî ve ictimaî huzura katkı yapacağı esasından hareketle bir meselenin imanla alakasının kurulmasında son derece hassas hareket edilmesinin önemli olduğunu değerlendirebiliriz. Bu itibarla kalpteki tasdiki ortadan kaldırmayan amelinden dolayı bir Müslümanı küfre nispet etmekten uzak durmak, ferdin huzuru ve toplumun barışı açısından çok önemli hale gelmektedir. Ayrıca günahından dolayı bir Müslümanı öteleştirmek ve yabancılaştırmak yerine; onun İslam dairesinde tutularak eksik veya yanlışlarının düzeltilme yoluna gidilmesinin daha sağlıklı bir netice vereceğini değerlendirilmektedir.

Osmanlının dağılmasından sonra emperyalist güçlerin istilasında kalan İslam dünyasındaki bazı ilim adamları, batı medeniyeti karşısında eziklik hissine kapılarak buhrandan çıkış yolları aradılar. Müslümanların geri kalma sebepleri, bilim ve fende, sanayi ve teknolojide aranması gerekirken dinî değerleri sorgulandı. Müslümanların tarihte kurdukları büyük medeniyetler göz ardı edilerek bazı insanlar, geri kalmışlığın sebeplerini İslâmda veya Müslümanların İslâmı anlama ve yaşama şeklinde arama gayretlerine girdiler. Hâlbuki tarihte Müslümanların gerçekleştirdiği ilmî ve kültürel ilerleme, onların geri kalmışlığının sebebinin İslâmın ve dinî anlayışlarının dışında başka yerlerde aranmasını zorunlu kılar.

11 Eylül saldırılarından sonra batılıların Vehhâbîliğe bakışında köklü değişikliğe gidilmiş ve Vehhâbîliğin radikal hareketleri beslediğine dikkat çekilmiştir. Nitekim Vehhâbîlerin baştan beri Müslümanlara uyguladıkları şiddet, batılılara karşı da kullanılmaya başlayınca Vehhâbîliğin bir şiddet hareketi olduğu batılılar tarafından dikkate alınmak zorunda kalınmıştır. Özellikle Arap dünyasındaki Müslümanların şiddete yönelmesinde ilham kaynağı olan Vehhâbî-Yeni Selefî anlayış ve siyasî yaklaşım, teknolojinin aletlerini kullanarak dünyanın birçok yerinde Müslümanlar arasında taraftar bulabilmiştir. Yeni-fundamentalizm olarak da isimlendirilen bu hareket, batı dünyasında Müslüman göçmenler arasında veya yeni müslüman olmuş kişiler arasında yayılabiliyor, üniversiteli gençlerin düşüncelerini etkileyebiliyor. Dolayısıyla bunların tesirinde kalan gençler şiddet kullanmakta bir sakınca görmüyorlar. Vehhâbî-Yeni Selefî yaklaşım, batının karşısında geri kalmışlık psikolojisine kapılarak İslâmî birikim ve tecrübeyi reddedip, batılı değerlerin aslında İslamda var olduğun göstermek için bazı âyetlere batılı hukuk ve siyaset göre yeni manalar yükledi.91 Vehhâbî-Selefî ikliminde yetişen Siyasal İslamcılarâ, özel hayatlarında birçok eksikleri olduğu halde, değişken ve kaygan bir zemin olan siyasî arenada İslamı ön plana çıkardılar. Halbuki siyasetin icapları günlüktür ve birçok prensibi belli bir zaman diliminde geçerlidir. Siyasetçi başarısız olabilir ama İslam için başarısızlık söz konusu değildir. Bu itibarla İslamı siyaset kavgalarında taraflardan biri halinde getirmek sosyal barışa zarar vermiştir.[20]

Mekke Şerifi Hüseyin 1916'da Osmanlı'ya başkaldırıp kendisini Arap ülkelerinin kralı ilan etmişti. 1919'da Batılı ülkelerin, Suriye, Ürdün ve Irak'ta kurdukları manda yönetimlere karşı çıkarak buraların kendilerine verileceği konusunda söz aldıklarını belirtip Versailles Anlaşması'nı tanımadı. Mart 1924'te kendisini halife ilan etti. Bu arada Arabistan'ın ikinci gücü konumundaki Vahhabî-Suud kabileleriyle savaş halında idi. Suud II.Abdülaziz, Eylül 1924'te İngiltere'nin yardımıyla Şerif Hüseyin'i Hicaz'dan kovdu. Londra, Şerif-Suud çekişmesinde Suud tarafını tutmuştu. Böylece bölgedeki petrol çıkarma ve işleme konularında önemli gelirler elde edecekti. II. Dünya Savaşı sonunda ABD'nin tüm dünyada etkinliğini artırmasıyla beraber Suud yönetimi İngiltere himayesinden ABD taraftarlığına geçerek iktidarını kuvvetlendirdi. 1990'da Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesi sonrasında ABD silahlı kuvvetlerinin Suudi silahlı kuvvetlerini desteklemek amacıyla ülkeye konuşlanmalarına izin verildi. Ancak bir süredir Velihad Prens Abdullah'ın şahsi özellikleri ve daha dindar ve milliyetçi çıkışları ABD-Suudi Arabistan ilişkilerini yeni bir yol ayrımına getirdiği şeklinde yorumlanıyor. 11 Eylül terör olayından sonra Velihad Abdullah'ın ABD'yi eleştiren açıklamaları olmuş ve bu ABD tarafından hoşnutsuzlukla karşılanmıştı. Kral Fahd'ın yerine geçecek olan Veliahd Abdullah'ın bu tür çıkışları önemli sinyaller olarak değerlendiriliyor.[21]


Raşit Kıyak


[1] Hasan Gümüşoğlu, Ehl-i Sünnet, Şia ve Vehhabilik Arasındaki İnanç Farklılıklarının Sosyal Barış Açısından Değerlendirilmesi, Hikmet Yurdu Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, Yıl:4, Sayı:8,162

[2] Ahmet Vehbi Ecer, Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri, (Ankara: Asam yay.,2001),64

[3] Miray Vurmay, İslamın En Katı Yorumu, Cumhuriyet, 12 Eylül 2005.

[4] http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/740/9450.pdf

[5] Ethem Ruhi Fığlalı, Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri, (İstanbul: Selçuk yay., 1980),67.

[6] Ahmet Vehbi Ecer, a.g.e., 54-55

[7] Mehmet Ali Büyükkara, Suudi Arabistan ve Vehhabilik, (İstanbul: Rağbet yay., 2004), 33.

[8] Ethem Ruhi Fığlalı, a.g.e., 67.

[9] Mehmet Ali Büyükkara, a.g.e., 33.

[10] Mehmet Ali Büyükkara, a.g.e., 35.

[11] Mehmet Ali Büyükkara, a.g.e., 37.

[12] Mehmet Ali Büyükkara, a.g.e., 37.

[13] Mehmet Ali Büyükkara, a.g.e., 45.

[14] Mehmet Ali Büyükkara, a.g.e., 45.

[15] Bernard Lewis, Ortadoğu : İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi, çev.: Selen Y.Kölay, (Ankara: Arkadaş yay. 2013), 431.

[16] Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1990), (Ankara: Türkiye İş Bankası yay., 1991), 206.

[17] Bernard Lewis, a.g.e., 431-432.

[18] Mehmet Ali Büyükkara, Vehhabilik. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C:42. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü, İstanbul: 1988-2013, 613-614.

[19] Fazlur Rahman, İslam, çev.: Mehmet Aydın, (Ankara: Ankara Okulu yay., 2008), 252.

[20] Hasan Gümüşoğlu, a.g.m., 167-168

[21]http://www.davetci.com/akaid_vehhabiyye2.htm

KAYNAKÇA

1.Kitaplar

Lewis, Bernard. Ortadoğu: İki Bin Yıllık Ortadoğu Tarihi. çev.: Selen Y.Kölay. Ankara: Arkadaş yay.,2013.

Ecer, Ahmet Vehbi. Tarihte Vehhabi Hareketi ve Etkileri. Ankara: Asam yay., 2001.

Fığlalı, Ethem Ruhi. Çağımızda İtikadi İslam Mezhepleri. İstanbul: Selçuk yay., 1980.

Büyükkara, Mehmet Ali. Suudi Arabistan ve Vehhabilik. İstanbul: Rağbet yay., 2004.

Armaoğlu, Fahir. 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1990). Ankara: Türkiye İş Bankası yay., 1991.

Rahman, Fazlur. İslam. çev.: Mehmet Aydın. Ankara: Ankara Okulu yay., 2008.

2.Makaleler

Gümüşoğlu, Hasan.Ehl-i Sünnet, Şia ve Vehhabilik Arasındaki İnanç Farklılıklarının Sosyal Barış Açısından Değerlendirilmesi,” Hikmet Yurdu: Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, Temmuz-Aralık 2011, yıl:4, sayı:8.

3.Elektronik Kaynaklar

Yörükan, Yusuf Ziya. Vahhabilik. Erişim tarihi: 26.10.2014 saat:21:00 http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/740/9450.pdf

Uzel, Nezih. Vehhabilik. Erişim tarihi: 29.10.2014 saat:22:00 http://www.davetci.com/akaid_vehhabiyye2.htm

4.Ansiklopedi Maddesi

Büyükkara, Mehmet Ali. Vehhabilik. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C:42. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü, İstanbul: 1988-2013, 613-614.

5.Gazete Yazısı

Vurmay, Miray. İslamın En Katı Yorumu. Cumhuriyet, 12 Eylül 2005.
 

Dosya Eklentileri

- Yönetici düzenlemesi: :
captainlami
Forum Ustası
Öncelikle eline sağlık, yazıya gelirsek,

Yazının;
"*Tevhide, yani Allahın birliğine inanmayanın malı, canı helaldir."
kısmına kadar okudum gerisini okumaya tenezzül bile etmedim.
 
ramo_21
Forum Ustası
Lewis Bernard'ın kitabını okudum tavsiye ederim. fakat konu ile alakalı değilseniz sıkılırsınız :)
 
Üst