Abide şahsiyetler | Wardom Bilginin Adresi, Forum ve Bilgisayar Güvenliği

Abide şahsiyetler

alpi_09

En istikrarlı üye
Arkadaşlar burada abide niteliğini kazanmış şahsiyetler hakkında toplaya bildiğim bilgileri paylaşacağım... İsteyenler ekleme yapabilir...

AHMET YESEVİ

HAYATI

Türk tasavvuf geleneğinin hareket noktası "Pîr-i Türkistan" Hoca Ahmed Yesevî, Güney Kazakistan'da Çimkent şehrine 7 km., bugün Türkistan adıyla tanınan Yesi şehrine 157 km. uzaklıktaki Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum yılı kesin olarak bilinmemektedir. 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüş ışığında, 1093 yılında doğduğu ortaya çıkar.

Babası Sayram'ın ünlü bilginlerinden İbrahim Şeyh, annesi ise Kara Saç Ana'dır. Halkın inanışı, İbrahim Şeyh'in soyunu Hz. Ali'nin oğullarından Muhammed el-Hanefî'ye çıkarır.

Ahmed Yesevî, ilk öğrenimini yedi yaşında iken kaybettiği babası İbrahim Şeyh'ten alır. Babasının vefatından sonra ise, onun eğitimini menkıbelerin Hz. Peygamber'in talimatıyla bu iş için görevlendirildiğini söyledikleri Şeyh Arslan Baba üstlenir ve Ahmed Yesevî'nin manevî babası olur. Arslan Baba'dan tasavvufla ilgili ilk bilgileri alan Ahmed Yesevî, onun vefatından sonra yine onun önceden verdiği işarete uyarak dönemin ilim ve irfan merkezi olan Buhâra'ya gider.

Ahmed Yesevî, muhtemelen 27 yaşlarında iken, Buhâra'da, devrin önde gelen mutasavvıf ve bilginlerinden olan Şeyh Yûsuf Hemedânî'nin öğrencisi ve müridi olur. Yûsuf Hemedânî, eğer deyim yerinde ise, "gezginci bir şeyh"tir. O, çoğunlukla Buhâra'da ikamet etmekle beraber Mevr, Semerkanî, Herat gibi önemli merkezleri dolaşarak halkı Allah yolunda hizmete çağırır, dinî açıdan aydınlatır ve özellikle dînin özünün ve temel amacının, insanın ahlâkî açıdan olgunlaşması olduğunu söylerdi .

İşte Ahmed Yesevî de hocası Yûsuf Hemedânî'den dinî ve tasavvufî bilgileri onunla birlikte gezerek, görerek ve yaşayarak öğrenmiş ve öğrendiklerini de yalnız Türkistan'a değil, bütün Türk dünyasına güzel, sâde ve saf Türkçesiyle vermiş ve öğretmiştir. Nitekim o, şeyhi Yûsuf Hemedânî'nin vefatından sonra onun dergâhında halîfelik postuna oturmuş ve bir süre Buhâra'da Şeyhinin görevlerini üstlenmiştir. Daha sonra Yesî'ye dönen Ahmed Yesevî, vefat tarihi olan 1156 yılına kadar burayı merkez edinmiştir.

Yesî, artık Hoca Ahmed Yesevî'nin görüşleri ve eğitimiyle aydınlanan hareketli bir kent haline gelmiştir. Çünkü Türkistan'ın hemen hemen her yerinden öğrenci gelmiş ve Hoca Ahmed Yesevî'nin irşad halkasına girmişlerdir. Yesevî ocağında öğrenimlerini tamamlayan genç-yaşlı Yesevi müritleri, Türkistan'dan Balkanlara kadar uzanan bütün Türk yurtlarında Hoca Ahmed Yesevî'nin saf ve sâde Türkçe ile söylenmiş "hikmet"lerini terennüm ettiler ve eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyetle uzlaştırmaya çalışan ve dolayısıyla kitabî dinin emirlerini tam olarak yerime getiremeyen henüz müslüman olmuş insanlara İslâm'ın sıcak, samimî, hoşgörü, tanrı ve insan sevgisine dayalı gerçek güzel yüzünü tanıttılar. Böylece Hoca Ahmed Yesevî'nin dînin özünü tam olarak yakalamış aydınlık görüşleri, çok kısa sürede , bütün Türk illerine yayıldı.

Hoca Ahmed Yesevî, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun bozkırlarda at koşturan yan göçebe insanlar olduklarını; kadın-erkek, yaşlı genç hareketli ve kendi gelenek ve göreneklerini diri tutma yolunda başarılı ve mücadeleli bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu. Bu insanlara o, kılı kırk yaran fıkıh kuralları içinde ve Arap -Acem kültür çevresinin etkileriyle boğulmuş karma karışık bir İslâm yerine, samimî ve sarsılmaz bir îman anlayışım telkîn eden dinî ve ahlakî kuralları Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği halde; kendi dilleriyle ve onların seviyelerine uygun bir üslûpla sunmanın başarısının temeli olacağımı görmüştür. Onun için de Türk boylarının halk edebiyatından alınmış şekillerle insanlar arasında, dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı, dünyayı Tanrı ve insan sevgisi ile kucaklamayı, yine Kur'an'dan aldığı ilhamla öğretti.


2. HİKMET


Bir yaşında ruhlar bana nasip verdi;

İki yaşta peygamberler gelip gördü;
Üç yaşımda Kırklar gelip halimi sordu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Dört yaşımda hak Mustafa hurma verdi;
Yol gösterdim,nice şaşkın yola girdi;
Nere varsam Hızır Baba’m yoldaş oldu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Beş yaşımda tâbi olup tâat kıldım;
Baş eğerek oruç tutmayı âdet kıldım
Gece gündüz zikrederek rahat kıldım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan;
Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden;
İlgiyi kesip hep tanıdık ve bağlardan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;
Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü;
“Allah’a hamd olsun,gördüm.”dedi,izim öptü;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Azrâil gelip Arslan Baba’mın canını aldı;
Hûrîler gelip ipek kumaştan kefen biçti;
Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Namazını kılıp yerden kaldırdılar;
Bir anda cennet içine ulaştırdılar;
Ruhunu alıp İlliyyîn’e girdirdiler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Allah Allah, yer altında vatan kıldı;
Münker,Nekîr “Men Rabbük?” diye sual sordu;
Arslan Baba’m islâmından haber verdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Akıllı isen,erenlere hizmet kıl sen;
Emr-i mâruf kılanlara izzet kıl sen;
Nehy-i münker kılanlara hürmet kıl sen;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Sekizimde sekiz yandan yol açıldı;
“Hikmet söyle!” dendi, başıma nur saçıldı;
Allah’a hamd olsun, pîr-i muğân mey içirdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

Pîr-i muğân hak Mustafa,şüphesiz bilin;
Nereye varsanız,vasfını deyip ululayın;
Selâm verip Mustafa’ya ümmet olun;
O sebepten altmış üçte girdim yere.


 

alpi_09

En istikrarlı üye
Pîr-i muğân hak Mustafa,şüphesiz bilin;
Nereye varsanız,vasfını deyip ululayın;
Selâm verip Mustafa’ya ümmet olun;

O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dokuzumda dolanmadım doğru yola;
Tebbürk deyip alıp yürüdü elden ele;
İnanmadım bu sözlere kaçtım çöle;

O sebepten altmış üçte girdim yere.
On yaşında oğul oldun Kul Hâce Ahmet;
Hâceliğe bina koydun,kılmadan tâat;
Hâceyim,deyip yolda kalsan,vay ne hasret;
O sebepten altmış üçte girdim yere.

3. H İ K M E T

Sabahları kulağıma nida geldi;
“Zikr et!”dedi,zikrini deyip yürüdüm işte.
Aşksızları gördüm ise,yolda kaldı;
O sebepten aşk dükkânını kurdum işte.

On birimde rahmet denizi dolup taştı;
“Allah!” dedim ,şeytan benden uzaklaştı;
Geçici heves,ben-sen fikri durmayıp göçtü;
On ikide bu sırları gördüm işte.

On üçümde nefs arzusuna kapılıverdim;
Nefs başına yüzbin belâ tutup saldım;
Kibirlenmeyi yere vurup yenebildim;
On dördümde toprak gibi oldum işte.

On beşimde hûri ,gılman karşı geldi;
Baş eğerek,el bağlayıp tâzim kıldı;
Firdevs adlı cennetinden habersi geldi;
Didar için hepsini terk ettim işte.

On altımda bütün ruhlar nasip verdi;
“Size mübârek olsun !” diyerek Âdem geldi;
“Evladım!” deyip,boynuma sarılıp gönlümü aldı;
On yedimde Türkistan’da bulundum işte.

On sekizde kırklar ile şarap içtim;
Zikrini deyip,hazır durup göğsümü deştim;
Nasip kıldı,cennet gezip hûriler kucakladım;
Hak Mustafa cemalini gördüm işte.

On dokuzda yetmiş makam gösteriverdi;
Zikrini dedim,içim dışım temizlendi;
Nereye varsam,Hızır Baba’m hazır oldu;
Gavsu’l-gıyâs mey içirdi,duydum işte.

Yaşım yirmiye ulaştı,makamlar aştım;
Allah’a hamd olsun,pîr hizmetini tamamladım;
Dünyadaki kurt ve kuşlarla selâmlaştım;
O sebepten Hakk’a yakın oldum işte.

Mü’min değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin dediği sözü dinlemiyor;
Âyet,hadis mânasını anlamıyor;
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm işte.

Rivayeti görüp Hak’la söyleştim ben;
Yüz bin türlü meleklerle yüzleştim ben;
O sebepten Hakk’ı anıp izleştim ben;
Can ve gönlümü O’na feda kıldım işte.

Kul Hâce Ahmed, oldu yaşın yirmi bir;
Ne yapacaksın,günahların dağdan ağır;
Kıyamet günü azap kılsa,Rabb’im kadir;
Eya dostlar,nasıl cevap vereceğim işte.

4. HİKMET

Hoş gâipten kulağıma ilham geldi;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Hep ulular yığılıp bana nimet verdi;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Ben yirmi iki yaşta fâni oldum;
Merhem olup gerçek dertliye deva oldum;
Sahte âşıka, gerçek âşıka tanık.
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Eyâ dostlar, erdi yirmi üçe yaşım;
Dâvam yalan, tamamı boş tâatlarım;
Kıyamet günü ben çıplak, şaşı ne yapayım?
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Ben yirmi dört yaşa girdim, Hak’tan uzak;
Ahirete varır olsam, hani hazırlık?
Öldüğümde toplanıp vurun yüz bin dayak;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Cenazemin arkasından taşlar atın;
Ayağımdan sürüyerek mezara iletin;
“Hakk’a kulluk kılmadın.” deyip döğüp tepin;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Günah ile yaşım oldu yirmi beş;
Sübhan Rabb’im, zikr öğretip göğsümü deş;
Göğsümdeki düğümleri sen kendin çöz;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Ben yirmi altı yaşta sevda kıldım;
Mansur gibi didar için kavga kıldım;
Pîrsiz dolaşıp dert ve hâlet peyda kıldım;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Ben yirmi yedi yaşta piri buldum;
Gördüğüm her sırrı perde ile sarıp örttüm,
Eşiğine yaslanarak izini öptüm;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Ben yirmi sekiz yaşta âşık oldum;
Gece yatmayıp, mihnet çekip sâdık oldum;
Ondan sonra dergahına lâyık oldum;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Yirmi dokuz yaşa girdim,harap halim;
Aşk yolunda toprak gibi olamadım;
Halim harap, bağrım kebap,yaş dolu gözüm;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Otuz yaşta odun kılıp yandırdılar;
Hep ulular yığılıp dünya koydurdular;
Vurup,söğüp, yalnız Hakk’ı sevdirdiler;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

Kul Hâce Ahmet,dünya koysan,işin biter;
Göğsünden çıkan âhın Arş’a yeter;
Cen verende hak Mustafa elinden tutar;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

5. HİKMET

Birdenbire durduğumda hep ulular;
Hak aşkını gönlüm içine saldı dostlar.
Hızır Baba’m hazır durup lutf ederek
Yardım edip, elimden tutup aldı dostlar.

Otuz birde Hızır Baba’m mey içirdi,
Vücudumdan Azâzil’i tamamen kaçırdı;
Tutkun oldum, günahlarımı Hak geçirdi;
Ondan sonra Hak yoluna saldı dostlar.

Otuz iki yaşta geldi Hak’tan ferman:
Kulluğuma kabul kıldım, kılma arman;
Can verdiğinde sana vereyim nur-ı iman;
Garip canını mutlu olup güldü dostlar.

Hâlık’ımdan haber erişti, şâkir oldum;
Her kim söğse, belki tepse, sâbir oldum;
Bu âlemde uyumayıp hazır oldum;
Geçici heves, ben-sen fikri gitti dostlar.

Otuz üçte sâki olup mey dağıttım;
Şarap kadehi ele alıp doyasıya içtim;
Asker yığıp şeytan ile çok vuruştum;
Allah’a hamd olsun, iki nefsim öldü dostlar.

Otuz dörtte âlim olup bilen oldum;
“Hikmet söyle!” dedi rabb’im, diyen oldum;
Kırklar ile şarap içtim,yoldaş oldum;
İçim dışım Hak nuruyla doldu dostlar.

Otuz beşte mecside girip gün geçirdim;
Tâliplere aşk dükkânını çokça kurdum;
Eğri yola kim girdiyse, söğdüm, vurdum;
Âşıklara Hak’tan müjde erdi dostlar.

Otuz altı yaşta oldum sahip-kemal;
Hak Mustafa gösterdiler bana cemal;
O sebepten gözüm yaşlı, boyum bir dâl;
Aşk hançeri yürek, bağrımı deldi dostlar.

Otuz yedi yaşa girdim, uyanmadım;
İnsaf kılıp Hakk’a doğru yönelmedim;
Seher vakti ağlayarak inlemedim;
Tevbe kıldım, hâcem kabul kıldı dostlar.

Otuz sekiz yaşa girdim, ömrüm geçti;
Ağlamayım mı, ölüm vaktim yakınlaştı;
Ecel gelip kadehini bana tuttu;
Bilmeden kaldım, ömrüm sona erdi dostlar.

Otuz dokuz yaşa girdim, kıldım hasret;
Vah ne yazık ömrüm geçti, hani tâat?
Tâat kılanlar Hak önünde hoş saadet;
Kızıl yüzüm tâat kılmadan soldu dostlar.

Saç ve sakal iyice ağardı, kara gönlüm;
Mahşer günü rahm etmesem, harap halim;;
Sana mâlum, amelsizim, çoktur günahım;
Hep melekler günahımı bildi dostlar.

Pîr-i muğân cür’asından katre tattım;
Yol bulayım diye gece uykuya attım;
Allah’a hamd olsun, lutf eyledi, nura battım;
Gönül kuşu lâ-mekâna ulaştı dostlar.

Kıyametin şiddetinden aklım hayran;
Gönlüm korkar, canım erir, evim viran;
Sırat adlı köprüsünden gönlüm lerzan;
Aklım gidip, şaşkın olup kaldım dostlar.

Kul Hâce Ahmed, kırka girdin kır nefsini;
Burada ağlayıp âhirette temizle kendini;
İman postu şeriattir,tarikat bil esasını;
Tarikata giren Hak’tan nasip aldı dostlar.

6. HİKMET

Yâ ilâhim, hamdın ile hikmet dedim;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Tevbe kılıp günahımdan korkup döndüm;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Kırk birimde ihlas kıldım, yol bulayım diye;
Erenlerden gördüğüm her sırrı örteyim diye;
Pîr-i muğân izini alıp öpeyim diye;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Kırk ikide tâlip olup yola girdim,
İhlas ile yalnız Hakk’a gönül verdim;
Arş, Kürsü, Levh’ten geçip Kalem’i gezdim;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana .

Kırk üçünde Hakk’ı izleyip nâle kıldım;
Göz yaşımı akıtarak jâle kıldım;
Çöller gezip ben kendimi vâle kıldım;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Kırk dördümde muhabbetin pazarında,
Yakamı yırtıp, ağlayıp yürüdüm gülzarında;
Mansur gibi başımı verip aşk dârında;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Kırk beşinde senden hâcet dileyip geldim;
Yaptığım hatalı işler için tevbe kıldım;
Yâ ilâhım, rahmetini sonsuz bildim;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Kırk altımda zevkım, şevkım dolup taştı;
Rahmetinden katre damladı, şeytan kaçtı;
Hak’tan ilham refik olup, kapısını açtı;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Kırk yedimde yedi yandan haber yetti,
Sâki olup şarap kadehini hâcem tuttu;
Şeytan gelip, nefs hevayı kendisi yuttu;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Kırk sekizde aziz candan bizar oldum;
Günah derdi uyuşturdu,hastalandım;
O sebepten Hak’tan korkup uyanık durdum;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Kırk dokuzda aşkın düştü,kavrulup yandım;
Mansur gibi hısımlardan uzaklaştım;
Türlü türlü cefa değdi,kabullendim;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

Elli yaşta “Er benim” dedim,fi’lim zayıf;
Gözlerimden kan dökmedim,bağrımı ezip;
Nefsim için yürür idim,it gibi gezip;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.

7. HİKMET

Kul huva’llâh sübhâna’llâh’ı vird eylesem,
Bir ve Var’ım didarını görür müyüm?
Baştan ayağa hasretinde dert eylesem,
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Elli birde çöller gezip otlar yedim;
Dağlara çıkıp, tâat kılıp gözümü oydum;
Didarını göremedim, candan doydum;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Elli iki yaşta geçtim evden barktan;
Evim barkım ne ola ki belki candan;
Baştan geçtim, candan geçtim,hem imandan;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Elli üçte vahdet şarabı nasip kıldı;
Yoldan azan şaşkın idim,yola saldı;
“Allah!” dedim,”Lebbeyk!” deyip elimden tuttu;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Elli dörtte vücudumu nalân kıldım;
Marifetin meydanında cevlan kıldım;
İsmâil gibi aziz canımı kurban kıldım;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Elli beşte didar için dilenci oldum;
Kavruldum,yandım,kül gibi yokluğa erdim;
Allah’a hamd olsun,didar izleyip tamamladım;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Elli altı yaşa erdi dertli başım;
Tevbe kıldım,akar mı ki gözde yaşım;
Erenlerden pay almadan içim dışım;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Elli yedi yaşta ömrüm yel gibi geçti;
Eya dostlar, amelsizim, başım karıştı;
Allah’a hamd olsun,pîr-i muğan elimden tuttu;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Elli sekiz yaşa girdim,habersizim;
Nefsimi alt-üst eyle, kahhar Rabb’im;
Himmet versen,şom nefsime teber vurayım;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
 

alpi_09

En istikrarlı üye

Altmış birde utanmışım ilâhımdan;
Eya dostlar, çok korkarım günahımdan;
Candan geçip penah dileyim Allah’ımdan;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Altmış iki yaşta Allah ışık saldı;
Baştan ayağı gafletlerden kurtarıverdi;
Can ve gönlüm, akıl ve idrâkim “Allah!” dedi;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Altmış üçte nida geldi:Kul yere gir;
Hem canınım, cananınım,canını ver;
Hû kılıcını ele alıp nefsini kır!
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

Kul Hâce Ahmed, nefsi teptim,nefsi teptim;
Ondan sonra cananımı arayıp buldum;
Ölmeden önce can vermenin derdini çektim;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

8. HİKMET

Vah ne yazık,ne yapacağım gariplikte?
Gariplikte gurbat içinde kaldım işte.
Horasan’ı, Şam’ı,Irak’ı niyet kılıp
Garipliğin çok kadrini bildim işte.

Neler gelse,görmek gerek o Hüda’dan;
Yûsuf’unu ayırdılar o Ken’ân’dan;
Doğduğum yer o mübarek Türkistan’dan;
Bağrıma taşlar vurup geldim işte.

Gurbet değdi Mustafa gibi erenlere,
Otuz üç bin sahabe ve yâranlara,
Ebû Bekir, Ömer, Osman, Murtaza’ya,
Gurbet değdi onlara hem, dedim işte.

Gurbet değse,pişkin kılar çok hamları
Bilgili kılar,seçkin kılar çok âmları,
Keçe giyer,bulsa yiyer taamları;
Onun için Türkistan’a geldim işte.

Gariplıkte yüz yıl dursa, yine mihman;
Tahtı, bahtı, bostanları yine zindan;
Gariplikte kul oldu o Mahmut Sultan;
Ey yârenler, gurbet içinde yandım işte.

Gariplikte Arslan Baba’m arayıp buldu;
Gördüğü sırları perde ile sarıp örttü;
“Allah’a hamd olsun,gördüm.”dedi, izimi öptü;
Bu sırları görüp hayran kaldım işte.

Arzuluyum akrabalık vileyete,
Büyük babam ravzaları Ak Türbet’e,
Babamın ruhu saldı beni bu gurbete;
Bilmem ki ben nasıl taksir kıldım işte.

Kul Hâce Ahmet, söylediği Hakk’ın yâdı;
İşitmeyen dostlarına kalsın öğüdü;
Gurbet çekipöz şehrine dönüp geldi;
Türkistan’da mezar olup kaldım işte.

9. HİKMET

Gönül gözünü parlatmadan tâat kılınsa,
Dergâhında makbul olmaz,bildim işte.
Hakikatten bu sözleri iyice öğrenip
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Bir ve Var’ım dersler verdi perde açıp;
Yer ve gökte duramadı şeytan kaçıp;
İşret kılıp,vahdet şarabından doyasıya içip;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Aşk makamı türlü makam, aklın yetmez;
Baştan başa zorluk, cefa, mihneti gitmez;
Melâmetler, ihanetler kılısa,geçmez;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Aşk belâsı başa düşse, nalân kılar;
Aklını alıp, şaşkın kılıp, hayran kılar;
Gönül gözü açılınca giryan kılar;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Seher vakti ağlar idim, nida geldi;
“Didarımı göstereyim.” Diye vâde kıldı;
Aklımı alıp, şaşkın kılıp aşkını saldı;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Burada cefa çekenlere didarı taht;
Mahşer günü bağışlar hem taht, hem baht;
Yarattığında âşıka kendisi kıldı ahd;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Çöller gezip, halktan bezip aşkı sor sen;
Kulu olsan, Hak’tan korkup ağlayıp yürü sen;
Didarını ister isen, hazır ol sen;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Gözlerimden kanlar döküp yâd etmedim;
Yüz bin türlü mihnet verdi, dâd etmedim;
Senden korkup hasta gönlümü şâd etmedim;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Allah derdi satılmaz ki satın alsan;
Pîr-i muğan hizmetinde toprak olmasan;
Hak yoluna giremezsin, pâk olmasan;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Ey yâranlar, aşk derdine çâre olmaz;
Diri oldukça aşk defteri tamamlanmaz;
Dar lahidde kemikleri ayrılmaz;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Aşk padişah,âşık fakir,nefes alamaz;
Hak’tan izin olmayınca konuşamaz;
Hak öğüdünü alan dünya peşinde koşmaz;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

Kul Hâce Ahmed,yedi yaşta dersler aldım;
Sekizimde dünyayı da,ahireti de terk eyledim;
Dokuzumda ben Hüda’mı hazır bildim;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

10. HİKMET

Kadir rabb’im kudret ile nazar kıldı;
Mutlu olup yer altına girdim işte.
Garip kulun bu dünyadan göçüp gitti;
Mahrem olup yer altına girdim işte.

Zâkir olup,şâkir olup Hakk’ı buldum;
Dünya,ahret haram kılıp ezip teptim;
Divane olup,rüsva olup candan geçtim;
Gamsız olup yer altına girdim işte.

Şomluğumdan dağlar,taşlar söğdü beni;
Açık dille söğüp dedi:Fi’lin hani?
Âşık olsan, önce varıp Hakk’ı tanı!
Merhem olup yer altına girdim işte.

Sizi, bizi Hak yarattı tâat için;
Ey acayip, içmek, yemek, rahat için;
“Kalû belâ” dedi ruhum mihnet için;
Ethem olup yer altına girdim işte.

Nefsim beni çok koşturdu, Hakk’a bakmadan;
Gece gündüz gamsız yürüdüm, yaşım akmadan;
Hevesleri, benlik dâvasını ateşe yakmadan;
Gamla dolup yer altına girdim işte.

Bir kul görsem, hizmet kılıp kulu oldum;
Toprak gibi yol üstünde yolu oldum;
Âşıkların yanıp sönen külü oldum;
Hemdem olup yer altına girdim işte.

Candan geçip mihnet çektim, kulum dedi;
Kanlar yutup “Allah!” dedim, rahm eyledi;
Cehennemde olmasın diyip tasalandı;
Mutlu olup yer altına girdim işte.

Bir gün değil, yirmi üçe erdi yaşım;
Yazık Hakk’ı bulmamaktan kırık gönlüm;
Yer üstünde sultanım diyip kibirlendim;
Şâkir olup yer altına girdim işte.

Şeyhim diye dâva kılıp yolda kaldım;
Fes, sarığı değersiz bir pula satıp geldim;
Boş istekler coşup taştı, yorulup kaldım;
Huzursuz olup yer altına girdim işte.

Başım toprak, kendim toprak, cismim toprak;
“Hakk’a kavuşur muyum?” diye, ruhum müştak;
Kavrulup yandım, olamadım aslâ ap-ak;
Şebnem olup yer altına girdim işte.

Pîr-i muğan nazar kıldı, şarap içtim;
Şiblî gibi semâ ılıp candan geçtim;
Sermest olup insanlardan uzaklaştım;
Zemzem olup yer altına girdim işte.

Kul Hâce Ahmed, nâsih olsan, kendine ol;
Âşık olsan, candan geçip bir defa öl;
Cahillere desen, sözünü kılmaz kabul;
Muhkem olup yer altına girdim işte.

11. HİKMET

Aşk dâvasını bana kılma, sahte âşık;
Âşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok;
Muhabbetin şevki ile can vermese,
Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok.

Aşk bağını mihnet ile göğertmesen,
Hor görülüp şom nefsini öldürmesen,
“Allah!” diyip içine nur doldurmasan,
Vallah, billah sende aşkın nişanı yok.

Hak zikrini can içinden çıkarmasan,
Üç yüz altmış damarını tepretmesen,
Dört yüz kırk dört kemiğini kül kılmasan,
Yalancıdır, Hakk’a âşıkolanı yok.

Nefsten geçip kanaatı huy edinen,
Hem kim tepse, râzı olup boyun sunan,
İyilere hizmet kılıp dua alan;
Öyle âşıkın mahşer günü armanı yoktur.

Rahatı atıp can mihnetinden hoşlananlar,
Seherlerde can kaynatıp aş kılanlar,
Boş hevesler, ben-sen fikrini terkedenler,
Gerçek âşıktır, aslâ onun yalanı yok.

Aşk derdini dertsiylere demek olmaz;
Bu yolların engeli çok,geçmek olmaz;
Aşk cevherini her namerde satmak olmaz;
Habersizlerden aşk kadrini bilen yok.

Aşka düştün,ateşe düştün,yanıp öldün;
Pervane gibi candan geçip kor ateş oldun;
Dertle doldun,gamla doldun,deli oldun;
Aşk derdini sorsan,aslâ dermanı yok.

Başın gider bu yollarda,hazır ol sen;
Aşk yolunda ölmeden önce muhakkak öl sen;
Pîr eteğini sıkı tutup hizmet kıl sen;
Hizmet kılanlardan aslâ yolda kalanı yok.

Âşık değil,sevdiğine can vermese,
Köylü değil,çapa yapıp nân vermese,
Burada ağlayıp âhirette can vermese,
Yolda kalır,Hüda lutfunu alanı yok.

Ey habersiz aşk ehlinden beyan sorma;
Dert iste sen,aşk derdine derman sorma;
Aşık olsan,zâhidlerden nişan sorma;
Bu yollarda âşık ölse günahı yok.

Zahid olma,âbid olma,âşık ol sen;
Mihnet çekip aşk yolunda sâdık ol sen;
Nefsi tepip dergâhına lâyık ol sen;
Aşksızların hem canı yok,imanı yok.

Aşk sevdası kime düşse,rüsva kılar;
Işık salıp Hak kendine şeyda kılar;
Mecnun gibi aklını hep Leylâ kılar;
Allah şahit,bu sözlerin yalanı yok.

Kul Hâce Ahmed,candan geçip yola gir sen;
Ondan sonra erenlerin yolunu sor sen;
Allah deyip,Hak yolunda canını ver sen;
Bu yollarda can vermesen,imkânı yok.

12. H İ K M E T

Hoş gâipten yetişti, iyi sözüm teberrük;
Âşık olsan ey tâlip, riyâzette belin bük.
Geceleri yatmayıp yaş yerine kanın dök;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Arslan Baba’m dediler: Tâliplerde yok ihlas;
Pîrin hazır olanda ne gerek Hızır İlyas?
Pirin yoluna girende anmayın gavsu’l - gıyas;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

“Talibim ben” söylerler, vallah, billah nâ - insaf;
Nâmahreme bakarlar , gözlerinde yok insaf;
Kişi malını yiyerler, gönülleri değil sâf;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

“Pir hizmetini kıldık; tâlibim.” Diyip yürürler;
Yiyip haram, mekruhu, torbalarına doldurdular;
Gözlerinde nemi yok,halka içine girerler;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

“Pir hizmetini kıldık; tâlibim.” diyip yürürler;
Yiyip haram, mekruhu, torbalarına doldururlar;
Gözlerinde nemi yok, halka içine girerler;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Zâkirim diyip ağlarlar, akmaz gözünden yaşı;
Gönüllerinde gamı yok, her an ağrıya başı;
Düzen, hile kılarlar, mâlum Hüda’ya işi;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Tâlibim diye söylerler,gönlünde yok zerre şûr;
Gerçek tâlibi sorsanız, içi dışı gevherdir;
Hakk’a ayan sırları, dedikleri safâ nur;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Sûretleri bütün nakş, kıyametten korkmazlar;
Fısk ve fücur kılarlar, günahlardan ürkmezler;
Riya tesbihi ellerinde, ağlayıp yaş dökmezler;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Riya tesbihi elinde, zünnar belde, bilseniz;
Hak rızası budur ki aşk ticaretini kılsanız;
Aşkını alıp mahşerde rüsva olup dursanız;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Aşk yoluna girenler, Hak didarını görürler;
Mûsâ gibi mahşerde Hak’tan sual sorarlar;
Sermest olup vasfında Hû zikrini kurarlar;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

İnşallah işideni Hak’tan dileyip alırım;
Şeytan yolundan alıp hak yoluna salarım;
Yardım etse Mustafa,günahlarını dilerim;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.
 

alpi_09

En istikrarlı üye

Çarşamba günü işidip ansızın Hazret vardılar;
Arslan Bâb’ın evine o gün misafir oldular;
Yattığı yeri perişan görüp hayran kaldılar;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Muhammed Mustafa durup dua kıldılar;
Melekler âmin diyip el açarak durdular;
“Şöyle ümmet verdin.” Diyip Hakk’a şükür kıldılar
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Sahabeler dediler:Arslan Bab’dır adınız;
Arapların ulusu, tertemizdir zâtınız;
Ten terbiyesi farz diyip, parça salıp yattınız;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Âhir zaman ümmetleri süslerler evlerini;
Nefslerine kapılıp bozarlar huylarını;
Şan ve şevketler ile dik tutarlar boylarını;
Arslan Ba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Âhir zaman ümmetleri, dünya fâni, bilmezler;
Gidenleri görerek ondan ibret almazlar;
Erenler kıldığını görüp değer vermezler;
Arslan Baba’m sözlerin işittiniz teberrük.

İyi yollardan sapıp kötü yola koşuşan,
Pîrim diyip mel’un şeytan eteğine yapışan,
Azâzil’i pirim diyip sabah akşam görüşen;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

İmanını yitirip, ölmem diye gülüşen,
Ölmem diyip dünyada Mevlâ’m ile vuruşan,
Gâfillik ile her an ömrünü boşa geçiren;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Vakit gelse, Azrâil, “Emaneti ver!” diyecek;
Lânetli şeytan, pîrim diye, can verende görünecek,
İmanını, dinini alıp gönül halini sormayacak;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Tevbe kılsa, tevbesini Mevlâ’m kabul kılmayacak;
Allah dese, hâcesi elinden tutup almayacak;
Cürüm ve isyan düğümlerini pîre varıp çözmeyecek;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Yedi yaşta Arslan Bâb Türkistan’a geldiler;
Baş koyarak ağladım, halimi görüp güldüler;
Bin bir zikir öğretip merhamet gösterdiler;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Söz edince hurmadan bana korku verdiler;
“Edepsiz çocuk!” diyip sopa alıp sürüler;
Hiddetinden korkmadım, bana bakıp güldüler;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

“Ağzını aç ey çocuk, emanetini vereyim;
Lezzetini tatmadım, aç ağzına salayım;
Hak Resûl’un emrini ümmet olsam, kılayım.”
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Ağız açtım, saldılar, hurma kokusu kıldı mest;
İki âlemden geçip vallah oldum Hak - perest;
Hâce, molla yığıldı, alıp gittiler destbedest;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Baba’m dedi: Ey yavrum, Önümde dur, öleyim;
Namazımı kılıp göm, can sadaka kılayım.
Medet kılsal Mustafa, İllîyyin’e gireyim
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Ağlayarak dedim ki: Ey baba, genç çocuğum;
Kabrinizi kazarak götürüp defn edemem;
Hak Mustafa sünnetini, çocuğum, bilemem;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Baba’m dedi: Ey yavrum, melekler toplanacak;
Cebrail imam olup, diğerleri tâbi olacak;
Mikâil ve İsrâfil kaldırıp mezara koyacak;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Kul Hâce Ahmed, sözünü cahillere söyleme;
Söz söyleyip cahile, değersiz pula satma;
Açlıktan ölsen bile, nâmerde minnet etme;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

13. H İ K M E T

Yola giren erenlerden yol sormadan
Ağlamayım mı ey dostlarım, hata kıldım
Hak zikrini gece gündüz vird etmeden
Ey dostlarım, öz canıma cefa kıldım.

Allah yâdı gönülleri aydınlatan;
Âşıklara Hüda kendisi vâde kılan;,
Aşk rüzgârı Mustafa’ya hediye gelen;
O sebepten gözyaşımı şahit kıldım

Allah der ki: Âşıklarım Burak’a biner;
Hak zikrini diyenlere rahmet yağar;
Çok ağlayan didarımı şüphesiz görür;
Mahşer günü didarımı bağışladım.

Vâde kıldı âşıklara yüz bir Burak;
Âlem halkı melâmeti O’na ırak;
Bu âlemde el gözüne yanan çerak;
Ukba içinde yüz bin köşkler bina kıldım

Dertsiz insan insan değil, bunu anla;
Aşksız insan hayvan cinsi, bunu dinle;
Gönlünüzde aşka olmasa, bana ağla;
Ağlayanlara hâs aşakımı bağışladım.

Bende olsan, benliğinden geç tamamen;
Seherlerde can kaynatıp çalış dinmeden;
Yoldan sapan şaşkınları yola sok hemen;
Bir nazarda gönüllerini safâ kıldım.

Gerçek dertliye kendim ilaç, kendim derman;
Hem âşıkım, hem mâşukum, kendim canan,
Rahm edeyim, adım Rahman zâtım Sübhan;
Bir nazarda içlerini safâ kıldım.

Tan tana kadar Hakk’ı anan kişi,
Dağ ve çölü bostan kılar akan yaşı;
Allah’ı der, başka şeyle yoktur işi;
O âşıkı insanlardan cüda kıldım

Aşk yâdını yere salsam, yer kaldırmaz;
Defter kılsan, tâ dirisin, bitmek olmaz;
Hakk’ı bilen beyi, hanı, halkı bilmez;
O kulumu öz yolumda iki kat kıldım.

Mal ve pula rağbet etmez âşık kişi;,
Yol üstünde toprak olup aziz başı;
Ondan sonra nurla dolar içi dışı;
Yarın varsa, mahşerde padişah kıldım.

Hak’tan korkup mal ve pulu sevmeyenin,
Hakk’ı diyip bir an olsun yatmayanın,
Yatsa, kalksa, Hak zikrini koymayanın,
Açtım bâtın gözlerini bîna kıldım.

Oruç tutup halka riya kılanları,
Namaz kılıp tesbih ele alanları,
Şeyhim diyip başka bina kuranları
Son deminde imanından cüda kıldım.

Hakk’a âşık olup dedi Kul Hâce Ahmed;
Sıdkı ile işidene yüz bin rahmet;
Dua kılayım, görmesinler mihnet, zahmet;
Akıllı isen, bir söz ile tamam kıldım.

14. H İ K M E T

Rabb’im yâdı ulu yâddır, söyler olsam,
Ballar gibi tatlı olur dilim benim.
Kendim fakir, ikrar ettim, oldum hakir;
Kanat çırpıp uçar kuş gibi gönlüm benim.

Türlü ayşım, türlü işim, detli başım;
Eridi canım, gitti aklım, aktı yaşım;
Günah ile tamamen doldu içim, dışım;
Niyazsızım, açıversin yolumu benim.

Gözüm düştü, gönlüm uçtu, Arş’a aştı;
Ömrüm geçti, nefsim kaçtı, bahrım taştı;,
Kervan göçtü, menzil aştı, yorgun düştü;
Sır ulaştı, nasıl olacak halim benim?

Sûret burada, sîret orada, kudretinde;
Uzun gecede, parlak günde, gönlüm orada;
Geçen gecede, olup bende, hepsi nerede,
Sorsa orada, günahkârdır dilim benim.

İçtim şarap, oldum harap, aslım türap;
Görmeğe geldim, yaş dolu gözüm, gönlüm serap,
Hak’tan hitap gelse, kullar görmez azap;
Pınar gibi akar gözden yaşım benim.

Düşüm uzar; burak tozar, gitse Pazar;
Dünya Pazar, içine girip kullar azar;
Başım bîzar, yaşım sızar, kanım tozar;
Adım Ahmed, Türkistan’dır ilim benim

15. H İ K M E T

Durmadan huzurunda Allah desem,
Ağlayarak zikr edip Rabb’im desem,
Kulu olup kulluğuna boyun sunsam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?

Zekeriyyâ gibi başıma bıçkı koysam,
Eyyub gibi hem tenime kurtlar salsam,
Mûsa gibi Tûr dağında tâat kılsam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?

Yûnus gibi deniz içinde balık olsam,
Yûsuf gibi kuyu içinde vatan tutsam,
Yâkub gibi Yûsuf için çok ağlasam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?

Şiblî gibi âşık olup sema ‘ kılsam,
Bâyezid gibi gece gündüz Kâbe’ye varsam,
Kâbe içine yüz sürüp ağlayıp dursam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?

Mâruf gibi işbu yola adım atsam,
Mansun gibi candan geçip, dâra konsam,
Dâr üstünde şevklenerek Hakk’ı desem,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?

Kul Hâce Ahmed, kulluk içre sâbit olsam,
Zâkir olup, Hakk’ı anıp, Rabb’im desem,
Zikrinde şevklenerek kavrulup yansam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?

16. H İ K M E T

Seher vakti kalkıp ağla, nâle eyle;
İnleyişinden yer ve gökler neva kılsın.
Hakk’a sığınıp göz yaşını jâle eyle;
Ondan sonra Hak derdine deva kılsın

Yüz bin günah işledin sen, bilemedin;
Tevbe kılıp dergâhına gelemedin;
Himmet kılıp iyi dua alamadın;
Günahlardan seni ne diye kurtarıversin?

Bu âlemde rüsva olup kan yutmasan,
Şeriatte, tarikatte pir tutmasan,
Hakıkatte candan, tenden tam geçmesen,
Gafletlerden seni ne diye ayırıversin?

Erenlerin kıldığını kılamasan,
Pîrsiz gezip vird ve evrad bilemesen,
Yardım dileyip iyi dua alamasan,
Seçkîn ulular sana ne diye dua kılsın?

Tezvir ağı koyup halkı yoldan ettin;
Şeyhlik kılıp riya ile dükkân kurdun;
İşret kılıp şeytan ile gün geçirdin;
Didarına seni ned diye lâyık kılsın?

Gece yatmayıp uykusunu haram kılsa,
Kalb zikrini, sır zikrini tamam kılsa,
Bin dir adını tesbih edip dile alsa;
Kul ne diye dergâhında hata kılsın?

Emr-i mâruf,nehy-i münker bilip kılsa,
Yatsa, kalksa bir Hüda’yı hazır bilse,
Ölene kadar hâcesine hizmet kılsa;
Kuvvet verir, onu ne diye iki kat kılsın?

Namazsıza, tâatsize vermez kuvvet;
Fi’li zayıf, ayıplıya vermez himmet;
Rızkı noksan, soysuz olan görmez devlet;
O fâsıkın gönlünü ne diye safâ kılsın?

Yazık, insan kendi kadrini kendi bilmez;
Benlik kılıp iyilere değer vermez;
Hû sohbeti kurulan yere kaçıp gelmez;
O vefasız ahde ne diye vefa kılsın?

İnsan odur, fakir olup yolda yatsa,
Toprak gibi âlem halkı basıp geçse,
Yûsuf gibi kardeşi köle diye satsa;
Kulun kulu, o kul ne diye gururlansın?

Şevkı, zevkı muhabbetten ayân kıl sen;
Âşıklara aşk ateşinden beyan kıl sen,
Hârlık, zârlık, meşakkatı nişan kıl sen;
Gerçek âşıklar ateşten ne diye sakınsın?

Allah diyerek ateşe girdi Halilu’llah;
O ateşi bostan kıldı, görün, Allah;
Baş eğerek ağlayıp dedi: Şey’en li’llâh;
Fakir, miskin ateşte ne diye heva kılsın?

Hakk’a âşık sâdık kişi yalnız yürür,
Yarın varsa, Hak önünde izzet görür;
Cennete girip didar görüp hoşluk bulur;
Gizli yürür, halka ne diye riya kılsın?

Kul Hâce Ahmet, dert ve hâlet peyda kıl sen;
Can ve gönlü Hak yolunda şeyda kıl sen;
Derdini çekip mahşer günü kavga kıl sen;
Dert olmasa, Mevlâ’m kime şifa kılsın.

17. H İ K M E T

Tevbe kılıp Hakk’a dönen âşıklara
Cennet içinde dört pınarda şerbeti var.
Tevbe kılıp Hakk’a dönmeyen gafillere
Dar lahidde katı azap hasreti var.

Cennet mülkünü anlayan kullar tevbe kılsın;
Tevbe kılıp huzuruna yakın olsun;
Hûri, köşkler, gılman, vildan hizmet kılsın,
Türlü türlü giydiği şeref hil’ati var.

Tevbe kılan âşıklara nuru erer;
Gece gündüz oruçlu olsa, gönlü parlar;
Öldüğünde kabre girse, kabri genişler;
Kadir Rabb’im, rahîm, rahman, rahmeti var.

Tevbesizler bu dünyadan göçülmez bilir;
Ölüp varsa, kabir azabını görmez bilir;
Kıyamet günü Arasat tanı atmaz bilir,
Heyhat heyhat, nevha, feryat günleri var.
 

alpi_09

En istikrarlı üye

Namaz, oruç, tevbe üzre varanlara,
Hak yoluna girip ayak koyanlara,
Bu tevbeyle âhirete varanlara,
Bağışlanmış kullar ile sohbeti var.

O pınarlar kim içindir, bil sen bunu;
Tevbe kılan âşıklara içirir onu;
Tevbesizler o pınardan içmez suyu;
Ona içirir zehir zakkum şerbeti var.

Her kim Hakk’ın kulu olsa, Hakk’a dönsün;
Hakk’a dönmeyen gâfil kullar öteye varsın;
Kul Hâce Ahmed nasıl burada mekân tutsun;
Gece gündüz korkup durur, heybeti var.

18. H İ K M E T

Didarını talep kılsanız ey zâkirler,
Candan geçip halka içinde görün didar.
Şevkın ile Allah diyip, doğruya dönüp
Gece uykusunu haram kılıp ol sen bîdar.

Bîdarlara Hak rahmeti yakın olur;
Bîdarların gönlü kırık, gözü yaşlı olur,
Benlik kılanların cezası cehennem olur;
Kibirlinin cehennemde hali düşvar.

Senden önce yâranların ne yana gitti;
Bu dünyaya gönül vermeyip ağlayıp göçtü;
Ömrün sona erdi, sıra sana yetti;
Günahına tevbe kıl sen,ey bed-kirdar.

Nefsin sana, bakıp dursan, neler demez;
Ağlasan da Allah’a doğru yüz çevirmez;
Ele alsan, yaban kuş gibi ele konmaz;
Ele alıp gece uykusunu kıl sen bîdar.

Nefs yoluna giren kişi rüsva olur;
Yoldan azıp gezip tozan şaşkın olur;
Yatsa, kalksa, şeytan ile yoldaş olur;
Nefsi tep sen, nefsi tep sen, ey bed-kirdar.

Nefsin seni son deminde geda kılar;
Din evini yağmalayıp harap kılar;
Öldüğünde imanından cüda kılar;
Akıllı isen, pis nefisten ol sen bîzar.

Fir’avn, Karun şeytan sözünü muhkem tuttu;
O sebepten yer yarıldı onları yuttu;
Mûsâ Kelim nasihatçı olup sözler dedi;
Kulak tutmadan o ikisi öldü murdar.

Günahına tevbe kılıp ağlayıp yürü sen;
Giderim diyip yol başına varıp dur sen;,
Gidenleri görerek hem ibret al sen;
İbret alsan, yattığın yer olur gülzar.

Mü’min kullar dert ve hâlet peyda kıldı;
Hak yolunda can ve gönlü şeyda kıldı;
Dünyayı terkedip âhireti satın aldı;
satın alsan, hûrî, gılman hepsi hazır.

Kul Hâce Ahmed, nefs elinden kılarım dâd;
Pîr-i muğan olacak mı ona cellad;
Habersizler işitmezler dâd ve feryad;
Kan ağla sen, işittin o Perverdigâr

19. H İ K M E T

Aşk yolunda yok olayım Bir ve Var’ım;
Her ne kılsan, âşık kıl sen perverdigâr.
El açarak dua kılayım, Rabb’im cebbar;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Gül aşkının sokağında bülbül oldum;
Türlü türlü diller ile nâle kıldım;
Bütün işlerden âşıklığı ben zor bildim;
Her ne kılsan,âşık kıl sen Perverdigâr.

Aşkı değse, kavurup yandırır canı, teni;
Aşkı değse, viran kılar”ben” fikrini;
Aşk olmasa, tanımak olmaz Mevlâ’m seni;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Aşk defteri sığmaz dostlar dergâhına;
Cümle âşık yığılıp varır bargâhına;
Yedi cehennem tâkat kılmaz bir âhına;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Hâs aşkını göster bana, şükr edeyim;
Bıçkı konsa, Zekeriyya gibi zikr edeyim;,
Eyyub gibi belâsına sabr edeyim;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Cilve kıl sen, deli kıl sen, şeyda kıl sen;
Mecnun kıl sen, insanlara rüsva kıl sen;
Mum gösterip pervane gibi kor ateş kıl sen;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Aşk derdini talep kıldım, dermanı yok;
Aşk yolunda can verenin hüsranı yok;
Bu yollarda can vermese, imkânı yok;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Nerden bulayım, aşkın düştü, kararım yok;
Aşk senâsını gece gündüz bıraktığım yok;
Dergâhından başka yere vardığım yok;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Aşk pazarı ulu Pazar, sûda haram;
Âşıklara senden başka kavga haram;
Aşk yoluna girenlere dünya haram;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Âşıklığı dâva kılıp yürüyemedim;
Nefsten geçip ben emrini kılamadım;
Cahillikte Hak emrini bilemedim;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

Kul Hâce Ahmed, aşktan katı belâ olmaz;
Merhem sürme, aşk derdine deva olmaz,
Göz yaşından başka kimse şahit olmaz;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.

20. H İ K M E T

Muhabbetin kadehinden içen divaneler,
Kıyamette ateş ağzından saçar dostlar.
Kudret ile yaratılan yedi cehennem
Âşıkların nârasından kaçar dostlar.

Cehennem ağlayıp yalvaracak Allah’ına
Tâkatım yok âşıkların bir âhına.
Kaçıp varayım Hak Taâlâ penahına;
Âşıkların yaşı ile söner dostlar.

Âşıkları aşk dükkânını varsa kurup,
Yaşını saçıp, göğsünü açıp, yüzünü sürüp,
İnşallah, cehennem kaçsa, ondan korkup
Yedi sema tâkat kılmadan göçer dostlar.

Rahman Rabb’im sâki olup mey içerse,
Çoluk-çocuk, ev-barktan tamamen geçirse,
Vücudumdan Azâzil’i Hak kaçırsa,
Cürüm, isyan düğümlerini açar dostlar.

Aşk kapısını Hak yüzüme açıverse,
Hâs aşkını gönül içine yerleştirse,
Lutf eylese, iki âlemde şâh eylese,
Âşıkları Hakk’a doğru uçar dostlar.

Sübhan Rabb’im bir katre mey kılsa in’am,
Sır zikrini diye diye kılsam tamam,
Hûri, gılman cümle melek ona gulam;
Cennet içinde ipek giysiler biçer dostlar.

Allah diyerek kabirden kalksa, âlem yanar;
Seçkin kulum diyip Rabb’im, yalnız sever;
Yaş yerine kanını döküp yüzünü boyar;
Hamdını diyip mel’un şeytan kaçar dostlar.

Ben demedim, Allah kendi vâde kıldı;
Yolsuz idim, lutf ederek yola saldı;
Garip olup nâle kıldım, elimden tuttu;
Öyle âşık şevk şarabını içer dostlar.

Kul Hâce Ahmed, aşksızların işi düşvar;
Yarın varsa, Hak göstermez ona didar
Arş ve Kürsü, Levh ve Kalem hepsi bîzar;
Aşksızlara cehennem kapısını açar dostlar.

21. H İ K M E T

Aşk sırrını beyan kılsam âşıklara,
Tâkat kılmaz, başını alıp gider dostlar.
Doğa, taşa başını vurup, kendinden geçip
Çoluk-çocuk, evden barktan geçer dostlar.

Aşk şiddeti başa düşse, âşık neyler;
Bigâneler taşlar atıp ona güler;
Divane diye başını yarıp kana bular;
Şâkir olup hamd ve senâ söyler dostlar.

Aşk cevheri dipsiz deniz içinde pinhan;
Canda geçip cevher alan oldu canan;
Hevesliler âşıkım der, yolda kalan;
Dinlerini değersiz pula satar dostlar.

Aşksızların hem canı yok, hem imanı;
Resûlu’llah sözünü dedim, mâna kânı;
Nice desem, işitici, bilen hani?
Habersiz desem, gönlü karışır dostlar.

Ateşe yandım, candan doydum, hayran oldum;
Bu nasıl ateş, yanamadan biryan oldum;
Muhabbetin adını duyup giryan oldum;
Gözü giryan muradına yeter dostlar.

Çok ağlayıp, çok inle ki rahmı gelsin;
Yol şaşırsan, rahmı gelip yola salsın;
Hizmet kıl kî pîr-i muğân elinden tutsun;
Hizmet kılan muradına yeter dostlar.

Zemane hem âhir oldu, huyun gitti;
Resûlu’llah vâdeleri yakınlaştı;
Seçkin kulları iyi söze kulak tuttu;
Kötü kullar günden güne beter dostlar.

“Küllü yevmin beterün.” dedi hak Mustafa;
Ümmet olsan, kulak sal sen, ehl-i vefa;
İyilerin ecrini verir, kötüye ceza;
Kıyamet günü cezalarını çeker dostlar.

Fâsık, fâcir havalanıp yere basmaz;
Oruç namaz kazâ kılıp misvâk asmaz;
Resûlu’llah sünnetine değer vermez;
Günahları günden güne artar dostlar.

Dünya ehli malını görüp heva kılar;
Benlik fikriyle dâva-yı hüda kılar;
Öldüğünde imanından cüda kılar;
Can verende hasret ile gider dostlar.

Dünya malını yığanları vallah gördüm;
Öldüğü vakit,”Tevbe et!” diyip halini sordum;
Şeytan dedi: İmanına çengel vurdum.
Can çıkarda ağlaya ağlaya gider dostlar.

Kul Hâce Ahmed, âşık olsan, canın yansın;
Sıdkın ile Allah deki Tanrı bilsin;
Dua kıl ki mü’min kullar dünya koysun;
Dünya koyan âhirete yeter dostlar.

22. H İ K M E T

Hakk’a dönüp mü’min olsan, tâat kıl sen;
Tâat kılan Hak didarını görür dostlar.
Yüz bin belâ başa düşse, inleme sen;
Ondan sonra aşk sırrını bilir dostlar.

Âşıkları inleyerek yola girdi;
Her ne cefa gelse, onu Hak’tan bildi;
Râzı olup yer altında hazır oldu;
Ağlayarak seherlerde durur dostlar.

Eyâ dostlar, hiç bilmedim ben yolumu;
Saadete bağlamadım ben belimi;
Gaybet sözden hiç alamadım ben dilimi;
Cahilliğim beni rüsva kılar dostlar.

Gece gündüz gamsız yürüdüm, zikr etmeden;
Cehd kılarak gece gündüz fikr etmeden;
Muhabbetin pazarında kendimi satmadan;
Nefsim benim yüz bin taam diler dostlar

Nefsini sen öz reyine koyma zinhar;
Yemeyip içmeyip tâat ile ol sen bidar;
Âhir bir gün gösterecek sana didar;
Bidar olan orda didar görür dostlar.

Eyâ gâfil, Hak zikrini dilden koyma;
Dünyalıktan bir zerreyi ele alma;
Erenlerin arkasından aslâ kalma;
Yola giren âhir murad bulur dostlar.

Vah ney yazık, hasret ile ömrüm geçti;
Nefsim benim coşup taştı, hadden aştı;
Canım kuşu uçuverse, ruhum kaçtı;
Gâfil yürüyen ömrünü yele satar dostlar.

Didar göreyim diyen kullar uyanık olur;
Yürüse, dursa, yatsa, kalksa, zikrini söyler;
İçi dışı öyle kulun nurla dolar;
Allah nurunu öyle kula saçar dostlar.

Kul Hâce Ahmed, bende olsan, ağla, yürü sen;
Muhabbetin meclisine kendini vur sen;
Kıyametin şiddetinden mâtem kur sen;
Mâtem kuran sırdan haber alır dostlar.

23. H İ K M E T

Didar için canı kurban kılmayınca
İsmâil gibi didar arzu kılmayın dostlar.
Candan geçip tarikate girmeyince
Âşkım diyip yalan dâva kılmayın dostlar.

Âşıklığı ulu iştir, bilsen bunu;
Mihnet ile sınar imiş Mevlâ’m seni;
Cefa, mihnet ile olsan dünü günü;
Mâşukundan gönül ayrı kılmayın dostlar.

Benlik kılıp tarikate girmediler;
Candan geçmeden yola ayak koymadılar;
Nefs öldürmeden teslim fenâ olmadılar;
Ham tamahlık ile yola girmeyin dostlar.

İşbu aşkın yolu dilim olmak olur;
Burada ağlayıp âhirette gülmek olur;
Gül renkleri zaferan gibi solmak olur;
Böyle olmadan, âşıkım ben, demeyin dostlar.

Mürşidlerin hizmetini kıl ihtiyar;
Kendiliğimden yola girdim, deme zinhar;
İyi bilsen, tarikatın tehlikesi var;
Kılavuzsuz iş bu yola girmeyin dostlar.

Mürşidlere hizmet kılsan, nefse âfet;
Değme cahil bu yollarda kılmaz tâkat;
Sâdık kullar bu yolları bilir rahat;
Diriyken ölmeden didar arzu kılmayı dostlar.

“El kezzâbu lâ ümmeti “ dedi size;
O Muhammed Hak resûlü idi bize;
Yalancıya cennet yoktur, vallah anla;
Yalan diyip imansız gitmeyin dostlar.

Ev- barkını terk etmeden görmez didar;
Didar göreyim diyen âşık olur bidar;
Öyle âşık âhir görür orada didar;
Didar görmeden sırdan haber duymayın dostlar.
 

alpi_09

En istikrarlı üye

Sırdan mâna duymayanlar biganedir;
O âşıkın mekânları viranedir;
Aşk yolunda can verenler cananedir;
Candan geçmeden candan haber bilmeyin dostlar.

Kul Hâce Ahmed, kendinden geçmeden dâva kılma;
Halk içinde âşıkım diyip, dile alma;
Âşıklığı ulu iştir, gâfil olma;
Gafil olup Hak didarını görmeyin dostlar.

24. H İ K M E T

Muhabbetin kadehinden içip raks ederek
Divanelik makamına girdi dostlar.
Aç ve tokluk, kazanç, ziyan hiç bilmeyen
Sermest olup raks ve sema’kıldı dostlar.

Raks ve sema kılanlara dünya haram;
Ehl ü iyal, evden barktan geçti tamam;
Seher vakti Hakk’a sığınıp ağlar müdam;
Ondan sonra raks ve sema’kıldı dostlar.

Dünya tepmeden raks ve sema kılan cahil;
Hak yâdını bir an demez, yürür gafil;
Dervişim der, dünyaya doğru gönlü mâyil;
Dünya için raks ve sema’kıldı dostlar.

Kendinden geçmeden raks ve sema kılmak hata;
Sübhan rabb’im ona kılmaz iman atâ;
Tâat kılsa, gönülleri kılmaz safâ;
Riya kılıp raks ve sema’ kıldı dostlar.

Kendinden geçmeden raks eylese. Aellah bîzar;
Sema’ından yer teprenip çeker âzar;
Dua kılayım, göstermesin ona didar;
Dinden geçip raks ve sema’kıldı dostlar.

Şibli âşık sema’kıldı, ışık görüp;
Mustafa’yı hazır görüp, sual sorup;
Dünya, ukba terkederek gözünü yumup;
Öyle kullar raks ve sema’kıldı dostlar.

Şibli âşık ağlayıp dedi: Eyâ Resûl,
Tâkatsizim, sema’kılsam , olurum melûl
Resûl dedi: İnşallah, kılar kabul.
Ruhsat dileyip raks ve sema’kıldı dostlar.

Kul Hâce Ahmed, raks ve sema’ kılmayanlar
Taklit ile sema kılsa, cehennemde yanar.
Bu rivayet gizli idi; söylesem, onlar
Hakk’ı bulup raks ve sema’kıldı dostlar.​
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Ahmet AĞAOĞLU

Siyasî alanda Türkçülük fikrini temsil eden Ağaoğlu, 1869'da Azerbaycan'ın Şişe şehrinde doğmuştur. Babası Mirza Hasan Bey, annesi Sarıca Ali adlı göçebe bir kavimden Taze hanımdır. Amcalarının Rusça, Arapça ve Farsça bilmeleri ve ailenin düzenlediği akşam sohbetlerinde metafizik ve ilmî konuların görüşülmesi Ağaoğlu'nun gelişiminde önemli yer tutar. Öğrenimine mahalle mektebinde başlamış ve babasından gizli Rusça dersleri almıştır. Babasının karşı çıkmasına rağmen dayısının desteğini alarak Rus tali mektebine yazılmıştır. O dönemde Şuşa'nın yarısı Türk yarısı Ermenidir. Okul Ermenilerin çoğunlukta olduğu semttedir ve okulda sadece beş Türk çocuğu vardır. Ağaoğlu, Ermenilerin Türk düşmanlıklarını burada görmüş ve yaşamıştır. 1884'de buradaki eğitimini tamamlayarak Realne Uçilişe'ye başlamıştır. Reel ilimlerin ağırlıklı olduğu okulu başarı ile tamamlamış, 1887'de yüksek öğrenim için Petersburg'a gitmiş, fakat sağlığı nedeni ile geri dönmüştür. 1888'de Paris'te hukuk mektebine başlamış, doğu kavimleri tarihi, Arapça, Acemce ve Türkçe dil derslerine devam etmiştir. Ağaoğlu 21 yaşında iken yazarlığa, Fransızca bir makale ile başlamıştır. Bir süre Paris'te gazetecilik de yapan Ağaoğlu 1894'de İstanbul'a gelmiştir. 4 ay sonra Tiflis'e gitmiş, Kafkas gazetesinde yazarlık yapmıştır. Bakü'de Rusça "Kaspy" adlı bir gazetede başyazarlık görevini almıştır. Gazete Azerbaycan Türklerinin hukukunu savunan ve çıkarlarına hizmet eden Rusça bir Türk organı haline getirilmiştir.

"Kaspy" gazetesinin sahibi olan Zeynel Abidin Takiyef Türkçe yayın için uğraşmış ise de 1904 yılında meydana gelen Rus-Japon savaşı sonuna kadar beklemek zorunda kalmıştır. Savaş sonunda çarlığın yenik düşmesi ile tekrar girişimde bulunmuş, bu sefer başarılı olmuştur. Bütün Kafkasya'da ilk kez günlük Türkçe gazete olan "Hayat" çıkmaya başlamıştır. Hüseyinzade Ali Bey de bu gazetede göre almıştır. Bir yıl sonra Ahmet Ağaoğlu "İrşad" adlı yeni bir gazete çıkarmaya başlamıştır. Aynı zaman diliminde Kafkasya'da Ruslar Azerbaycan'a hakim olunca Sünnî-Şiî anlaşmazlığı başlamıştır. Kafkaslar'daki Türkleri parçalamayı amaçlayan bu düşünceye karşı mücadele etmiştir. 1905'de Bakü'de "fedai" adında gizli bir cemiyet kurmuş, Ermenilere karşı Türklere yaptıkları zulümleri fiili direnişlerle bir dereceye kadar durdurabilmiştir. 1905'de Çar hükümetinin bir nazırlar komitesi kurması üzerine Kazan'dan giden heyete Yusuf Akçura Kafkasya ahalisini temsil edenler içinde ise Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Topçubaşı Meydan Bey seçilmişlerdir. Azerbaycan halkını bu komitede temsil etmiştir. Petrollü topraklar üzerindeki Türk halkını göç ettirme projesini, otuzbeş günlük konuşma sonucu engellemiştir. 1908'de II. Meşrutiyetin ilânı ile İstanbul'a kaçan Ağaoğlu, Türk Ocağının kurucularındandır.

Fikirleri ve kişiliği: Türkçülük mücadelesine hayatını vermiş aydınlarımızdandır. Fikirlerini yaymak için "Fedai" adıyla kurduğu gizli cemiyette hizmet vermeye başlamıştır. Birçok Türkçü gibi önce İslâmın özüne döndürülmesi meselesi üzerinde durmuştur. Doğu tarihi ve dinleri üzerine araştırmalar yapmış, geniş birikime sahip olmuştur. Azerbaycan ve diğer Kafkas Türkleri için millî direnişin en iyi örneğini sergilemiştir. Hedefi Türk milletinin uyanması ve Ruslarla eşit hürriyete sahip olmasıdır. Ruslar tarafından desteklenen Sünnî-Şiî ayrılığının karşısında olmuş ve yazılarında, araştırmalarında bunu konu almıştır. Yayımladığı risalelerde fikirlerini çekinmeden ortaya sürmüştür. Dinî açıdan İslâmiyet üzerine yaptığı araştırmalarda kadını örnek almış ve İslâmiyetin tarihsel süreci içinde kadını inceleyerek dindeki değişmeyi açıklamıştır.

Eserleri: "İslâm Aleminde Kadın" adlı Rusça risalesinde, İslâmın görüşlerinde ilerici olduğunu, Abbasi'nin orta devirlerine kadar bu ilerici hareketin devam ettiğini, daha sonra alimlerin ve şeyhlerin menfaatperestlikleri yüzünden gerilediğini ve çöktüğünü iddia etmektedir. Gazete ve dergilerde yayımlanmış makaleleri ve risaleleri vardır.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Ahmet Hikmet Müftüoğlu

(1870-1927)

"İslâmın gözü, Türkün kalbi olan bu renk ve nur durağı memleket pek temiz, pek mamur, pek güzeldi. Onun çarpık kavuklu, yangesli harap mezarları, buraların darülfelasefelerinden, kütüphanelerinden daha manalı, daha düşündürücüdür. Oranın hamalları, fakirleri buranın lordlarından, milyonerlerinden daha asil, daha civanmerddir". (Çağlayanlar)

Türk milliyetçiliğine hem siyasî hem de edebî alanda hizmet etmiş yazarlarımızdan Ahmed Hikmet Müftüoğlu 1870'de İstanbul'da doğmuştur. Ailesi dönemin ulema sınıfındandır. Şiirle ve tasavvufla ilgilenmişlerdir. Müftüoğlu yedi yaşında babasını kaybetmiş, ağabeyinin himayesinde büyümüştür. Eğitimine Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesinde başlamış daha sonra Galatasaray Sultanisine girmiştir. Tevfik Fikret'le bu okulda tanışmış ve arkadaşlık kurmuştur. 1888'de sultanideki eğitimini bitirmiş, Hariciye Nezaretinde çalışmaya başlamıştır. Bu görevine devam ederken Galatasaray Lisesinde öğretmenlik yapmıştır. Pire (Yunanistan) ve Poti (Kafkasya) şehbenderliğine vekalet etmiş, 1891'de İstanbul'a geri dönmüş ve eski işine devam etmiştir. 1908'de Ticaret ve Ziraat nezaretinde göreve başlamıştır. Galatasaray Lisesindeki hocalık görevini Tevfik Fikret bu liseye müdür olunca bırakmıştır. Darülfünun, Edebiyat Fakültesi Fransız ve Alman edebiyatları hocalığına başlamıştır. 1912'de Peşte'ye gönedrilmiş, mütareke döneminde İstanbul'a dönmüştür. Harp malzemeleriyle ilgili bir komisyonun başkanı sıfatıyla Peşte, Viyana ve Berlin'de kalmıştır. İstanbul'a döndüğünde halife Abdülmecid Efendinin baş mabeyinciliğini yapmıştır. Ankara'da Hariciye Müsteşar vekaletini üstlenmiş, 1927 yılında vefat etmiştir.

Fikirleri ve kişiliği: Türkçü ve Türkçeci yazarlarımızın önde gelenlerinden Ahmet Hikmet Müftüoğlu edebiyatımızın milliyetçi hareketini temsil etmiştir. Türkçülüğü siyasi sahada savunan isimlerimizdendir. Yazarlığa Servet-i Fünuncular içinde başlamış, meşrutiyetten sonra Türkçülük ülküsünü benimsemiş ve Servet-i Fünunculardan ayrılmıştır. Müsbet ilimlerle ilgili tercümeler yapmış ve Hazine-i Fünun ile Servet-i Fünun dergilerinde yayımlatmıştır. 1894-1900 yılları arasında aynı dergilerde hikayelerini sunmuştur. 1908'den sonra sanatını sosyal konulara yönlendirmiştir. Ölümüne kadar bu fikre bağlı kalmış, edebi alanda Çağlayanlar'da hikayeleri ve Gönül Hanım adlı romanında bunu sergilemiştir. Türk toplum yapısını Çağlayanlar'daki 16 hikayesinde ortaya koymuştur.

Eserleri: Gönül Hanım'da; Birinci Dünya Savaşı sırasında Kafkas cephesinde Ruslara esir düşen bir askerin Türkistan'daki esir kampında Gönül adlı bir Tatar kızının rehberliğinde, eski Türk ülkelerini dolaşmasını ve ülkü birliği yaptığı bu kızla arasındaki sevdayı anlatır. Türk tarih ve medeniyetinin eskiliği ve Türk birliği üzerinde durur. Türkçülük çalışmalarına katıldıktan sonra ortaya koyduğu eserlerinde millî kimlik ön plana çıkmış, dil sadeleşmiştir. Eserlerinden diğerleri; Leyla Yahud Bir Mecnunun İntikamı (1890), Haristan ve Gülistan (1890), Çağlayanlar (1922), Gönül Hanım (Tasvir-i Efkar'da tefrika, 1920, yeni yayını 1971), Salon Köşeleri, Bir Tesadüf, Bir Safha-i Kalb, Kadın Ruhu, Silinmiş Çehreler, Beliren Simalar adlı kitaplardır.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Ahmet Vefik PAŞA
(1823-1891)

"Gerçek sanatçıların eserlerinde kullanmadıkları yabancı kelimeleri, dilimizde
yasaklamak suretiyle öz dilimizi geliştirebiliriz".


Dil alanında "Bütün Türkçülük" ilkesini eserleride vurgulayan ve yaşantısıyla da Türk milliyetçisi olduğunu sergileyen Ahmet Vefik Paşa, 3 Temmuz1823'de İstanbul'da doğmuştur. Babası Hariciye Nezareti memurlarından Ruhittin Efendidir. Ahmet Vefik Paşa İstanbul'da 1831'de öğrenimine başlamış, fakat babasının görevi nedeniyle Paris'e yerleşmiş ve öğrenimini Saint-Louis lisesinde tamamlamıştır. Fransızcayı anadili gibi Paris'te öğrenmiştir. Bazı araştırmacılara göre İtalyan, Grek, Latin dillerini de okuyup anlayacak kadar iyi bilirdi. 1837 yılında İstanbul'a geri dönmüş ve tercüme odasında memuriyete başlamıştır. 1840'da Londra'ya gitmiş, burada elçilik katibi olarak görev yapmış ve İngilizceyi öğrenmiştir.

1842 yılında sırasıyla Sırbistan, İzmir, Eflak ve Boğdan'da görev yapmıştır. İstanbul'a tekrar geri dönmüş, derecesi yükseltilerek tercüme odasında göreve başlamıştır. Kısa bir süre pasaport dairesinde müdürlük yapan Ahmet Vefik Paşa İzmir'e tabiyet işlerini çözümlemek için gönderilmiştir. 1851'de ilk defa kurulan ilim kurulu Encümeni Danişin üyeleri arasında yer almıştır. Aynı dönemde Tahran'da elçi olarak atanmıştır. Burada İran dili ve kökenini köklü bir şekilde öğrenmiştir. Elçilik binasına Türk bayrağını asarak, yeni bir geleneğin de başlatıcısı olmuştur. Ali Paşanın sadrazamlığında görevinden alınmıştır. 1855'de Mustafa Reşit Paşa sadrazam olunca Meclisi Valayı Ahkamı Adliye üyeliğine getirilmiştir. 1857'de Deavi Nazırlığına (Adalet Bakanlığı) getirilen Ahmet Vefik Paşa bu görevde kısa süre kalmış, tekrar Meclis Vala üyeliğine atanmıştır.

1860 yılında Paris büyükelçisi, 1861 yılında Evkaf Nazırı olarak Bursa'ya gönderilmiştir. Halkın şikayetleri sonunda görevinden alınmış, 1871 yılına kadar resmi görevde bulunmamıştır. Kendini ilmî faaliyetlere yönlendirmiş, Türk tarihine ve edebiyatına yeni eserler ve tercümeler sunmuştur. 1872'de Sadaret Müsteşarı, aynı yıl Maarif Nazırlığı yapmıştır. 1873 yılında tekrar görevden alınmıştır. 1876'da Petersburg'da Funun ve Sanayi sergisine, Osmanlıyı temsilen katılmıştır. Kısa bir süre Edirne valiliği yapmıştır. 1878'de tekrar Maarif Nazırı olmuş, aynı yıl başvekil olarak üç ay görev yapmış, tekrar görevden alınmıştır. 1879-1882 yıllarında Bursa valiliği yapmış, tekrar başvekil olarak tayin edilmiş, bu görevi sadece üç gün sürmüştür. Görevden tekrar alınmıştır. Ölümüne kadar Rumelihisarı'ndaki evinde ilmî ve edebî çalışmalar yapmış, 1891 yılında İstanbul'da 68 yaşında vefat etmiştir.

Fikirleri ve kişiliği: Ahmet Vefik Paşa; son derece sade bir hayatı tercih etmiş, lüksten kaçınmış, sürekli yerli malını önemsemiştir. Bu haliyle milliyetçi ve halkçı düşüncenin öncüsü olarak kabul edilmiştir. Ahmet Vefik Paşanın Türkçülük hareketinin öncülerinden biri olması, Türk dili ve tarihi üzerine yaptığı çalışmalardan kaynaklanır. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura, onu Süleyman Paşayla birlikte Türkçülük düşüncesinin piri olarak kabul ederler. M. Celaleddin Paşa, Süleyman Paşa ve Ahmet Vefik Paşa Türkçülük ateşini körükleyenlerdir. Bazılarına göre Osmanlı Türklerinin ilk Türkçüsüdür. Şinasi ve Ziya Paşaya nazaran Türkçülüğü daha açık olmuştur. Bütün yazılarında ve hayat tarzında Türk milliyetçiliği ile göze çarpar.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Arif Nihat ASYA

Türk Edebiyat Tarihi'ne "Bayrak Şairi" olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya , 1904 yılında Çatalca'nın İnceğiz Köyün'nde dünyaya gelmiştir.İlköğrenimine köyünde başlamış, daha sonra İstanbul'a gelir. Önce Haseki Mahalle Mektebi'ne daha sonra Gülşen'i Maarif Rüştiyesi'ne devam eder.

Yatılı olarak girdiği Bolu Sultanisi kapatılınca, Kastamonu Sultanisi'ne aktarılır. Milli Mücadele Dönemi'nde Ankara'da bulunur. Bu dönem onun şiire başladığı, Türklük ve vatan aşkı ile şiirler kaleme aldığı tarihlerdir. 1928 yılında Darülmuallimin'i Aliye'den edebiyat öğretmeni olarak mezun olur ve Adana kolej ve öğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği ve yöneticilik yapar.


1948 yılında Edirne'ye tayin edilir. 1950-54 döneminde Adana Milletvekilliği, 1954 yılında Eskişehir milletvekilliği yapar. 1962 yılında ise Ankara Gazi Lisesi'nden emekli olur.


Arif Nihat Asya, Türklük ve Türk Dünyası sevdalısıdır. Şiirlerinde bu dünyalardan da sesler getirmeye çalışır. Kimi zaman oradan uzak kalışımızın hüznünü yansıtır, kimi zaman da oralarda yaşanmış Türk kahramanlıklarını anlatır.

5 Ocak 1974 tarihinde Ankara'da vefat etti.


Şiir Kitapları

Heykeltraş (1924)

Yastığımın Rüyası (1930)

Ayetler (1936)

Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor (1946)

Enikli Kapı (1964)

Kubbe-i Hadrâ (Mevlana üzerine, 1956)

Kökler ve Dallar (1964)

Emzikler (1964)

Dualar ve Aminler (1967)

Aynalarda Kalan (1969)

Kanatlar ve Gagalar (1946)


Bayrak

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü
Kızkardeşimin gelinligi, şehidimin son örtusü.
Işık lşık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım.
Seni selamlamadan uçan kuşun
Yuvasını bozacağım.

Dalgalandığın yerde ne korku ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver!
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar!
Yurda, ay-yıldızının ışığı yeter.

Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün
Kızıllığında ısındık;
Dağlardan çöllere düşürdüğü gün
Gölgene sığındık.

Ey şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalı;
Barışın güvercini, savaşın kartalı...
Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
Senin altında doğdum,
Senin dibinde öleceğim.

Tarihim, şerefim, şiirim, herşeyim;
Yer yüzünde yer beyen:
Nereye dikilmek istersen
Söyle seni oraya dikeyim!


Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor

Şehitler tepesi boş değil,
Biri var bekliyor...
Ve bir göğüs nefes almak için
Rüzgar bekliyor
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye,
Yattığı toprak belli,
Tuttugu bayrak belli,
Kim demiş Meçhul Asker diye?

Destanını yapmış , kasideye kanmış...
Bir el iki ahretten uzanmış,
Edeple gelip birer birer
Öpsün diye faniler.

Öpelim temizse dudaklarımız...
Fakat basmasın toprağına
Temiz degilse ayaklarımız.

Rüzgarını kesmesin gövdeler
Sesinden yüksek çıkmasln
Nutuklar, kasideler!

Geri gitsin alkışlar geri...
Geri gitsin ellerin
Yapma çiçekleri!

Ona oğullardan, analardan
Dilekler yeter...
Yazln sarl, kışın beyaz
Çiçekler yeter.

Söyledi söyleyenler demin...
Gel süngülü yiğit, alkışlasınlar,
Şimdi sen söyle, söz senin!

Şehitler tepesi boş değil,
Toprağını kahramanlar bekliyor...
Ve bir bayrak dalgalanmak için
Rüzgar bekliyor.

Destanı öksüz, sükutu derin
Meçhul Askerin
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye,
Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli...
Kim demiş Meçhul Asker diye?


KUBBELER

Dün başlar seferber, eller seferber,
Kurşun eritildi, mermer çekildi.
Bunlar, bu kubbeler, bu minareler
Akçayla olacak şeyler değildi.
Böyle bir gemide yendi suyu Nuh.
Ve bu yelkenlerle kanatlandı ruh.
Taşıtıp kalyonla pırlanta, inci
Abide haline koydu sevinci.
Gergefle işleyip bir inci sultan
Ki çiçek verirdi saksıya koysan.
Bulabildinse ey yolcu yerini,
Hepsinin altında altından bir ay.
Seyret İstanbul’un camilerini
Minare minare, kubbe kubbe say!
Açılır masmavi burada gökyüzü
Gümüşten sütunlar üstünde durur...
Kiminin gölgesi dinlenir yerde,
Kiminin beyazı sulara vurur.
Allah’a giden yol buralardadır
Kapılar açılır şerefelerden.
Buradan uğurlanır mübarek aylar,
Bayram burda başlar arefelerden.
Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış,
Sultanı, çerisi, piri, veziri.
Nesilden nesile götürsün diye
Kanatlar üstünde şanlı tekbiri.
Nice başbuğların açtığı yolda
Biri yardan geçmiş, öteki serden.
Yolcular gidiyor yarına doğru,
Kafile kafile bu köprülerden.
Kuşun uçuş, gülün açış saati,
Tanrı’nın fermanı yüce kubbede,
Duyulur, uyanık Fatih’in “Uyan’
Dediği uzaktan Sultan Ahmed’e..
Diken dikmiş, yakan yakmış mumunu,
Şamdanlar, şamdanlar, ulu şamdanlar...
Ki aydınlığiyle asırlar boyu,
Yolunu bulurdu yolda kalanlar.
Burda kubbe, kemer ve mihrap olmuş,
O kıvrak şekil ki serhatte yaydı;
Atlas bayrakların dalgalarında
Rüzgarla öpüşen ince bir ay’dı.
Kimi yıkanırken şadırvanlarda,
Tekbir’e hu hû’lar katıyor kimi:
Beyazıt önünde güvercinlerin incidir yemi,
Söyleyin ey nazlı haber kuşları:
Tuna boylarından müjde geldi mi?
Uzaklarda kırık minarelerden
Gökte bir kapıyı vurur leylekler;
Bir gün açılacak o büyük kapı
Ve kanatlar yere inmeyecekler.
Taraf taraf, kol kol şu yamaşlardan
Aktıkça fetihler tarihi Türk’ün
Kubbeler erecek bir gün murada;
Ve minareler dal verecek bir gün.
Geçersen altından bu loş kemerin
Menekşe menekşe gül güldür içi...
Kapanmaz kapısı Allah evinin,
Ki beş vakit gürül gürüldür içi.
Çiniler, çiniler, taze çiniler;
Boyası göz nuru, fırçası kirpik...
Ey sanat, kuruyan dallarımıza
Bir yeşil yaprak ver! demeye geldik.
Biri hattın, biri mermerin, tuncun,
Kurşunun sırrını aramış bulmuş
Yesârî elinde Lafza-i Celal
Sinan’da kubbeyle minare olmuş.
İşte bu kubbe ki, söyler saati
Yolcu ilk, dalgalar son cemaati,
Mavidir çinisi, Yeni’dir adı
Mermerini sisler karartmadı.
Şehzâde, Laleli, Haseki Sultan
Hepsinin üstünde Süleymaniye...
Süleymaniye’den, Ayasofya’dan
Yollar iner dal dal Yeni Cami’ye
Yelken yelken, seren seren gemiler;
Yamaçta, kıyıda, yolda camiler.
Bu horasan, mermer, kurşun dağları
Omuzunda taşıdığı çağları
Taşıyacak daha çağlar boyunca
Ve yer çekmeyecek yere koyunca.
Yolları arkada bırakan hızla,
Kanatlarımızla, atlarımızla
Aşarken toprağı, taşı denizi
Bu kurşun memeler emzirdi bizi.
Böyle bir gemide yendi suyu Nuh.
Ve bu yelkenlerle kanatlandı ruh.


FETİH MARŞI

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın ?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden....
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
Göster : Kabaran sular nasıl yıkar bendini ?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır.
Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır.
Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın
Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan !
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan ....

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin !
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın ?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!


Anne

İlk kundağın
Ben oldum, yavrum;
İlk oyuncağın
Ben oldum.

Acı nedir
Tatlı nedir... bilmezdin
Dilin damağın
Ben oldum.
Elinin ermediği
Dilinin dönmediği
Çağlarda, yavrum
Kolun kanadın
Ben oldum
Dilin dudağın
Ben oldum.

Belki kıskanırlar diye
Gördüklerini
Sakladım gözlerden
Gülücüklerini...
Tülün duvağın
Ben oldum!

Artık isterlerse adımı
Söylemesinler bana
'Onun Annesi' diyorlar...
Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

Bir dediğini iki
Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki
Ve seni öyle sevdim sana
O kadar ısındım ki
Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
Gün oldu kırdın...
İncinmedim;
İlk oyuncağın
Ben oldum.. Yavrum
Son oyuncağın
Ben oldum...

Layık değildim
Layık gördüler
Annen oldum yavrum
Annen oldum!


Dağlar

Çekmece'den Maltepe'den ileri
Gitmemiş Sâdâbâd çelebileri
Alem tepesine Alemdağ derler...
Böyle bilmiş böyle yazmış eserler.

Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz.
Korka korka eteğinden öper yaz;
Ağrıdağ, Babadağ, Gâvurdağ, Ilgaz
Kubbelerdir...dolaşır, aşılmaz.

Tendürük'te, Kop'ta Palandöken'de
Kurtların payı var gelip geçende...
Ki alırlar vermek istemesen de!

Dağlar var, tahtından inmeyen sultan
Dağlar var, yapılmış bundan, buluttan...
Dağlar var ki Bingöl, Binboğa, Süphan,

Medetsiz'ler, Mor'lar, Nur'lar, Yıldız'lar;
Karalar, Kızıllar, Bozlar, yağızlar...
Karla dolar 'İmdat' diyen ağızlar;
Yollar kesen, haraç alan dağlar var.

Bolkarda çamların sakızı damlar...
Ve bir yıldız düşer, tutuşur çamlar...
Bir kızıl şehrâyin olur akşamlar...
Tacı olan, tahtı olan dağlar var.

Tüter Sarıçiçek, burcu burcudur,
Akşamlar ya mor, ya turuncudur.
Ve kışın dünyanın öbür ucudur...

Sarkarken Cudinin karları dal dal
Bağdaş kuradursun yollara Karhal!
'Ferman padişahın, dağlar bizimdir;'
Dedi yerde bir kurt, gökte bir kartal.

Dönmez misiniz ey yolda kalanlar;
Yolcular, garipler, garip çobanlar;
Allahüekberde tekbir alanlar?
Ovalar, konaklar, yollar aşırı
Birbirini selamlayan dağlar var.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Dağlar var, batının yangınında kor...
Dağlar var; adları Nemrut, Balahor...
Kayışdağ kim, alemdağ kim oluyor?

Lakin ufukları görünce yoksul
Dağ yerine kubbe yapmış İstanbul;
Kurşun şamdanlarda mumlar fildişi...
Ki pırıltıları sularda pul pul.


Marş

Gök mavi, başak sarışın...
Tadı ne güzel barışın.
Karları ılık olacak
Yarın yuvalarda kışın.

On altı yaş kucağına
Koşabilir yirmi yaşın
Kanatları üzerinde
Aşkın, dileğin, alkışın.

Gök mavi, başak sarışın...
Tadı ne güzel barışın!
Fakat senin on savaşa
Değer, ey yurt, bir karışın!


Naat

Seccaden kumlardı..
................................
................................
Devirlerden, diyarlardan
Gelip, göklerde buluşan
Ezanların vardı!.

Mescit mümin, minber mümin...
Taşardı kubbelerden tekbir,
Dolardı kubbelere “amin”..

Ve mübarek geceler dualarımız;
Geri gelmeyen dualardı...
Geceler ki pırıl pırıl
Kandillerin yanardı..

Kapına gelenler ya muhammed,
- uzaktan, yakından –
Mümin döndüler kapından...

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi;
İki dünyada aziz ümmet,
Muhammed ümmetiydi...

Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...

Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi...
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın
Yoksulların sahibi..
Nerde kaldın ey resul,
Nerde kaldın ey nebi!..

Günler ne günlerdi, ya
Muhammed!..
Çağlar ne çağlardı;
Daha dünyaya gelmeden
Müminlerin vardı...
Ve bir gün ki gaflet
Çöller kadardı,

Halime’nin kucağında,
Abdullahın yetimi,
Amine’nin emaneti ağlardı..

Hatice’nin goncası
Aişe’nin gülüydün..
Ümmetin göz bebeği
Göklerinresulüydün..
Elçi geldin, elçiler gönderdin;
Ruhunu Allah’a; elini ümmetine verdin,
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan;
Medine’ye göçerdin..
Biz,
Bu dünyadan nereye
Göçelim ya muhammed!
Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
“ebu leheb öldü” diyorlar;

Ebu leheb ölmedi ya muhammed!
Ebu cehil; kıt’alar dolaşıyor...

Neler duydu şu dünyada
Mevlidine hayran kulaklarımız;
Ne adlar ezberledi ey nebi!
Adına alışkın dudaklarımız..
Artık yolunu bilmiyor,
Artık yolunu unuttu
Ayaklarımız
Kabene siyahlar
Yakışmamıştır ya muhammed!
Bugünkü kadar!

Hased gururla savaşta;
Gurur; kaf dağında derebeyi..

Onu da yaralarlar kanadından
Gelse bir şefkat meleği..
İyiliğin türbesine,
Türbedar oldu iyi..
Vicdanlar sakat
Çıkmadan ya muhammed yarına!
İyilikler getir, güzellikler getir
Adem oğullarına...

Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi taiftir, kimi hayberdir...
Fethedemedik ya muhammed
Senelerdir...

Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi;
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi...
Günahın kursağında
Haramların peteği..

Bayram yaptı yabanlar
Semave’yi boşaltıp;
Save’yi dolduranlar
Atını hendeklerden – bir atlayışta –
Aşırdı aşıranlar..
Ağlasın yesrib!
Ağlasın selmanlar...

Gözleri perdeleyen toprak,
Yüzlere serptiğin topraktı...
Yere dökülmeyecekti ey nebi!
Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...

Ne oldu ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar, taşlar
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar....

Uçsuz bucaksız çöllerde
Yine izler gelenlerin;
Yollar gideceklerindir....

Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir.

Örümcek ne havada
Ne suda, ne yerdeydi
Hakkı göremeyen
Gözlerdeydi

Şu kuytu cinlerin mi, perilerin yurdu mu,
Şu yuva ki bilinmez;
Kuşları hüdhüd müdür, güvercin mi
Kumru mu..
Kuşlarını bir sabah,
Medine’ye uçurdu mu..

Ey abva’da yatan ölü,
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü;
Hatıran uyusun çöllerin,
Ilık kumlarıyla örtülü..

Dinleyene hala
Çöller ses verir....
Yaleyl, susar,
Uğultular gelir...
Mersiye okur uhud,
Kaside söyler bedir;
Sen de bir hac günü
Başta muhammed, yanında
Ebu bekir,
Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü,
Destan yap ey şehir!

Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...

Vicdanlar sakat
Çıkmadan ya muhammed yarına!
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Adem oğullarına...

Yüreklerden taşsın
Yine imanlar!
Itri, bestelesin tekbirini;
Evliya okusun kur’anlar..
Ve kur’anı göz nuruyla çoğaltsın
Kayışzade osmanlar...

Na’tını galib yazsın, mevlidini
Süleymanlar..
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin sinanlar..
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel ey muhammed!
Bahardır
Dudaklar ardında saklı
“amin”lerimiz vardır..
Hacdan döner gibi gel..........
Miraçtan iner gibi gel...........
Bekliyoruz yıllardır!

Bulutlar kanat, ruzgar kanat;
Hızır kanat, cibril kanat,
Nisan kanat, bahar kanat;
Ayetlerini ezber bilen,
Yapraklar kanat...

Açılsın göklerin kapıları
Açılsın perdeler, kat kat..
Çöllere dökülsün yıldızlar,
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar..
Çöl gecelerinden yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilal-i habeşi sustuysa;
Ezanlarını davud okusun!

Konsun – yine - pervazlara
Güvercinler,
“hu hu” lara karışsın
Aminler,...
Mübarek akşamdır;
Gelin ey fatihalar, yasinler...


Dua

Biz,kısık sesleriz...minareleri,
Sen,ezansız bırakma Allahım!
Ya çağır şurda bal yapanlarını,
Ya kovansız bırakma Allahım!
Mahyasızdır minareler...göğü de,
Kehkeşansız bırakma Allahım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allahım!
Bize güç ver...cihad meydanını,
Pehlivansız bırakma Allahım!
Kahraman bekleyen yığınlarını,
Kahramansız bırakma Allah'ım!
Bilelim hasma karşı koymasını,
Bizi cansız bırakma Allah'ım!
Yarının yollarında yılları da,
Ramazansız bırakma Allah'ım!
Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
Ya çobansız bırakma Allah'ım!
Bizi sen sevgisiz,susuz,havasız;
Ve vatansız bırakma Allah'ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allah'ım!


BEDDUA

Gitsin, ne demek, edeb... edebsiz kalsın
Göçsün de nesebliler, nesebsiz kalsın!
Takdir, olamaz böyle... ilâhî, bu işe
Her kim sebeb olduysa sebebsiz kalsın!


SEVAB

"Olmaz bana kimsenin, diyordum zararı.
Gördün, lâkin, geçirdiğim korkuları:
Bir akşam, ellerim sevâb işlerken
Arkamdan bir ses, dedi: "Eller yukarı!"


TARAFSIZLAR

Yaptıkları, uğraşıp didinmek., ancak,
Sağ-sol savaşında hep tarafsız kalmak..
Cennetle Cehennem'de -demek-yerleri yok
Tanrı'm, sen A'râf'ı genişletmeye bak!


SALLANAN VATAN

Yangın, su, kaza alsa da -sık sık-kurban;
Defnetse de bin hayâtı debrem, toptan;
Arif -yine- der, secde edip toprağına:
"Altiyle ve üstiyle bizimdir bu vatan"


BEYAZ ATLI

Kıvrak atı deryada köpüklerle savatlı,
Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı...
Hayran sana ceddin ki, dedim, kaldı Fırat'da.
"Oldu Fırat'lı."

Tarihte bir resmi geçit şimdi alınlar,
Yüzler ve göğüsler ki zaferlerle beratlı.
Göklerde Sinan, onlar için kendi eliyle
Asude saraylar hazır etmiş yedi katlı.
Gördükleri rüyada bu imanlı yürekler
Allarla mübeşşerdi, yeşillerle muratlı..
Hiddetleri, şiddetleri, savletleri korkunç;
Sohbetleri tatlı.
Yüzlerce fetih destanının en güzelinde
Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı.
.........................

Dağdan aşarak indi Donanma-yı Hümayun
Kalyonları durgun suya yelkenli, halatlı..
Gülsün kıyı, açsın suda bakir nilüferler:
Zincirli Haliç artık azatlı!

Bir dil konuşur Kayser'e toplar topu Şahi
Dev lehçeli, tehdit lugatlı.

Şarkî Roma'nın burcuna tırmandı Hasan'lar;
Yoldaşları, "Şahin", "Ali", "İsa", "Hızır" adlı..
Ellerde kılıçlar, yatağanlar ki su içmiş
Seyhun'dan, Aral'dan; Kızılırmak'lı, Murat'lı.

Onlardı gelenler karadan çığ gibi ani;
Onlardı kopan her köşeden atlı, pusatlı.
Atlar var, o yıllar yılı göçlerde sabırmış;
Atlar var, akınlarda kanatlı.
Türk ırkı bu.. Genç Osman açar Bağdad'ı orda;
Bayrak diker İstanbul'a burdan Ulubat'lı!
Fethin yüce serdarı gelip girdi Bizans'a..
Bir yüz ki güzel, taze., fakat bârika hatlı.
Yüzlerce fetih destanının en güzelinde
Fatihlerin en gencini gördüm beyaz atlı!
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Şehitler Tepesinde Ebedileşen
ARİF NİHAT HOCA


Arif Nihat Asya gençlik çağında başladığı şairliği yetmiş yıllık ömrünün sonuna kadar devanı ettirebilen nadir sanatkârlardandı. Onunla beraber yola çıkanların çoğu bir noktada kalmışlardır. Çünkü yetiştikleri devir ve sosyal çevre herkesi buna zorluyordu. Düşününüz : Savaştan yeni kurtulmuş fakir ve dertli bir millet. Ha rap ve perişan bir vatan.. Arkadan köklü ve hoyat bir kültür ihtilâli. Millî kültürün red ve inkâr edilmesi. Türk şiir sanatının hor görülmesi. Bütün mazinin kötülenmesi. Dokuz asırlık muhteşem yazı dilinin -değiştirilmeye kalkışılması. Bizde hiçbir geleneği olmayan Batı San'at anlayışının devlet eliyle kabul ettirilmesi Sonra tepeden inme ihtilâller inkılâplar, darbeler. Tek partili baskı rejimleri: Saldırgan yabancı ideolojiler. Yıkıcı ve bölücü akımlar. Mukaddes ve yüce bildiğimiz bütün milli değerlerin yok edilmesi. Milliyetçiliğin ayıp, Türkçülüğün suç ülkücülüğün çağ dışı sayılması Maddecilikle, Hümanizmin en itibarlı görüş olması. Şiir zevk ve seviyesinin sıfır noktasına yaklaşması...


İşte rahmetli Arif hoca hayatının tam elli yılını böyle bir cemiyette geçirmiştir. Ama bu kötü şartların hiç biri Onu şairlikten vazgeçiremedi. Onun şiirlerinin san'at seviyesini düşüremedi. Duygu coşkunluğunu durduramadı, ilhamını kurutamadı. Hayal dünyasını daraltamadı. Ümitlerini kırıp heyecanını sınırlayamadı.

Gerçekten, edebiyat meraklıları kabul etmektedirler ki, geçen yarım asırda şiir telakkisi defalarca değiştiği halde, Arif Nihat beğin eserleri hem san'at değerini hem de şahsiyetini aynen muhafaza etmiştir. Rahmetli şair, elli yıl boyunca, tekrara düşmeden devamlı yazmış ve eskimeden kendini yenilemiştir. Dil ve üslupta olsun, tem ve konuda olsun tamamıyla milli kalmış fakat çağın değer ölçülerinin de üstüne çıkmıştır. Bilhassa, pek az san'atkâra nasip olan şekil - muhteva ahengi ile milliyetçilik ve şairlik şahsiyetini en güzel tarzda telif edebilmiştir. Arif Nihad Asya'nın şiirleri iki tarafı da keskin kılıç gibidir. Yalnız milli heyecan duymak için okuyanlarda aynı lezzeti alırlar. Dozu çok iyi tayin edilmiş her terkipte görüldüğü gibi.


Arif hoca Türkçeyi çok iyi biliyor ve yerli yerinde kullanıyordu. Her sözün hakikî, mecazî tarihî ve mahalli mânâsından istifade ederdi. İkinci Meşrutiyetten sonra gelişip Cumhuriyetin ilk on yılında zirvesine ulaşan Türk edebiyat dilinin bütün incelik ve zenginliği Arif Nihad Asyanın eserlerinde sergilenmiştir. Bu sayede, bir haçlı zihniyetiyle üst üste saldırıya uğrayan güzel Türkçe ayakta kalabilmiştir. Bin yıllık tarihi olan şiirimiz de son kırk yıl içinde aynı tehlikeyle karşılaşmıştı. Cemiyet zorla maddeci dünya görüşüne itilince günün edebiyatı da buna uydu. Kuru, soğuk, kaba ve laubali bir sür modası ülkemizi istila etti. Manasız, cansız, çirkin ve cılız uydurma kelimeler edebiyatımızın baş köşesinde yer buldu. Daha sonra bunu, tamamıyla batıdan aktarılan taklitçi ve ihtilalci şiir takip etti. Böylece şiirden uzak şairler, san'atla âlâkası kesilmiş romancı ve hikayeciler türedi. Bunlar bir merkezden emir alıyormuş gibi, yularca, aynı dağınık üslup ve uydurma dil ile üç beş konuyu: yazıp durdular. Genç nesilleri bu tipi sahte edebiyata ve yalancı san'ata şartlandırmağa çalıştılar. Ayrıca şiir ve edebiyatın halisine, millî, yerli ve kendi köküne bağlı olanına insafsızca saldırdılar. San'atını bu vadide devam ettirenleri, ağır bir suç işliyormuşçasına, ayıpladılar, karaladılar.


İşte, Arif Nihad beğ, böylesine saldırgan bir çevrenin ortasında dahi milli ve halis san'at anlayışını değiştirmedi. Dilini bozmadı. Türk'ün tarihine, kahramanlığına zengin kültür hazinelerine ve bin bir çilesine sırt çevirmedi. Eski ve uzak vatanımızı, bir gün efsaneleşen Turan İllerini ve yaslı yaralı Türkleri hiç unutmadı. Tabii Türkiye'nin cennet köşelerini, buralarda yatan dünkü yiğitleri, gazileri, Alperenleri ve yanımızda - yöremizde yaşayan dertli insanlarımızı da ihmal etmedi. Savaşı, zaferi, şehit ve gazileriyle bütün milli tarihimiz Ona ilham kaynağı oldu. Camilerimiz, Kervansaray, türbe, çeşme ve köprülerimizle bütün milli san'at yadigarlarımız Onu coşturdu. Atımız, pusatımız, kopuzumuz, davul, zurna ve halaylarımızla bize ait olan her değer Onun mısralarında ebedileşti. Büyük başbuğlardan adsız kahramanlara kadar nice yiğit Onda yepyeni hüviyetler kazanarak geçit resmi yaptı. Ve O, elinde, en kutsal varlığımız olan Bayrakla Şehitler Tepesinde ebedileşti ....


Doç. Dr. NECMETTİN HACIEMİNOĞLU
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ARİF HOCAYLA DİYALOG


Uğultular. Kulak vınlamaları. Yollara Kürşad'lar uzanmış, ölü... Kılıç şakırtıları. Zaferler getiren atların nalın şıkırtıları. Çatalca'nın Inceğiz Köyü. Dudaklarda Hun Türküleri. Devler geçiyor, sarsarak köprüleri. Karda kışta ayazda ne işim var hatıralar ülkesinde. Bilemiyorum..!

Uğrayana imrenene, her mevsim,
Açıktır, açıktır kalbimiz bizim! ,,,

deyişi, hatıralar ülkesinin giriş kapısına asılmış.
Az ileride, buzlu yolun başlangıcında-:

Pişman olmaz kalan, gelip bu yurda...
Korkulmaz emânet etmekten burda,
Pamuğu ateşe, ateşi suya,
Kuzuyu kurda!


mısraları, hatıralar ülkesine ilk ayak basanlar için büyük bir itimat kaynağı . "Pişman olmazsın, gel. Korkma, gel yerleş temelli bu -Emânet et kendini hatıralar ülkesine. Gel, pişman olmazsın, gel." der gibi geliyor bu mısralar bana. Birden, durup dururken: "Delikanlım, heeeeey delikanlım;" nidası dolduruyor kulaklarımı. Ardından, "Hoş geldin yiğitim!" diyen tokça sesli bir Ülkü Devi karşılıyor beni.

Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok... ;
Ben nasıl varım?
Ağla, ey Tanrı dağlarından ;
İndirilmiş Tanrım!

demeseydi, az kalsın tanıyamayacaktım o ağlamaklı sesi. Neden mi?
"İkonyum"u "Konya" yapan dille konuşurum
demeseydi, yüzüne bile bakmadan çekip gidecektim hatıralar ülkesinden Neden mi dediniz? Söyleyeyim:


Ben de, "Sangaryos"u "Sakarya" yapan dille konuşuyordum da ondan!


Haşir neşir oluyorum O'nunla birden. Yüreğim dolup dolup taşıyor O'na baktıkça. Dalıp gidiyorum bir ara. Bir düşünce sarıyor beni, acaba O'nun bu hatıralar ülkesinde ne işi var diye... Susturuyor O'nun düşünceli hâli beni. Düşüncem düşünceli hâline mağlûp oluyor. Hatıralar ülkesinin şâiri şiirine başlıyor:


Dokunmayın, üzerine
Gölge ettim kanadımı...
Ninni söyleyin adıma,
Uyandırmayın adımı;

Böyle emretti melekler,
Böyle emretti Yaradan:
Bir taşa verdim adımı,
Adsız girdim bu kapıdan.

"Adı yok." yazsın kalemler,
Bildiklerimi söyledim.
Bir yolcuyum ki yollarda
Aç kaldım adımı yedim.

Hatıralar ülkesinin adım saklayan şâiri neden saklarsın adını? Unutur mu hiç, .........ülkesinin insanları, senin adını. Adını...... ülkesine adayan çileli şâirim hey; Yetmez mi gayri, dil vermezliğin.adını gizlemekliğin.

Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü...
Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.


diyen şâirin adı olmaz mı hiç? Hatıralar ülkesinde adın, varsın adsız olsun. "Adı yok." yazsın kalemler, ne çıkar. Ama ......... ülkesinde sana adsız demeğe dilimiz; adsız taş dikmeğe elimiz varmaz ki.


Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;
Yer yüzünde yer beğen
Nereye dikilmek istersen
Söyle, seni oraya dikeyim!

Küçücüktüm. Bayrağımın gölgesinde top oynardım. Bana göz kırpan bayrağımın nereye dikilmek istediğini nasıl bilebilirdim ki. Bana: tarihimi, şerefimi, şiirimi, he rşeyimi öğrettin. Minnettarım sana. Zaferler getiren atların yiğitleriyle otağ kurdurttu bana; Ötüken yaylasında, Mohaç ovasında, göz kırpışma göz verir oldum. Bayrağımın şairi Arif Nihat Asya' la uzaktan ahbâblık kurdum. Ya şimdi; Leylâsından ayrılmış Mecnûn misâli solgun benizli Arif Nihat Asyamı; böylesi al'dan uzak düştüğünü görmek.. Al'ına kurban olduğum Asyamı, böylesi sararmış solgun görmek..
Melekler ağlar, yapma bu işi, dediler.
Melekler ağlasın diye yaptım...
diye sitem edişini, serzenişte bulunuşu işitmek var ya, deliye divâneye döndürdü beni.
Asyam'a; gözü yaşlı, gönlü yaşlı giden Asyam'a bakamıyorum, feryat edesim geliyor. Onun mahzunluğuna. Ağlamak, yırtınmak bağırmak istiyorum. Asyam'ın yanına temelli uçmağa varmak istiyorum. Dursun kardeşimin İmamoğluyla birlikte, bana hatıralar ülkesinde "hoş geldin!" demesini istiyorum Ben, ben var ya, hatıralar ülkesinin temelli üyesi olmak istiyorum!


Asya'mın kuşkulu sesi isteklerimi sakin olmaya davet ediyor. Semâyi Bayrak şâirinin sesi dolduruyor:
" - Gözlerimi Ankara'ya kapadım denizlerin durgunluğuna açtım. Fakat türkü, kulağımın dibinde, hattâ içinde "Ankara'nın taşma bak." diye cin çın çınlamakta devam ediyor."


Duruyorum bir ara düşüncemi odaklaştırmaya çalışıyorum. Arif Hocam, ın işkillendiğini hissediyorum. Hocam'ın kulaklarını çınlatanın Alparslan Gümüş'ün, Yaşar Özcivlez'in ardından getirilen tekbirler olduğunu keşfediyorum. Milletçe huzursuz olduğumuzu belirtiyorum Hocam'a,

Hocam'ın teşhisi yerinde:
" - Bir gün gelecek huzurla koyun koyuna yatacağız. Üzerimize de huzur taşları dikilecek.


Huzur doğmasına doğacak., ama, sezaryen ameliyatıyla.


Belki de bize:


Anayı mı, çocuğu mu? diyecekler..."


Anladım aziz hocam. Yaşarlar, Alparslanlar sancılı ananın gocuklarıydı, anladım... Ama huzuru..


" - Huzuru getirebilecekler mi dersin
Evet götürdükleri gibi...
Yani nasıl?
Nasıl olacak... elinden, kolundan, yeninden, eteğinden çekip saçından sürükleyerek, bağırta çağırta..."
A.......... .......... ..........


Arif Nihat Asya'nın bu müjdesine sığınıyorum. Boynu bükük huzûr bekleyenlere, huzur içinde Tanrısına kavuşmayı özleyenlere, Arif Nihat Asya'nın muştusunu vermek üzere, Hatıralar Ülkesini, - Ülkü Devi'nin de iznini alarak - veda ediyorum. Ama; sadece, Hatıralar Ülkesine huzurlu gelebilmek için...


MEHMET ÇAĞATAY ÖZDEMİR

Töre / Şubat 1976
 

alpi_09

En istikrarlı üye
EBULFEZ ELÇİBEY

KENDİ ANLATTIKLARINDAN HAYATI

Azerbaycan'ın Ordubat bölgesinin Keleki Köyünün Halil Yurdu Yaylasında 1938 yılı Haziran ayında doğdum. Babam, Aliyev Kadirkulu Merdanoğlu Rus-Alman savaşında hayatını kaybetmiş.

Eğitim-öğrenimime Unus ilkokulunda başladım. Yedi yıl süreli ilk eğitimimin ardından Ordubat şehrinde M.T. Kutsi I nolu orta okulunda okudum. Yedi yıllık ilköğrenimimi tamamlayıncaya kadar en büyük arzum doktor olmaktı. Ona öğrenimime başladığımda Tarih ilmine ilgi duydum. Toplumu anlamak benim için çok ilgi çekici idi, Marks'ın Kapital'ini okumaya başladım. Bize yaptıkları propaganda da Kapital'i dünyanın şaheseri olarak tanıtmıştılar. O dönemler okuduğumda Kapital'i tam anlamıyla kavrayamamıştım. Öğretmenlerim ve öğrenci arkadaşlarım beni haklı olarak alaya alıyordular.

Küçük yaşlarımdan başlayarak oruç tutardım, (gizli olarak tuttuğum dönemlerde oldu ki, öğretmenler bilmesin) Bazen annemle birlikte namaz da kılıyordum.

9-10. sınıflarda iken Mir Cafer Bağırov'u savunduğum için birkaç defa öğretmenler odasına çağrılıp bu düşüncelerimden vazgeçmem istendi.

10. sınıf öğrencisi iken, Azerbaycan Devlet Üniversitesi'nde Şarkşünaslık (Doğu ilimleri) Fakültesi açılacağını öğrendim. Nizami, Hakanı, Fuzuli ve diğer şairlerimizi daha doğru anlamak amacı ile söz konusu fakülte sınavlarına hazırlandım. 1957 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi'nin Şarkşünaslık Bölümüne (o yıllarda Filoloji Fakültesi'nin bünyesinde idi) Arap Filolojisi uzmanlığına girdim.

Üniversitenin II. ve III.. sınıflarında okurken tarihi-siyasi konulara daha çok ilgi duymaya başladım. Birkaç öğrenci yoldaşım ile birlikte milli siyasi konularda ateşli tanışmalara başladık. Bizde böyle bir fikir oluştu ki, halkımız köle, vatanımız ise sömürgedir.

Bu sohbetler Alim Hasayev, Malik Mahmudov, Rüstem Eminov, Mehdi Ağalarov, Rafık Ismailov, Abbas Musayev ve Zakir Memedov ile aramızda geçiyordu. Azatlık uğrunda mücadele etmeye söz verdik - elbette amatör ruhla başlayan mücahitler olarak. Ancak profesyonel mücadele yollarını da arıyorduk.

Üniversitenin V. sınıfında iken aramızda Arap dilini iyi derecede bilen Malik Mahmudov ile Malik Karayev bir yıl süre ile Irak'a pratik için gönderildiler. Onlar bir yıl sonra döndüklerinde Malik Mahmudov ile siyasi mücadelemizi devam ettirmemiz konusunda ciddi karara vardık ve bir meramname (program) hazırladık. Meramname hakkında yalnız beş kişi bilgi sahibi idi. Ben takip eden süreçte yaklaşık iki yıl (1963-64) Mısır'da tercüman olarak çalıştım. Mısır'da bulunduğum ortam, siyasiler ile ilişkilerim bana çok önemli kazanımlar sağladı. Hatta orda bîr iki kez Türkiye ve ABD Büyükelçiliklerine giderek birileri ile tanışmak istedim. Ancak çekindim. Kendimce bu karara vardım ki, ben onlarla ilişki kurar isem sorun doğar, halkıma güven sarsılır, onları yurt dışına bırakmazlar. Mısır'da bulunduğum süre içerisinde yabancı siyaset adamları (belki de istihbaratçılarla) hiçbir temasımın olmamasına çalıştım.

Mısır'da bu ülkenin devlet adamları ile ilişkilerim oldukça seviyeli idi. Gerek Sovyetler gerek Mısır'ın siyaset adamları beni doğrulurı konuşan bir insan olarak görüyordular. Onlar birbirlerini aldattıklarında yanlışlıklarını anlatıyordum, bana bakıp gülüşüyordular. Ben söz konusu olduğunda Nasır' ı da Kruşçev'i de eleştiriyordum. Siyaset dünyasında böylesine hareket istihza yaratıyordu.

Bir gün Luksor şehrinde Sovyet uzmanlarından bir grup ile Devlet Başkanları Kruşçev'i. Nasır'ı, Irak Devlet Başkanı Arifi, Azerbaycan Bakanlar Kurulu'nun başkanı Alîhanov'u, Cezayir Devlet Başkanı Ahmet Bin Bella'yı ve diğerlerini karşılıyorduk. Herkes konuklarla tokalaşıyordu, ben yalnız iki kişi ile, Ahmet Bin Bella ve büyük sanatkarımız Reşit Behbudov ile görüştüm, diğerleri geldiğinde elimi cebime koydum. (Şimdi bu hareketim kendime de garip geliyor) Bu davranışımdan dolayı bir soruşturmada geçirdim.

Benim kendi dünyam vardı.Herhalde iş arkadaşlarım beni delikanlı tercüman olarak görüyordular. Soruşturma döneminde Özellikle de Kruşçev'in Kıbrıs sorunu ile ilgili görüşlerinden dolayı bir İki aşağılayıcı söz de sarf etmiştim. Baku 'ye döndüğümde DTK (Devlet Güvenlik Komitesi KGB) Kruşçev ile ilgili sözlerimden ötürü beni cezalandırdı.

Mısır'dan döndükten sonra Ben, Malik Mahmudov. Alim Hasayev ve Rafik Ismailov birkaç kez görüşüp dörtlü bir grup oluşturduk. Her birimiz 3 kişi seçmeli, bu üçlü gruplardan her bîri 5 kişiyi gruba celb etmeliydi. Bir süre geçtiyse de teşkilatı istediğimiz ölçüde kuramıyorduk (Tecrübesizliğimizin yanısıra DTK bizi sürekli izliyordu)
İstediğimiz teşkilatı oluşturamayınca, her birimiz ferdi çalışmaya, daha çok propaganda faaliyetine başladık.
Ben bütün gücüm ile üniversite ve doktora öğrencileri arasında milli şuurun canlanması yönünde propaganda yapıyordum. Hiç kimseye hesap vermediğim gibi bazı konuları yakın dostlarımdan da gizliyordum. Üçlü, beşli, yedili ve dokuzlu olmak üzere gruplar oluşturuyordum. Her grup ile de yalnızca kendim meşgul oluyordum, Bu süreç uzun bir süre ve güç İstiyordu.

1969 yılında Tolunoğulları Devleti (IX. yüzyıl) adlı doktora tezimi yazdım.

1971-74 yıllarında üniversitede artık öğrenci hareketleri görülmeye başlandı. Amacım geleceğe hazırlamaktı. DTK , bir teşkilatın faaliyet gösterdiğini biliyor, ancak bütün çabalarına rağmen ortaya çıkaramıyordu. (Artık sır değil: l keresinde üniversitede hocam Aliövset Abdullayev bana DTK'da benim gizli örgüt ve programım olduğu konusunda düşünceler olduğunu bildirdi. Ben, O'nu bunun doğru olmadığına inandırdım, ancak kendim yalan konuşmuştum. (Şimdi hocamdan özür diliyorum)

Ancak DTK bütün dikkati ile beni izliyordu. Ocak I975'de beni tutukladılar. DTK benim yanıma birkaç hoca ve öğrenci yerleştirebilmişti. Ben onları duymuştum. Ancak onları aldatıyordum. (Kim kimi?)
Benim hiçbir hoca veya öğrenciye (hatta DTK ajanlarına) nefretim doğmuyordu. Bazen hatta DTK çalışanlarını bile günahkar görmüyordum. Bir tek düşmanım vardı. Sovyet İmparatorluğu. Diğerleri onun zavallı hizmetlileri idi. Bu zavallı generallere ve polislere de acıyordum.

Benim işim zalim imparatorluğa karşı mücadele idi. Hainlere, satılmışlara tarih kendisi ceza verecekti, verdide.
Ocak 1975 Temmuz 1976 arasında hapis yattım. Aralık 1976'dan itibaren Azerbaycan ilimler Akademisi Salman Mümtaz Elyazmalar Enstitüsün 'de çalıştım.

Ebülfez ELÇlBEY mahkumiyetinden sonra göreve başladığı El Yazmaları Enstitüsü'nde de halkını azadlık uğruna örgütleme çalışmalarını aralıksız devam ettirdi. 1988 yılında başlayan ermeni saldırı ve provokasyonlarına karşı ilk direniş hareketini; Kasım 1988'de "Meydan Mitingleri'ni düzenledi.

16 Haziran 1989'da Azerbaycan Halk Cephesi'ni resmen kurarak başkanı seçildi. Kızılordu'nun 20 Ocak 1990'da Bakü'de hayata geçirdiği katliama kadar çalışmalarını sürdürdü. Katliamın ardından dağılma sürecine giren Sovyetler Birliği ve Azerbaycan'da siyasi istikrar tamamen sarsıldı.

ELÇlBEY önderliğindeki Azerbaycan Halk Cephesi, Azerbaycan Türklerinin bağımsızlık taleplerini açıkça dile getirdiler. Üç renkli ay-yıldızlı bayrak Parlamento binasına asıldı. Aralıksız sürdürülen çalışmalar sonucu Azerbaycan Cumhuriyeti 18 Ekim 1991'de bağımsızlığını ilan etti.

ELÇİBEY, Parlamentonun aldığı karar gereği 7 Haziran 1992'de yapılan ilk demokratik seçimler sonucu Azerbaycan Cumhuriyeti'nin Devlet Başkanı seçildi.

Göreve başladığı ilk günden itibaren ülkede insan hakları ve hukukun üstünlüğüne saygılı demokratik devlet yapısını oluşturmaya çalıştı.

Rus ordularını Azerbaycan Cumhuriyeti'nden çıkardı. Devletin resmi dilinin Türkçe olduğunu ilan etti. Latin alfabesini uygulamaya koydu.

Ermeni saldırı ve işgallerine Azerbaycan Halk Cephesi taraftarlarından oluşan gönüllü birliklerle karşı koydu. Ancak 4 Haziran 1993'de maruz kaldığı darbe sonucu Bakü'den ayrılarak Nahçıvan'ın Keleki köyüne gitti.

4 yıl süreyle kaldığı Keleki'den 31 Ekim 1997'de Bakü'ye dönerek 1995 yılında partiye dönüştürülen Azerbaycan Halk Cephesi Partisi'nin Genel Başkanı olarak siyasi çalışmalarını devam ettirdi. Bu süreçte kurduğu ve başkanı olduğu Bütöv Azerbaycan Birliği adlı teşkilatla da büyük ideallerini hayata geçirme çalışmalarını yürüttü.

Ebülfez ELÇlBEY uzun süre devam eden rahatsızlığının şiddetlenmesi üzerine tedavi görmek amacıyla 7 Temmuz 2000'de geldiği Türkiye'de 22 Ağustos 2000 Salı günü vefat etti

"Ömrümün en hoş günlerinden biri 16 Haziran 1989'da Azerbaycan Halk Cephesi'nin kurulması ve Cephe başkanı seçilmemdir.

En ağır sarsıntılarım 20-23 Ocak 1990 katliamı, Taşaltı olayları, Hocalı katliamı, Susa ve Laçın'da yaşadığımız ihanetlerdir.

En çok etkilendiğim, dostlarımı kaybetmektir. (Bütün anlamlarda)
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ELÇİBEY DİYOR Kİ

TÜRK GENÇLiĞİNE

Büyük gelecek senindir. Sen kendin buna zamanın hükmü ile hazırlanıyorsun. Bu hazırlık tabiidir. Bunu yerine getirmek için milyonlarca Türk Genci bu hedefe yürüyecek. Bu hedefe ulaşmak için iradeli çalışmalısın. Dünya ilmini öğrenip, büyük medeniyet yaratarak isteğine ulaşacaksın. Bütün büyük çabalar, hareketler hedefe ulaşmak için bir sevda olacaktır. Sonucu ise büyük medeniyet yaratmak olacaktır. Bütün beşeriyet tarih boyu gayret göstermiş, son netice ise büyük medeniyet yaratmak olmuştur.Türk Dünyaya yeni bir medeniyet getirecektir. O medeniyete ben şimdiden "Hoşgeldin" diyorum. Sana uğurlar olsun. Ulu Türk!

AZERBAYCAN GENÇLİĞİNE!

Sen bil ki, Türk Gençliğinden ayrı değilsin. Karşında büyük hedefler, ağır görevler duruyor. Omuzlarında ağır bir yük var. Sen onu taşıyabilecek güce sahipsin. Senin öyle bir gücün var ki, devlerin taşıyamayacağı yükü sen taşıyabileceksin.

Senin damarlarındaki kan öyle kudretli kandır ki, her bir zorluğun üstesinden kolayca gelirsin. Bunun için yalnızca senin isteğin gereklidir.

Karabağ'ı sen azad edeceksin. Ben buna eminim ve inanıyorum. Azerbaycan'da Karabağ'ın azadlığını, Azerbaycan'ın birleşmesini istemeyecek genç yoktur. Milletin bu arzusunu yerine getireceksiniz. Size uğurlar diliyorum. TANRI yardımcınız olsun!

YÜCE TÜRK MİLLETİNE

Bende kanser hastalığının olduğunu biliyordum. Ama ben bu hastalığı toplumdan gizliyordum ki, aciliyeti olan işleri yapabileyim. Ancak, birçok kişinin hastalığımı bildiğini ve huzursuz olmamam için benden gizlediklerini bilmiyordum. Bu durum çok kötü sonuç doğurdu. Halkının kendi evladından hiçbir şeyi gizlememesi gerekir. Aynı zamanda evlatta halkından gizlememelidir. Benim durumumdan da anlaşıldı ki, gerçeği gizlemek halka da evladına da hiçbir fayda sağlamadı. Ben birçok şeyi halkım bilir rahatsız olur, kötü sonuçlar yaşanır düşüncesiyle gizledim. Pek çok sim kendimle götürüyorum. Bunların birçoğu açıklanmalıydı. Ancak buna zaman imkan vermedi. Diyebilirim ki, talihim fırsat vermedi. Bazı yanlışlar yapılmıştı kî, bunların telafisi mümkündü. Milletim önünde benim de hatalarım olmuştur. Rica ediyorum, Milletim beni bağışlasın. Diyebilirler ki, özürü sağlığında dilemeliydi. Herhalde talihim böyle uygun gördü. Birçok kişi, özellikle de bana düşman olanlar ileri geri sözler söyleyecekler. Ancak benim için asıl olan Türk Milletinin hükmüdür. Azerbaycan halkının sözüdür. Bu gün açık olarak hayatla vedalaştığımı görüyorum. Ancak birçok İdealimin hayaca geçtiğini göremedim. Öncelikle Rusun eliyle ermenilerin işgal ettiği Karabağ'ı azat etmek istiyordum. Bunu gerçekleştiremesem de artık Karabağ'ın mutlaka azad edileceğini biliyorum. Azad olarak Tebriz'e gitmek, Tebriz'i azad görmek İstiyordum. Tebriz'i azad göremedim. Ancak şimdi düşünüyorum ki, Tebriz'i azad görmüşüm. Bu düşünceme hayal diyecekler. Ancak değil. Yakın gelecekte insanlar Tebriz'i azad görecekler ve o zaman anlayacaklar ki, benim düşüncelerim çok yakında imiş. Bir halk azadlık elde ediyorsa, o halkın hayatla vedalaşmış insanlarının (elbette bu azadlığı isteyen ve onun uğrunda mücadele eden insanları nazara alıyorum) ruhu da orada iştirak ediyor.

Azerbaycan Halkı bütünlükte azad olacak ve birleşecek. O zaman düzenlenecek etkinliklerde, bayramlarda Azerbaycan'ın azadlığı uğrunda mücadele vermiş insanların ruhu da iştirak edecektir. Ruh ölmezdir. Milletini sevenin ruhu her zaman Milleti ile olacak.

Türkiye ve Azerbaycan'ın Görkemli Türk Aydınlarına

Ben çok uzun süre sonra kanser hastası olduğumu öğrendim. Ancak sizler bunu önce bilip benden gizlediniz ki , ben huzursuz olmayayım. Hatta benimle görüşürken pek çok ilginç kitaplar getirdiniz ki okuyayım. Ancak bana gerçeği söylemiş olsaydınız daha doğru olurdu. Kalan zaman içerisinde görüşüp müzakere ederek gelecek milli konseptimizin tezlerini hazırlardık. Yeni işler görmemiz mümkün olurdu. Onu da bilmeliydik ki , açık sözlü olmadığımız sürece hiç bir işimiz doğru olmayacak. Onun için mutlaka demokratik toplum gereklidir. Açıkça görüşüp sorunları çözmeliyiz. Türk milletine en önemli ihtiyaç olan maneviyata dayanarak birleşebiliriz.


Ardından Yazılanlar

Politikacı değil bağımsızlık savaşçısı

EBULFEYZ Elçibey, 1993'te Gence isyanını bastıramayacağını anlayınca yakınlarına şöyle demişti:

''Önümüzde bu ülke için yapılacak bir hizmet daha var. İktidardan el çektirilsek bile, Ermenilerle savaş halinde olan, bin bir emekle kurduğumuz bu devleti iç savaşın içine çekmeyeceğiz. Hiçbir halde iç savaşa yol vermeyeceğiz.''

Sovyet Yönetimi'ne karşı yaşamı boyunca kafa tutmuş ve kah legal, kah illegal yollardan mücadele etmiş olan Elçibey, Keleki'deki köyüne giderken kendi geleceğini değil gerçekten de Azerbaycan Cumhuriyeti'nin devamını düşünüyordu.

Her zaman iflah olmaz bir idealistti, siyasetçi olamadı.

Elçibey ile son olarak Bakû'de görüştüm. Üç yıl önceydi, Halk Cephesi'nin merkezindeki sohbetimizde hálá şaşkınlığını üzerinden atamamıştı.

Şaşkındı, çünkü Keleki'deki sürgünü sona ermişti. Halk Cephesi Başkan Yardımcısı Ali Kerimli'nin Parlamento'daki konuşmasının ardından dönüşüne izin verilmişti. Bir yıl içinde Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktı ve Aliyev, adaylığını koyacağını bile bile Elçibey'in dönüşüne ''hayır'' dememişti.

''Bakû'ye gelebilmem anlaşılmaz bir şey, şimdiye kadar da anlamış'' değilim diyordu.

Sohbetimiz sırasında Elçibey, siyasi görüşlerini korkusuzca açıklıyor, Aliyev yönetimini Karabağ politikaları nedeniyle eleştiriyor ancak hiç de saldırgan bir üslup kullanmıyordu. Bu tavrı dikkatimi çekti.

Sordum.

''Benim evimde, Atatürk'ün resminin yanında Haydar Aliyev'in de resmi vardır'' diyordu. Çünkü ''O da bir Türk büyüğüdür'' diye açıklıyordu bunu.

Aliyev'in Sovyetler Birliği döneminde Azerbaycan Türkleri için önemli işler yaptığını söylüyordu.

Cumhurbaşkanı olduktan sonra iyi işler yapmadı mı?'' diye sorduğumda verdiği yanıt ise Elçibey'in içten pazarlığı olmayan, dürüst ve açık kişiliğini yansıtıyordu: ''Yaptı tabii ama artık onun rakibiyim, söylemem doğru olmaz.'' Gerçekten iflah olmaz bir idealistti Elçibey, politikacı olmadı.

Ferai TINÇ 24 Ağustos 2000 / Hürriyet


Hayalleri Korkuttu !

Sovyetler Birliği döneminde, 1975-76 yılları arasında ''milliyetçilik'' suçundan hapis yatan Elçibey, Azerbaycan bağımsızlık hareketinin gerçek lideriydi.

1989'da, Halk Cephesi kurulduğunda üç hedef koymuştu. Azerbaycan'ın tam bağımsızlığı, Karabağ'ın Ermenilerden temizlenmesi ve güney-kuzey Azerbaycanların birleşmesi.

Bu hedefleriyle sadece Rusya, Ermenistan ve İran'ı karşısına almakla kalmadı, Cumhurbaşkanı olur olmaz Türkiye ile Bakû-Ceyhan anlaşmasını imzalayarak dev petrol şirketlerini ve dünyayı da korkuttu.

Bakû'den uzaklaşırken yapalnızdı.

Bugün ise Türk dünyasının kalbi onunla birlikte Bakû'ya dönüyor.

Yağmur Atsız 23 Ağustos 2000 / Milliyet


Bir Kemalist'in Ölümü

Asıl soyadı "Elçibey" değil "Aliyef"di... Yani "Alioğlu" yahut "Alisoy"... Rus etkisiyle sonuna "ef" takısı alması onu rahatsız etdiği için değiştirip "Elçibey" soyadını almışdı. Bir tür siyasi "mahlas" gibi. Frenkler sanatçıların kullandıkları takma adlara şaka yollu "nom de guerre" derler "savaş adı"... Ebülfez Elçibey bakımından bunu "mecazi" değil "gerçek" anlamda da kabul edebiliriz... Zira ömrünü Azerbaycan'ın bağımsızlığı ve demokratikleşmesi "savaşı"na adamışdı.

Halen Azerbaycan Cumhurbaşkanı konumundaki Haydar Aliyef ile arasında bulunan soyadı benzerliği tamamen tesadüfidir. Azeriler çoğunlukla Şii Mezhebi'nden oldukları için aralarında ali adı veya soyadı yaygındır. Nitekim Bakü'nun Ankara nezdindeki Büyükelçisi de - eğer yanılmıyorsam - Aliyef soyadını taşımakdadır ama onun da ne biriyle akrabalığı vardır ne öbürüyle...

Ben Ebülfez Elçibey'le ilk kez 1989 Yılı'nda, yani SSCB artık son demlerini yaşarken, karşılaşdım. Bir Alman tv kuruluşu için Bakü'da çekim çalışmaları yapıyordum. O tarihde artık Elçibey soyadını kullanmaya başlamışdı. Hakkında tutuklama kararı olduğundan ortalıkda pek dolaşmıyor, ama fazla da yeraltına inmeğe gerek görmüyordu.

Önderi bulunduğu "Halk Cebhesi" (bağımsızlık örgütü) ile KGB arasındaki güç oranı adamakıllı "Halk Cebhesi" tarafına doğru kaymaya başlamışdı.

Çok yağmurlu bir ikindi üzeri kendisiyle Bakü varoşlarındaki bir "gizli" (artık ne kadar gizli idiyse...) mekanda buluşdum. Daha sonraları, Cumhurbaşkanı oldukdan sonra da bir iki görüşmemiz oldu. Son derece inançlı bir Kemalist ve eğer bir latifeye müsaade ederseniz - "iflah kabul etmez" bir Atatürk hayranıydı. Azeri Halkı'nın sosyal ve kültürel problemlerine de büyük önem atfetmesi herhalde buradan ileri geliyordu.

Sonra Ankara Ebülfez Elçibey'e ihanet etti !!!

Evet, en dar gününde onu bozuk para harcar gibi harcamakdan hicab duymadı!!! Kremlin'in "rahle - i tedrisi"nden yetişme ve Moskova'ya mine - l - bab ile - l - mihrab göbek bağıyla bağlı birtakım gaasıblarla işbirliğini tercih etdi!... Kimbilir, belki de o karakterdeki insanlar Ankara'daki iktidar sahiblerine daha bir kaabil-i imtizac geliyordu. Oysa Ebülfez Elçibey, 1990'dan sonra "bağımsızlık"(!) kazanan bütün Doğu Türk Cumhuriyetleri arasında "Komünist Hiyerarşi"ye hiç mensub olmamış, "Devr - i Sabık"ın çanak yalayıcıları arasında asla yer almamış "TEK" devlet adamıydı... Yeni bir çağ başlarken en çok gözetilmesi gereken siyasetçi, üstelik yegane samimi "demokrat"dı... Ankara, Rus destekli Ermeni birlikleri Karabağ ve geri kalan Azerbaycan'ın yüzde 20'sini işgal ederken de seyirci kaldı ve Elçibey'in "Hiç değilse yaralılarımızı tahliye için bir helikopter gönderin!" ricasına da kulaklarını tıkadı!!!

Azerbaycan birgün Türkiye'den bunun hesabını soracakdır!!!

Ebülfez Elçibey'e Tanrı'dan rahmet diliyorum...

Erdal güven / 24 Ağustos 2000 / Radikal
 

alpi_09

En istikrarlı üye

Elçibey'in Üzüntü Verici Ölümü

Ebulfeyz Elçibey'in ölümünü duymaktan dolayı derin üzüntülerimi bildirmek isterim. Son yıllarda kendisiyle Azerbaycan'da birçok defalar bir araya geldim ve Pan-türkizmin, modern bir düşünce olarak geleceği üzerine görüş alışverişlerinde bulundum. Kendisine derin bir saygı duyuyordum. Benim de katıldığım bir seminerde, kendisinin konuşmasını dinlemekten büyük zevk alırdım. Yüksek bir ruh ve coşkunun birleştiği, sıcaklığı, canayakınlığı ve zarafeti dinleyen herkese ulaşan dikkat çekici bir kişilikti. Öğrencileri kendisine içten gelen bir hayranlık ve sevgi gösterirdi ve o, diğer insanların duygularını nasıl ayağa kaldıracağını bilirdi. Onunla tartışmayı daima heyecanlandırıcı ve kışkırtıcı bulurdum. Kuşkusuz Pan- türkist düşüncenin Türk dünyasının her yanında işbaşında olan yönetimlerde, bu tür fikirlerin zayıf göründüğü bir dönemde, en sağlıklı halini kendinde cisimleştiren biriydi. Görevinin zorla elinden alınması, sonraları Türk ülkelerinde demokrasinin gelişmesi açısından gerilemenin başlangıcı oldu. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde, meşru bir biçimde göreve gelen pek az devlet adamından biriydi. Türk dünyasındaki Elçibey gibi çoğu baskı altında tutulan demokratik ve reformcu hareketlerin, eninde sonunda Türkiye'nin en yakın dostları olacağına inanıyorum, bölgenin çoğuna egemen olan neo-komünist liderliklerin değil. Ölümü Türk dünyası için büyük bir kayıptır. (Yazı Türkçe, 'Tanrı rahmet eylesin sözleriyle bitiyor.)

Bu yazı, Graham Fuller tarafından 'Turkistan Net' elektronik haberleşme grubuna gönderilmiştir.

Graham FULLER


Romantik Bir Milliyetçinin Ölümü

Ebulfez Elçibey'le tanışmam 1992 yılının başlarında oldu. Dostum gazeteci Murat Yetkin ile birlikte bizi Bakü'deki Halk Cephesi binasında kabul etmişti.

Mütevazı odasındaki üç hilalli bayrak ve çerçevelenmiş uluyan kurt resmini hatırlıyorum. Bir de merhum Alparslan Türkeş'in imzalı fotoğrafını.

Rahmetli Türkeş'e büyük saygısı olduğu hemen anlaşılıyordu. Odasındaki simgeler de tam bir 'Türk dünyası sevdalısı' olduğunu gösteriyordu. Ancak söylemi bu dünya uğruna silaha sarılma söylemi değildi. Daha çok Ghandivari 'pasif direniş' anlayışını yansıtıyordu. Amacına bu yoldan ulaşmak istediği belliydi. Zaten siyasi kariyeri de silahla pek arasının olmadığını gösterdi.

Azerbaycan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden sadece birkaç ay geçmişti. 1970'li yıllardan başlayarak Azeriler'in hakları için aralıksız mücadele etmiş, bu yüzden Sovyet zindanlarını boylamış biri olarak, büyük sevinç içindeydi. Gerçi mizacı bunu açıkça yansıtmasına olanak verecek türden değildi. Ama coşkusu sözlerinden okunuyordu.

Buna rağmen daha yapılacak çok iş olduğunu da biliyordu. Çünkü iktidarda hala 'Komünist politbüro kalıntısı' Ayaz Muttalibov ve şurekası vardı. Yani bağımsızlığa rağmen Elçibey'in mücadelesi daha bitmemişti. Kendisi de bu yüzden zaten hala polis tarafından takip ediliyordu.

Ancak ülkedeki gidişat belliydi ve Elçibey de o dönemde tek başına muhalefeti temsil ediyordu. Mart 1992'de Ermeniler'ce gerçekleştirilen Hocalı katliamı halk için son damla olmuştu. Bu felaket karşısında pasif kalmakla suçladıkları eski siyasetçilerden kurtulmak isteyen Azeriler, Haziran 1992'de yapılan ilk bağımsız seçimlerde Elçibey'i ezici çoğunluklu Cumhurbaşkanı seçtiler. Seçilmesi Türkiye'de de coşkuyla karşılanmıştı.

Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. İlk karşılaşmamızda yansıttığı romantik dünya görüşünden pek sıyrılamayan Elçibey, 'realpolitik' denen siyasi olguya ne denli yabancı olduğunu gösterdi. Zaten realpolitikanın müdavimlerinden olsaydı 1970'lerdan başlayarak koskoca Sovyetler Birliği'ne direnemezdi. Çünkü bu tür direnişler çoğu kez hayalperest ülkülerden güç alır. Realpolitikadan değil.

Ermeniler'in Karabağ'dan çıkarak Azerbaycan topraklarını da işgal etmeye başlamaları karşısında fazla bir şey yapamayan Elçibey'in halk arasındaki itibarı sarsıntıya uğradı. Bu arada attığı bazı adımlar ve kimi açıklamaları da belirli güçlerin, aleyhinde harekete geçmelerine neden oldu.

Bunların başında, Azeri petrolleri için kurulacak uluslararası konsorsiyumda aslan payını TPAO'ya vermesi geliyordu. Başta Rusya olmak üzere Hazar rezervlerine göz dikmiş olan çokuluslu petrol şirketleri böyle bir şeyi asla kabul etmeyeceklerini kısa sürede gösterdiler. O zaman işin ayrıntılarını bilen bazı Türk yetkilileri bile Elçibey'in bu adımını 'gerçekçilikten yoksun' diye değerlendirmişlerdi.

Elçibey'in ikinci temel hatası ise sık sık 'Güney Azerbaycan'dan' bahsederek 'oradaki Azerilerin haklarının gaspedilmesinden' şikayet etmesiydi. 'Güney Azerbaycan' dediği İran topraklarıydı. Bu söylemi İran'ı son derece huzursuz etmiş, İranlılar'ı da Karabağ krizinde Ermeniler'in yanına itmişti. Bölgesel istikrarsızlık olasılığına kapıyı araladığı için başka ülkeler de bu sözlerinden dolayı rahatsız olmuşlardı. Bu arada Ankara'nın da memnun olduğu pek söylenemez.

Azerbaycan ve Türk dünyasına hizmet etmek için yola çıkan Elçibey işte bu tür romantik hayalleriyle siyasi geleceğini tehlikeye soktu. Nitekim 1993'te Gence'de ayaklanan ve arkasında Rusya'nın olduğu bilinen Suret Hüseyinov, sonunda Elçibey'in devrilmesine neden oldu.

Elçibey'in gitmesinden sonra yerine geçen Haydar Aliyev'in ilk işlerinden biri de zaten Hazar petrollerinin taksimatı konusunda Elçibey'in aldığı kararları iptal etmek oldu. Bu arada hızla Tahran ile ilişkileri düzeltme yoluna gitti. Doğduğu Nahcivan'a sürgün giden Elçibey'in siyasi kariyeri de ciddi bir sekteye uğramış oldu.

Halk Cephesi lideri olarak kalmasına ve ülke çapında çok sayıda taraftarı olmasını rağmen Elçibey, aslında bir daha toparlanamadı. Tam 5 Kasım'da yapılacak parlamento seçimlerine katılmak için hareketlenmişti ki ölümcül hastalığı aman vermedi.

Oysa seçimlere katılabilseydi milletvekili seçileceğine kesin gözüyle bakılıyordu.

Meclis'te de Haydar Aliyev'e ciddi bir muhalif ses olacaktı.. Ama ne yazık ki ömrü bunun için yetmedi, ve Türk dünyasının bu romantik sevdalısı 62 yaşında aramızdan zamansız biçimde göçüp gitti.

Semih İDİZ / 23 Ağustos 2000 / Star


Elçibey

Onu muhalefet yıllarında tanıdım. "Hazar yükseldiğinde Türk'ün talihi de yükselir" beklentisi ile Avrasya'nın çırpınan kalbi mesabesindeki o denize girmiş, sahil kahvesinde sohbet etmiştik.

Tarih bilgisi, edebiyat zevki; ona rakik bir kalp kazandırmıştı.
Duygusal, coşkulu bir insandı.
Vefatı sarstı beni. Ama daha fazla teessüre boğan Türkiye'nin onu unutuşu idi.
Sanki Elçibey yaşamamış gibi bir kayıtsızlık!

Geçenlerde onun ağabeyi, sırdaşı olan Prof. Dr. Turhan Yazgan ile beraberdik. Yakan beyi de aramıza alarak halisâne bir anmada bulunduk.

1989'da ilk Türkiye kafilesinin Bakü'ye inişini hatırladık. O ne coşkuydu. Nasıl bir sarılmaydı. O ruhu Elçibey'e borçluyduk.

"Muhteşem bir idealistti."

Yazgan hocamızın tabiri buydu.

Elçibey tam manasıyla Türk'tü. Türkçüydü.

Türkçülük felsefesi zaviyesinden Azerbaycan'ı, Türkiye'yi, Türk Dünyası'nı görüyordu.

-Türkçülüğü savunanların bahtıkara olmuş. Çok çekmişlerdir. İşte Sultan Galiyev, Resulzade, Enver Paşa, hatta M. Kemâl.

Bu büyük Türkçü böylece "mimlenecekti." Türkçülük, onun "hata"sıydı!.. Oysa ki, Türkçülük, "azadlık" demekti. O ruh ile

16 gün halkı, kadını, yaşlısı ile Bakü meydanına toladı. İstibdadı devirdi.
Milliyeti farklı olsaydı, Nobel'i alırdı.

Ama, ondan korkuyorlardı.

XXI. yüzyıl Türk asrı olmamalı diyenler, Gaspıralı'nın ideallerinin karayağız elçisini altetmeye kararlıydılar.

Sosyal mühendisler, uydurma bir darbe ile onu alaşağı ettiler. Elçibey de kardeş kanı dökülmesin istedi. Kenara -Keleki'ye- çekildi. Orada kahrından öldü.

Türkiye onu yalnız bıraktı.

Yazgan'ın fikir ve icraat imbiğinden geçirdiği tesbiti ne acı:
-Türkiye ondan korkuyordu.

Çünkü, Elçibey, fazla Türk, fazlasıyla Türkçü idi.
Petrolün % 35'i Türkiye'nin diyordu. (Aliyev Azerbaycan'ı % 5 bile vermiyor.)
İran çatlar, Güney Azerbaycan bize katılır, diyordu. vs. vs.
Türkiye bu kâmil insandan tedirgin olmuştu!..

Ve maalesef, ardından "dezenformasyona" cevâz verildi. "İyi adamdı. Ama romantikti, devlet idaresinden anlamazdı."
Oysa ki, tek kurşun atılmadan, o Ruslar'ı Azerbaycan'dan çıkarmış, Ermeniler'i dize getirmiş, AGİT'e sokmuştu ülkesini.
Bari hakkını verin.

Ondan kurtulmak isteyenlerin beyin yıkamasına kapılmayın.

Her dakika komplo sözü eden millet olarak komplolara bu kadar kanmak ne demektir canım!..

Bir de sanki bizi Azerbaycan'da darbe yapma teşebbüsünde bulundunuz diyenlere Yazgan'ın cevabı kısa ve kesindi: "Türkiye yapmış olsa başarırdı."

23 Ağustos 2000 / Mim Kemal ÖKE / Türkiye
 
Üst