Abide şahsiyetler

alpi_09

En istikrarlı üye
Ardından Yazılanlar

3 MAYIS 1944
F. Sema Barutçu ÖZÖNDER


Türkçülük fikrinin modern ideologu Hüseyin Nihal Atsız, "Türkçü kimdir?" sorusunu sorduğu aynı başlıklı yazısında, yaklaşık elli yıl önce şu cevabı vermişti. "Türkçüler yirminci yüzyılda Türk milletinin fedakârlarıdır." Bu cümle sanki Atsız Ata'nın doğrudan kendine işaret eden bir cümle gibidir. Atsız Ata'nın hayatı gerçek anlamda bir "Türk milleti fedakârı" olarak geçti. Bununla beraber, bugün Türk toplumu, Türklük potansiyelini harekete geçirebilecek derecede güçlü ve esasen hayatının her anını bunu soluyarak yaşayan bir dinamizm unsuru olan Hüseyin Nihal Atsız'ın hayatı ve Türk fikriyatı üzerine bıkıp usanmadan yazdıkları hakkında bilgi sahibi değildir. Belki, unutulan bir Atsız, Hüseyin Nihal Atsız'ın "atsız"lığına yakışan ya da onun hoşuna gidecek bir şeydi. Fakat, hiç istemeyeceği, düşünemeyeceği bir şey var idi ise, o da her halde, 21. Yüzyıla girdiğimiz bu yıllarda, hâlâ Türkiye Türklüğü'nün kendine ve önüne kendiliğinden açılıp uzanıveren büyük Türk âlemine karşı acımasızca eleştirdiği duyarsız tutumunun, uyku halinin sürüp gitmesi olabilirdi.

Genç Türkçü ülküdaşlarımın Atsız Ata'nın "Türkçü kimdir?" sorusuna verdiği cevaptaki vasıfları taşıdıklarına tam inancımı belirterek, cevabı bir kez daha beraberce hatırlamak isterim:

"Türkçü, Türk ırkının üstünlüğüne inanmış olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa, hepsi, geçici bir hastalığın arazlarıdır ve geçmiş zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten faziletlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda , içimizde gizli bir halde yaşamakta, belirecek imkân ve fırsat aramaktadır."

Türkçü, millî menfaatleri şahısların üstünde tutan, millî mukaddesata ve maziye saygı gösteren, vazife ahlâkı yüksek olan, haksızlıkla savaşta pervasız bir insandır.

Türkçü, eyyamperest ve dalkavuk olamaz. Sert yaşamaktan hoşlanır ve en büyük sertliği de nefsine karşı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol mevcut olduğu için bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden esasen var olanların hakkını vermekle iktifa eder. Böylelikle millî kahramanlarına saygı gösterir, fakat millî kahramanların kusurları da varsa söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını tahrip edenleri asla bağışlamaz ve bunları bağışlayanları millî düşman sayar.

Türkçü mütevazı olmaya mecburdur. Çünkü kendini ileri sürmek, yaptığının karşılığını beklemek veya takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir hodbinliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken bunu beğenilmek için değil, vazife bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile adı sanı bilinmeden ölüp mezarda yatan şehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir.

Türkçülük yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar fedakâr fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir.

Türkçülük bir fikir olduğu kadar da bir inançtır, inanç olduğu için de münakaşasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun münakaşa ve tenkit edilecek tarafları temeli, esası değil, teferruatıdır.

Türkçüler dayanışmalı yasamaya mecburdur. Dayanışma az kuvvemle çok is görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde için için bir kemirilme var demektir. Türkçü , ülküdaşlarıyla olacak bir geçimsizliğin ülküye darbe olduğunu bilir.

Türkçü hiç şüphesiz Türk'ten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türk , Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır.

Türkçü'nün en büyük vazifesi Türklüğe hizmettir. Bununda baş şartlarından biri çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini aşılamaktır. O yorulmadan ve bıkmadan Türk ırkının üstünlüğünü anlatacak , yabancıların tehlikesini söyleyecek , Türk ahlakının gereklerini bildirecek , barışmaz düşmanımızın moskof olduğunu telkin edecektir.

Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde , her vasıta ile ve her şekilde savaşacaklardır.

Kısacası : Türkçüler yirmince yüzyılda Türk Milleti'nin fedakarlarıdır. <( Orkun , 3. Sayı , 20 Ekim 1950 )

Hakikaten de 20. yüzyıl Türkçüler'in Türk Milleti'nin fedakarları olduğu bir yüzyıl olarak tarihe geçecektir. Türk Milleti'nin bütünlüğünün devamı noktasında milyonlarca atsız Türk'ün verdiği can bunun delilidir. Çünkü onlar "milletler ölebildikleri kadar yaşamak hakkına maliktirler." Dediler. Sovyet-Rus esaretinde uğranan soykırımlar, Çin esaretinde yaşayan Doğu Türkistan Türklüğünün henüz bitmemiş mücadelesinde, sayısız şehitler ve mahkûmlar, atalarımızın her karış toprağını kanlarıyla sulayarak üzerinde kurdukları devletimizin ve milletimizin bölünmez bütünlüğü uğrunda gözünü kırpmadan hâlâ canını feda eden Mehmetçiklerimiz, Afganistan'da istiklâl mücadelesi veren, Acem ve Arap esareti altında zulüm gören ve bu zulme karşı direnen, Balkanlarda var olma savaşını sürdürenlerin mevcudiyeti verilebilecek birkaç örnektir.
Türkçüler 21. Yüzyılda da Türk milletinin fedakârları olacaklardır, çünkü "Türkçülük büyük Türk ilinde Türk uruğunun kayıtsız-şartsız hakimiyeti ve istiklâli ile Türklüğün her yönden ileri ve üstün olma ülküsüdür." (Orkun, 15 Haziran 1963, 2. Yıl, 17. Sayı, Ötüken, Sayı l, 1964). "Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Türkçülük Türk sevgisi ve taraftarlığıdır. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, hakikatle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarım arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir.

Türkçülük büyük Türk ilinde Türk uruğunun kayıtsız-şartsız hakimiyeti ve istiklâli ile Türklüğün her yönden ... ileri ve üstün olma ülküsüdür.

Bu ülkü, geçmişte birkaç kez gerçekleşti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetişen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır. Türkçülük dün bir kaynaktı, bugün çaydır. Yarın coşkun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve düşüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır.

Türkçülük dört kaynaktan geliyor:

1- Kökü çok eski olan Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik ;

2- Tanzimattan sonra Avrupa 'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını isteyen milliyetçilerin hareketi;

3- Devletimizin içindeki yabancı unsurları ihaneti dolayısıyla doğan tepki;

4- Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar ve geçirdikleri felâketlerin verdiği uyanıklık.

Bu dört kaynaktan gelen düşünceler bir biriyle karışıp yoğrularak bugünkü Türkçülüğü ortaya çıkarmıştır. Türkler, Türkçülükle güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecektir.

Bir millet yükselmek iradesini taşımazsa kendi güveni olmazsa, başkalarını taklitte başka bir şey yapmazsa, geçmişiyle övünmezse başkalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze almazsa, savaştan korkarsa o millet içinden çürümüş demektir.

Bugün ülküler ve kahramanlar çağını yaşıyoruz. Geçmiş haklara dayanılan, dâvaların öne atıldığı, hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç şakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıştıklarını görebiliyoruz. Mazisi olmayan, yahut olup da unutan, millî ülkü bulunmayanlar devriliyor.

Türkçülük ülküsü bizden amansız bir vazife ahlâkı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saat talimini yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik işini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermekte devam ederse, doktor ,her şeyden önce yurttaşlarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her şeyden önce dersini bellemeye çalışırsa ve bütün vazifelilerle rütbeliler arasında ne caka, ne gösteriş, ne dalkavukluk ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa aşağıdakiler yukarının buyruğunu ukalâlık saymaz, yukarıdakiler de aşağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karşılıklı işlem görüşme ve konuşmalarda ne iki yüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa vazifenin bizden istediği şey yapılmış olur.

Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir, önüne gelen, Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen de Türkçü sayılmaz.

Her Türkçü, bulunduğu yerin vazifesini inançla yaparsa Türkçülük ülküsü sağlamlaşır Türklük güçlenir.

Türkçülerin ilk işi, vazifelerini arınmış gönül ve inanmış yürekle yapmaktır. " (Orkun, 15 Haziran 1963, 2. Yıl, 17. Sayı, Ötüken, Sayı l, 1964).

"Bizim Turancılığımız Türk'ün tarihî vatanı olan ve çoğu hâlâ Türklerle meskûn bulunan ülkeleri istiklâle ve Türkiye ile birliğe kavuşturmaktır.

Bu birliğin nasıl olacağı meselesi bizi ilgilendirmez. Çünkü o siyasî bir iştir. Türkçülüğümüz ise siyasetin üstünde bir ülkü meselesidir." (Orkun, 18 Ocak 1952, 68. Sayı).

"Türkçülük için Önümüzde gittikçe genişleyecek bir çalışma ve başarma devri açılmaktadır. Türkçülüğün şiarı soğukkanlı, ağırbaşlı ve mütevazı olmak bulunduğundan en küçük başlangıçlardan hareket ederek ağır ve emin adımlarla büyük başarılara doğru ilerleyeceğiz. Yürüyüşümüz azimli, hesaplı ve disiplinli olacaktır. Her işte hep beraber olacağız. Ve ülküye doğru hep beraber gideceğiz.

Ülkü yolunda yürüyüşümüzün ağırlaştığı günler ve hızlandığı günler olacak, fakat Türkçülüğün aslında ve son hedeflerinde hiçbir zaman değişme olmayacaktır." (Orkun, 4. Sayı, 27 Ekim 1950).

Çünkü "Türkçülük büyük bir ülküdür. Bütün ülküler gibi büyük bir inanç gücüne dayanmakta ve bîr toplum davranışı olduğu için de bütün toplum davranışları gibi sosyal kanunların etkisi altında bulunmaktadır.

Bu ülkü büyük Türk Milleti'nin şuurunda ve şuuraltında yüzyıllardır yaşamakta olan büyüklük düşüncesinin bir görünüşü , Türk soyundaki özelliklerin bir belirtisidir.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Türkçülük geçmişten geleceğe uzanan bir duygu-düşünce vetiresi olduğu için onu şu veya bu kasıtla tefsir etmek , yermek veya ona saldırmak boşunadır. Bir ağacın çiçek açıp yemiş vermesinin nasıl önüne geçilemezse , Türk Milleti'nin içinde bir gün Türkçülük ülküsünün tam zaferi sağlamasına da böylece engel olunamaz. Ağacı yemiş vermekten alıkoymanın yolu onu kesip devirmek olduğu gibi Türk Milletinde Türkçülük ülküsünün önüne geçmenin tek çaresi de Türklüğü yeryüzünden kaldırmaktır.

... (Türkçülerin) yürüyüşü devam ediyor. Türk orduları ata ruhlarının dolaştığı Altay ve Tanrı dağları eteklerinde geçit resmi yapıncaya kadar devam edecektir." (Ötüken, 15 Mayıs 1965, 17. Sayı.)

Atsız bir ideolog olduğu kadar, Türklük bilimcisi olmanın verdiği derin bilgi birikimi, ileriye bakış ve yaklaşımlarının uzaklığı ve sahip olduğu Türklüğe samimî inancı ile son yıllarda yaşadığımız dünyayı yeniden şekillendirecek hadiseleri de pek çok kez dile getirmiştir.

Daha 1934'te dile getirdiği şu isabetli görüşler, Türklüğün 21. Yüzyılına ışık tutan açık bir işaret olarak durmaktadır:

"Dünya bir devler memleketi olmaya doğru gidi-yor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci, üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir asırda 55-60 milyonluk bir millet pek kalabalık sayılamasa da bu millet Türk milleti olunca 55-60 milyonun ehemmiyeti bir kat daha artar.

Yeryüzünde ne kalabalık topluluklar bulunduğunu kavramak için, parçalanmakta olan Fransız imparatorluğunu bir yana bırakarak şu ülkelere bir göz atalım:

Çin 625 milyon
Hindistan 400 milyon
Rusya 220 milyon
İngiltere (imparatorluk olarak) 200 milyon
Amerika 170 milyon
Japonya 90 milyon
Endonezya 80 milyon
Pakistan 70 milyon
Almanya 65 milyon
Brezilya 60 milyon
İtalya 50 milyon

Bu kalabalık milletlerden Rusya sınırdaşımız, İngiltere ve İtalya komşumuzdur. Acaba dünyada dev devletler kurulurken siyaseten dağınık olan 55-60 milyonluk Türk milletinin geleceği ne olacaktır? Bize göre millî programın hareket noktası bu olmalıdır. Bu sorunun cevabı millî ülkümüzün adı demektir. Bu ad "Türk birliği" sözleriyle hülâsa edilebilir.

Her milletin yaşamak için bir ülküye ihtiyacı var-dır. Bu ülkü, milletlere göre teferruatında biraz değişse bile ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü şu tarihî hakikati kimse inkar edemez ki, her esir milletin ilk ülküsü bağımsızlığını kazanmak, her bağımsız milletin ilk ülküsü de henüz tutsak yaşayan kardeşlerini kurtarmaktır. Fütuhat ve emperyalizm millî ülkülerde üçüncü merhaledir. ...

Millî ülkünün üç merhalesi bağımsızlık, millî birlik ve fütuhat olmakla beraber bunlar birbirine tedahül etmiştir. Biri tamamlanmadan öteki başlayabilir. ...

Acaba Türkler bu safhaların hangisinde bulunuyor ? Bunun cevabını vermek için haritaya bakmak kâfidir. Türkler Anadolu'daki Kurtuluş Savaşıyla ülkülerinin ilk merhalesinde pek parlak bir başarı gösterdikten sonra tabiî ve tarihî bir kayıtla ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar. 1923'te gerçekleşen birinci merhaleden sonra ikinci merhale yolunda yalnız Hatay kurtarılmış, daha sonra da Kıbrıs üzerinde millî emellerimiz olduğu kayıtlı şartlı olmakla beraber, resmen açığa vurulmuştur.

Millî birlik ve millî birlikten sonra cihan hâkimiyeti, milletlerin şuuraltında yaşayan bir ülküdür. Şuuraltındakî bu istek zaman zaman şuura akseder. Zamanı iyi seçilmişse muzaffer olur. İyi seçilmemişle milletin başını derde sokabilir. Fakat bu ülkü milletlerin hız ve ahlâk kaynağıdır. Bir gaye için ıstırap çeken, fakat buna isteyerek katlanan insan gibi milletler de millî ülküleri için hesapsız fedakârlığa katlanırlar. Fedakârlık insanları da, milletleri de asilleştirir, kahramanlaştırır. Ülkü yolunda yürüyen milletler başka milletleri hem korkutur, hem hayran bırakır. Ülkü yolunda yürüyen millet kendisinde başka milletlere karşı mevcut aşağılık duygusunu atmıştır. Kendisine inandığı ve hiçbir şeyden korkmadığı için düşmanlarının çokluğundan, tekniğinden ürkmez. Ölümü seven milletlere hayat kollarını açar. Böylelikle millî ülkü bir gün gerçekleşiverir.

Türkler vaktiyle birkaç defa birleşmişler ve bahtiyar olmuşlardı. Millî ülkümüzün ilk maddesini "bütün Türkler birleşecektir" diye ifade edebiliriz. (Atsız.Türk Ülküsü, İstanbul 1956, s. 47-50)" (Orkun, 8. Sayı, 23 Haziran 1934, Bu makaleye bazı eklentiler yapılmıştır.)

Yaklaşık 80 yıl önce söylenen bu sözler Atsız'ın 25 Kasım 1972 tarihli bir mektubunda şu ifadelerle daha da netleşir: "(Finler) 20 yıl sonra Finlandiya'nın bolşevik olacağından endişe etmesinler. 20yıla kadar Rusya'da bolşevizm bitecek ve Rusya parçalanacak. Nitekim Rus bilginleri şimdiden komünizme karşı alenî cephe almışlardır. Rusya'daki yer altı faaliyetleri önlenememektedir. Zaten bir millet 50 yıl zulüm altında yaşayıp kültür bakımından ilerleyerek uyandıktan sonra onu eskisi gibi içinde 40 milyon Türk, 40 milyon Ukraynalı, 3 milyon Gürcü, 2 milyon Fin ve saire bulunan bir ülkede bu eşşeklik uzun sürmez. Rusya batacak. " (Orkun, sayı 9, Kasım 1998, s. 44).

Sovyet Rusya gerçekten de 1990'ların başında battı. Bu batış bugün önümüze hâlâ siyasîlerimizin, idarecilerimizin, aydınlarımızın, bilim adamlarımızın sahte şovlarla, panayır haline getirdikleri toplantılarla, göz boyayan anlaşmalarla sağlam, kalıcı birlikler kurduklarını sandıkları, bazı gafil ve kendini aydın sanan cahillerin "Türkî Cumhuriyetler" diye ifade ettikler yeni Türk devletlerini çıkardı.

Genç Türkçü ülkücüler! 21. Yüzyıla yürürken, üzerimizde her zamankinden daha çok yük var. "Büyük Türk Ülküsü"nün verdiği sorumluluğun ağırlığını her zamankinden daha çok duyuyoruz.

Çünkü, 20. yüzyıl Türklüğün atsızlarının fedakârlıklar yüzyılı oldu ise, 21. Yüzyıl bu fedakârlığın devam etmesi gerektiği ve fakat artık ürünlerinin de alınmaya başlanacağı Türklüğün milâdî üçüncü bininin ilk yüzyılı olmak durumdadır.

Türkçülüğün; Türk milliyetçiliğinin modern Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulduğu prensipler temelinde, siyasîleşme süre-cindeki içinde bulunduğu şu noktada, Türklük, hem Türkiye hem de dünya Türklüğü Türkçü düşüncenin hedeflerinin hayata geçirilebilmesi yolunda 50 yıl öncesine göre hayli yol almıştır. Bu yolu kat edip, yolu açan atsızların genç Türkçü ülkücülerden bekledikleri, büyük Türk ülküsünün gerçekleştirilmesinde yapılmasını istedikleri vardır.

Bu büyük dileğin gerçekleşmesi Türkçülük fikrini kendine inanç haline getirmiş genç ülküdaşlarımın Türk milliyetçiliği hareketinde her zaman nefsine set çeken fedakârlığı, yılmaz ve bıkmaz enerjisi, her düşüşte, daha doğru olarak her düşürülüşte kalkmasını, yürüyüp hızlanarak koşmasını bilen azimli ve kararlı yapısı, dayanışmacı ruhu, vazife şuuru, doğru bilgiye itibarı, bilimsel bilgiye verdiği değer, bunu yerinde ve zamanında en hızlı bir biçim-de kullanma becerisi ile olacaktır.

Tanrı Türk'ü Korusun.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ATSIZ'A AĞIT
Mustafa KAYABEK

"Hem erkişiliğine, hem ruh kişiliğine gözyaşlarımla..."

Gayri neş'e kalmadı gözde de gönülde de
Atsız öldü bir güneş battı bizim beldede

Kutsal Tanrıdağı'ndan akıp gelen bir nurdu
Sıcaklığı kalacak ateşte de külde de

Alev alev yanacak bu topraklar üstünde
Uyurken sessiz selvili bir gölgede

Tanrı katına aldı alnından öpmek için
Bir erkişi bulunsun diye sözden ötede

Tanrıkut Mete gibi tarihte devleşecek
Sırlaşacak Kürşad da, Tonyukuk da, Bilge de

Eski Türk usulünce ağlamak gerek amma
Sözlerin bağrı yanık kalemde de, dilde de

Gayri neş'e kalmadı gözde de gönülde de
Atsız öldü bir güneş battı beldede.


ATSIZ'A DAİR
YAVUZ SELİM DEMİRAĞ

"Ülkü, ilk önce, insanların gönüllerinde gönüllerin derinliklerinde doğar ve kendini önce destanlarda gösterir. Sonra şuura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük kahramanlar, onu gerçekleştirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamleler sırasında da ülkülü millet kahramanların ardından gönül isteği ile koşar. Bütün bu uğraşmalar arasında da millet yürür, önce manen sonra maddeten ilerler, olgunlaşır, erginleşir."

"Türk Ülküsü" adlı eserinde "Ülkü" kavramına ilişkin düşüncelerinden bir bölümünü aktardığımız Atsız'ın gönlünde, gönlünün derinliklerinden doğanlar üzerine uzun uzun yazmaktansa, günümüzde şuurlu kılavuzların gündüz fenerle arandığını belirtmeden geçemeyeceğim. Hele hele 4 Nisan 1997'da kaybettiğimiz merhum Başbuğumuzdan sonra büyük hamleler yapma cesaretini gösterecek kahramanların olmayışı, "Ülkü denen nazlı gelin"in artık sadece nazlı değil, aynı zamanda "yetim' kaldığını da gözler önüne seriyor. Bütün olumsuzluklara rağmen ülküsünü kaybetmemiş milyonlarca topluluğun Başbuğun ardından gönül isteği ile koşuşunun ardından neredeyse 5.5 yıl geçti. Temennimiz Başbuğun geride bıraktığı sayının giderek artması. Milletin yürümesi manen ve maddeten ilerlemesi, olgunlaşması, erginleşmesidir. Atsız'ın tanımladığı, Türkeş'in uygulamayı koyarak yürüttüğü ülkü kervanı içinden büyük hamleler yapabilecek kahramanların sırası geldiğinde çıkacağından da asla şüphe duymuyoruz.

Mahmut Kemal İnal'ın "Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan" diye tarif ettiği Atsız kutsal bir mücadele için sürdürdüğü hayatının bana gör en verimli çağında kaybettik.

Uçmağa vardığı 11 Aralık 1975 tarihine kadar edebiyatımıza bıraktığı şiir ve romanları, Türk fikir hayatın kazandırdığı binlerce makale, bugün hâlâ bilim adamlarına, tarihçilere kaynak oluşturan incelemelerine rağmen 70 yıllık ömründe çok az yazabilmiştir.

Atsız'ı tanıyanlar, O'nun ölümsüz eserlerini okuyanlar hep 1944 yılındaki Türkçülük davasından hatırlar şiirleri, romanları ve makaleleriyle O'nu Türk Milliyetçiliği ile bütünleştirmişlerdir.

Atatürk'ün vefatı ile Türkiyemiz'in yönetimini el geçiren İnönü diktatörlüğüne, Milli Şef dönemine karşı başlatılan ilk sivil direnişin öncüsü olan Atsız'ın dönemin bakanlarına karşı yazdığı açık mektuplar bugün bazı mihraklarca "kalem savaşları" olarak nitelendiriliyorsa da 78 inci yılını kutladığımız Cumhuriyet tarihinin ilk sivil mukavemetini, pasif direnişi olma özelliğini siyasi tarihimiz tescil edecektir.

Atsız'ı Ankara Gar'ında karşılayan yüzlerce Türk gencinin büyük bir bölümü birbirinden habersiz bu reaksiyonu gösterirken, İnönü diktasına başkaldırı tıpkı darbe dönemlerinde olduğu gibi hukukun katli ile bastırılmaya çalışılmıştır. Yine de 1944 Türkçülük Davası Türkiye'deki sivil aydınlara, askeri aydınların ayrıştırılmaya kalkışılması, Ordu-Millet bütünleşmesinin önüne geçilmesi olarak nitelendirilebilir.

Son yüzyılda Türk Milliyetçiliğinin Ziya Gökatp'ten sonraki teorisyeni ve öncüsü olan Atsız, sadece bir edebiyatçı değil, aynı zamanda kuvvetli bir Türkologdur. Türk dilini, tarihini ve edebiyatını en iyi bilen bilim adamı hüvviyeti taşıyan Atsız, özellikle tarihin karanlığında kalan Göktürk devrini, sanki yaşamışçasına "Bozkurtlar" ile roman haline getirerek, tarihimize ışık tutup, milletimize Göktürk'leri tanıtıp, sevdirmiştir.

Türkçü-Türkolog Atsız, "Bozkurtlar 3"ü yazmayı planlarken aramızdan ayrıldı. Kimbilir tarihte ilk Türk adıyla anılan devlet Göktürkler'le ilgili daha bilmediğimiz neler yazacaktı. Bugün çocuklarımıza adlarını verdiğimiz Kürşad ve 40 çerisinin isimlerine daha ne isimler katacaktı...

Yine, yalnızlığın, terkedilmişliğin dayanılmaz acılarını, isyanlarını kaleme aldığı "Ruh Adam"m devamı olacak olan "Yalnız Adam"da Selim Pusat hangi maceralara girecek ya da Yüzbaşı Selim Pusat yerine bizi hangi kahramanla tanıştıracaktı...

Bugün hâlâ yılan hikayesine dönen, rivayetten öteye gitmediği halde, yüzlerce kişinin çalışma notlarına tanık olduğu "Türk Tarihi"ne yazık ki elimize geçmiş değil. Küçük oğlu Doç.Dr. Buğra Atsız'dan öğrendiğim kadarıyla, üzerinde uzun yıllar çalıştığı bu projeyi tamamlayamamış. Özellikle kardeşi Nejdet Sancar'ın vefatından sonra hastalanması ve 10 ay sonra ölmesi yüzünden bu çalışmanın bitmediği ancak notların evdeki diğer arşivler gibi talan edildiğini biliyoruz. Atsız'ın yarım bıraktığı "Türk Tarihi"ni bugün tamamlayacak, Türk gibi düşünen, Türkçü bir Türkolog'un varlığı konusundaki şüphemiz ise ne yazık ki devam ediyor.

Tarihin dedikodusunu yazmaktan öteye gitmeyen pek muhafazakar, liboş tarihçilerin özde değil, sözde kaynaklan üniversitelerde kesinlikle kabul görmezken, en kızıl öğretim görevlileri bile Atsız'ın satırları karşısında önlerini iliklerler.

Peki, Atsız'dan sonra birşeyler üretememenin kabızlığını çeken sözde sağ aydınlarımız Atsız'ı gerçek anlamda anlayabilmişler miydi? Atsiz'la ilgili yüzlerce, binlerce kitap yazabilecekken Atsız'ın ardından ortaya konan eser sayısı ne yazık ki iki elin parmaklarını dahi geçmemektedir.

Prof.Dr. Mustafa Kafalı, Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Prof.Dr. Osman R Sertkaya'nın Ötügen'de neşrettikleri "Atsız Armağanı"nın üzerinden 20 yıldan fazla zaman geçmiştir. Adile Ayda'nın "Atsız'dan mektuplar", Altan Deliorman'ın "Tanıdığım Atsız" Sakin Öner'in "Atsız", Kültür Bakanlığınca yayınlanan Osman F.Sertkaya'-nın "Nihal Atsız"ı dışında kayda değer ciddi bir eser ne yazık ki yoktur.

Haydi; bizim kuşağımız Atsız'ı bizzat tanıma bahtiyarlığından mahrumdu. Ama Atsız'ın bir dönem dizi dibinden ayrılmayanlara ne buyurmalı ? Atsız'ın adı ve mücadelesi ile kendisinde kimlik bulan o kuşak, bizim yitik kuşağımız nezninde vebalde değil midir?

Vebalde olanlar sadece onlar mı?

Bugün hala gerçek anlamda anlaşılmamış, anlatılamamış, hatta bizim dahi anlatamadığımız Atsız'ın aziz ruhu önünde hangimizin vebali yoktur ki...

Başta Başbuğ Alparslan Türkeş ve Nihal Atsız olmak üzere Türk Miliyetçiliği hareketinin bayraktarları, Türkçülük davasının sancaktarlarına Cenab-ı Allah'tan rahmetler niyaz ederken Onların bıraktığı zengin mirasın ebediyyen yaşayacağına inanıyor, dahası iman ediyoruz.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ATSIZ'IN DÜNYASINDA ATSIZLA BİR GEZİNTİ
ŞEVKET BÜLENT YAHNİCİ

Atsız ve Türk Ülküsü

"Ülkü", "Türk Ülküsü", "Ülkücü", "Ülkücülük" gibi kelimeler/kavramlar hem Türk milliyetçiliği fikir ve düşünce sistemi içersinde, hem de Türk fikir tarihinde, sistemli ve ısrarlı bir şekilde denilebilir ki, ilk defa Merhum Atsız tarafından kullanılmıştır.

Aslında, Atsız Merhum'un yazılarını yayınlamaya başladığı ilk yıllarda "ülkü" veya "milli ülkü" kelimelerinin yerine "mefkure" ve "milli mefkure" kelimeleri kullanılmaktaydı. Atsız, 15 Haziran 1932 tarihli ve Atsız Mecmuada yayınlanan "milli mefkure" başlıklı yazısında konuyu dile getiriyor ve "Milletleri yükselten şey milli mefkurelerdir Milli mefkuresi olmayan millet gerilemeye, hiç değilse yerinde saymaya mahkumdur. Milli mefkuresi olmayan milletler medeniyet sahasında yükselmiş olsalar da, başka milletlerin gölgesi olmaktan kurtulamazlar" diyor. Türk gençliğine geniş ve büyük mefkuresini göstermek icabettiğini, böyle bir gençliğe ahlâksızlık sahnelerinin tesir edemeyeceğini söylüyordu: "Gençlik kanlı, canlı, çok yüksek bir mefkure ister" derken belki de. İlk defa bu iki kelimeyi bir araya getirmek suretiyle sonraki yılların tanımlamasını o günlerden yapıyordu: "MEFKURECİ GENÇLİK".

Orkun'da 15 Haziran 1963 tarihli "Türkçülük" başlıklı yazıda ise., "Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi nihayet silik ve sönük kalmaya mahkumdur..." "...Ülküler, hakikatle hayalin karışmasından doğmuş olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir..." derken Türk tarihinde birkaç kere gerçekleşmiş olan bu ülkünün "büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetişen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacağını" belirtiyordu. Türk ülküsü olarak nitelendirdiği bu manevi inanç kaynağının her derde deva ilâç olacağına (millet hayatı bakımından) adeta iman ölçüsünde bağlanmıştı. "Tehlikeler nereden gelirse gelsin ve ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek ilâcı Türk ülküsüdür..." dediği, 10 Kasım 1955'de yazdığı TÜRK ÜLKÜSÜ başlıklı yazısında "... Türk ülküsünün gerçekleşmesiniummak, insanlar için haktır. Türk ülküsü, Türk büyüklüğü ve Türk kudreti isteği ve inancıdır. İnancın ne büyük ruhi amil olduğunu anlatmaya lüzum yok. İmanla ümitsiz hastalar bile iyileşiyor..." inancını ortaya koyarken de, bu işe nasıl bir iman ölçüsünde yaklaşmakta olduğu görülmektedir.

İşi, birçok yazısında daha da ileriye götürmüş, milli ülkü sahibi olmayan, bundan yoksun insanların hayvandan farksız yaratıklar olduklarını söylemiştir.

Atsız'ın Türklüğü-Ülkücülüğü Ahlakçılığı

Atsız Mecmua, Orkun, Kopuz, Orhun, Ötüken dergilerinde süren ve neredeyse 1930-31'lerden başlayıp öldüğü günlere kadar devam ettirdiği yazılarıyla bir yandan bıkıp usanmadan "Türk ülküsü" adını verdiği büyük ülküsünün anlatma gayretinde olurken, bir yandan da ömrünce taviz vermediği ilkeleri ve görüşleri son nefesine kadar savunmanın telâşında oldu. Türkçülük, O'nun hayatının vazgeçilmezi idi, O adeta inandığı ve bir an dahi taviz vermediği bu fikriyatla özdeşleşmişti. Türkçülük fikriyatının aslında Türk Milleti 'nin düşünce dünyasının oluşumunda tabii olarak var olan bir şekilde yaşadığını düşünüyordu. Türkçülük dört kaynaktan geliyor, şeklinde başlayan ifadelerinde birinci kaynak olarak "kökü çok eski olan Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik" olarak bir değerlendirme yaparken, Türk Milliyetçiliğini tarihin derinliklerine götürmekteydi. Atsız, Türkçülüğün kaynağı olarak ikinci dereceye "Avrupa'da tanzimat sonrası gelişen millet ve milliyetçilik kavramlarının bize de yansımasını" gösteriyordu. Üçüncü kaynağı, "devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti" idi. Ayrıca, "Türklerin iki yüz yıldan beri çektikleri büyük sıkıntı ve geçirdikleri felâketlerin"de Türkçülüğü doğuran, yaşatan, büyüten kaynaklardan dördüncüsü olduğunu söylemekteydi.

Yine, ömrü boyunca bir nebze taviz vermediği Türkçülüğün, ancak ve ancak "Türkçülerin vazifelerini arınmış gönül ve inanmış yürekle yapmaları" halinde başarıya ulaşacağını ısrarla savunuyordu.

Atsız, Türkçülüğü ölçüsünde, yine en ufak taviz vermeden amansız şekilde bir ahlâkçıydı. Ahlâksızlığın bir toplumu mahvedeceğini, ancak ahlâklı, hem de yüksek ahlâklı bir toplumun başarılı olabileceğini söylemekteydi. "Ahlâk, millet yapısının temeli idi". O olmadan hiç birşey olmazdı. Türk Milleti, ne zaman ahlaken zaafa uğramıştır, batmıştır, ayrılıklara düşmüştür: ne zaman ahlaken yükselmiştir, Milletçe büyük devletler ve medeniyetler kurmuşuzdur. Türk ahlâkının ferdiyetçi olmadığı, şahsiyetçi olduğunu söyleye gelmiştir. Doğru sözlülük, açık yüreklilik Âtsız'ın ideal insan tipinin özellikleridir. Hayatta en nefret ettiği insan tipi ise dalkavuklardır. Dalkavuklukların ve dalkavukların Türk tarihindeki birçok menfi olayın sebebi olduğu inancındadır. Atsız'ın "ahlâk" yanına hemen oturtun, değerlendirmeye aldığı bir yükseklik olgusu da. "irade"dir. "Yaşayıp yükselmenin ahlâk ve iradesi sağlam olan milletlerin hakkı" olduğunda ısrarlıdır. "Kendimize dönelim, ahlâk, edebiyat, musiki, giyim, zevk, yemek, eğlence, hukuk, aile, adet, anane ve her şeyde milli olalım" derken: özellikle Türk gençliğinin ahlâken çok korunup gözetilmesi gerektiğini belirtmekte, hatta bu konuda o kadar ileri gitmektedir ki, "bar, meyhane, balo gibi şeyler Türkiye'de yasak edilmelidir, medeniyet bunlar değildir, medeniyet bunların kanalizasyonlarıdır" diyebilmektedir. Bu kadar katı bir ifadeyi, O'nun Milletine duyduğu derin sevgi ve Milletin değerlerini, gençlerini koruma içgüdüsünden başka ne ile izah edebiliriz?.. Bir yazısında, "milli ahlâk, bizim için cephelerde kan döken, tarlalarda alın teri akıtan ve nihayet bütçemizi doldurmak için kesesini boşaltan halkımızın malına ve canına göz dikmemektir. Onun için çalışmayı kendimiz için çalışmaktan üstün tutmaktır. Halkımız için zararlı olan herşeyi karşılamak, çarpışmak ve yenmek. Kısacası, Millet yolunda çalışmak, onun için yaşamak ve onun için ölmek.."

Atsız ve O'nun gibi düşünen yüzlerce, binlerce Türk milliyetçisinin yıllar boyunca "aşırı milliyetçi" diye suçlanmalarını bu sözler üzerine bir kere daha düşünmek lâzım.. Adam diyor ki, ben Milletimi o kadar çok severim ki, gerekirse uğrunda ölürüm... Seneler sonra "romantik milliyetçilik" savunması yapan Rahmetli Taşer de, "Romantizme dair" başlıklı yazısında aynı suçlamalara duyduğu öfkeyi "bir de müfrit milliyetçi tabiri var. Ne garip sözdür... Ölümden öte ne isterler ki, ifrat ola!..." diyerek dile getirecekti.

İşte, Merhum Haca, böylesine amansız bir TÜRKÇÜ, amansız bir ÜLKÜCÜ, amansız bir AHLAKÇI idi. Hayatı boyunca bu üç değerden hiç taviz vermedi. "TÜRK ÜLKÜSÜ CANDAN DA AZiZ BAYRAĞIMIZDIR" Her hangi bir şey, bundan daha veciz nasıl anlatılır?...

Adalar Denizinden Altayların daha ötesine kadar Türk gençliğine seslenirken de, sanki kendi hayatında karşı karşıya kaldığı olayları, haksızlıkları hatırlıyor ve gençlere "Türkçü olun", "ülkücü olun", "ahlâklı ve ahlâkçı olun" derken, adeta bu düşmanlıklara / zorluklara aldırmamak icabettiğini de vurguluyordu.

"Izdırap çek, inleme... Ses çıkarmadan aşın,
Bir damlacık aksa da , bir acizdir göz yaşın;
Yarı yolda ölse de en yürekten yoldaşın,
Tek başına dileğe doğru at satmalısın."

İşte, Atsız'ın "ülkücülüğü" böyle bir ülkücülüktü...

Atsız'ın Tarih Tezi

Hoca, bir ömrü hiç taviz vermeden yaşadı dedik. Türkçülük, ülkücülük, ahlâkçılık gibi Hoca'nın Türk milliyetçiliği fikir ve düşünce sistemi içersindeki büyük, tartışılmaz, unutulmaz yerini ifade eden çalışmalarından, yazılarından ayrı olarak büyük edebi kişiliğini ve tarihçiliğini de gözardı etmek imkansızdır. Gerçekten de, Merhum Türk dilini büyük ustalıkla kullandığı şiirleri, edebiyat tarihi yazıları ve edebi tenkitleri ile de, fikir ve düşünce tarihimizde olduğu kadar, edebiyat tarihimizde de, çok büyük ve önemli bir yeri olan bir Şahsiyettir. Aynı şekilde tarihçi Atsız'ın da, Türk tarih biliminde büyük yeri tartışmasızdır.

Atsız Beğ, tıpkı fikirleri, inançları, düşünceleri konusundaki tavizsizliğini tarih çalışmaları ile ve ortaya koyduğu "tarih tezi'ni sonuna kadar savunmasıyla da, ün kazanmış bir kişidir. Hatta bir tek "tarih tez"ini değil, birçok konuda birçok "tarih tez"lerini ortaya koymuş ve savunmuştur. "Türk tarihinin başlangıcı" hakkında o zamana kadar ortaya konulmuş ve savunulmuş fikirleri irdelemiş, kendi tezini geliştirmiştir. Yine, Türkiye Türklüğünün tarihi başlangıcını tartışmaya açmıştır. O'na göre Anadolu Türk tarihinin başlangıcı Malazgirt değil, 990 Dandanakan'dır. Hatta, bu konuda 1940 yılında 900. Yıldönümü tezini işlediği uzun makaleyi veya kitapçığı neşretmiştir. Sonuna kadar Osmanlı hanedanını savunmuştur. O Abdülhamit Han, "Gök Sultan"dır. Cengiz ve Timur meselesini tartışmıştır. Bütün bunların dışında, hayatı boyunca, adeta hayatının gayesi haline getirerek savunduğu bir husus vardır ki, sanki Atsız'ın tarihçi kişiliğiyle bu "tez"i özdeşleşmiştir. Bu konu Türk tarihindeki "devlet/hanedan" meselesidir. Atsız, Türk tarihini sadece "anayurttaki tarih", "Türkiye tarihi" olarak ikiye ayırmış, "çok devlet" iddialarını reddetmiş, Türk tarihinin Orta-Asya'dan başlayarak bir bütünlük arz ettiğini, olanın bitenin sadece "hanedan/sülale hakimiyeti değişiklikleri" olabileceğini söylemiştir. Bu konudaki tezini, ömrü boyunca bütün tarihçilerle boğuşarak savunagelmiştir. Yine tavizi yoktur...
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Lirik Atsız

Merhum, fikirleriyle, tezleriyle, kavgalarıyla, fırtınalı hayatıyla, daima uzlaşmaz, kavgacı, geçimsiz bir insan olarak tanınagelmiştir. Halbuki, ben O'nun birçok şiirinin buram buram romantizm koktuğunu, son derece duygu yüklü, lirik, estetik üstünlüğü olan şiirleri bulunduğunu düşünüyorum.

Meselâ, "O Gece" başlıklı şiirinden bir dörtlüğü okuyalım.

"O gece felekten bir gece çaldım,
Ömrümde son defa bahtiyar oldum,
Ölürken yaşadım, yaşarken öldüm,
Ve sustum, sükutu besteler gibi."

Türk şiirinde söylenmiş, söylenebilmiş ender güzellikte mısralar, beyitler, dörtlükler vardır. "Ölürken yaşadım, yaşarken öldüm" diye ifade edilebilen bir duygu, bir mutluluk nasıl bir şeydir... Ölürken yaşanan, ulaşılan bir mutluluk ve "öldüm" sanacak kadar büyük bir güzellik... Şiir tarihimizdeki en güzel ifadelerden biri değil mi?..

Atsız, Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt gibi efsanevi romanlarım dışında bir de "Ruh Adam" isimli romanın sahibi. Ben, hep Peyami Safa rahmetlinin "9. Hariciye Koğuşu"ndaki anlatımıyla, "Ruh Adam"ınki arasında bir arayış benzerliği olduğunu düşünürüm. Aynı dertlenmeler, bunalımlar, açmazlar, çıkmazlar, bocalama ve arayış.. Sanki birinde Peyami, diğerinde Atsız, kendi hezeyanlara, hafakanlarını arayışlarını, içinden çıkılmazlarını ortaya dökmektedirler.

Burada romanın kahramanı Selim'e söylettiği şiir, edebiyatımızın en güzel örneklerindendir.

"Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden?
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu..."
"Vur şanlı silâhınla gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin!"

Yada,

"Dinmez! Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu!
Dinmez! Ebedi özleyişin bestesidir bu!"

diyebilen, yazabilen bir Atsız'ı şaşırarak, hayretle karşılamıyor musunuz?.. Bu, mısraları Atsız'ın yazacağı aklınıza gelir mi?.. Bir Fransız romantiğinden daha duygulu, bir doğulu şairinkinden daha esrarlı... Türk şiiri açısından da eşsiz estetik örnekleri...
Koşmaları/ağıtları bir başka güzelliktir.

"Hey bu ne denizdir, görünmez dibi,
Üstünde esse de, kasırga, tipi
Neyleyim, gönlümün borası değil."

derken, ya da:

"Dünya beni saysın hiçe,
Varsın olsun dağlar yüce.
Felekte var bin bir gece,
Bir tekini çalamam mı?"
diye özlemlerini, yakarışlarını, hezeyanlarını aktarırken Atsız'ı bir başka yönüyle de, görmüş oluyoruz. O, sadece Türklük ülküsünün. Türkçülük dâvasının yılmaz bir kavgacısı değil, aynı zamanda bir gönül romantiğidir de...

O Türk'ün Şeref Taşan Efsanesindedir

"Toprak ana uyuturken koynunda bizi
Yarınkiler biçecektir ektiğimizi.
Yeşermesi ektiğimiz tohumun haktır,
İşte o gün ruhlarımız şad olacaktır!"

Atsız böyle diyordu, bir ömrü böyle yaşadı, bunun için yaşadı. Tohum ekti, tarlayı suladı.Belki haşata ömrünün yetmeyeceğini bile bile... Ama bildiği üç şey vardı.

Bir, ektiği tohumun yeşermesi haktı ki, kendi yok olsa da,iki kendinden sonrakiler ektiklerini biçecekti...Üç, işte o zaman da ruhu ötede şad olacaktı...

Bu üç şeyden emin olarak yaşadı. İşte, bu bir idealistin hayat bakışıdır, algılayışıdır. Bu anlamda ATSIZ TARİHİN ENDER GÖRECEĞİ BİR İDEALİSTTİ. BÜYÜK BİR ÜLKÜCÜYDÜ.

Geçmişin yiğitleriyle beraber yarının şehitlerini de selâmlıyordu. Ufuklardan doğacak şanlı günle birlikte bütün ızdırabların dineceğine inanarak, o günün gönüldeki yaraların kanını dindireceğini söylüyordu.

Adeta, ölümün soluğunu yansıttığı "Son Doğru"da:

"Artık veda zamanına pek fazla kalmadı;
Yorgun ve kimsesiz ölümün bahçesindeyim..."

derken ömrü dolu dolu, inanarak ve idealistçe yaşayabilmiş olmanın hazzıyla; Kendisinin "Altaylar'ın ve Tanrıdağ'ın çevresinde" olduğunu söylüyordu. Gururluydu, vakurdu, yaptıklarının, kavgasının O'na en büyük mükafatı verdiğini düşünüyordu. "Son menzilin hüzün dolu kâşânesindeyim" derken sanki yüzünde bu mutluluk aksediyordu.

DÜNYA DENEN MEZELLETE DALSIN HER İSTEYEN,
BEN IRKIMIN ŞEREF TAŞAN EFSANESlNDEYİM.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
BÜYÜK TÜRKÇÜ ATSIZ KİMDİR ?
TÜRKÇÜLÜK'TEKİ BÜYÜK ROLÜ NEDİR ?

FETHİ TEVETOĞLU

Bu başlık. 3 Mayıs 1944 olayları ve bunları izleyen tutuklamalar üzerine, benim Samsun'da yayımlanan K0PUZ dergimin Haziran sayısında çıkacak yazımı, Mayıs 1944 sonundaki derginin arka kapağında haber veren bir ilândı.


Kızılların ve Türkçülük, milliyetçilik düşmanlarının haksız saldırısına uğrayan dâvâ arkadaşım, Türkçü ustam Atsız hakkındaki bu baçlığı taşıyan savunma yazım kaleme alınmış, muâyenehânemdeki masamın üzerinde bulunuyordu. 17 Mayıs 1944 Çarşamba günü Samsun'daki evim ve muâyenehânem askeri hâkimlerce arandığında, bu yazının müsveddeleri de "en ağır suç belgesi" sayılarak alınmış ve dâvâ dosyama konularak bir daha geri verilmemiştir. Adı geçen makalede o günün heyecan ve kızgınlığı ile Atsız'ın büyüklüğünü ve Türkçülük'deki büyük rolünü nasıl ifâde etmiş, belirtmiştim bilemiyorum. Benim için "târihî" sayılan bu değerli belgedeki satırları 45 yıl sonra aynen hatırlamam mümkün değilse de, bugün (Bindokuz-yüzkırkdörtlüler) yazı serimde konuyu aslına yakın cümlelerle -daha sonraki duygu ve düşüncelerimi de ekleyerek-, günümüzün genç Türkçülerine aktarmaya çalışacağım.


Her şeyden önce şunu belirteyim ki: Türkçülük Tarihi'ni inceleyenler şu gerçeği bulacak. görecek ve öğreneceklerdir:

25 EKİM 1924'DE BUYÜK TÜRKÇÜ ZİYA GÖKALP'İN ÖLÜMÜNDEN, 10 NİSAN 1931'DE TÜRKÇÜLÜKÜN DOĞUŞ VE YAYILIŞ MA'BEDİ TÜRKOCAKLARlNIN VE TÜRKYURDU NUN KAPATILMASINDAN SONRA TDRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ -TÜRKÇÜLÜĞÜ CUMHURİYET NESİLLERİNİN YÜREKLERİNDE BİR ULU MEFKÙRE. BİR EBEDİ ÜLKÜ HÂLİNDE DİPDİRİ YAŞATMAYI BAŞARAN BÜYÜK TÜRKÇÜ ATSIZ OLMUŞDUR

Soyumuzun doğduğu ve dünyâya yayıldığı Ortaasya'daki, Uzakdoğu'daki Anayurt' da bugün de yükselen ORKUN ABİDELERİ'NİN yazıldığı günlerden zamanımıza ulaşmış, nesillerimize erişmiş Türk Milliyetçiliğini, Türkçülüğü, şahısların oyuncağı, kuruluşların propaganda aracı olmaktan kurtararak b¡r "MİLLİ MEFKURE" hâlinde yükselten ve ebedîleştiren, Büyük Türkçü Atsız olmuştur.


ATSIZ MECMUA'yı çıkarmaya başladığı 15 Mayıs 1931'den, ebedî âleme göç ettiği 11 Aralık 1975 târihine kadar ki 45 yılı aşkın dönemde sohbetleri, dersleri, konferansları, açık mektupları, şiirler¡ romanları, makaleleri, târihî edebî ilmî eserleri ve hepsin¡n üstünde Türklüğe adanmış, mahkemeler ve zindanlarda geçmiş "Çile Destanı" mücadele hayâtı ile Büyük Türkçü Atsız, Türk nesillerine örnek olacak, çağımızın unutulmayacak bir mefkûre kahramanıdır.


Bir fırtına gibi esmiş, bir bora ve tayfun gibi gelip geçmiş bu cesur, mert ve korkusuz Mücâdele Kahramanı, tarihi romanlarında canlandırdığı "yılmaz, yanılmaz, yurtçu, yenilmez" yiğitlerin yaşayan timsâli, örneği idi.
İç ve dış kaynaklı Türk ve Türkçülük düşmanlarının. gaflet içindeki idàrecilerle birleşerek Türk milliyetçilerine karşı tertipledikleri devlet saldırısının başlıca hedefi. Türk maarifinde çöreklenen komünistleri. vatan hâinlerini zamanın Başvekili Saraçoğlu'na yazılmış iki açık mektupla Türk milletine açıklayan cesur korkusuz, vatansever insan, Büyük Türkçü Atsız'dı.


Irkçılık-Turancılık. ödleklerin cesurlardan "Öç alma davasıdır. Irkçılık- Turancılık Davası. Türk komünistlerinin, milliyetçi ve komünizm düşmanı Atatürk'ün ölümünden sonra Fırsat ellerine geçen milliyetsiz kadrocuların. Türk milliyetçilerinden öç almak iç¡n uydurdukları bir kundaktı. Atatürk'ün yürekten "Ne mutlu Türk'üm!.." dedirtmediği. başka soydan olmak aşağılık kompleksi ile kara yürekleri mühürlü Türk düşmanları, kuşku, kåbus içindeki Şeflerinin "Moskoflara yaranmak" hülyâsını da körükleyerek, bu uydurma dâvânın senaryosunu Çankaya'da hazırlamışlardı.


Irkçılık-Turancılık diye açılacak dâvânın iddiânâmesinin bizzat Falih Rıfkı Atay'ın kaleminden çıktığını; Çankaya'da Millî Şef İnönü'nün sofrasında bu iddianamenin son şeklini aldığı toplantıda Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel Vâli Nevzat Tandoğan, Sabahattin Ali, Şevket Süreyya Aydemir, Askerî Hâkim Albay Osman Cevdet Erkut ve Askeri Hakim Yüzbaşı Kazım Alöç'ün hazır bulunduklarını 1963'de bizzat Kütahya Senatörü Emekli Hâkim General Cevdet Erkut, arkadaşlarının Kocaeli Senatörü Amiral Rıfat Özdeş ile Kayseri Senatörü Hüsnü Dikeçligil'in yanında, şahsen bana açıklamıştı.


Dört yıl kadar sonra, dâvânın savcısı Kâzım Alöç de, bir günlük gazetede (ifşâ Ediyorum!..) başlığı altında, Hasan Ali ve ortaklarının Atsız'a karşı dâvâ açtırdıkları "Vatan hâni Komünist Sabahattin Ali" ile üst düzeydeki zevâtın ilişkilerini ortaya seren açıklamalarda bulunmuştu (Yeni Gazete, 15 Nisan - 19 Mayıs 1967).


Belirlenmesini yararlı ve lüzumlu gördüğümüz bu kısa açıklama ve değinmeden sonra şimdi, (Bindokuzyürkırkdörtlüler)'in õncüsü, bayraktarı olan (Büyük Türkçü Atsız) hakkındaki bilgi, duygu, düşünce ve hâtıralarımı özetleyebilirim.


Cenab-ı Hak bu yazı serimizi kitap haline getirmeyi bize nasibederse, orada konuyu, özellikle 23 Türkçünün biyografilerini yeterince geniş tutacak ve ayrıntılı bir şekilde kaleme alacağım.


Atsız başta, dâvâ arkadaşlarımızın mühim bir kısmının hayatlarını,eserlerinden örneklerde vererek ayrı, ayrı birer kitap hâlinde gençlerimize kazandırmalıyız. Bu. yaşayan Türkçülerin vefa borcu ve vazifesidir. Bugüne kadar Atsız hakkında vefalı öğrenci ve ülküdaşları (Erol Güngör, M.N. Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı, Osman F. Sertkaya) tarafından hazırlanmış bir değerli eser. (Atsız Armağanı), yayımlanmış bulunuyor (1973). Osman F. Sertkaya bu eserin baş tarafındaki kısa ve noksan biyografi denemesini esas alarak. Kültür Bakanlığı'nın Türk Büyükleri Dizisi'nde ayrıca bir (Nihâl Atsız) kitabı çıkarmayı da başarmıştır (1987). Genç gazeteci ve yazar, Akkan Suver'in (Nihal Atsız) kitabı da bu yolda kaleme alınmış ve Atsız'la ilgili hatıraları derlemiş bir örnek eserdir (1976). Takdirle anılacak diğer bir eser de, yine feyzini Büyük Türkçü Atsız'dan almış Altan Deliorman'ın öğretmeni Atsız için yayımladığı (Tanıdığım Atsız) adlı tahlil ve hatıralarıdır (1978). Son olarak da. değerli Türkçü Kızı,Türkçü Adile Ayda Hanımefendinin bir vefa demeti: (Atsız'dan Adile Ayda'ya Mektuplar) adlı eser örnek verilebilir (1988).

Bunların hepsi de değerlidir amma, hiçbiri yeterli değildir. Atsız'ın büyüklüğüne, Türkçülüğe hizmetinin derecesine yakışan ciddi?, muazzam bir inceleme ve araştırma· ya ihtiyaç vardır. İnanıyorum ki Atsız'dan feyz alanlar bu vazifeyi de yerine getirecekler; yakın zamanda bu borçlarını da ödeyeceklerdir.


Büyük Türkçü Atsız'ı kısa bir "Ansiklopedi Maddesi" olarak yazdım ve Türk Ansiklopedisi'nde yayınladım (Bk. Türk Ansiklopedisi, Ankara 1971, Cilt XIX, ss.421-22). Bunu burada tekrar verecek değilim. Yalnız yazılış hikâyesini, hâtırasını anlatacağım.


Önce şunu belirteyim ki, Atsız'ın mefkure yapımdaki payı, Anamın ve Babamın maddî ve mânevî varlığımdaki hakları kadar büyüktür. Fikir, ideal ve iman yapımı oluştururken Atsız'dan çok şey aldım. Ebedi aleme göç etmişler de, hâlen yaşayanlar da dâhil, çağımızın diğer Türkçü Atsız'a yoldaşları gibi ben de Türklük için yekpare tarih, yekpare vatan, yekpare millet, yekpare devlet, yekpare kültür ve medeniyet fikrini Atsız'dan öğrendim, Atsız'dan aldım. O'nun en büyük düsturu şu idi:


TÜRK MİLLETİ BIR BÖUJNMEZ BÜTÜNDÜR.


Türk töresine sonsuz bağlılığı ile ünlü Atsız, Ziyâ Gökalp'in şu beyitini dergilerinde sık, sık tekrarlamış başlık yapmıştır:

BÜTÜN TÛRKLER B¡R ORDU, KATILMAYAN KAÇAKDIR
YASAMIZDA YAZILI: HARBDEN KAÇAN ALÇAKDIR:

Kendisine çok şey borçlu olduğum Atsız'ın hâl tercemesi yıllarca önce büyük ilim adam İbn-ül-Emin Mahmud Kemal'in (Son Asır Türk Şairleri)'nde; Sa'deddin Nüzhet Ergun'un (Türk Şairleri)'nde vardı da. Hasan Ali'nin Bakanlığı döneminde Ermeni Agop Martayan Dilaçarın teknik danışmanlığı ve sonra Baş redaktörlüğünde çıkan (İnönü Ansiklopedisi)'nde yoktu. Agop Efendi başta, Ansiklopedide çalışan redaktör ve madde yazarları kendilerini de bu ansiklopediye yazmışlar; fakat nice Türk kahramanına, şair, edip, ilim, fikir ve politika otoritelerine yer vermemişlerdi.


5. Cildinden bu yana madde yazarı bulunduğum Türk Ansiklopedisi'ne ben Kurul Başkanı gelince, işler Ermenice değil, Türkçe oldu. işte bu dönemde Atsız'a, hâl tercemesini Ansiklopediye yazmak istediğimi haber vererek, iznini almak istedim. O alçakgönüllü insan, buna råzı olmadı. "Hem - A - harfi çoktan geçmiş, bunu yapamazsın" diye itirazda bulundu. "Sen Hüseyin Nihâl değil misin? Nihal'ı de bekleyemem; ne olur, ne olmaz. Ben seni Hüseyin maddesinde yazacağım. Hâlâ itirâzın varsa sen de beni mahkemeye ver!" diyerek bu çok fazlasına lâyık insanı, ansiklopedi ölçü ve kaidelerine uygun bir şekilde yazmıştım. Sonra bu madde, Atsız hakkında yazılan kitap ve makalelerde güvenilir, kısa fakat yanlışsız bir kaynakça oldu.


Atsız'ın ölümünün 10. yılında, çıkardığı Boğaziçi dergisinin Aralık 1985 sayısını hocasının aziz hãtırasına ayıran vefalı dost Altan Deliorman, bana da (Bir Üstün Karakter Adamı) başlıklı yazımı yazmak fırsatını vermişti Boğaziçi, Sayı: 42, ss.19-21). Araştıranlar, bu yazımda da 1931'den 1975'e kadar sürmüş 44 - 45 yıllık (ağbey kardeş), (usta-çırak) ve (dostluk-arkadaşlık) devresinin bir büyük kitap olacak hatıralarından birkaçını bulacaklardır. Bu yazının son paragrafını almakla yetineceğim:
 

alpi_09

En istikrarlı üye
"11 ay 20 gün Sıkıyönetim mahkumlarıyla birlikte yatırıldığım Askeri Tophane Zindanları'ndan çıktıktan sonra da, büyük denemeyi yiğitçe, mertçe aşanlar arasında, yine Üstad İbn-ül Emin Mahmud Kemal'in, sert kalemi için: "Atlıyı atından indirir" diye vasıflandırdığı

"BİR ÜSTÜN KARAKTER ADAMI" yükseltmiş, büsbütün devleşmişti ki bu: EBEDİLEŞN ATSIZ'dı."
Hayatta tanıdığım, sayılan üçü - beşi geçmeyen en cesur, en mert, en dürüst, aslâ yalan söylemez, yüksek ahlaklı karakter adamlarından biri, hattâ birincisi Büyük Türkçü Atsız·dır.
ATSIZ, hayâtımda şahsen tanıdığım en büyük mefkûrecidir. Maddî menfaatle,şahsî çıkarla hiç ilgisi olmamıştır. Yalnız Türklük için yaşamış, Türklük için savaşmış ve Türklük için ölmüştür.

En çok sevdiği Nâmık Kemâl'in:

BU VATANDIR, DAĞITIR ÂLEME İLM-Ü EDEBİ,
NE BELÂ ÇEKDİK İSE HEP BU VATANDIR SEBEBİ.

beyiti, sanki Çilekeş Atsız için yazılmıştır. Bana göre, Türk'ün yüce hiciv ustası şâir Eşref'in şu eşsiz mısraı da, Türklük için her belâya göğüs germiş BÜYÜK TÜRKÇÜ ATSIZ içindir:
HERKESE GİTMEZ BELA, ERBAB-I İSTİKHAK ARAR...

MEKANI " UÇMAĞ", KABRİ "NUR" OLSUN!...


Yeni Orkun Ekim-Kasım 1989 / 19. Sayı
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ATSIZ TANRI DAĞI'NDA
NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU

Burada baş sağlığı, orada gözler aydın;
İki ayrı dünyada iki ayrı tören var.

TANRI katından gelen bir yüce buyruk üzre,
Aramızdan ansızın çadırını deren var.

Orada ecdat ruhu şâdümanhk içinde
Burada tamu içre gönüllerde boran var.

Eksilmiş bir yanımız: çarpılmış gibiyiz hep
TANRI korsun, sanki Bozkurtluğa kıran var.

Yukardan gök mü bastı; altta yer mi çöktü ne
Kimsede ağız, dil yok; gözleriyle soran var.

Buradan uğurlarken onu binlerce Bozkurt
Orada karşılayan binlerce Alp-Eren var.

O gün Tanndağı'nda tan ağırdığı çağda.
Dediler Oğuz Hanın otağına giren var.

Ve Tanrı Kut Mete'nin huzurunda Atsız'ı
Kür Şad'la Kül Tiğin le diz vururken gören var.

Töredir; konan göçer, doğan gün batar elbet
Tanrı zeval vermesin devlet, din ve KUR'AN var

Dayanılmaz olsa da Atsız'lığın acısı
Ulu Tanrı'ya şükür yine soy var. Turan var.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ATSIZ'IN ŞİİRİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
PROF. DR. AHMET BİCAN ERCİLASUN

-Bugünlük aruz daha çok hoşuma gidiyor efendim. Ama bunun niçinine cevap verebilirim. Daha büyük üstadlar elinde işlenip olgunlaşmıştır. Zannedersem ilerde hece, ahenk bakımından aruzu gerçek, fakat heceyi tekâmül ettirecek büyük şairler aruzun birleyip kaynaşmasından yeni bir vezin doğacak ve bu yeni vezin aruzun ritmini, hecenin mânâ kuvveti için elzem olan serbestliğini kendisinde toplayacaktır. Bugün serbest vezin denilen şeyi beğenmiyor ve bu türlü yazılara serbest vezinli değil, vezinsiz demenin daha çok yakışacağını zannediyorum. Fikrimce serbest vezin, yine vezinli olmak şartıyla, mısraların birbirlerine tâbi olmayarak serbest bulunmasıdır. Onun için divan şairlerinin müstezadları serbest veznin ilk örnekleri sayılabileceği gibi yenilerden Orhan Seyfi'nin "Fırtına ve Kar" adlı güzel manzumesiyle Enis Behiç'in "Gemiciler", "Süvariler" gibi şiirleri serbest veznin yeni ve güzel örnekleridir."

Yukarıdaki satırlar Atsız'ın Ruh Adam romanından alınmıştır. Eserin kahramanlarından lise son sınıf öğrencisi Güntülü'nün edebiyat öğretmeni Ayşe Pusat'ın sorularına cevap verirken söylediği bu sözler, Atsız'ın görüşlerini de yansıtır. Atsız da milli vezin olduğu için heceyi tercih etmekle beraber, onun aruz
kadar işlenip mükemmelleşmcdiğinin farkındadır. O da kendi şiirinde denediği bazı yeni şekillerle, meselâ
gazel kafiyesi ile hece veznini birleştiren şiirleriyle ""âdeta Güntülü'nün bahsettiği yeni şiiri yaratmak peşindedir. Serbest şiire karşı çıkan Atsız'ın şiiri, şekil bakımından hakikaten son derece mütenevvidir.


Şiirlerini daha yakından inceleyerek bu hususu görmek mümkündür.


Atsız, nazım birimi olarak çoğunlukla dörtlüğü tercih etmekle beraber beyti ve çok mısralı kıtaları da bolca kullanmaktadır. Şiirlerinde üçlü ve beşli kıtalar da vardır. "Toprak-Mâzi" şiirinde üçlük ve dörtlüklerden sonra çok mısralı kıtalara geçmesi, bu düzeni ufak değişikliklerle birkaç defa tekrarlaması nazını birimi bakımından yeni ve değişik bir form meydana getirmiştir. Çok mısralı kıtalarda mesnevi kafiyesi kullanılmış; üçlüklerde bazen birinci ve üçüncü mısra, bazen birinci ve ikinci mısra birbirleriyle kafiyelenerek diğer mısra serbest bırakılmıştır.


Kafiye şemasında da Atsız'ın çeşitliliği aradığı görülür. Dörtlüklerde en çok koşma kafiyesini kullanmakla beraber, çapraz kafiyeye de çok sık başvurmaktadır. Nazım bir beyit olan şiirlerde ise mesnevi ve gazel kafiyelerini kullanıyor. "Eski bir Sonbahar" şiirinde çapraşık bir kafiye şeması uygulamıştır. Bazen aynı şiirin farklı bentlerinde kafiye şemasını değiştirmesi de monotonluğu kırıcı bir unsurdur.


Yukarıya aldığımız parçada da görüldüğü gibi Atsız, serbest vezni kabul etmez. Yeniliğin vezinsiz şiir yazarak değil, hece ve aruza dayanan bazı yeni denemelerle, meydana getirilebileceği görüşündedir. Onun şiirlerinin çoğu hece vezniyle, sekiz on kadar aruzla yazılmıştır. Heceden uzun vezinleri tercih eder. Şiirlerinin çoğu 14'lük (7-7) ve 11'li (6-5 veya 4-4-3) hece vezni iledir. 13'lü vezni de bolca kullanır. 7'li ve 8'li şiirleri çok azdır. Ancak Bozkurtlar romanında Kara Ozan ve Çuçu'ya kopuz eşliğinde söylettiği şiirler, romanın atmosferine uygun olarak çoğunlukla 7'li, bazen 8'lidir. Atsız'ın aruzla yazdığı şiirlerin çoğu "mefulü mefailü mefailü feulün" ve "feilâtün feilâtün felâtün feiliin" vezinleriyledir. Üç beyitlik "Korku" şiirinde ilk ve son mısraların bir cüz eksik olması, yani "mefulü mefailü mefâitü feulün" veznindeki şiirde ilk ve son mısraların "mefulü mefailü feulün" kalıbında olması, serbest müstezaddan hareket edilerek meydana getirilen yeni bir şekildir.


Görüldüğü gibi Atsız; nazım birimi vezin ve kafiye bakımından asla monotonluğa düşmemiştir. Aruzun ve hecenin çok kullanılan vezinleri yanında 13'Iü, 14'lü hece vezinlerini sık sık kullanması; nazım birimi olarak ikilik, üçlük, dörtlük, beşlik ve daha çok mısralı kıtaların hepsini kullanmış olması onun şiirlerine bir hare-ketlilik katmıştır. Hele kafiye bakımından Atsız'ın şiirleri son derece çeşitli ve hareketlidir. Geniş edebiyat kültürünü; halk ve divan şiiri ile Tanzimattan sonraki Türk şiiri konusundaki engin bilgisini şiirlerine şuurlu olarak yansıtmıştır. O, serbest türe karşı çıkarken, Türk şiirinde geleneğe bağlı kalınarak, bir çeşitlilik (tenevvü) ve hareketlilik yaratılabileceğini ispat etmek istemiştir. Koşmaların, kafiye bakımından bazen serbest olabilen ilk dörtlüklerindeki yapısını sık sık kullanarak; birinci mısrası serbest olan gazel kafiyesini heceyle yazdığı şiirlerde de deneyerek gelenek şiirimizin asla monoton olmadığını, geleneğe dayanarak da monotonluktan kurtulabilmenin mümkün olduğunu veya gelenek içinde yeni formlar yaratılabileceğini ortaya koymuştur.


Atsız'ın şiirlerindeki ana konu, ülkü ve onun etrafında yer alan kahramanlık, vatan, toprak, mâzi temleridir. Atsız'ın düşünce ve ülküsü şiirinin her mısrasına yansıdığı halde didaktik kuruluk onda görülmez. Türklük ülküsüne bağlanmanın temel şartlarından biri kahramanlıktır. Ancak kahraman insanlar ülkü uğruna kendilerini feda edebilirler. İşte Atsız, ülkü konusunu işlerken daha çok bu kahramanlık temasına dayandığı için şiirleri didaktik olmaktan çok epik tarza yaklaşır. Kendi hayatının da her safhasında görülen kahramanca atılışlar, kahramanlığın Atsız'da bir düşünce değil,bir karakter olduğunu ortaya koyar. O sadece zihninde bir kahraman kavramı yaratmıyor; zihnindeki kahraman kavramı ile kendi hayatı aynileşiyor; bizatihi kendisi, zihnindeki ve eserlerindeki kahramanı temsil ediyor. Bu bakımdan kahramanlık temasının onun şiirlerinde sadece zihni bir kavram olarak yer alması mümkün değildir; kahramanlık onun şiirlerine bir his ve heyecan olarak girer. Böylece şiirlerdeki epik atmosfere lirik bir hava da katılmış olur. Ondaki lirizmi besleyen ikinci bir kaynak daha vardır: Aşk. Tabii ki Atsız'ın aşkı ülküdür. Onun Ülküsüne olan bağlılığını "aşk" kavramıyla ifade ederken hiç mübalâğa etmiyorum. Kara sevdaya tutulmuş bir âşığın veya ilâhi aşka tutulmuş bir mutasavvıf şairin tavrı ne ise Atsız'ın da ülkü karşısındaki tavrı öyle idi. İşte bu aşk, onun şiirlerindeki lirik havayı ay artan en önemli unsur oluyor. Ülkü yolunda Atsız'ın bizzat yaşadığı yalnızlıklar, çektiği ızdırap ve acılar, içine işleyen gurbet ve hasret duyguları lirizmini besleyen diğer unsurlardır. Böylece Atsız'ın şiir epik ve lirik şiirin bir terkibi olmaktadır.


Gam mı ceylân bizlere yar olmasa?
Yeter ki kılıçlarla süngüler yar olmalı.
Rahat yatakla ölmek sanki değil mi tasa?
Savaş ve er meydanı bize mezar olmalı
*****************************
Selâm sana hücrelerde benzi solan genç!
Selâm sana ey yılları heba olan genç!
İstikbalim gitti diye yaslanma sakın!
İstikbalin değil, ruhun Tanrı'ya yakın!
*****************************
Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
Koşar adım gitmeli onların arkasından.
Kahramanlık: İçecek acı ölüm tasından
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.



mısralarında, bir "Ruh Adam" olarak aramızda yaşayan Atsız'ın pervasız kahramanlığını, tehlikeler karşısında serâzâd ve umarsamaz tavrını bir daha görüyoruz.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
BÜYÜK ADAM
İSMAİL HAKKI YILANLIOĞLU

Her millet, büyük adam yetiştirdiği nisbette büyüktür. Bu bakımdan gençliğimize model olarak vereceğimiz ve büyük adam dediğimiz insanları iyi tetkik etmemiz icap eder.


Bizde yanlış bir değerlendirme vardır. Büyük adam dendiği zaman yüksek mevkilerde vazife gören insanlar anlaşılır. Halbuki bu değerlendirme ve bu anlayış çok hatalı ve zararlıdır. Devlet hayatında bir takım hadiselerin yardımıyla veya talihin tesiriyle bazı kişiler yüksek mevkilere çıkabilirler, bu olağandır.


Ama her mühim ve yüksek mevkie geçen insan büyük olamaz ve bunlara büyük adam denemez. Öyle cüceler vardır ki tesadüfen edindiği mertebe ve mevkiden dolayı yüce görülür. Halbuki büyük mevkiler küçük adamları yüceltmez, bilakis küçüklüklerini açığa çıkarır. Böyle insanlar layık olmadıkları mevkilere çıktıkları ve yükseldikleri zaman çabuk düşerler ve küçüklükleri kolay anlaşılır.


Büyüklük mevki, makam, rütbe ile ölçülemez. Nice büyükler vardır ki devlet hizmetinde çok küçük mevkilerde bulunmuşlardır. Bu onların büyüklüğünü hiç bir zaman haleldar etmemiştir, edemez. Ekseriya büyük mevkilere çıkmak için devlet idaresini elinde bulunduranlara dayanmak suretiyle mevki sahibi olma yolu tutulur ki bu insanı küçülten, rezil eden bir haldir. Büyük adam kendi kabiliyeti ve bilgisi sayesinde yükselen, kendini faaliyetlerinin bizzat hâkimi gören, bir ülküsü olup iradesinin kuvvetine dayanarak bu ülküsünü gerçekleştirmeğe çalışan, bu yolda rastladığı engelleri cesareti, kudret ve basiret ile bertaraf eden insandır. Atsız Beğ, bir yazısında bu konuda diyor ki:


"Büyük adam hususî hayatında da yüksek ve temiz olan adamdır. Bir takım meziyetleri bulunan bir rezil hiç bir zaman büyük değildir."


Mevkii için milleti feda eden, bilakis gerektiği zaman milleti uğrunda mevkiini, hatta hayatım verebilen adam büyük adamdır. Hakikatleri görebilen, acı hakikatlere cesaretle bakabilen, haksızlık bilmeyen adam büyük adamdır. Sözü ile işi arasında tezat bulunmayan, riyakâr ve hilekâr olmayan büyük adamdır.


Büyük adam hakikati inkar ederek yaşamaktansa, hakikatte ısrar ederek ölmeyi tercih edebilen adamdır. Büyüklüğün şartlarından biri de zekâdır. Ahmaklardan büyük adam çıktığım tarih kaydetmemiştir. Adam seçmesini, her işin ehlini bulmasını bilen adam büyük adamdır. Büyük yaratılışlı insanlar fedakarlık ve feragat ruhu taşırlar. Fedakarlık ve feragat ruhu; benliğini cemiyet yolunda hiçe sayabilmek büyüklüğü; şahsî kazanç, mevki ve şöhreti ayaklar altına alabilmek hüneridir bu hüneri büyük yaratılışlı olmayan insanlar gösteremez. Büyük adam, benzeten, temsil eden, taklit edilen adamdır. Büyük adam millet sevgisi, vatan sevgisi ve insan sevgisi ile ruhu dolu ve halk sevgisi ile Tanrıya yönelmiş insandır.


Şu halde, gençlere model olarak verilebilecek büyük adam nasıl olmalıdır veya hangi vasıflara haiz bulunmalıdır? Bunu özetleyecek olursak:


Büyük adam nefsine hakim, cömert, namusludur, hiddetli, cimri, hain ve zalim değildir; cesur, vakur, olgun, metindir; ürkek ve korkak değildir. Azimli, yumuşak huylu ölçülü, sabırlı, alçak gönüllü, fedakar, milli, samimi, yardımsever, dürüst, verdiği sözü tutan, emanete ihanet etmeyen, iffetli, faziletli, akıllı, terbiyelidir. Gazap, hışım, kin, haset gibi ruhî hastalıklardan uzaktır. Kararlı, iyiliksever, kibar, nazik, saygılı; hal ve hareketlerinin neticesine cesaretle katlanan, kendisini tenkit edenlere karşı ilgili, dalkavuklardan ve dalkavukluktan uzaktır. Sevdiğini millet için seven yaptığını karşılık beklemeden vatan için, millet için, inandığı dava için yapan ve daima vatan ve milletin yücelmesi için çalışan, imanlı, bilgili, basiretli, iyi ahlaklı insan, büyük adamdır.


Aziz Türk genci!...


Sen de büyük adanı olmak istiyorsan böyle ol! Bu vasıflara haiz olmayıp da kaderin sevki ile başa geçip, belli bir mevkiye oturmuş insanları büyük sanarak onların peşine düşmek, onları sivriltmek, şişirmek ve devlet idaresini ellerine almalarına yardımcı olmak millete iyilik değil kötülüktür. Sözü ile fiili birbirine uymayan; dostlarım, başa geçmek için merdiven gibi kullanan; başa geçtikten sonra şımaran; yalancı, namerd, vefasız insanlar büyük değil küçük, asil değil adidir. Milliyetçilik davası büyük, kutsal bir davadır. Büyük davaları büyük adamlar taşır. Küçük adamlar taşıyamaz, yürütemez. Şu gerçeği unutma!


"Bu millet balon gibi şişirilip, büyük sanılarak başa geçirilmiş küçük insanlardan çok zarar görmüştür. Koskoca Türk imparatorluğu bu yüzden yıkılmış ve İmparatorluğun son parçasında kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu yüzden geri kalmış, milli şuur bu yüzden zayıflamıştır."


Dikkatli ve titiz olmalıyız!...

Bir milletin öğretmenleri vazifesini yapmazsa, O milletin subayları ne kadar değerli olursa olsun, savaş gününde korkunç bozgundan kurtulamazlar !

Atsız
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ÇEŞİTLİ KONULAR ÜZERİNE ATSIZ'IN FİKİRLERİ


Atsız'ın Maltepe'deki mütevazi evindeyim. İlk defa geldiğim evi bulmak güç olmadı. Trenden inip de biraz yürüdükten sonra adresi söylediğim ilk vatandaş, beni eve kadar getirdi.


Hal hatır sorup umumî ve günlük meseleler üzerinde biraz hoşbeşten ve kahvemi de içtikten sonra:


-Efendim, sizi daha fazla rahatsız etmemek için, müsaade ederseniz hemen sorularıma geçmek istiyorum. Dedim.

Atsız Beğ:


-Buyrun, diye cevap verdi, aklımın erdiği kadar cevap vermeye çalışayım. Ve ilk sorumu sordum:


-Son zamanlarda köyü konu olarak alan bir roman çeşidinin ısrarla ileri sürüldüğü görülüyor. Bunda bir hususî maksat var mıdır ve sadece köyden bahseden bir romanla gerçek hayatın aksettirilmesi mümkün müdür? Bu husustaki fikirlerinizi rica ediyorum.


Atsız Beğ, kısa bir müddet düşündü ve sonra ağır ağır şunları söyledi:


-Roman denilen nesne hayatın edebî bir aksi olmak iddiasındadır. Türk hayatının her yönünü konu olarak alabilir. Hatta yalnız köyden bahseden roman da yazılabilir. Fakat bunu yazacak insanın cidden edebiyatçı ve romancı obuası lazım gelir. Son zamanlarda köyü konu edinen romancılar ise edebiyatçı değil, komünist propagandacısıdır. Bunlar Türk edebiyatına orjinal veya sadece edebî değerde bir eser vermek için değil, Türk ruhunu baltalayarak moskofçuluğa yarar bir ortam hazırlamak için köyü ele alıyorlar. Bu romanlarda fikir ve dil sefaletinde, hayasızlıktan başka ne var?


Vaktiyle, XV. yüzyıldaki Hurufîlik zekâ ve seviye bakımından nerede idiyse, bunlar da bugün aynı hizada bulunuyorlar. Osmanlı devletini yıkmak malihülyasında olan Hurufîler edebî kisveye bürünerek Fatih Sultan Mehmed'in sarayına kadar girmiş, fakat sonunda idam edilmişlerdi. Bugünkü Moskofçular da yine aynı edebî kisveye bürünerek bir takım yerlere sızmışlarsa da onların sonlan da hüsran olacaktır. Türk ırkının yapısı gibi sağlam bir yapıyı böyle birkaç düzüne kültürsüz hafifmeşrep yıkamaz. Bunlar ancak sosyal hayatta rahatsızlık ve huzursuzluk doğurabilirler.


Bu romanların çok okunması da hiçbir mânâ ifade etmez. Mayk Hammer daha çok okunuyor. Kültür seviyesi ve edebî zevk yükseldikçe bu türlü yazılar hiç okunmaz olacak ve sahipleri kendiliğinden susacaktır.


Bugün bu bayağı köy romanlarının hakiki münekkitler tarafından tenkidi değil, moskofçu mahutlar tarafından reklamı yapılmakta ve ancak edebî kültürü olmayanlara tesir edilebilmektedir.


Fakat bazı resmî makamların gafletleri de göze çarpmaktadır. Meselâ Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan Tebliğler Dergisi'nin 10 Nisan 1961 tarihli 1148. Sayısında "Sait Faik'in Hayatı" adlı eser Milli Eğitim Müsteşarı N. Adil Erkman tarafından okullara tavsiye edilmektedir ki büyük hatadır. Said Faik gibi temayülleri malûm ve hiçbir edebî şahsiyeti olmayan bir yazarın hayatını orta öğretimdeki çocuklar niçin öğrensin? Malûm olduğu üzere bizim orta öğretimdeki gençlerimiz henüz milli takım kadrosunu bellemekle meşgul oldukları için, daha klâsik şairlerimize bile sıra gelmeden Said Faik'e atlamak merci aşmak olur ki hiyerarşiye aykırıdır. Herhalde müsteşar zamana ve edebiyat tarihine ehemmiyet vermediği için Said Faik'i Fuzulî falan ayarında eski bir şahsiyet sanmış olacaktır.


Sözün kısası bugünkü köy konulu romanlar Kremlin'in Türkiye'de çalan Plâklarıdır.


-Birtakım yazarlar, milliyetçiliği artık zamanı geçmiş bir fikir olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu hususta bilhassa gençliğe ışık tutacak düşüncelerinizi lütfeder misiniz?
Atsız, biraz ince kütüphanesinin bir gözünden çektiği Tebliğler Dergisi'ni yerine koyduktan sonra, ağır ağır konuştu:


-Milliyetçiliğin zamanı geçmez. Dünyada milletler ve diller kaldıkça milliyetçilik de kalacaktır. Yeryüzündeki memleketlerin hepsinde az veya çok bir milliyetçilik hüküm sürmektedir. Milliyetçilik hüküm sürmektedir. Milliyetçiliklerinin adı olmayan İngiliz'lerde koyu bir milliyetçilik olduğu gibi, Hindistan'da Arap'larda, İsrail'de, hattâ milliyeti reddeden komünist ülkelerde de milliyetçilik vardır.


Milliyetçiliğin zamanının geçmiş olduğu hakkındaki iddialar, moskofçuların propagandasıdır. Onların bilinen taktiklerinden biridir. Bir de içimizdeki devşirme artıkları kendilerini asıl milliyetlerinden vazgeçirmiş olan Türklüğe karşı duydukları hıncı milliyetçiliği reddederek almak sedâsındadırlar.


Esefle söylemek lazımdır ki milliyetçiliği en sathî olan memleket biziz. Halbuki Türk milliyetçiliği milattan önceki zamandan, Mete Yabgu'nun çağından başlamaktadır. Her zaman kendini göstermiş ve parlak şahsiyetler yetiştirmiş bulunan Türk milliyetçiliğinin tarih bir yazısı göz kamaştırdı. Bilmedikleri şeyleri yok sanmak, insan tabiatı icabı olduğu için eski Türk milliyetçiliğini inkar etmek, bunu geçen asrın modası, hata Avrupalıların bize telkin ettiği bir ülkü saymak yanlıştır. Burada açıklanması imkanı olmayan sebepler dolayısıyla bizde milliyetçiliğin yerini mahallicilik, particilik ve tarikatçılık almıştır.


Sıra, sorularımın en aktüel bir değerinde idi :


-Efendim, sizi yordum ama, yine çok mühim bir soru soracağım. Cevaplarınızın bütünü milliyetçi gençlere yön vereceğine inanarak... Türk dilinin sadeleştirilmesinin sınırı ve prensipleri ne olmalıdır?


-Türk dilinin sadeleştirilmesinde şu prensipler hakim olmalıdır:


a)Terimlerde Türk kök ve ekleriyle kilime türetmek,
b)Yazı dilinde Türkçe kelimeleri tercih etmek,
c)Türkçe olmayıp da kullanmaya mecbur olduğumuz kelimelerden Türk fonetiğine uygun olanları seçmek,
ç)Lüzum yokken yabancı kelime kullanmaktan şiddetle kaçınmak.
d)Kelime türetir veya tercih ederken Türk dili zevkini kollamak.


-Bu hususları biraz ve lütfen açıklar mısınız?


-Terimler yalnız derslerde ve ihtisas sahipleri arasında kullanılacağı için bunların kabulünde güçlük yoktur. Nitekim bugünkü öğrenciler matematik, hendese, biyoloji terimlerinin çoğunu Türkçe olarak kullanmaya alışmışlar ve çevrelerini de alıştırmışlardır. Artık bizim neslimiz de "zarp", "taksim", "yekûn" yerine "çarpma", "bölme" ve "toplam" kelimelerine ısınmıştır. Yalnız, vaktiyle bu terimler alınırken lüzumsuz yanlışlar yapılmış, meselâ "zaviye" ve "musenes" yerine "açı" ve "üçken" diye güzel Türkçe karşılıklar bulunduğu halde "murabba" yerine Fransızcadan "Kare" alınmıştır. Kare kelimesinin ilk hecesi kalın, ikincisi ince olduğu için dilimizin ses uyumu kanununa aykırı düşmektedir. Bundan başka bunun Türkçe karşılığı Türkistan Türklerinde "törtkül" olarak kullanılmaktadır. Bu kelimenin Batı Türklerindeki şekil "dördün"dür.


Terim koymak için gerçek dilcilerden meydana gelmiş bir terim kurulu olsaydı da bunlar kelime üretselerdi dilimiz daha zengin ve daha milli olurdu. Aynı dert bugün de vardır: Bilim ve teknik alanından her gün bir çok terimler icad olunmakta ve bunlar ister istemez halk diline girmektedir. Bu kelimeler Türkçeleşmeden girdiği için dilin yapısı bozulmakta ve aydınlar bu kelimeleri aslî şekilleriyle söylemeyi kültür sahibi olmanın icabı saymaktadırlar.


Bir terim kurulu gayet uyanık ve şuurlu olarak bu yeni verimlerin Türkçe karşılığını bulup kabul ettirirse birkaç yüzyıl sonraki yeni bir dil buhranın önüne geçmiş olur.


-Peki efendim, Türk dili alanında otorite sayılmayan kimselerin bir takım kelimeler uydurarak dilimize mal etmeye çalışmalarına ne diyorsunuz? Mesela bir vakitler Nurullah Ataç böyle kelimeler uydurur ve kendisini üstat tanıyanların gayretiyle bu kelimeler dergi ve gazetelerle yayılmaya çalışılırdı.


-Efendim. Nurullah Ataç ciddi ve Türklüğe inanmış bir adam değildi ki Türkçeci olsun. Yalnız Fransız kültürüyle beslenmiş, kendisinin" bir batılıdan biraz aşağı, fakat bir doğuludan biraz üstün olduğunu ilan etmekle aşağılık duygusu içinde bulunduğunu açıklamış, orjinal gözükmek için hiçbir tuhaflıktan çekinmemiş bir insandı. Türk dili alanında otorite olmak şöyle dursun, söz söylemek yetkisi bile olmayan bir yazar olduğu için fikirlerinin, iddialarının hiçbir değeri yoktur. Nitekim yazıları, o devrin fikir sefaletini gösteren örnekler olarak dergi yapraklarında kalmıştır.


Onun bu uydurma Türkçeciliğini, fikir arkadaşlarını dikkate alarak, şüphe ile karşılamak da kabildir. Mesela "kelime" karşılığı olarak "tilcik" (yani bizim lehçemizle "dilcik") diye bir söz kullanılırdı. Bunun aslı anlamı kadınlık uzvunun bir parçasıdır. Bu kadar gülünç bir üstadın ardından gidenlere gelince: Ne diyelim? İnsan haklan beyannamesine göre fikirler muhteremmiş...


Atsız Beğ'i hayli yormuştum. Artık müsaade istemek zamanı gelmişti. Fakat son bir soru daha sormaktan kendimi alamadım:


-Efendim, yayın organlarında çoktandır imzanız görünmüyor. Milliyetçi gençlik bunu kendileri için büyük bir eksiklik sayıyor. Niçin yazmıyorsunuz?


Atsız, hafifçe gülümsedi:


- "Bunun sebebi Evliya Çelebi'ye hayrül halef oluşumdur" dedi. Atsız Beğ'e hak vermemek mümkün değildi. Çünkü her gün beş saati Maltepe'den İstanbul'a gidip gelmekle geçiyordu. Yani kelimenin tam manasıyla yolların tükettiği bir adamdı. Hem de yollar onu yıllardan beri, bir kütüphanede sıradan her hangi bir adamın yapabileceği basit bir işi yapmak karşılığı tüketiyordu. Milli Eğitim Bakanlığı'nın büyük (!) mevkili büyük (!) kişileri bundan dolayı ne kadar övünseler hakları olurdu.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
HOCAM NİHAL ATSIZ
PROF. DR. SÜLEYMAN YALÇIN

Zamanın akıp giden şeridini her anı, varlık ve hayat bahçesine ilk nefes ile adım atan veya son nefesiyle ondan ayrılan sayısız insanla dolu. Çelişkileri ve gidişleri sadece dar aile ve mekân çevresi tarafından fark edilenler yanında varlığı dalga dalga daha geniş muhitlere, zamanın yıllar ve devirler ötesine taşan müstesna kişilere de rastlanıyor. Bu yaşadıkları dar mekân ve zaman çemberini aşabilen insanlar, yeni ve değişik fikirleri, davranış ve eserleriyle anılmaya hak kazanıyor. Hüseyin Nihâi Atsız, ilk elli yıllık Cumhuriyet Türkiyesi tarihinde fikir, inanç, seviye, ahlâk ve kavgasıyla olduğu kadar, bıraktığı ilmi ve edebi eserleriyle de anılacak, unutulmayacak isimlerden biridir.

Hayat çizgimizde önceden fark edemediğimiz bazı küçük hadiseler, kaderimize tesir edecek bazı önemli neticeler getiriyor. II. Dünya Harbinin kâbus ve elem dolu yıllarında, 1942 baharında bir garip olay sonucu Kabataş Lisesinden üç aylığına Boğaziçi Lisesine geçişim belki de Atsız'ı tanımak için kaderin bana ufak bir oyunu idi.

Nitekim çocukluktan gençliğe adım attığımız o yıllarda, N.Hikmet'in ne dile ne kulağa hoş gelen şiirleriyle başlayan ünsiyet, Atsız'a talebeliği ile değişik bir mecraya dönmüştür.

İsmi unutulmuş ve uzun senelerdir, sahil yolunun geçtiği yerinde yerlerin estiği Boğaziçi Lisesi birinci sınıfında Edebiyat dersi hocamız olarak karşıma, geniş alnına saçları düşen, az konuşan, ölçülü davranış ve ciddi tavrı ile dikkati çeken bir öğretmen geldi. Derslerini, not tutmamız için kısa, yavaş ve öz anlatırdı. Derse kaldırdığı her öğrenci önce ezbere İstiklâl Marşı'nı okur, imtihan ondan sonra başlardı, İstiklâl Marşımızı hatasız, ezbere okumayan sıfır alarak yerine otururdu. Talebeleriyle sık olmayarak şakalaşır, espriler yapar ve sınıfı güldürürdü. Almanların Türkiye'ye saldırma tehdidinin üzerimizde dolaştığı o günlerde, Türk askerinin böyle bir saldırıyı nasıl karşılayacağını heyecan ve inançla anlatırdı. Edebiyat dersinde Türk olmanın şuur ve gururunu öğrenerek, duyarak hocamızı sabırsızlıkla beklerdik.

Lise I. sınıfta bu 3 aylık hoca-talebe münasebeti Kabataş'a tekrar dönüşümle aralandı fakat bitmedi. İnanmış insanın tavır ve davranışları onun söz ve fikirleri kadar tesirli oluyor. Türk'ü tanımanın, onu sevmenin ve yücelmesini istemenin, yani Türkçü olmanın ateşini Atsız Hoca'dan almıştım. 1943 yıl sonunda çıkarmağa başladığı Orhun mecmuasının lisemizde tanıtılma ve satışı işini bir arkadaşımla üstlenmiştim. Mecmuada Başvekil Şükrü Saraçoğlu'na hitaben yazdığı açık mektup her tarafta bomba tesiri yapmıştı. Türk Maarifine yerleşen bazı komünistleri isim ve fiilleriyle teşhir eden o iki mektup Türkçü olduğunu söyleyen başvekilden olumlu bir cevap yerine "Milli Şef'in gazabını celbetmişti. biz bile Orhun'u okuma ve okutmanın hesabını okul idaresine verme zorunda kalmış, gözdağı ve tehditle paçayı kurtarmıştık.

Takdire değer vatanperver hislerle yazılan o iki açık mektubun dile getirdiği hakikatler, tarafsız, ciddi ve olumlu bir yaklaşımla ele alınmasıyla, Türk Maarifi ve Üniversitelerinde başlayan aşırı solun tohum atması önlenebilirdi. Böylece nesiller boyu yüz binlerce gencin kaybolması önlenir, 12 Eylül 1980'i getiren çizgide devletine, bayrağına ve tarihine ihanet edecek kadar küçülen insanlarımız belli de imâl edilmezdi.

Toplu tevkifler, uzun süren işkenceli tahkikatlar, sonu ne olacağı belirsiz bekleyişlerden sonra 1945 ve 1946 yıllarında Tophane'deki Örfi İdare Mahkemesin-de ve karşısındaki askeri cezaevinde arada bir uzaktan Atsız'ı ve arkadaşlarını görme, nadiren konuşabile fırsatını yakaladım. Daima vakur, cesur ve pervasızdı. Hemen pek çoğu Allah'ın Rahmetime i kavuşmuş olan o kafilenin çektiği ızdırap ve çileyi dille anlatmak mümkün değildir.

O yıllarda herhangi bir olay hakkında doğru bir bilgi alma da mümkün değildi. Nihat Sami Banarlı vasıtasıyla sık sık muhakemenin safahatı ve tutuklular hakkında bazı bilgiler aldığımı hatırlıyorum. İdam talebiyle yargılanan ve 6.5 yıla mahkum edilen Atsız'ın, en yukarıdakilerin ısrarına rağmen Askeri Yargıtay'ca beraat ettirilişi ve kararın telsizle İstanbul'a bildirilmesi ne kadar çok insanı ne derece mutlu etmişti, bilinemez.

Birkaç sene, bazı hafta sonlara Atsız'ın Maltepe'deki iki katlı evine taşındığım, alttaki oturma veya yukarıdaki kütüphanesinde dostları ve öğrencileriyle tatlı sohbetleri şimdi duygulanarak ve hasretle hatırlıyorum. Bazen kütüphane memuru, bazen öğretmen olarak, bazen işsiz boşta veya mahkeme kapılarında dolaştığı yıllar, devir ve iktidarlar değişse de onun kaderinin değişmeyeceğini gösteriyordu. Nitekim kartvizitindeki, "Atsız, Her devrin menkubu" ibaresi bu hakikati anlatıyordu.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra ortaya çıkan boşluk üzerine İstanbul'da "Aydınlar Kulübü" adı ile milliyetçiliği geniş ve telifçi bir görüş olarak ele aldığımız yıllardı. Burada milliyetçiliği dar bir kadro ve soyu tek esaslı unsur olarak telâkki eden Türkçüler gibi değil, Türk'ün soy mayasına İslâm'ın getirdiği değerleri de ihmâl etmeden, bütünleştirici, sonradan İslâm-Türk Terkibi dediğimiz bir milliyetçi telâkkisini sohbetler ve konferanslar şeklinde isliyor, geliştiriyorduk. Prof. Mümtaz Turhan, 'Prof.Ali Fuad Başgil, N. Fazıl Kısakürek, Nureddin Topçu, N.Sami Banarlı, Arif Nihat Asya, İ.Hâmi Danişmend toplantılarımıza sık sık katılan başlıca isimlerdi.

O yıllarda rahmetli Erol Güngör, Atsız Hoca'nın bana kırgın olduğu haberini getirmişti. Bunun sebebini hemen tahmin ettim. Zira bize bu telifçi görüşümüz dolayısıyla zaman zaman üstat rahmetli Necip Fazıl Kısakürek de, rahmetli Nureddin Topçu da çatardı. Halbuki biz 1945-60 gençliği, bu telifi yapamamanın eksikliği, acısı ve kaybını yaşamıştık. Bunu yeni nesillere, milliyetçi kadrolara duyurmalıydık.

O yıllarda bir gün Süleymaniye kütüphanesinde Atsız Hoca'ya uğradık. Akşam üzeriydi, beraber yürüyerek Eminönü'nden Karaköy vapur iskelesine kadar geldik: Mevzumuz, kırgınlığı ve bizim Aydınlar Kulübündeki tutumumuz idi. Milliyetçiliği Türkçülük, onu da bir soy meselesi olarak müdafaa ediyor, diğer unsurları tâli görüyordu. Bir saati aşkın bir süredir tartışıyorduk. Karaköy vapur iskelesinde onun kim bilir kaçıncı vapuru gelip gitmişti. Akşam saati yakındı. Karşımızda Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet minareleri, öbür yanda Süleymaniye, Fatih ve Sultan Selim camilerinin haşmetli kubbeleri üzerinden akşam güneşinin solgun renkleri İstanbul'u kaplamıştı. Birden; "- Hocam dedim, bir dakika şu İstanbul ufkuna bak! Şu belde-i Tayyibeyi fetheden Türk Kumandanı Fatih burayı neden fethetti? Sadece ülkemize bir toprak kazandırmak için mi? Yoksa bir peygamber haberi ve tebşiratı olduğu için değil mi? İslâm olmasaydı bugün Türk'ün İstanbul'u da olmayacaktı, Türk de bulunmayacaktı. Lütfen şu siluete bak! Şu minareleri, kubbeleriyle İslâm'ın İstanbul'a getirdiği mimari cümbüşüne ve şahsiyet çizgisine bakalım. Bunlarsız nasıl İstanbul bizim olmazsa, Türk'ün üzerindeki İslâm'ın getirdiği değer ve renkleri soyarsak, Macar veya Fin Türk'ü gibi bir yabancıdan farklı olmayan bir kavim buluruz dedim."

Atsız, - "Bunu ben inkâr etmiyorum Süleyman, ama bunlar Türk'ün soyundan gelen asli cevherin sonucudur." diyordu. Hayır, hocam dedim, bir yere kadar beraberiz fakat ondan sonra farklı duyuyor ve düşünüyoruz. Ezgin ve kırgın bir hava içinde birbirimizden ayrıldık.

Aradan yıllar geçti. Yeni Dünyaya, Amerika'ya mesleki çalışmalar için gitmiş, uzunca bir süre kalarak dönmüştüm. 1973 içindeydi. Bazı müşterek dostlarımız vasıtasıyla hocadan haber ve selâm alıyor, ona selâm ve saygılarımı gön-deriyordum. Bir yakın arkadaşım bir gün hocanın rahatsız olduğunu ve yardımımı istediğini söyledi. Onu ilk fırsatta beklediğimi söyledim. Hastaneye geldi, emekli olmuş, yaşlanmış ama çok değişmemiş, hatta ihtiyarlamamıştı. Dinç ve zinde görünüyordu. İkimiz de o tartışmalı tatlı olmayan günü unutmuş gibiydik. Muhabbetle ve hasretle kucaklaştık. Otuz sene öncesinin hoca talebesi, devirler ve olaylardan sonra hasta-hekim olarak karşı karşıya idi. Şikâyetini dinledim. Bir kalın bağırsak tümörü şüphesi vardı. Muayene, daha ileri tetkik ve araştırma gerektiriyordu. Onun için hazırlanarak bir kaç gün sonra geldi. Yapılan muayene şüpheyi izale etti, çok şükür herhangi bir tümör yoktu. Konuşarak hastane bahçesine kadar onu geçirdim. Bana iki kitabını getirmişti ve Türk tarihi üzerindeki çalışmalarını sürdürdüğünü söylüyordu, hoca yine zinde ve çakı gibiydi. Arada birkaç defa telefonla konuşmuş, şakalaşmıştık.

Hassas ve duygulu insan Atsız, kalbindeki bir damarın tıkanmasıyla hayat bahçesinden, aramızdan ayrılalı 10 yıl olmuş! Hayat çizgimizi doğrudan genlerimizde tayin eden İlâhi Kudret, Nihal Atsız'a da kardeşi Nejdet Sançar gibi aynı öldürücü kalp hastalığını uygun görmüş, bir soğuk kış günü Kadıköy'deki Osmanağa Camii avlusundaki cemaati "er kişi niyetine" namaza davet eden imam efendiye cemaatten biri, rahmetli Fethi Gemuhluoğlu şöyle sesleniyordu:

"Hoca, hoca, sen bu musalla taşındaki er gibisini bir daha zor bulursun!

Atsız'ın dünyaya gelirken ilk nefesle başlayan hayatı kalbinin atışlarını durduran ufacık bir damarın tıkanmasıyla yetmiş senelik bir ömrün sonunda çoktan tamamlanmış bulunuyor. Onun, ölümüne rağmen yaşadığı mekân ve zamanın ötesine taşan hatırası, yaradılışındaki nadir istidadında saklıdır. Buları, bir bütünü tamamlayan üç ayrı görüş olarak isimlendirebiliriz.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
1 İdealist, inanmış, yürekli bir Türkçü Nihal Atsız: Yakın Osmanlı Cihan Devletinin enkazları arasında yeni bir devlet ve vatan çıkarmaya çalışan milliyetçi akım, Ziya Gökalp'ın Türkçülüğü Atsız'ı etkilemiş ve hayatına değişmez bir istikâmet vermiştir. Türkçülük ve Turan ideali, Türk illerinin istiklâllerini kazanarak bütün Türklerin bir bayrak altında toplanma ümit ve hayali Atsız'ı bir büyü, bir din gibi sarmıştır, bu inancını ömür boyu taşımış, Gökalp'ten sonra Türkçülüğün temsilcisi ve sembolü olmuştur, bu inanç ve hak bildiğini söylemenin, dürüstlüğün, inandığı yolda gözünü kırpmadan tavizsiz yürümenin ahlâkı ile de etrafını etkilemiştir.

2- İlim Adamı, Tarihçi Nihal Atsız: Bir Askeri Tıbbiye talebesi iken inandığı fikirler dolayısıyla oradan ayrılarak Edebiyat Fakültesinde Türk Tarihiyle ilgili istikbal vaad eden çalışmalara başlamış fakat riya ve dalkavukluğa asla sapmadığı için ilmi kariyerden uzaklaştırılmıştı, Türk Tarihi üzerindeki derleme ve bazı değerlendirmeleri erbabınca hâlâ değerini muhafaza ediyor. "Türk Tarihi üzerinde toplamalar", "Dokuz boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi" onun değerini muhafaza eden eserleridir. Türk Tarihi üzerindeki çalışmalarının hangi safhada kaldığını ise öğrenebilmiş değilim.

3- Edebi şahsiyeti ile Nihal Atsız: Mecmualarında ve değişik yerlerdeki makale,
inceleme ve tarihi yazı ve polemikler dışında Atsız, roman ve şiirleriyle de bir değer ifade eder. Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar diriliyor (Bozkurtlar), Ruh Adam ve Deli Kurt isimli üç güzel romanı zevkle, tekrar tekrar okunan, okunacak olan eserleridir. Kısa, açık ve kolay anlaşılır güzel Türkçesiyle okuyanı hemen etkiler, bunların yanında "Yolların Sonu" isimli müteaddit baskılar yapılan şiir kitabı kahramanlığın, cesaretin, fedakârlığın, Turluk ve vatan sevgisinin unutulmaz ifadeleriyle doludur. Bunlar yanında ince ve hassas bir ruhun sevgi, aşk, ayrılık ve ızdırapları da en güzel terennümleri beraber bulunmaktadır.

Hüseyin Nihal Atsız; inanmanın, Türk'ü sevmenin, fedakârlığın müstesna bir örneği olarak yaşadı, yazdı eserlerini ve hatırasını bırakarak kısa ömrünü tamamladı. Geldi ve gitti. O, Türk Milliyetçiliğinin unutulmaz bir merhalesi olduğu kadar, idealist insan ahlâkının, davadan dönmez mücadele ruhunun müstesna bir sembolü olarak Türk çocuklarının tanıyacağı, okuyacağı, seveceği ve unutmayacağı bir isim olarak yaşayacaktır.

Sözlerime, Allah'ın Rahmeti onun ve bütün mü'minlerin üstüne olsun derken bir şiirinin ilk dörtlüğü ile son vermek isterim:

Anlamayız hayatı felsefeyle, ilimle;
Hayat çelik ellerle atılan zor olmalı.
Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile?
Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
TÜRKLÜĞÜN AKADEMİSİ

MUSTAFA BUHAN

Nihal Atsız, Türk millî fikrinin cumhuriyet döneminde yetişmiş en güçlü temsilcisidir. Türk milliyetçisi olarak Türk Edebiyatı ve Türk Tarihi alanlarında değerli eserler vermiş, millî duyguların gençlik arasında yaşamasına gayret göstermiş bir gönül adamıdır.

"Türk bir vazife için yaratılmıştır, o vazife kâinat güzelleştiği zaman biter" diyen Atsız, milletimizin yetiştirdiği en hudut tanımaz idealist bir mütefekkirdi Atsız çok yönlü bir kişiydi. Ülkü adamıydı. Duygulu kuvvetli bir şairdi. Kuvvetli dil bilginiydi. Çok kuvvetli tarihçiydi. Ama bunların hepsinin üstünde ülkü adamıydı.

Türkçülük Mücadelesinin Bayrağı Açılırken

Nihal Atsız'ın Türkçülük mücadelesinin bayrağı açtığı yıllar, Türk düşmanlarının özellikle komünistle gayeleri yolunda oldukça uzun bir mesafe aldığı yıllara rastlar. O ülküsü uğrunda her türlü şahsi dertlerini bir yana atmış, Türklük düşmanlarıyla büyük bir mücadeleye girmiştir.

Tabutluklar, zindanlar, sürgünler onu yıldırmamış ; Türklük tarihinde parlak bir yıldız olarak yerini almıştır. Her nesil, onun 70 yılı dolduran fani hayatında Türk meselelerine Türk gözüyle bakışın metodunu öğrenecek ; Türk ülkücü hareketinin fikir mimarını gönlünde yaşatacaktır.

İkinci Dünya Savaşı'nın başladığı yıllarda faaliyetlerini büyük bir ölçüde arttıran yerli komünistlerin karşısına tek başına çıkma cesaretini Atsız gösterdi. Orkun Dergisi'nin 1944 Mart'ında yayınlanan 15'inci sayısında devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir açık mektup yayınlandı. Atsız, komünistlerin gayelerine ulaşma yolunda ülkemizde aldıkları mesafeyi belirtiyordu. İkinci mektubu da, komünistlerin gayelerine ulaşma yolunda ülkemizde aldıkları mesafeyi belirtiyordu. İki mektubu da, komünistlerin bütün kirli çamaşırlarını ortaya koyuyordu. İkinci mektubunda "vatan haini şeklinde hitap ettiği komünist yazarlar ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in kışkırtması sonucu mahkemeye verdi. Atsız, aleyhine açılan hakaret davasının duruşmalarına katılmak üzere Ankara'ya gitti. Türkçü gençler onu Ankara Garı'nda büyük bir sevgiyle karşıladılar.

Ankara Sokaklarında Heyecan Fırtınası

Milliyetçi gençler ilk duruşmada Sabahattin Ali ve komünistler aleyhinde gösterilerde bulundular. Bunun üzerine milliyetçi gençler 3 Mayıs 1944'de yapılan ikinci oturuma alınmadı. Fakat çok sıkı emniyet tedbirleri alınan adliye binası milliyetçi gençler tarafından tıklım tıklım doldurulmuştu. Türkçü Orhun'un başyazarı soğukkanlı sade ve vakur tavırlarıyla milliyetçi gençlerde büyük bir sevgi ve saygı hissi uyandırdı. Gençlik bu büyük milliyetçi lideri, büyük bir coşkuyla alkışlıyor ve lehinde tezahüratlar yapıyordu. Kısa bir süre sonra bu heyecan fırtınası bütün Ankara sokaklarını sardı. Artık dâva, bir şahsın dâvası olmaktan çıkmış Türklük düşmanları ile Türkçülüğün dâvası haline gelmişti.

3 Mayıs 1944 günü meydana gelen bu millî şefin adamlarının harekete geçmesine yol açtı ve Nihal Atsız tevkif edildi. Türkçü gençler insafsızca, kıyasıya dövüldü.

Dâvanın 9 Mayıs 1944'de yapılan karar oturumunda Atsız, Sabahattin Ali'ye hakaretten 6 ay hapse mahkum edildi. Fakat "millî tahrik" bulunduğu gerekçesiyle, bu ceza 4 aya indirildi ve tecil edildi. Buna rağmen Atsız, mahkemenin kapısından çıkarken millî şefin direktifiyle tevkif edildi.

18 Mayıs 1944 günü yayınlanan resmi bir tebliğ ile Atsız ve arkadaşları "ırkçılık ve Turancılık" gayeleri gütmek, kurulu nizamı yıkmaya matuf gizli teşkilat kurarak anlaşmalar yapmakla suçlandılar.

Yıllar önce tehlikesini belirttiği komünizm ve Kürtçülük akımlarının yaptığı tahribatı ve bugünün acı gerçeklerini hep birlikte yaşamaktayız. Mahkûmiyet kararı ile karşı karşıya kalan Atsız "Bu haller mücadele yapan her insanın başına gelebilir" diyerek devlet nizamına bağlılığını ortaya koymuştu.

İnönü'nün İthamı

19 Mayıs 1944 günü yapılan Gençlik Bayramı töreninde bir konuşma yapan devrin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını çok ağır bir dille suçladı. Bu nutkum arkasından yurt çapında bir milliyetçi avı başladı. Bir çok milliyetçi üniversite genci de yakalanarak, ağır işkencelere maruz bırakıldı. Ancak Ortaçağdaki engizisyon mahkemelerinde uygulanabilecek işkencelerin sergilendiği bu tevkifat sadece milliyetçi öğrencilere matuf değildi. Bu arada, milliyetçi ilim adamı, doktor, mühendis, memur, sanatkâr ve subay da tevkif edilmiş ancak bir kişinin ayakta durabileceği şekilde ve genişlikte olan ve tavanında 2000 mumluk ampullerin bulunduğu "Tabutluklara" takılmıştı.

Türkçülük tarihinde önemli bir yeri olan
"Irkçılık-Turancılık Dâvası"


29 Mart 1945 tarihinde tamamlandı. Türkçü lider Atsız, 6.5 yıl hapse mahkûm oldu. Fakat mücadeleyi bırakmadı, kararı temyiz etti ve Askerî Yargıtay kararı esastan bozdu.

23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilen Atsız bu defa kendine arkadaşları ile birlikte yeni bir davanın içinde buldu. "Hasar Ali Yücel Dâvası" adıyla bilinen bu yeni dava, 31 Mart 1947 tarihinde sona erdi ve mahkeme, Atsız ve arkadaşlarının beraatine karar verdi.

2 yıl işsizlik ve geçim sıkıntısı ile mücadele eden Atsız, 14 Kasım 1950 tarihinde Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra da Türkçü mücadelesine devam etti.
Millî şefin partisinin gazabına uğrayan büyük Türkçü, milliyetçi, halk ve aydın kitlenin desteğiyle iktidara gelen Demokrat Parti'nin şimşeklerini üzerine çekmekte de gecikmedi. Görev yaptığı Haydarpaşa Lisesi'ndeki uzmanlığa verildi. Nihal Atsız'ın Süleymaniye Kütüphanesi'ne tayin edildiği günler yurtta milliyetçilik şuurunu yaymak gayesiyle kurulan Milliyetçi Derneği'nin Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatıldığı günlere rastlar.

Atsız'ın Kutsal Görevi

Bütün benliğini adadığı Türk Milleti'ne ömrü boyunca yıkıcı ve bölücü hareketlere karşı uyarmayı en kutsal vazife bilen Nihal Atsız, 1967 yılında Ötüken'de yayınlanan seri makalelerinde, Kürtçü komünistlerin Doğu ve Güneydoğu bölgesindeki zararlı faaliyetlerini de bir bir sergiledi. Devletin yetkili kişilerini uyarma gayesiyle yazılan bu yazılar en ılımlısından en aşırısına kadar bütün sol teşekkül ve basın organlarını kızıl yaygaraya başlamasına yol açtı. Bu gelişmeler üzerine harekete geçen Adalet Bakanlığı, Atsız'ı mahkemeye verdi. Hatta birkaç Doğulu senatör, Senato kürsüsünde Atsız aleyhinde konuşmalar yaptı. Atsız ve Ötüken Dergisi'nin sorumlu müdürü Mustafa Kayabek 15'er ay hapse mahkûm edildi. Yargıtay tarafından bozulan bu kararda mahkeme ısrar edince Atsız ve Kayabek hapse girmeye mecbur oldular.

Yıllar önce tehlikesini belirttiği komünizm ve Kürtçülük akımlarının yaptığı tahribatı ve bugünün acı gerçeklerini hep birlikte yaşamaktayız.

Mahkûmiyet kararı ile karşı karşıya kalan Atsız "Bu haller mücadele yapan her insanın başına gelebilir" diyerek devlet nizamına bağlılığını ortaya koymuştu.

Çeşitli hastalıklarla mücadele eden ve ilerlemiş bir yaşa sahip olan Atsız, 'cezaevine konulamayacağını' belirten Sağlık Kurulu raporuna rağmen, hapishaneye konuldu. Fakat onun yetiştirdiği Türkçü aydınlar ve kuruluşlar hemen harekete geçerek, cumhurbaşkanı nezdinde af talebinde bulundular. Fakat o bizzat af talebinde hiçbir zaman bulunmadı. Cumhurbaşkanı, milliyetçi kamuoyunun bu haklı talebini yerinde görerek, Atsız'ın cezasını affetti.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ HAREKETİNDE
HÜSEYİN NİHAL ATSIZ'IN YERİ

M. CİHAT ÖZÖNDER

Hüseyin Nihal ATSIZ, 12 Aralık 1905 günü doğduğu zaman, Türk milletinin en önemli dönüm noktalarından geçeceği bir dönemi yaşayacağını elbette bilmiyordu. I. Dünya Savaşını takiben Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşu, ardından II. Dünya Savaşı yılları Atsız Hoca'nın düşüncelerini sistemleştirdiği. Türklüğün topyekün sınavlardan geçtiği bir dönemdir.

Bilindiği gibi toplumların çalkantılı buhranlı dönemleri güçlü düşünürlerin, yol gösterici, karizmatik şahsiyetlerin ortaya çıktıkları dönemlerdir. Bilhassa II. Dünya Savaşı yılları Atsız Hoca'nın Türkçülük fikir ve hareketini sistemleştirdiği yıllara rastlar. Savaşın ilk yıllarında Nazi Almanya'sının ilerlediği, zaferler kazandığı bir dönem olarak görülür ve Türkiye'de Milli Şef yönetimi Alman sempatizanı görüşleri el altında desteklemekte, zamanın Cumhuriyet gazetesinde Nazi taraftarı bir çizgi görülmektedir. Bu dönemde Atsız Hoca, Türkiye'den toprak talep eden İtalyan faşist hareketi ve Mussolini aleyhinde en ağır yazılar kaleme almakta, Türkçülüğü, dışarıdan ithal edilmeyen tek milli düşünce, ideoloji olarak tarif etmektedir:

"Türkçülük dört kaynaktan geliyor:

1) Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun şuuraltında yüzyıllardan beri yaşayan milliyetçilik.
2) Tanzimattan sonra Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını isteyen milliyetçilik hareketi.
3) Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyla doğan tepki.
4) Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar."
(Orkun, l Ekim 1943).

"Türkiye'de Türk kökünden tek fikir, tek ülkü yalnız Türkçülüktür. Bu bakımdan da millî şuurumuzun gelişmesi nisbetinde büyüyecek, güçlenecek ve atılışlar yapacaktır."(Orkun 3 Ekim 1950).

Türkçülüğün temel kaynaklarını belirtirken Atsız Ata bu maddelerden her biri hakkında tarihçi kimliği ile çok derin araştırmalar yapmış, Türk tarihinin bilinen ilk zamanlarından kendi dönemine kadar geçtiği dönemleri araştırmalar ile ortaya koymuştur. Göktürk dönemini anlatan Bozkurtlar romanı ile doğru bilgiye dayalı tarihi roman örneklerinin şaheserini ortaya koyarken çizdiği karakterlerle de Türk gencinin fedakâr, millî değerlere, kültüre bağlı olması gerektiğim, bu Özelliklerin kaybolması halinde, birlik ve beraberliğin yok olacağım, Türklüğün tehlikeye düşebileceğini vurgulamıştır.

II. Dünya Savaşının son yıllarında Almanya'nın gerilemeye başlaması, Türkiye'de Millî Şef yönetiminin dış (ve iç politikalarında da değişiklikler meydana getirir. Atsız Hoca ve arkadaşları komünizmin insanlık dışı ve Türklüğü tehdit eden en büyük tehlike olduğuna işaret ettikleri ve dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'i istifaya davet eden bir açık mektup yayınladıkları için Sebahattin Ali kışkırtılır ve aleyhlerinde dava açılır.

Davanın ilk oturumu 26 Nisan 1944'te büyük olaylara sahne olur. Davanın ikinci oturumu ise 3 Mayıs 1944'te yapılır, bütün Türk gençliği Atsız ve arkadaşlarının yanında yer alır. 3 Mayız 1944 tarihinde meydana gelen büyük öğrenci hareketleri ve Atsız'a verilen cezanın tecil edilmesine rağmen tutuklanır, İnönü'nün 19 Mayıs 1944 nutkunda itham edilir ve 34 arkadaşıyla İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılanmaya başlar. Türk siyasi tarihinde "Irkçılık-Turancılık Davası" adı verilen bu mahkeme 65 oturum devam etmiş, 26 Mart 1945'te sona ermiş ve Atsız'a verilen 6 yıllık mahkumiyet karan Askeri Yargıtay tarafından esastan bozulmuştur. Bu süre içinde tutuklu kalan Atsız 23 Ekim 1945'te serbest bırakılmıştır.

Bu tarihten sonra da tarih araştırmalarına devam eden Atsız Hoca devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyla doğan tepki olarak adlandırdığı, gayri-Türk ihanetlerine dikkat çeken yazılar yazmış, bugün Türk devletini ve bütünlüğünü tehdit eden Kürt ırkçılığına ve bölücülüğüne işaret etmiştir.

Türkçünün özellikleri, millî şuur Atsız Hoca'nın devamlı olarak pekiştirmek istediği konulardı:

"Milli şuurun uyuşuk veya uyanık olması milletlerin yaşama kabiliyetleriyle orantılıdır.
Millî şuurun uyanık olduğu yerde yabancı unsurların borusu ötmez, idare işlerinin başına Önemli yerlere yabancı soydan olan kimse gelemez.

Millî şuurun uyanık olduğu yerde millet yabancıyı kendisinden saymaz. İltimas, rüşvet ve haksızlık kalkar. Sahtekarlık olmaz, öğrenciler millî heyecanla coşan bir yürek taşır. Fakat ciddi ve disiplinlidir. Millî şuurun uyanık olduğu yerde, dil kıskançlıkla korunur. Dilin kurallarını ve söz dizimini bozmaya kalkıp bunun hakkında yazı yazan çılgınlar alkışlanmaz, aksine tımarhaneye sokulur. Herkes kendi keyfince bir imla kullanmaz. Millî şuur uyanık olunca başıbozukluktan kurtulamaz. Vatan haininden profesör, hakimden dilci, cahilden müverrih, yabancıdan vekil, serseriden ülkücü çıkamaz." (Kızılelma, 2 Ocak 1948).

"Türk ahlâkı millet yapısının temelidir. O olmadan hiç bir şey olamaz, Türk ahlâkı en eski çağlardan beri toplumcudur. Yani toplumun menfaati insanlarınkinden üstün tutulur. Bununla beraber ferdiyete değer vermeyen Türk ahlâkı, şahsiyete saygı göstermiştir. Türklerde askerî ruh hayatın ve toplumun her yerinde hakimdi. Savaşta ölmekten korkmayan Türkler, doğru sözlü, açık sözlü idiler. Dalkavukluğun ne olduğunu bilmezlerdi. Türklerin cinsî ahlakları yüksekti. Yuva, aile ve evdeş muhterem sayılırdı. Evli bir kadına taarruzun cezası ölümdü." ( Çınaraltı, 20 Eylül 1941).

Gençlik Atsız'ın Türklük için her şeyi beklediği ve Türkçülük ülküsünün gerçekleşmesini onlara emanet ettiği en önemli varlıktı. Atsız Ata'nın yazılarında bu yüzden "gençlik" ve "ahlâk" en önemli konular arasında idi:

"Bîr milletin, özellikle gençliğin ahlâki önemlidir. Çünkü milletin mukadderatı söz konusu olduğu yerlerde, onlar iş görecekler kan dökeceklerdir. Gençlik kendini saran maddî ve manevî çevrede ahlak disiplini, ahlak Örnekleri görürse, ahlaksızlığın daima ezileceğinden, gençlik kendisine sözle ahlâkî telkin yapıldığı halde rüşvet, iltimas, dalkavukluk, haksızlığın hakim olduğunu görürse, işte o zaman onda ahlâk buhranı başlar.

Gençlik, ahlâkî bir çevre içinde yaşamalıdır. Gençlik okulda, hayatta, sinemada, kitapta plajda, sokakta, vapurda, tramvayda daima ahlâkın hakim olduğunu görmelidir.

Türk gençleri, millete kötülük edenlerin tepelendiğini, büyüklere heykel dikildiğini görmelidir. Türk gençliği ata yadigarı olan sebillerde rakı satıldığını, sinemalarda şehvet uyandıran filmler gösterildiğini, sağlık koruma yeri olan plajlarda türlü kepazelikler yapıldığını görmemelidir. Mefahiri inkar eden, yalancı ülkülerin propagandasını yapan, aileyi baltalayan yazı, roman, makale okumamalıdır. Yoksa, yalnız telkin vermekle, öğüt vermekle İş bitmez..

Millî ahlakın mezbahası olan bar, meyhane, balo gibi yerler ve güzellik kraliçesi seçimi gibi rezaletler Türkiye'de yasak edilmelidir. Medeniyet bunlar değildir. Bunlar medeniyetin kanalizasyonlarıdır.

Sözün kısası kendimize dönelim: Ahlâk, edebiyat, musiki, giyim, zevk yemek, eğlence, hukuk, aile, görenek, gelenek ve her şeyde millî olalım" (Bozkurt, 2 Temmuz 1942)
Türk'e ait her iyi unsura sahip çıkan Atsız Türk'ün inancına, dinine de son derecede önem vermektedir:

"Türk ülküsü, Türk büyüklüğü ve Türk kudreti isteği ve inancıdır. İnancın ne büyük ruhî amil olduğunu anlatmaya lüzum yok. İmanla ümitsiz hastalar bile iyileşiyor.

Bir zamanlar insanları hayvan olmaktan kurtarmak için çalıştı, onlara Tanrı'dan öğütler verdi. Bugünkü ülküler tamamıyla millîdir. Dinî inancı da içine almış olan milli ülkü insanları sürükleyen, güçlendiren ve asilleştiren bu duygu ve düşüncedir."

(Türk Ülküsü, 10 Kasım 1955).

Atsız Hoca'nın işaret ettiği bir diğer önemli konu da Türkiye dışında yaşayan Türklerdir. Hayatının çok büyük bir kısmında Türk birliğini savunan Atsız Ata'nın bu konudaki çalışmaları başlı başına bir araştırmaya konu olacak kadar çok ve zengindir.

Yazımızı Atsız Ata'nın tam bugünleri tarif eden cümleleri ile bitirelim:

"Artık Türkçülüğün gösterişli yürüyüşü başlamış ve inançlı bir kafile yola çıkmıştır. Bu kafile güçlüklere ve fırtınalara uğrasa da, eski büyük Türkçülerin hayatında ve verdikleri derslerden hız ve örnek alarak ülküye ulaşacaktır. Artık bu, bir ihtimal, bir ümit, bir kanaat veya inanç olmaktan daha ileri bir şeydir. Bu, artık tarihî mukadderattır. Tarihî mukadderatın önüne ise, hiçbir kuvvetin geçemeyeceğini herkes bilir." (Bozkurt, 11 Haziran 1942).



Tanrı Türk'ü Korusun.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ATSIZ'IN TÜRK TARİHİ SİSTEMATİĞİ
MEHMET ORHUN

Bizde; Türk Tarihinin ilmi bir esas üzerinden sistemlendirilmesindeki ilk adım, büyük Türkçü Doktor Rıza Nur Beğ tarafından atılmıştır. O; I. Dünya Harbi'nden yenik çıkmamızla meş'um Mondros Mütarekesi'nin ilk aylarında, yerli tebaamız Rum ve Ermenilerin, Anadolu topraklarımızın üzerinde depreşen sahip çıkma iddialarına cesaretle karşı çıkmıştır.

Hiç şüphesizdir ki; yerli tebaamızın bu tutum ve davranışı, Osmanlı Devleti'nin sonunun geldiği zehabına dayanıyordu.

Rıza Nur Beğ; Mütarake'nin o karanlık günlerinde Akşam gazetesinde yayınlandığı bir makalesinde; devletimiz adının Osmanlı Devleti olmayıp Türkiye Devleti olduğunu ve bu topraklar üzerinde (600) yıldan değil, (900) yıldan beri bulunduğumuzu belirtmiştir. Bunu; son (Meclis'i Meb'usan) kürsüsünden de tekrarlanmıştır.

Elbette ki; Osmanlı ve Selçuklu diye iki devletin mevcut olmayıp, tek bir devletin olduğu ve adının da Türkiye Devleti olup Selçuklu sülalesi ile bağladığı fikri; o zaman için yeni bir görüş idi.

Merhum; devletteki bu Sülale-Toprak ilişkilerini, daha sonraları 1924-1926 yıllarından yayınladığı 12 ciltlik (Türk Tarihi) eserinin, 3 cildinin sunuş kısmında daha etraflı bir şekilde işlemiştir.

Aynı eserlerin birinci cildinde de Türk Devletlerini, Anayurt ve dışarıdakiler olmak üzere, temelden iki kısma ayırmış; aynı toprak üzerinde muhtelif zamanlarda hüküm sürmüş sülalelerin dönemlerini "Tek Devlet" olarak mütalaa etmiştir. Bu meyanda; Avrupa'daki Hun ile Avarları, İrandaki Türk Şahları Safevi, Afnar, Kaçar Sülaleleri dönemlerini tek bir devlet saymıştır.

Cumhuriyetimizin 1930'lu yıllan sonrasında ise; Türk Tarihi'nin zaman içindeki gelişme akışının bir sisteme bağlanması hususuna: ATSIZ BEĞ'in "Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar" adlı eserinde yer verildiğini görmekteyiz.

Atsız Beğ bu eserini; daha 1933 yılında Edirne Erkek Lisesi'nde Türk Edebiyatı ve Muallimi iken çıkardığı "ORHUN MECMUASI'nda "Türk Tarihini Görüş Tarzımız Yanlıştır" sunuş yazısıyla tefrikaya başlamış ve 1935'te de kitap halinde yayınlanmıştır.

Hoca burada; Rıza Nur'un görüşlerini umumi Türk tarihi boyutunda ele almıştır. Ve devletteki istikrar-devamlılık unsuruna öncelik tanımıştır.

Hoca; 1932 yıllarında Türkiyat Enstitüsü'ndeki asistanlığı sırasında, o zamanki Çin Rus belgelerinin ışığı altında, bu görüşü daha ilmi bir zemine oturtmuştur.

Atsız Beğ; umumi Türk tarihinin İslamiyet öncesi dönemine, özellikle bir açıklık kazandırmıştır.

Atsız Beğ; Türk tarihinin zaman içindeki gelişme durumunu ve akışındaki gidişini; bir Anayurt Türkeli, diğeri de Türkiye olmak üzere iki koldan ele almıştır.

Tesbitini kısaca şöyle yapmıştır:

a- İslamiyet Öncesi TÜRKELİ (Büyük Türk Kağanlığı)

1) SAKA Sülalesi Egemenliği: Bu egemenlik; M.Ö. 7. Asırdan 3. Asra kadar sürmüştür. Peçenekler, bunların batıdaki bir koludur.

2) KUN (OĞUZ) Sülalesi Egemenliği: Bu egemenlik; M.Ö. 3. Asır ile 2. Asrın birleştiği tarihlerde başlayarak, M.S. 216'ya kadar sürmüştür. Başta Oğuz ve diğer Türk boyları ile birlikte öteki kavimlerin kurdukları bir federasyon topluluğudur. Toprakları: doğuda Mançurya üzerinden Atlas Okyanusu, batıda İdil ve Hazar Denizi'ne dayalıdır. Atlas Okyanusu ile sulara açıktır. İktisaden; baştanbaşa tarihi İpek Yolu güzergahlıdır.

Toprak; kara kıtasıdır, bozkır düzenidir. Türk Ordusu'nun kurulması ve 10'lu esas üzerinden birliklerin teşkili, bu sülalenin eseridir.

3) SİYENPİ Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenliğinin süresi 178 yıl olup M.S. 216'dan 394'e kadar devam etmiştir.

4) APAR Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenliğinin süresi 158 yıl olup, M.S. 394'den 552'ye kadar devam etmiştir.

5) GÖKTÜRK Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenlik süresi 193 yıl olup, MS. 552'den 745'e kadar devam etmiştir.

6) DOKUZ Oğuzlar Sülalesi: Bu sülalenin egemenlik süresi 95 yıl olup, MS. 745'den 840'a kadar devam etmiştir. Türgişler ve Karluklar, bu kağanlığa bağlıdır. Türkeli'ndeki egemenliğin ağırlık merkezi, bu sürece kadar Ötüken Yöresi ve Moğolistan'dadır. Ondan sonra, batıya doğru, Doğu Türkistan ve Çungarya'ya kayar.

7) UYGUR Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenlik süresi 100 yıl olup, MS. 840'tan 940'a kadar sürer. Bu, bozkır sürecinden yerleşik düzene geçiş dönemidir. Şehircilikte İmar, Ümran, su kanalları inşası ve sanatta en ileri devridir.

b- İslâmiyet Sonrası TÜRKELİ (Büyük Türk Hakanlığı):

8) KARAHANLI Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenlik süresi 183 yıl olup, MS. 940'tan 1123'e kadar devam etmiştir. Türklerin, İslamiyete girmeleri bu dönemde olmuştur.

9) KARAHITAY Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenlik süresi 84 yıl olup, MS. 1123'den 1207'ye kadar sürmüştür.

10) NAYMAN Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenlik süresi 11 yıl gibi kısa olup, MS. 1207 ile 1218 arasında geçmiştir.

11) CİNGİZ Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenlik süresi 152 yıl olup, MS. 1218'den 1370'e kadar devam etmiştir.

12) AKSAK Temir Sülalesi Egemenliği: Bu sülalenin egemenlik süresi 130 yıl olup, MS. 1370'den 1500'e kadar devam etmiştir. Bundan sonra da, Türkistan ve Özbekler hakim olmuştur.

13) Selçuk Sülalesi Egemenliği: Bu Oğuz Sülalesi; bağlı bulundukları Karahanlıların rakipleri olan Gazneliler'le giriş-tikleri Dandanakan Savaşından zaferle çıkmaları sonucunda, 990 yılında istiklallerini almışlar ve önceleri Selçuk akınlarına sahne olan İran ve Güney Kafkasya üzerinden Bizans'ın Doğu Anadolu sınırlarına ulaşmalarıyla elde ettikleri yerleri de katarak, bugünkü Türkiye'nin temelini atmışlardır.

Bundan başka, Bağdat'ı zaptederek halifeyi himayelerine almak suretiyle İslamiyette huzuru sağlamışlar ve bütün Müslüman ülkelerin minnet ve teveccühünü kazanmışlardır. Neticede, atalarından gelen "Cengaverlik" hasletini, İslamiyetin getirdiği yeni "cihad" ülküsü ile pekiştirerek, bir hamlede, kendilerini, güneyde Basra Körfezi ile Umman denizi, Batı'da Akdeniz, kuzeybatıda ise, Anadolu'nun Üsküdar yakası sahillerinde buldular.

Bu egemenliktir ki, bugünkü Türkiye'yi doğurmuştur. Selçuklu Sülalesi egemenliği, 990'tan 1308'e kadar devam etmiştir.

14) Osmanlı Sülalesi Egemenliği: Son Selçuk Sultanı'nca, Osman Bey'e; Bizans'a karşı bir uç beyi olarak, Söğüd ve Domaniç dolaylarının "Dirlik" verilmesiyle, Ana Türkeli'nin Oğuz-Kınık ve Oğuz-Kaya boyları, Anadolu'nun bağrında yeniden bir araya gelmiş oldu!...

Bu uç beyliği, Bizans'a karşı yaptığı savaşlarda hepsinden başarılı çıkmasıyla Büyük Uç Beyliğine yükselmesi sonucu ve öte yandan Selçuklu Sultanı'nın çocuksuz vefatı, ayrıca da İlhanlıların tarih sahnesinden silinmeyle istiklâlini kazanmış ve meşru olarak da Selçuklu Sülalesi'nin varisi olmuştur.

Anadolu Birliği'nin yeniden kurulması, bu Kayıoğullarına nasip olmuştur. Üç kıta üzerindeki Osmanlı Sülalesi'nin egemenlik süresi 623 yıl olup, 1299'dan 1922'ye kadar devam etmiştir.

15) Milli Egemenlik Dönemi: Bu 1919'dan 1923'e Cumhuriyet ilanına kadar ki dönem olup, tamamıyla İstiklâl Harbi'mizi kapsar.

16) Cumhuriyet Egemenliği Dönemi: Bu, 29 Ekim 1923'den sonrası olup, günümüze değin sürmektedir.Atsız Beğ, "Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar" adlı eserinin doğrultusunda ve günümüzdeki yeni kaynak ve belgelerin ışığı altında, "Türk Tarihi" adlı eserini hazırlıyordu. Ancak, geçirmiş olduğu çileli hayatı ve ömrü vefa etmedi.

Bu sistematiğe en uygun eser, Yılmaz Öztuna'nın 1977'de yayınladığı "Büyük Türkiye Tarihi" olmuştur. Öztuna, buna, sülalerin ayrıca "Soy Kütükleri"ni ve "Hanedan Bağlantıları"nı katmak suretiyle, çok daha kuvvetlendirmiştir.

Tarih, ibret alınsaydı tekerrür eder miydi? Evet eder!...

Özüne dönmek ve tarihin önüne getirdiği gerçekleri, doğru teşhis, tahlil ve terkib edebilme şartıyla!...
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Dündar TAŞER

Dündar TAŞER

HAYATI

Büyük Türk milliyetçisi, dava adamı ve gönül eri Dündar TAŞER 1925 yılında Gaziantep'te doğdu. Köklü ve gelenekli bir aileye mensuptur. Aile ve aile çevresinde köklü ve derin bir Türk terbiyesi almış. Çocukluk ve okul yıllarını burada geçirmiştir. Ailesinin desteği ve kendi isteği ile kara harbokuluna girmiş, bu okulun tank sınıfından teğmen olarak mezun olup ordu saflarına katılmıştır. Bilahare kurmay subay imtihanını başarı ile vererek kurmay olmuştur. Ordu saflarında başarı ile hizmet vererek kurmay tank binbaşılığına kadar yükselmiştir.

Türk-İslam Ülküsü'nün örnek bîr şahsiyeti, yılmaz bir savaşçısıydı. Milletinin derin ve saf kültürü ile mücehhez, insan sevgisiyle dopdolu, asil davranışlarıyla, efendiliği ve engin kültürüyle, bilge bir dava adamıydı.

İslam'a, Türklüğe, Türk'ün teşkilatçılığına ve büyük devlet kurma hassasiyetine hayran, keskin görüşlü, kıvrak zekalı büyük bir Türk milliyetçisiydi. Geniş tarih bilgisi, milletine olan inanç ve güveniyle meselelere fevkalade isabetli teşhisler koymuş, çözümü yine milletinde bulmuştu. Müstesna şahsiyetiyle davasını yaşayan yılmaz bir mücadele adamı olarak, Ülkücü Hareket'in şerefli mazisi ve mücadele geleneğinde önde gelen isimlerden biri olarak hak ettiği yeri almıştır.

İlk gençlik yıllarından beri milliyetçi ruha ve aksiyona sahiptir. 3 Mayıs 1944 Olayları'nda Türk milliyetçilerine karşı düzenlenen "Haçlı Seferi'nde" Atsız ve arkadaşlarının tabutluklarda, hücrelerde işkencelerden geçirilip, zindanlara atıldığı tek parti döneminin faşist diktatörlüğünde baskılara ve zulümlere kargı çıktığı için Harp Okulu'nda okuyan bir çok genç Türkçü gibi, soruşturmaya maruz kalan kişilerden biri olmuştur.

Taşer ismini, kamuoyu ilk defa 27 Mayıs Hareketi'yle birlikte duydu. Hiç beyanat vermediği, kendini tanıtıcı faaliyet göstermediği için baklanda bilinenler çok azdır. Onun hayat çizgisini takip edenler ağırbaşlı, mütevazi, zamanında konuşan ve davanın en çok kendisine ihtiyacı olan mevkilerinde yer alan sabırlı, metin ve cesur üslubuyla, Bozkurtlar'ın Bögü Alp'ini hatırlar. Taşer'in Ömrü "Taş yerinde ağırdır" sözünün tefsiri gibidir.

27 Mayıs Darbesi'nden vefatına kadar fikir birliği, kader birliği yaptığı Alparslan Türkeş'le birlikte olmuştur. Bu darbeye katılmasının sebebi ise, ülkenin içinde bulunduğu bunalım ve kaçınılmaz bir şekilde geliyorum sinyalleri veren askeri bir darbede ülke yönetimini CHP yanlısı İnönü taraftarı güçlere ve zihniyete yönetimi bırakmamaktı. Türkeş'le beraber ihtilal komitesinin içinde yer alarak CHP yanlısı güçlerin iktidar oyunlarını bir süre bozdular. Fakat daha sonra ihtilal komitesi içerisinde yer alan MBK üyeleri arasında komitacı oyunlar başlayacaktı.

Sürgüne Gidiş
Komite içerisindeki 13 Kasım Darbesi'yle, sürgüne gönderilen 14 kişinin içerisindeydi.

13 Kasım hadisesi onu çok üzdü. Bu hadiseyi hayatı boyunca hoş görmedi. Sürgün yıllarını Fas'ta geçirdi.

Taşer, iki yıl süren sürgün hayatından sonra yurda dönüşlerin serbest bırakılmasıyla, 1963 yılında, çok sevdiği vatanına ve toprağına kavuşacaktı. Onun gerçek değeri,yurda döndükten sonra yer alacağı siyasi hayatta çok çabuk farkedilecekti.

1965 yılında Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, Ahmet Er, Numan Esin, Rıfat Baykal gibi darbede yer alan, birlikte sürgüne gittikleri arkadaşlarıyla, CKMP'de siyasi hayata girdi. CKMP'nin 30-31 Temmuz 1965 tarihlerinde yapılan kurultayında, partinin GİK üyeliğine seçildi. 1967 Kurultayı'ndan sonra Genel Bask Yardımcılığı görevine getirildi. Partide Türkeş'ten sonra gelen ikinci isimdi. CKMP'nin yeni döneminde fikri ve siyasi gelişiminde çok büyük hizmeti emeği vardır. Gecesini gündüzüne katarak, partinin Anadolu'da kök salması da. Milliyetçi Hareket Bayrağı'nın bir uçtan bir uca dalgalanmasında daima önde koşanlardandı.

Taşer 1965'de Gaziantep'den milletvekili adayı , 2 Haziran 1968 seçimlerinde senatör adayı 1969 Genel Seçimleri'nde İstanbul'dan milletvekili adayı oldu. İstanbul'daki adaylığında seçimi çok az bir farkla kaybetti. AP iktidarının milli bakiye seçim sistemini kaldırarak, yerine daha avantajlı çıkacağını düşündüğü nispi seçim sistemini getirmesiyle, birçok MHP'li gibi milletvekili olamadı. Taşer siyaseti bir gaye olarak değil, milletine ülkesine hizmet yolunda bir araç olarak görürdü. Siyasette dürüstlüğü, erdemliliği şiar edinmiş gerçek bir dava adamıydı. Politik hayatta Taşer, fazileti, inancı ve fedakarlığı, sevgiyi, tevazu ve ülkücülüğü temsil etmiştir. Siyasi arenadaki dostları da muarızları da onun engin tarih, kültür, siyaset bilgisine ve zekasına hayrandılar. Onun yapmış olduğu tespitler ve değerlendirmeler bütün kesimler tarafından dikkate alınırdı.

1970'ler Türkiye'sine baktığımızda onun yapmış olduğu tahlillerin ve tespitlerin ne kadar doğru olduğunu bugün bile görüyoruz. Meseleleri ele alırken kendine mahsus, sağlam ve rahat bir üsluba sahipti. Milliyetçi Hareket'in sözcülüğünü yapan Milli Hareket ve daha sonra yayına başlayacak olan Devlet Gazetesinde yazmış olduğu başyazılar ve parti sözcüsü olarak beyan ettiği ülke ve dünya meseleleriyle ilgili görüşler, hareketin ideolojik çizgisine de yön verirdi.

Taşer ve Ülkücü Gençlik

1965'li yıllardan itibaren Avrupa'da esen sol rüzgarlar ve sosyalizm modası Türkiye'yi de etkiledi. 1961 Anayasası'nda sağlamış olduğu siyasi haklarla birlikte çok sayıdaki komünist ve sol gruplar, illegaliteden legaliteye dönerek su yüzüne çıkacaklardı. İhtilalci sol hareketlerin fikri ve siyasi açıdan faaliyetlerini yoğun bir şekilde sürdürüp kitleselleşme çalışmalarıyla, milleti ve devleti tehdit edecek yıkıcı ve bölücü çalışmalarının ayyuka çıktığı bir dönemde, Türk Milleti'nin millî refleksi olan Türk Milliyetçileri sessiz kalamazdı.

Taşer, Alparslan Türkeş'in de bulunduğu CKMP'nin bir toplantısında ülkede yaşanan durumla ilgili; "Mutlak mana da millî, manevî, İslamî değerlere bağlı gençliği ülkü ve fikirler etrafında toplayacak aksiyoner bir hareketi oluşturmak zorundayız." diyordu. Taşer kolları sıvayarak, kendini parti çalışmalarından çok gençlik çalışmalarına ayırdı. Üniversitelerde ve Anadolu'da, Ülkücü Hareket ismiyle siyasi kimliğe kavuşacak olan ülkücü gençlik teşekküllerinin kurulma çalışmalarında öncülük ve önderlik etti. Gençlerle sadece bir arada oturarak dernekçilik yapmadı. Türkiye'nin istikbali ve geleceği olarak gördüğü milliyetçi, ülkücü gençliğin faaliyetlerinde bir ışık gibi duruyor, yön gösteriyordu. Ortaya çıkan problemler veya zorluklar karşısında ise, meselelerin nasıl çözüme kavuşacağını, bir taktisyen gibi öğretiyordu.

İçtimai yapıdaki bozukluğun sebeplerini ve kaynaklarını iyi bilirdi. Milliyetçi Hareket'in geleceğini ve Türkiye'nin kurtuluşunu Ülkücü gençliğin yetişmesiyle mümkün olacağına inanırdı. Gençliğin üzerine titrerdi. Türk Milleti'nin bekasının teminatı olan Ülkücü gençliğin düşmanların bütün oyunlarını bozacak kudretteki ruh sağlamlığında ve teşkilatlanma gücünde onun damgası vardır. Gençliğin yetişmesinde, şahsiyetini bulmasına önem vermesi sebebiyle, yöneticisi olduğu partiden bağımsız olarak bir araya gelmelerini arzu etmiş, dolayısıyla zaman içinde gücü, cesareti, şecaati milletçe takdir edilen, gençlik üzerindeki muesseriyetini geniş çevrelere göstermesini başarmıştır.

1967-1968 yılları arasında kurulmaya başlayan Genç Ülkücüler ve Ülkü Ocakları'nın kurdurulmasında ve eğitiminde önemli görevler ifa etmiştir. Milliyetçi Hareket ve milliyetçi gençliği parçalanmışlıktan, bölünmüşlükten kurtararak, onun birleşik millî bir güç haline gelmesinde oynadığı rol MHP hareken içinde önemli yer tutmaktadır.

İlk gençlik hareketlerinin başladığı yıllar içerisinde, onun en önemli özelliklerinden biri, gençliği millî, manevî değerlerle yetiştirecek, onları her türlü anarşist, materyalist düşüncelerden koruyacak bir teşkilatın nasıl kurulacağını bir tarihçi, sosyolog ve psikolog gibi düşünmesiydi.

Kendini bir siyasi parti yöneticisinden çok, mefkure insanı olarak görüyordu. Gençliğin siyasi kadroların programlan etrafında değil, fikirler ve ülküler etrafında toplanması gerektiğini düşünüyordu. Bu yüzden gençlik çalışmalarını parti çalışmalarından hep ayrı tutmuştur.

Dündar Taşer bir ülkücünün yaşama ve hareket şevkini net çizgilerle ortaya koyarken, millî şuur sahibi münevverlerimize de en güzel örneklerden biri olmuştur. Memleketin içinde bulunduğu şartların bir varolma kavgası olduğunu biliyor ve ülkenin, Akif in "Asım'm nesli" dediği dinine, milliyetine, kültürüne ve tarihine sahip vatanperver ülkücü kadrolarla kurtulacağına inanıyordu.

Taşer, temellerini oluşmasına katkıda bulunduğu, öncülük ettiği Genç Ülkücüler'in ve Ülkü Ocakları'nın düzenlemiş olduğu sohbetlerde en çok aranılan ve değişmez isimlerindendi. Onun aydınlattığı sohbetlerde Ülkücü gençler geleceği ümitle bakarlardı. Bazen gece yarıları başlayıp sabahlara kadar devam eden konuşmalar uzadıkça uzar ama hiç kimse sohbetlerin bitmesini istemezdi. Onun sıcaklığı, içtenliği bütün genç Ülkücülerin yüreğini ısıtırdı. Hele Osmanlı'yla başlayıp cumhuriyetle devam eden konulara girildi mi, sanki tarihin derinliklerinden gelen bir insan konuşuyor gibi, pür dikkat dinlerlerdi. O sanki yaşayan bir Osmanlı'ydı.

Kökü mazide olan âtinin tâ kendisiydi ve hali heyecanla yaşardı. Son derece gerçekçiydi. Günün hadiselerini en umulmadık yanlarından kavrar gerek teşhis gücü, gerekse değerlendirilişteki üstünlüğüyle zevkle dinlenirdi.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Türk tarihini çok iyi bilişi ve parlak zekasının hadiseleri millî tarih şuuruyla yorumlayışı, mükemmel bir kafa yapısına sahip oluşunun işaretiydi. Ülkücü gençlerle olan sohbetlerinde tarihi gelişmelerimizi bir sarkacın hareketine benzetirdi. Türk tarihinde sarkacın son noktasına gelindiğini ve artık zaruri olarak kabarıp taşma, büyüme istikametinde gelişeceğini söylerdi. Anadolu'ya bu halimizle sıkışıp kaldık, artık daha fazla küçülmemiz mümkün değildir. Sarkaç genişleme istikametinde hareket etmeye mecburdur. Bu hem maddî hem de manevî gelişmelerimize şamil bir ifadeydi. Sürekli bir şekilde Ülkücü gençlere hitaben "Biz kaybedilmiş medeniyetin çocuklarıyız o kaybedilmiş medeniyeti yeniden kuracak olan sizlersiniz" diyerek onlara ufuk açardı.

1967 yılından itibaren vefatına kadar her yıl Osmanlı Devleti'nin kurulduğu yer olan Söğüt'te düzenlenen Ertuğrul Gazi Törenleri'ne partinin ve gençlik kollarının da katılmasında önemli etkisi olmuştur. Düzenlenen törenlere katılımlarda Ülkücü gençliğin kalabalık bir şekilde yerini almasına, toplantılarda hazır bulunmasına özen gösterirdi. Söğüt'te düzenlenen bu ziyaretlerle gençliğin tarih ve milliyetçilik şuuruna, tarih sahnesinde büyük rol oynamış ecdadımız Osmanlı'nın daha iyi anlaşılması noktasında Ülkücü gençliğin misyonunun öneminin altını çizer, hedefler gösterirdi. Kafasındaki güçlü, millî bir devletin adı, tarihteki Osmanlı'ydı. Yeni bir Türk-İslam medeniyeti kurmanın yolunun Osmanlı'yı kavramaktan geçtiğine inanıyordu.

Fena Fi'd-Devlet, (Devlette fani olmuş, onda erimiş) bu sıfat arkadaşları tarafından onun için kullanılıyordu. Devlet mi mühim, yoksa hürriyet mi? Devlet olmadan hürriyeti ve meşrutiyeti ne yapacaksınız inancındaydı.

Resmi ideolojinin zihinlere nakşettiği, hala tartışmaları süren Kurtuluş Savaşı tezine karşı çıkarak; "Ne geri kalmış milletlerin birisi, ne de kurtuluş savaşı yapan kavimlerin birincisiyiz. İstiklalini son elli yıl içinde bizden almış on-dokuz ülkenin efendisiydik. Yüzelliyıldır her türlü uygulanan şekil kavgalarını terk zamanı gelmiştir. Millî şuur, milliyetçi hareket 'doğurmuştur. Bu hareket Şeyh Edebali gibi gönül pirleri, Çandarlı Hoca gibi ilim ülkücülerini beklemektedir" diyordu.

Taşer, bizim tarihimizde ki 'Veli" ve "Alp" tiplerini her ikisinin de özelliklerini üzerinde taşıyordu. Gençler ve tabii yaşlılar onu kendilerine bu kadar yakın bulurken, efsane devirlerden bugüne kalmış bir kahraman gibi onu bütün benliklerine bağlarken, bu vasıfların tesiri altındaydılar.

Türk siyasi hayatına damgasını vuran, Türkiye'nin en güçlü sivil hareketi olan Ülkücü Hareketin gerçek manada kurucularından ve öncülerinden olan Taşer, gençliğe üç önemli temel esası öğretmeye çalışmıştır.

1. İslam ahlâk ve fazileti
2. Türklük ve tarih şuuru
3. İla'y-ı Kelimetullah için Nizam-ı Alem

İşte, bütün hayati boyunca yapmış olduğu konuşmalar, yazmış olduğu makaleler ve o meşhur sohbetlerinde her şeyin özeti, bu esaslarda yatmaktaydı.

Şehit Süleyman Özmen'in Cenazesinde
Gözyaşlarını Tutamadığı An


Dündar Taşer, ülkücü gençliğin sadece sohbetlerine katıldığı fikir danıştıkları bir siyaset adamının ötesinde onların en zor günlerinde, çatışmalı yıllarda komünizme karşı vermiş oldukları kavgalarında, başları sıkıştığında, darda kaldıklarında o hep genç ülkücülerle birlikteydi.

Taşer, üniversitelerden hapishanelere, hastane kapılarından mezarlıkla, uzanan ülkücü mücadelede, onların arkadaşı, ağabeyi, güvendikleri bir dağ idi. 1969-70 yılların başlarında Kızıl terörün okullardan sokaklara kadar yansıyan saldırıları karşısında büyük bir azim ve kararlılıkla mücadele eden Ülkücü Hareket mensuplarının vermiş olduğu o büyük mücadelede ilk Şehitlerden olan, Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğrencisi Süleyman Özmen'in Maltepe Camii'nde düzenlenen cenaze töreninde yaptığı duygusal konuşma herkesi derinden etkilemişti. Hatta tören esnasında yanında bulunduğu Galip Erdem'e söylediği "Ne kadar üzülürsem üzüleyim ağlamak adetim değildir. Hatta annemin ölümünde bile ağlamadım ama bu çocuğun gidişi ağlattı beni." Diyecek kadar etkilenmişti. Binlerce ülkücüye hitaben şu sözleri söylüyordu. " Süleyman , bu vatan , bu millet , hepimiz için ölmüştür. Süleyman bir semboldür bir şehittir. Şehitler kudsisidir. Süleyman hayatının başındaydı. Ne kapitalist ne de burjuvaydı. Hepimiz için öldü. Süleyman sizlersiniz. Süleyman yaşayacaktır. Çünkü Şehitler Ölmez."

MHP Genel Başkan Yardımcısı Dündar Taşer , 13 Haziran 1972 gecesi bir trafik kazası sonucunda ebedi aleme göç etti. Geri manevra yapan ekmek kamyonunun arkasından çarpmasıyla ağır bir şekilde yaralanan Taşer , kaldırıldığı Numune Hastane'sinde bütün çabalara rağmen kurtarılamamıştı. Acı haber kısa zamanda tüm Türkiye'ye ulaştı.

Cenazesi 15 Haziran 1972 Perşembe günü Hacı Bayram Camii'nde kaldırıldı.

Ruhu Şad ; Mekanı Cennet Olsun .. !


MHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dündar Taşer'in vefatı dolayısıyla MHP Teşkilatına Genel Başkan Alparslan Türkeş aşağıdaki genelgeyi göndermişti :

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Dündar Taşer’i 13 Haziran 1972 günü saat 20.30'da bir kamyonet çarpması sonucunda kaybetmiş bulunuyoruz.

Türk Ordusu'nun değerli bir subayı. Milli Birlik Komitesi üyesi, Milliyetçi Hareket Partisi Genel İdare Kurulu üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı olarak hayatı boyunca milletine fedakârca hizmet eden Dündar Taşer, bulun bu rütbe ve makamların üstünde ülkücü bir Türk Milliyetçisi idi. Türk Milliyetçiliği'ni sadece milletini sevmek değil, bu sevgiyi her türlü makam, parti ve benlik endişesinin üstünde tutmak, milleti için gerekeni kork*madan ve kararlılıkla icra etmek şeklinde anlayan Dündar Taşer'in aramızdan ayrılmasıyla yeri doldurulamayacak bir enerji, azim, bilgi, sevgi, ve imân hazinesinden mahrum kalmış bulunuyoruz.

Ona ancak ölümün bıraktırabildiği mefkure mücadelesini ülküdaşları aynı azimle sürdürmeye ve mutlak başarıya ulaştırmaya kesin kararlıdırlar.Büyük Türk Milliyetçisi Dündar Taşer'in naaşı yarın (15 Haziran 1972) Ankara Hacıbayram Camii'nden, öğle namazından sonra, askerî merasimle ebedi istirahatgâhına tevdi edilecektir. Törende Ankara içi ve dışındaki bütün Milliyetçi Hareket Partisi mensupları ve diğer ülküdaşları hazır bulunacaklardır.

Milliyetçi Hareket Partisi mensuplarına ve, ülküdaşlarımıza baş sağlığı, değerli dâva arkadaşımız Dündar Taşer'e Tanrı'dan rahmet ve mağfiret dileriz
 

alpi_09

En istikrarlı üye
KORKUYORUZ
DÜNDAR TAŞER

Korkuyoruz. Akıldan, fikirden, inançtan yürekten korkuyoruz. İstiyoruz ki: Kimse düşünmesin, bilmesin, anlamasın. Hele gençler; ot gibi taş gibi, eşya gibi olsunlar; ne dersek inansın, nereye korsak dursunlar.

Devleti, bizim nesil bu kafa ile yönetmek arzusunda. Bunun olmazlığını görünce de "Nedir, nedendir, nasıldır?" diye düşüneceğine, suçu başkalarına yükleyip kurtulduğunu sanıyor.

Son birkaç yılın olayları, devlet ve idare adamlarının bu tutumundan doğmuştur. "Evliyayı umur efendiler" tarafsız olmak, sorumsuz olmak ve rahat kalmaktan başka hiçbir şey düşünmemiştir. Amiri, memuru, müşaviri, cümlesi akıldan, fikirden, tedbirden mahrum ve sorumluluktan firar halinde yaşamıştır.

Suçlar işlenmiş, amma iktidar sahipleri suçlu ile mağdur arasında tarafsız, kamu oyuna karşı da mazur görünmek çabası ile "O da kötü, öteki de" demeyi alışkanlık edinmiştir. Bakanlar, müdürler, memurlar, cümlesi bu yolda yürümüştür.

FKFF diye bir dernek kurulmuş, Türkiye'yi Marksist, sosyalist, feminist bir düzene çevirmek istediğini, bağıra bağıra ilan etmiş, konferanslar, seminerler, açık oturumlar tertiplemiş, yazmış, söylemiş, metodunu açıklamıştır:

"Türkiye'de sefalet var!"
"Türkiye'de yolsuzluk var!"
"Türkiye'de sömürü var!" demiş.

Bu sözleri her usulle her yerde her zaman tekrarlamış. Yazarlar, profesörler, politikacılar tarafından bu iddialar söylene söylene herkesin kafasına yer ettirilmiş. Daha sonra:

"Bu düzen sağ düzendir!"
"Bu düzen geri düzendir!"
"Bu düzen sömürü düzenidir!" demiş.

Genç yazarları, prof'ları , politikacıları tarafından bu iddialar söylene söylene herkesin kafasında yer ettirilmiş, Arkasından:

"Bu düzen değişmelidir!"
"Bu düzen değişmelidir!"
"Bu düzen değişmelidir!"

naraları başlamış, gene aynı kişiler, bunu da söyleye söyleye herkesin kafasına çakmış...

Bu sefer ortaya bir soru atılmıştır. "Verine ne gelmeli?
Yazarlar, prof.'lar, politikacılar dillerini bilemiş ve ortaya fırlamışlar:

"Sosyal adalet gelmeli!"
"Sosyal güvenlik gelmeli!"
"Sosyalizan düzen gelmeli!"
"Bilimsel sosyalizm gelmeli!"
"Marksist, Leninist, Maocu düzen gelmeli!"

Gene o kişiler ortaya fırlayıp, yazmış, söylemiş, anlatmış. Herkesin kafasına bunu da çakmıştır.

Bu herkese bakanlar, müsteşarlar, müdürler, memurlar, politikacılar, şairler dahildir. Bütün yetki kullanıp, sorumluluk taşıyan kişiler, hiç olmazsa bir miktar solaklaşmıştır.

Şimdi yeni bir sual soruluyordu, aynı çevre tarafından: Kim manidir bu işlerin olmasına? Cevabı da verildi:

"Ağalar!"
"Sömürücüler!"
"Kapitalistler!"
"Gericiler!"
"Amerika ve NATO"

Veryansın ettiler bu mefhumlara. Bir süre de Türkiye aydını bu şartlanmaya tabi tutuldu. Zemin hazırlanmıştı... Türk aydınının büyük kısmı sola kaymış, toprak sahibine düşman, sermayeye karşı, Amerika'ya hasım, NATO'dan çıkmaya taraftar, gericiliğin (!) aleyhinde bir tutumu benimsemişti.

Böylece birinci safha tamamlandı. Aşağı yukarı 1967 senesi ortalarında Türk cemiyeti bu şartlara sokulmuş oldu.

Şimdi birinci safha açılıyordu. Solun tertipçi ve yöneticileri yeni bir soru ortaya attılar. Bütün bu gerici unsurlarla kim savaşacak? Bunları kim tasfiye edecek? Yeni düzeni kim kuracak? Yazarlar, prof'lar, politikacılar kesif bir tartışma açtılar ve sonunda baştan beri bildikleri cevabı verdiler. Tartışma hükme varmak için değil, dikkati çekmek içindi.

Cevap ilan edildi:
"Askeri, sivil aydınlar!"
"Bürokratlar!"
"İşçiler, köylüler!"
Gaye devrim, metot cebirdi. Kim başlatacak? Üniversiteler!

Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) feshedildi; yerine Devrimci Gençlik Federasyonu (DEV-GENÇ) kuruldu ve eylemler başladı.

Boykotlar, işgaller, mitingler, yürüyüşler safha safha icra edildi. Ortam hazırdı: Gençlik gericiliği, sömürücülüğü, ağalığı, Amerikancılığı istemiyordu. Haklı gördüler, tabii saydılar, takdirlerini sundular; oğulları, kızları da bu harekete dahildi. Çocukları kötü bir şey yapmıyordu ki, kendisi de böyle düşünüyordu. Bütün bu olaylar gericilik yüzünden çıkıyordu (!).

Nerede bu gericilik diye sordunuz n m cevap 31 Mart, Menemen vakası, vs. vs.. Bu sayılanlar 50-60 yıllık olaylar, kan ve ateşle bastırılmış hadiselerdi. "Dedem devrindeki işlere şimdi karşı çıkmanın anlamı var mı?" derseniz biraz şaşırıyorlar, cevap zorluğuna düşüyorlardı. Yazarlar, prof'lar, politikacılar onun da çaresini buldular. Faşistler, nurcular, Süleymancılar, şeriatçılar, ümmetçiler, hülasa aşırı sağ ; vardı. Hazırlanmış beyinler hemen bunu ezberledi:
"Aşırı sağ."
Artık iş kolaylaştı; suçlu bulundu. Her kötülük onlardan doğuyordu. Solcuların her işlemi, her eylemi, her şiddeti sağcılar yüzünden idi. Bu sağcılar olmasa her iş yoluna gerecekti... Ve Türkiye aydını böylece sıkıntıdan kurtuldu. Sola açık sağa kapalı; solu hoşgören, sağı yeren bir tavırla olayları seyre devam etti.

Bu işler böylece cereyan ederken bu hoşgörülü erkanın evladı sola şartlanmada hızlandı ve bir gün kendilerini sol eylemin göbeğinde buldular.

Devlet yönetiminde söz sahibi olanların durumu, biraz daha ciddileşmişti. Sola müsamahalı olmak evlat sevgisi ile de karışarak, solu koruma, solu savunma ve sola yardım şekline dönüştü. Vali'nin oğlu, mebusun yeğeni, bakanın kızı solun, aşırı solun saflarında yer tutmuştu. İktidar ve idarenin müsamaha, himaye ve müdafaasını, bu suretle sağlamış olan sol cephe, şimdi üniversite muhtariyetini kullanarak, cemiyeti yıldırıp, kendi iradelerini raim etmek istedi. Onun için, üniversiteye mutlak hakim olmaları şarttı. Bütün öğrencilerin ya kendileri gibi olması, yahut kendilerine itaat etmesi sağlanmalı idi.

Bu maksatla tedhişe giriştiler, öğrencilere baskı başladı. Bu, prof.'tan destek, idareden müsamaha basından himaye gördü. Kamuoyuna arzı ise sağcıların, gericilerin işbirlikçilerin kötülüğüne karşı, gençliğin mukavemeti diye yapıldı.

Solun bu tedhişine karşı öğrencilerin davranışı muhtelif oldu.
a) Bir kısmı sola katıldı,
b) Bir kısmı sola boyun eğdi,
c) Bir kısım da sola mukavemet etti.
Bu direnmeleri yıldırmaya giriştiler. Yurt kantininde oturan Ruhi Kılıçkıran adındaki genci bir solcu çekip vurdu.

Bu hareket, sola boyan eğmeyenlerin bir araya gelmelerine, dayanışmalarına sebep oldu. "DEV-GENÇ"in karşısında "Ülkü Ocakları" böylece doğdu.

Bu direnmeyi yıkmaları lazımdı; yoksa kötü örnek (!) olacaklar ve üniversitenin mutlak hakimiyetleri altına girmesi suya düşecekti. Bu sebeple, solun karşısına dikilen Ülkü Ocakları aleyhine kampanya başladı.

Yazarlar, prof'lar, politikacılar işe girişti. Ülkü Ocakları gerici, şeriatçı, ümmetçi, ırkçı, faşist, kapitalist, velhasıl aydınların kafasına göre neler kötü ise, hepsi ile suçlandı ve bir de sıfat takıldı. Aşın Sağ.
Veryansın ettiler aşın sağa. Fıkralar, makaleler, karikatürler hep onların aleyhine, onları kötüleyen, onları karalayan üslûp ve iddialarla dolu idi.

Bu kampanya, iktidar, idare ve politika adamlarını da şartlandırdı. Hattâ, gizli ve açık emniyet mensupları bile bu şartlanmaya karşı direnmedi, onların kafası da, ülkücüler aleyhine kurulmuş oldu.

Büyük devlet, siyaset, diplomasi adamı, demokrasinin babası ve aşığı ve dahi kurucusu İnönü, partisini sola açtığından, rektör evladı solda olduğundan, 31 Mart hatırasına sadakatından ötürü başı çekti ve ülkücü gençliğe hücumu açtı. Artık mesele hal yoluna girmişti. Devrin iktidarı da hem zayıf ve korkak, hem de idraksiz ve aciz olduğundan, basınla, üniversite ile, İnönü ve taifesi ile ters düşmektense, o da kafileye katıldı ve veryansın etti ülkücü gençliğe.

Ülkücü gençlerden Dursun Önkuzu, ETYÖ Okulu'nda solcular tarafından işkence ile öldürülüp pencereden aşağıya atıldı. İktidarın İçişleri Bakanı, katilleri arayacağı yerde, Türkocağı'nı basıp tarafsızlığını ispata gayret etti.

SBF'de M: Kuseyri isminde bir solcu öğrenciyi, yine bir solcu olan Nejat Arun öldürdü. Polis, katilin derhal tespit ettiği halde, İçişleri Bakanı bunun katili falandır diyemedi. Rektör, dekan, prof, asistan önde, bir sürü DEV-GENÇ'li arkada sol yumruklar sıkık, Mustafa Kuseyri'nin katili sağcıyı (!) telin için yürüdüler. İktidar da bel bel bakıp durdu.

Bütün sersemlikler 12 Mart'a kadar birbirini kovaladı. Şeytanla melek, mikropla ilaç, zalimle masum arasında tercihsiz, kararsız, tespitsiz olmak iktidarın politikası, idarenin icraatı ve zavallıların kanadı haline geldi. Herkes tarafsız, mutedil, dürüst olduğunu ispat etmek için "Hem ona, hem buna; hem ülkücüye hem DEV-GENÇ'e, hem sağa, hem sola karşıyım" demek alışkanlığını edindi.

Bu dangalaklığa karşı çıkan tek kişi, tek yetkili ye tek sorumlu Devlet Reisi oldu. İnönü'nün Ülkü Ocakları'nı DEV-GENÇ'ten de kötü göstermesine karşı, "Onlar vatanperver gençlerdir" diye gerçeği ilan etti.

Bundan bir buçuk yıl geçti. 12 Mart müdahalesinin birinci senesi oldu. Reform kabinesinin vaadlerine, sıkıyönetim tedbirine, ordunun iktidarına rağmen DEV-GENÇ adam kaçırdı, adam öldürdü, banka bastı, hapisten kaçtı, mahkemeye sövdü, generallere, bakanlara, hükümete faşist, satılmış, işbirlikçi dedi ve demektedir. Ülkücü gençlik ise okuluna girmekte, dersine çalışmakta, vatana millete hayırlı olmak için sükunetle yaşamaktadır. Gene de bakanlar, idareciler, politikacılar bu masum gençlere sataşmakta, suç istinat etmekte, iftirada bulunmaktadır.

Hakkaniyetli görünmek, bitaraf görünmek, mutedil görünmek için, cümle yetki ve sorumluluk sahipleri hem sağa hem sola, hem ülkücüye hem DEV-GENÇ'e karşı oldu! darını ilan etmektedirler.

Emniyet yetkilileri hala ülkücüleri takip etmekte, aleyhinde rapor tutmakta, şuradan kaldırıp buraya sürdürmek için tertipler almaktadır.

Bu kanaatsizliktir. İdraksizliktir. Tarafsızlık değil korkaklıktır. Akıldan, fikirden, mantıktan, yürekten korkmaktır.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
BİZ KİMİZ
DÜNDAR TAŞER

Biz, dünyanın en büyük imparatorluklarını kurmuş ve hakimiyetini eski dünyanın bilinen her köşesinde yürütmüş bir milletiz.

Bu imparatorlukların sonuncusu, varisi olduğumuz Osmanlı Devleti'dir.

Osmanlı Devleti Söğüt'te kurulduğu 1299 yıllarında 40 atlıya sahip bir uç beyliği iken, 1326'da Bursa'nın fethi sırasında Orhan Bey 38.000 süvariye kumanda ediyordu. Bu asker artışı, nereden geliyordu? Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Zira bu yerin ahalisi Türk değildi. 400 gadirlik bir aşiret, 27 senede bu kadar çoğalamazdı. Selçuk Sultanlığı, asker yardımı yapacak halde değildi. O halde artış nereden geliyordu? Öyle anlaşılıyor ki, Bizans ucundaki bu beylik bütün Türk aleminin ülküsünü temsil ediyor. Türklük aleminin, fetret devrinde bile asla vazgeçmediği, İstanbul fethinin ve dünya hakimiyetinin mümessili sayılıyordu. Millî şuur ve ülkü Horasan'dan İzmir'e kadar her yerdeki Türk'ü Ertuğrul sancağına çekiyor, şeyhler, müftüler, müderrisler eli kılıç kabzasına yakışan her yiğidi, gönlü fazilet aşkı ile dolu her mümini, kafası salim düşünceye açılmış her talebeyi Söğüt Beyliği'ne sevk ediyordu. Küçük beylik az zamanda Türk aleminin otağı haline geldi..

Sultan-Medrese - Sipahi muvazenesi ile ne anarşi ne de despotluğa fırsat vermeyen bir devlet kuruldu. Başta hanedan olmak üzere bütün insanların devlete can borcu vardı ve bu borcu bütün tebaa hükümdarlar dahil tereddütsüz ödediler. Küçük devletin, fazileti büyük, müsamahası büyük, ideali büyüktü. Bu manevi azamet devletin topraklarım çok kısa zamanda kendi seviyesine getirdi.

Bu devir 1699'a kadar sürdü. Bu dört yüz senenin macerası şöyle özetlenebilir. Her yaz 3 ay sefere çıkılır, 3 gün 3 saat kılıç çekilir. Bir ülke bir vilayet olarak devlete katılırdı.

Her güz batıya, kuzeye doğru bir koşu asırlarca devam etti. Bu koşu, talan, istismar koşusu değil, müsamaha, adalet ve huzur tesisi içindi. Bu devrede Osmanlı hünkarı "Hakan-ı Berri ve Bahrin", "Sultan-ı İklimi Rum", "Halife-i Ruyi Zemin" sıfatları ile yeryüzünde kendine muadil otorite tanımadı.

Karlofça bu uzun koşuda tökezlenen bir nokta oldu. 1699'dan sonraki bütün çabalar, bütün düşünceler, o noktayı geçmek, o engeli aşmak için aranan çareler, ileri sürülen fikirlerin kavgasıdır. Ne tedbirler düşünülmedi: Sünnet adına Kadızade ile ortaya çıktı. Çakşır haram, kavuk haram, kaftan haram bunlardan soyunursak her iş yoluna girer dediler.

Avrupacılar türedi: Pantolon giyer, pelerin taşır, fes vurursak mesele çözülür dediler. Ne Kadızadeler İslamı anlamıştı, ne de Avrupacı'lar batıyı. 25 milyon kilometre karelik vatanı birleşik tutmak için taklitten başka tedbir düşünen olmadı.

İsyanlar, ihtilaller, sokak kavgaları oldu. Birbirimizi kırdık, sultanları kestik, nihayet kendi ordumuzu top ateşine tuttuk.

Mısır gitti, Cezayir gitti, bu yitirme devri 150 yılda bizi Sakarya sahiline getirdi.

Bugün hainlerin kandırdığı gençlerin bir kısmı hangi sebeplerle sosyalizmi istiyorsa, dün onlar kadar samimi kimseler liberalizmi istemişlerdi. Bugün demokrasinin yeter olduğunu sananlar gibi dün Tanzimat'ı yeter sayanlar vardı. Velhasıl 300 senedir kandaki mikrobun deride açtığı yarayı tedavi ile uğraşıyoruz.

Biz bu cihan devletinin kalıntısı üstünde cihan hakimlerinin evladan olarak utanıyoruz.

"Rüyama girdi bir gece bir fatihane zan" diyen şair kendini söylediği kadar bizi de söylemiştir. Ne geri kalmış milletlerin birisi, ne de kurtuluş savaşı yapan, kavimlerin birincisiyiz. İstiklalini son elli yıl içinde bizden almış 19 ülkenin efendisi idik.

"Azizi vaktîdik, o da zelil kıldı bizi."

Bu zilletin sebebini çıplak gözlerle aramalı ve açık yürekle ortaya koymalıyız. 150 yıldır her türlü uygulanan şekil kavgalarını terk zamanı gelmiştir. Milli şuur, Milliyetçi Hareketi doğurmuştur. Bu hareket Şeyh Edebali gibi gönül pirleri, Çandarlı Hocapaşa gibi ilim ülkücülerini beklemektedir. Bu bekleyiş demiri eritene kadar sürecektir. Ergenekon'dan demiri eritince çıkmıştık.

Binlerce yıl önceki efsaneler tutulacak yolu göstermiştir. Demiri eritinceye kadar sabır.

Şekil kavgaları ile, "go home" çığlıkları ile, grevlerle, öldürülecek vaktimiz yoktur. Sokaktan mektebe, kahveden fabrikaya koşmalıyız. Sanayiimizi kurmalı, büyük milletin imkanlarını, büyük geleceği kurmak için seferber etmeliyiz.


Devlet / 7 Nisan 1969 / Sayı : 1