Abide şahsiyetler | Page 8 | Wardom Bilginin Adresi, Forum ve Bilgisayar Güvenliği

Abide şahsiyetler

alpi_09

En istikrarlı üye
SÜLEYMANİYE KÜRSÜSÜNDEN
Bir de İstanbul'a geldim ki: bütün çarşı, pazar
Naradan çalkanıyor, öyle ya... HÜrriyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş... doğru:
Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;
Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın;

Sanki zincirdekiler hep boşanır zincirden,
Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehr ahalisini takmış peşine;
Yedisinden tutarak ta dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli,
En ağır başlısının bir zili eksik, belli!

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük.
Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlayacak
-Yaşasın
-Kim yaşasın?
-Ömrü olan.
-Şak! Şak! Şak!

Ne devairde hükümet, ne ahalide bir iş!
Ne sanayi, ne maarif, ne alış var, ne veriş.

Çamlıbel sanki şehir, zabıta yok, rabıta yok;
Aksa kan sel gibi, dindirecek vasıta yok.

"Zevk-i hürriyeti onlar daha çok anlamalı"
Diye mekteblilerin mektebi tekmil kapalı!

İlmi tazyik ile ta'lim, o da istibdad
Haydi öyleyse çocuklar, ebediyyen azad.

Nutka gelmiş öte dursun hocalar bir yandan...
Sahneden sahneye koşmakta bütün şakirdan.

Kör çıban neşterin altında nasıl patlarsa,
Hep ağızlar deşilip, kimde ne cevher varsa,

Saçıyor ortaya, ister temiz, ister kirli;
Kalmıyor kimseciğin muzmeri artık gizli.

Dalkavuk devri değil, eski kasaid yerine
Üdebanız ana-avrat sövüyor birbirine.

Türlü adlarla çıkan namütenahi gazete,
Ayrılık tohumunu bol bol atıyor memlekete.

İt yetiştirmek için toprağı gayet münbit
Bularak fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it

Yürüyor dine beş on maskara, alkışlanıyor,
Nesl-i hazır bunu hürriyet-i vicdan sanıyor.

Kadın erkek koşuyor borc ederek Avrupa'ya...
Sapa düşmekte bizim şıklara, zannım Asya.

Hakka tevfiz ile üç dane yetişmiş kızını,
Taşıyanlar bile varmış, buradan baldızını...

Analık ilmi için Paris'e, yüksünmeyerek...
Yük ağır, ecri de nisbetle azim olsa gerek.

Ya Rab Bu Uğursuz Gecenin Yokmu Sabahı?

Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
Bîzâr edecek, korkuyorum, Cedd-i Hüseyn'i,
En sonra, salîb ormanı görmek Harameyn'i!...
Bin üç yüz otuz beş senedir, arz-ı Hicaz'ın
Âteşli muhitindeki sûzişli niyâzın
Emvâcı hurûş-âver olurken melekûta?
Sönsün de, İlâhi, şu yanan meş'al-i vahdet,
Teslis ile çöksün mü bütün âleme zulmet?
Üç yüz bu kadar milyonu canlandıran îman
Olsun mu beş on sersemin ilhâdına kurban?
Enfâs-ı habisiyle beş on rûh-u leimin,
Solsun mu o parlak yüzü Kur'an-ı Hakim'in?
İslâm ayak altında sürünsün mü nihâyet?
Yâ Rab, bu ne husrandır, İlâhi, bu ne zillet?
Mazlûmu nedir ezmede, ezdirmede mânâ?
Zâlimleri adlin, hani öldürmedi hâlâ!
Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası muhkûm?
Lâ yüs'ele binlerce sual olmasa du kurbân;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân!

Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!
Küfrün o sefil elleri âyâtını sildi:
Binlerce cevâmi' yıkılıp hâke serildi!
Kalmışsa eğer bir iki mâbed, o da mürted:
Göğsündeki haç, küfrüne fetvâ-yı müeyyed!
Dul kaldı kadınlar, babasız kaldı çocuklar,
Bir giryede bin ailenin mâtemi çağlar!
En kanlı şenâatle kovulmuş vatanından,
Milyonla hayâtın yüreğinden gidiyor kan!
İslâm'ı elinden tutacak, kaldıracak yok...
Nâ-hak yere feryâd ediyor: âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!

ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir aşkım istiklale,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Mehmet Emin Yurdakul


(1860-1944)

"En güzel yüz bize çirkin, biz severiz; Türk yüzü
En iyi öz bize fena, biz isteriz; Türk özü
Milletimiz alkışlarız, anıldıkça "Türk" sözü
Biz Türkleriz, biz bu kanla, biz bu adla yaşarız."

Türk milletinin yüceliğini şiirlerinde haykıran ve "Millî şair" sıfatını alan Mehmet Emin Yurdakul, 1869'da İstanbul'da doğmuştur. Babası Balıkçı Salih Reis, oğlunu Türke yakışan bir millet sevgisiyle yetiştirmiştir. Eğitimine sübyan mektebinde başlamış, sırasıyla Askeri Rüştiye Mülkiye Okulunun İdadi kısmına yazılmış fakat kısa bir süre sonra, Hukuk mektebine girmiştir. Burada öğrenimini tamamlayamamış, 1913'e kadar Erzurum, Trabzon, Sivas ve Hicaz'da çeşitli memurluklar ve yöneticilik yapmıştır. 1897'de "Cenge Giderken" adlı manzumeyi yazmıştır. Mehmet Emin, sarayın ve dönemin aydınlarının sevgisini kazanmıştır. 1907'de İttihat ve Terakki Cemiyetine girerek Abdülhamit'e karşı muhalif olmuştur. Türk Yurdu dergisinin kurucuları arasında olan Yurdakul, İttihat Terakki cemiyetince mebus olması istendiğinde bunu reddetmiş ve Erzurum'a geçmiştir. 1908 inkılâbında Erzurum'da olan yazar, İstanbul'a döndüğünde çalışmalarına yeniden başlamış ve ölümüne kadar sürdürmüştür. 14 Ocak 1944'de vefat etmiştir.

Fikirleri ve kişiliği: Temiz ve doğru olarak kullandığı Türk dili ile yazdığı şiirleri, Türk milletine, özellikle savaş dönemlerinde destek olmuştur. M..Emin Yurdakul ülkü sahibi insan vasfında olduğu için memuriyet döneminde sık sık yeri değiştirilmiştir. "Türk Yurdu" dergisinde kuruculuk yapmış, ancak Erzurum'a gitmesiyle dergiyi Yusuf Akçura'ya bırakmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonunda hüznünü "Türk Hukuku" adlı düz yazıdan oluşan eseriyle dikkatleri çekmiştir. M. Emin Yurdakul, Türkçülük boyutundaki eserleriyle "Ben bir Türküm, dinim, cinsim uludur" diyerek fikirlerini ifade etmiştir. Savaş sırasında kahramanlık ve millî şuura dayanan şiirleriyle halka cesaret vermiştir. M. Emin Yurdakul'un şiirlerinin günümüzde de okunmasının ve sevilmesinin nedeni kullandığı saf Türkçedir.

Eserleri: Mehmet Emin Yurdakul'un Türkçülük fikrinde önemli yeri olan "Türkçe Şiirler" adlı eseri 63 sayfalık bir eserdir, bu eserde dokuz manzume bulunmaktadır. Kitabın bazı sayfalarında Zanaro'nun resimleri yer almaktadır. Yunan savaşını konu alan bu resimlerin yanında dönemin önde gelen isimlerinin M. Emin Yurdakul'a yaptıkları övgüler de yer almaktadır. Bu eserle edebiyatta yeni bir başlangıç yapılmış ve Türkçülük bu alana girmiştir. Diğer eserleri; Türkün Hukuku, Şehit, Ey Türk Uyan, Bırak Beni Haykırayım, Aydın Kızları, Ankara'dır.



Cenge Giderken



Ben bir Türk'üm; dinim, cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur.
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz giderim.
Muhammed'in kitabını kaldırtmam;
Osmancık'ın bayrağını aldırtmam;
Düşmanımı vatanıma saldırtmam.
Tanrı evi viran olmaz, giderim.
Bu topraklar ecdadımın ocağı;
Evim, köyüm hep bu yerin bucağı;
İşte vatan, işte Tanrı kucağı.
Ata yurdun, evlat bozmaz, giderim.
Tanrım şahit, duracağım sözümde;
Milletimin sevgileri özümde;
Vatanımdan başka şey yok gözümde.
Yâr yatağın düşman almaz, giderim.
Ak gömlekle gözyaşımı silerim;
Kara taşla bıçağımı bilerim;
Vatanımçin yücelikler dilerim.
Bu dünyada kimse kalmaz, giderim.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Mirza Feth Ali Ahundzade

(1812-1878)


Azeri Türkleri içinde, yarattığı eserlerle Türk milliyetçiliğine hizmet eden Mirza Feth Ali Ahundzade, 1812'de Şeki'de doğmuştur. Ailesindeki huzursuzluk nedeni ile annesi tarafından Güney Azerbaycan'daki Erdebil şehrine, Ahund Hacı Alesger'in yanına götürülmüştür. Alesger, Feth Ali'yi evlatlığa kabul etmiş, Feth Ali de onu babası saymıştır. 1825 yılına kadar Erdebil'de yaşamış, ailesiyle önce Gence şehrine oradan 1826'da doğduğu yer olan Şeki'ye yerleşmişlerdir.

Güney Azerbaycan'da başladığı eğitimini burada tamamlamıştır. 1834'de Alesger'in yardımıyla Tiflis'e gitmiş ve şark dilleri tercümanı görevine başlamıştır. Ölümüne kadar Tiflis'te yaşayan Feth Ali, Azeri Türkçesi, Osmanlı Türkçesi, Rus, Fars ve Arap dillerni çok iyi öğrenmiştir. Rusya'nın doğu siyasetinin belirlenmesinde etkili olmuştur. Sanat hayatına, Azeri Türkçesi ve Farsça şiirler yazarak başlamıştır. Eserlerinin büyük bir kısmını çağdaşları olan sanatçılara yazdığı manzum mektuplar oluşturur. 1850-1855 yılları arasında drama yazmaya başlamış, Türk dünyasının ilk örnekleri olan altı komedi yazmıştır. Döneminin Azerbaycan hayatını usta bir dil ile yansıtan Feth Ali, 1857'de alfabe üzerinde çalışmaya başlamıştır. Arap alfabesinin ıslahı ve alfabe reformu için projeler hazırlamıştır. İlk proje Arap alfabesi, sonrakiler Latin alfabesi üzerine hazırlanmıştır. 1864'te "Kemalütdövle Mektupları" adlı eserini bitirmiş ancak yayınlatmamıştır. 1878'de Tiflis'de vefat etmiştir.

Fikirleri ve kişiliği: 1863 yılında İstanbul'a gelmiş, alfabe üzerine yaptığı çalışmalarını dönemin sadrazamına sunmuştur. Feth Ali'nin kullandığı dil, halka ve yüksek tabakaya, köylüye ve şehirliye rahatlıkla hitab etmiştir. Eserlerinde dilde Türkçülüğü yaşatmıştır. Gökalp'e göre Feth Ali, Gaspıralı İsmail Bey kadar iyi bir Türkçüdür. Türk fikir ve edebiyatı alanındaki en önemli faaliyeti Türkçe tiyatroyu ilk yazan kişi olmasıdır. Azeri Türk lehçesi ile yazdığı eserlerle tanınmış ve edebi Türkçülüğe hizmet etmiştir.

Eserleri: En önemli eserleri makaleleridir. Yanlışlıkları ortaya koymayı amaç edinmiş ve çağdaş ilmi tenkidin Azeri edebiyatında ilk örneklerini vermiştir. Temsilat (1859), Kemalüd dövle Mektupları (1926), Hekayeti Hırs Gldurbsan (1938), Hekayati Molla, İbrahimelil Kimyager (1938), Seçilmiş Eserler (1938), Aldanmış Kevakib (1962) gibi eserlerinin yanında komediler ve piyesler yazmıştır.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Necip ASIM BEY (1861-1935)

"Türk dilinde icra edilen ufak bir tedebbu bile Türk milletinin; kadim bir edebiyatı olduğunu gösterebilir. Bütün Türk uluslarında müşterek olup parmak hesabınca manzum olan birçok atalar sözü şüphesiz adı sanı hatıralardan silinmiş bir takım millî şairlerin eserlerinden hafızalarımıza naklolunmuş parçalardır."

Türk dili ve tarihi üzerinde yaptığı ilmî araştırmalarla tanınan NecipAsım Bey 1861'de Kilis'te doğmuştur. Öğrenim hayatına Şam'da başlamış ve 5. Ordu Askerî İdadisine girmiştir. Necip Asım Bey Yusuf Akçura'ya yazdığı bir mektupta, Şam'da Türklerin yabancı gibi tutulduklarını ve Arap hocalarından zulüm gördüğünü yazmıştır. Öğrenimini tamamlayınca, piyade mülazımı olmuştur. Necip Asım Bey askeri eğitim gördüğü halde doğum yeri olan Kilis'te özel dersler almaya başlamış ve öğrenim hayatı bitinceye kadar bu derslere devam etmiştir. İstanbul'da Kuleli Askerî İdadisine ve Harbiye mektebine devam etmiştir. Öğrenimi sırasında kitabet ve edebiyat derslerinde Türkçülüğünü göstermiştir.1878'de Ahmet Mithat Efendi ile tanışmış ve Harbiye mektebinde okuduğu sıralarda onun gazetesi olan Tercüman-ı Hakikat'a makaleler vermiştir. 1897'de hemen her cuma Ahmet Mithat efendinin yalısına giderek, Veled Çelebi'yle de burada tanışmıştır. N. Asım Bey ve Veled Çelebi Abdülhamit devrinin en tanınmış Türkçüleridir. 1893'de Ahmet Cevdet Beyin İstanbul'da çıkarttığı "İkdam" gazetesinin yazı kurulunda görev almıştır. Gazete, Yusuf Akçura'nın "Üç Tarz-ı Siyaset" eserinde Türçülük organı olarak gösterilmiştir. Necip Asım Bey, Veled Çelebi'nin dediğine göre bahse muktedir olduğu konuları o fennin uzmanına gerçekten beğendirmek suretiyle başlamış, git gide çalışmasının ürünü artarak İslâm fazılları ve Avrupa oryantalistleri arasında bugün sahip olduğu dereceye ulaşmıştır. 1980 yıllarında Avrupa'da tanınmaya başlamıştır. N. Asım Bey, Avrupa'nın ilmî yönü ile Osmanlıyı birbirine bağlayan köprü rolünü yüklenmiştir. Araştırmalar ve incelemeler yaparken askerî okullardaki görevini ihmal etmemiş, miralay rütbesini almıştır. Meşrutiyetin ilanından sonra "Türk Dili Tarihi" kürsüsüne müderris olarak geçmiştir. 1927 seçiminde TBMM'ne üye seçilmiş, 1935'de vefat etmiştir.

Fikirleri ve kişiliği: Necip Asım Beyin Türkçülüğe hizmeti özellikle; dil ve tarih alanında olmuştur. İlk kez Türklerin bu alanda, Avrupa metodlarıyla çalışmalarını Avrupa'ya tanıtmıştır. Eski Türk dillerine ve eski Türk harflerine Türk tarihine milletimizin açık bir şekilde dikkatini çeken ilk aydınlarımızdandı. Fenne, askerliğe, tarihe dair yirmiyi geçen eser bırakmıştır. Doğu musikisinin millîleştirilmesi için uğraşmış, bundan da önemlisi Osmanlı dilinin Türkçeleşmesi için çalışmıştır.En önemli hizmeti Leon Cahun'un "AsyaTarihine Giriş" adlı eserini doğu kökenli bilgileri ile genişleterek tercüme etmesidir. Gökalp'e göre bu kitap her tarafta Türkçülüğe dair eğilimler uyandırmıştır. Osmanlılarda belki de bütün Türkler içinde ilk "Bütün Türk Tarihi" yazarı olmuştur.

Eserleri: En önemli eseri "Türk Tarihi"dir. Atebetül Hakayık,Ayasofya kütüphanesinden bularak, ilim dünyasına kazandırmıştır. Divanü Lugat-it Türk'teki savlar, toplamıştır. Türk Yurdu, Milli Tetebbular vb. dergilerde Türk dili, tarihi ve folkloruna ait ilmi yazıları ile Gök Bayrak adlı bir romanı da Türkçeye çevirmiştir.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
NECİP FAZIL KISAKÜREK

Hayatı ve Eserleri

Maraş'lı bir soydan gelen Necip Fazıl'ın çocukluğu, mahkeme reisliğinden emekli büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı.Lisedeki hocaları arasında dönemin ünlülerinden ***** Kemal,Ahmet Hamdi(Akseki),İbrahim Aşki gibi isimler vardı.

İstanbul Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra gönderildiği Fransa'da Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümünde okudu. Paris'te geçen bohem günlerinden sonra,Türkiye'ye dönüşünde Hollanda,Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Bir Fransız okulu,Robert Kolej,İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı,Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde hocalık yaptı(1939-43).Sonraki yıllarında fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı.

Şairliğe ilk adımını on yedi yaşında iken,annesinin arzusuyla başladı ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı.Milli Mecmua ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirdikten sonra,Paris dönüşü yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitapları onu çok genç yaşta çağdaşı şairlerin en önüne çıkararak edebiyat çevrelerinde büyük bir hayranlık ve heyecan uyandırdı.Henüz otuz yaşına basmadan çıkardığı yeni şiir kitabı Ben ve Ötesi (1932) ile en az öncekiler kadar takdir toplamayı sürdürdü.
Şöhretinin zirvesinde iken felsefi arayışlarını sürdürüp içinde yeni bir dönemin doğum sancısını hisseden Necip Fazıl için 1934 yılı gerçekten de hayatının yeni bir dönemine başlangıç olur.Bohem hayatını en koyu rengiyle yaşadığı günlerde Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile tanışır ve bir daha ondan kopamaz.Necip Fazıl'ın hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar.Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak gibi piyesleri büyük ilgi görür.Bu eserlerden Bir Adam Yaratmak,Türk tiyatrosunun en güçlü oyunlarındandır.

Necip Fazıl'ın şairliği ve oyun yazarlığı kadar önemli yönü,çıkardığı dergilerle düşünce hayatımıza kattığı zenginlik ve bu dergilerde çıkan yazılarla sürdürdüğü mücadeledir.Haftalık Ağaç dergisi(1936,17 sayı) dönemin ünlü edebiyatçılarının toplandığı bir okul olmuştur.Büyük Doğudergisinde çıkan yazılarıyla İsmet Paşa ve tek parti (CHP) yönetimine şiddetli bir muhalefet sürdürmesi sonucu hakkında açılan çok sayıda davada yüzlerce yıl hapsi istendi,163. maddeye aykırı bulunan yazıları ve kimi zaman da bulunan bahanelerle birkaç yılda bir hapse mahkum oldu.Cinnet Mustatili adlı eserinde hapishane anıları yer alır.Sık sık kapatılan ve çeşitli bahanelerle toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı sürelerde günlük fıkra ve çeşitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babıalide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gazetelerinde yayımlandı. Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi müstear isimler kullandı.1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde verdiği konferaslarla büyük ilgi topladı.Başta İdeolocya Örgüsü (1959) olmak üzere düşünce eserleriyle kültür hayatımıza verdiği büyük hizmet, diğer tüm yönlerini bile geride bırakacak üstünlüktedir.

1980'de Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü, 'İman ve İslam Atlası' adlı eseriyle fikir dalında Milli Kültür Vakfı Armağanı'nı (1981),Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü'nü (1982) almış beratla 'Sultan-üş Şuara' (Şairlerin Sultanı) ünvanını kazanmıştır.


VASİYETİ

1- Bu vasiyet çoluk-çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade,onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor.Başta gerçek Türk'ün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert,kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes...Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerilerinde bir hakkım varsa,Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslam davasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese...

2- Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum.Bu bahiste bütün eserlerim,her kelime,cümle,mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz "Allah ve Resulü;başka herşey hiç ve batıl"demekten ibarettir.

3- "Büyük Doğu Yayınları" kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali,dikkatsiz ve ciddiyetsiz,hürmet ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu,bundan böyle kendi idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.İnşallah Hak bana onları dünya gözüyle bütünleşmiş ve tamamlanmış gösterir, arkamdan gelecekler de bu örneklere göre devam ederler,virgül oynatmaktan bile çekinirler.İslama pazarlıksız ve sımsıkı bağlanmadan önceki şiirlerim ve yazılarım arasında hatta küfre kadar gidenler ise,çoktan beri eser çerçevem dışına çıkarıldığı,herbirinden ayrı ayrı istiğfar edildiği ve çöp tenekesine atıldığı için nereden nereye geldiğimi göstermekte bile kullanılmamalı ve onlarla müminleri benden çevirmek isteyeceklere -çok denenmiştir- şu cevap verilmelidir: "Koca Hz.Ömer bile Allahın Resulünü öldürmeye davranmış ve peşinden bütün sahabilerin, derecede ikincisi olmak gibi bir şerefe ermiştir.Hiç ona bu ilk davranışından ötürü sonradan dil uzatan olmuşmudur? Belki o noktadan bu noktaya gelmekte faziletlerin en büyüğü vardır."


Eserlerim mevzuunda vasiyetim kısaca şu:İlk yazılarımdan birkaçı asla benim değil;sonrakiler de en dakik şeriat mihengine vurulduktan,yani nasip olursa tarafımdan bütünleştirildikten sonra benim...Bir kısmını şimdiden tamamlamış bulunduğum eserlerim üzerinde bu ölçüyü devam ettirmek ve en titiz murakabeyi sürdürmek borcu ise,mirascılarımın ve manevi mirasçım gençliğin...Ben öldükten sonra kim ve ne suretle eserlerimin üzerinde gizli bir tasarrufa kalkar da ölçüyü hafifçe bile olsa örselerse,tezgahını başına yıkınız!
En büyük korkularımdan biri,nice müellifin başına geldiği gibi,ölümümden sonraki tahriflerdir.

4-Beni,ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi,İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada,umumi vasiyette de belirtilmesi gereken bir noktaya dokunmalıyım:


1935 yılında,Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum.Bu yazı,kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak,zamanenin bize aykırı,meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslami tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar,kalem istediler ve üstüne öz elleriyle "altın ile yazılacak yazı"buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi,bütün eserlerimin tasdiknamesiolarak kefenime iliştirsinler...

5-Nasıl,nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir.Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça,biricik dileğim Ankara'da Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın...

6-Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum...Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna...

7-Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Nede, kim olursa olsun, kadın...Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam! Ve "bid'at" belirtici hiçbirşey!... Başucumda ne nutuk,ne şamata, ne medh,ne şu,ne bu...Sadece Fatiha ve Kur'an...

8-Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak...Mevlid de istemem!... Onu,uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an...

9-Şimdi sıra en büyük dileğimde...Müslümanlardan,Eğer bu davada hizmetim geçtiğine inanan varsa,şunları istiyorum: Her ferdin,herhengi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın,benim için "Necip Fazıl'ın kaza borcuna karşılık" niyeti ile bir günlük (Beş vakit) namaz kılması ve yine birgün oruç tutması... Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadında caizdir ve aynı içtihat Hanefilerce de rahmettir.
Her ferdin,en aşağı yüz Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi...70 bine dolması lazım...Bir de,üzerimde hakkı olanların bunu Allah rızası için helal etmeleri...


Ölünceye dek,üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını,nereye,hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı müslümanlardan bekliyorum. "Şey'en lillah"tabiriyle bana Allah için birşey veriniz!Yardımınızı esirgemeyiniz!

10-Allahı,Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!... Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız!

11-Benide Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!
 
- Yönetici düzenlemesi: :

alpi_09

En istikrarlı üye
GENÇLİĞE HİTABE

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin 7 asırlık hayatında dört devre...
Birincisi iki buçuk asır... Aşk, vecd, fetih ve hakimiyet...
İkincisi üç asır... Kaba softa ve ham yobaz elinde sefalet ve hezimet...
Üçüncüsü bir asır... Allahın, Kur'an'ında "belhümadal - hayvandan aşağı" dediği cüce taklitçilere ve batı dünyasına esaret... Ya dördüncüsü ?...
Son yarım asır!.. İşgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, madde plânında kurtarıldıktan sonra ruh plânında ebedi helake mahkumiyet...
İşte tarihinde böyle dört devre bulunduğunu gören... Bunları, yükseltici aşk, süründürücü satıhçılık, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi...
Beşinci devrenin kapısı önünde nur infilakı yeni bir şafak fışkırışını gözleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve son moda kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir çığlık kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin beyninin, ilminin, ırzının,evinin, kininin, kalbinin dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bilen bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve seni koruduğum kadar sen kendine acıyamaz, kendini koruyamazsın.! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" diyecek...
Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek...Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına,vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır türlü buhranlar içinde yanıp kavrulan ve bunca keşfine rağmen başını yarasalar gibi taştan taşa çalarak kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığı, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezhebe ortada ne kadar illet varsa devasının ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin,İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütüıı insanlığa model teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" fikrini besleyici bir dâva ahlakına kaynak bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnetsayacak kadar gözü kara ve o nispette usule, stratejiye uygun bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle zifiri karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, demagog politikacısı,çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, takma diş fabrikası, fuhuş albümü gazetesi,mümin zindanı mâbedi, temeli yıkık ailesi, hasılı kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldağı zehirli tesiri üzerinden atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, destanlık bir meydan savaşı içinde ve bu savaşı mutlaka kazanmakla vazifeli bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski mümin nesillerden hiçbirini beğenmeyecek, onlara "siz güneşi ceplerinizde kaybetmiş marka müslümanlarısınız !Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "nasıl" ını ve "ne idüğü" nü her haliyle gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu ,hürmetine yarattığı Sevgilisinin fezâyı bütün yıldızlariyle manto gibi saran mukaddes eteğine tutunacak, ve O'ndan başka hiçbir tutamak,dayanak, sığınak tanımayacak ve O'nun düşman larını ancak kubur farelerine lâyık bir muameleye tâbi tutacak bir gençlik...
İşte bu gençliği, bu gençliğin ilk filizlerini karşımda görüyorum.Şekillenmesi,billurlaşması için 30 küsur yıldır, devrimbazlık kodamanların viski çektiği kamış borularla kalemime ciğerîmden kan çekerek yırtındığım, paralandığım ve zindanlarda süründüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim şudur: Tabutumu öz ellerinle musalla taşına koyarken, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymayı unutma ve bunu tek vasiyetim bil!

Allahın selâmı üzerine oIsun...

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..
 

alpi_09

En istikrarlı üye
ESERLERİ

1-Hikayelerim
2-Cinnet Mustatili
3-Bir Adam Yaratmak
4-Çile
5-Kafa Kağıdı
6-O ve Ben
7-Yunus Emre
8-At'a Senfoni
9-Para
10-Sahte Kahramanlar
11-Hazret-i Ali
12-Tanrı Kulundan Dinlediklerim
13-İhtilal
14-Moskof
15-Tohum
16-Aynadaki Yalan
17-Reis Bey
18-Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu
19-Babıali
20-Sosyalizm,Komünizm ve İnsanlık
21-Hitabeler
22-Peygamberler Halkası
23-İbrahim Ethem
24-Hesaplaşma
25-Esselam
26-Dünya Bir İnkilap Bekliyor
27-Hac
28-Tarih Boyunca Büyük Mazlumlar
29-Türkiye'nin Manzarası
30-Çerçeve-I
31-Nur Harmanı
32-İman ve İslam Atlası
33-Müdafaalarım
34-Veliler Ordusundan 333
35-Benim Gözümde Menderes
36-İdeolocya Örgüsü
37-Mümin-Kafir
38-Senaryo Romanlarım
39-Çöle İnen Nur
40-Son Devrin Din Mazlumları
41-Öfke ve Hiciv
42-Sabır Taşı
43-Ulu Hakan II.Abdülhamid Han
44-Başbuğ Velilerden 33
45-Çerçeve-II
46-Konuşmalar
47-Rabıta-i Şerife
48-Doğru Yolun Sapık Kolları
49-Başmakalelerim-I
50-Tasavvuf Bahçeleri
51-Çerçeve-III
52-Namık Kemal
53-Hücum Ve Polemik
54-Rapor 1/3
55-Rapor 4/6
56-Rapor 7/9
57-Rapor 10/13
58-Yeniçeri
59-Reşahat
60-Başmakalelerim-II
61-Mektubat
62-Başmakalelerim-III
63-Çerçeve-IV
64-Gönül Nimetleri


Çile


Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde...
Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tulbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı

Ateşten zehrini tattım bu okun,
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al san rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye

Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;
Makânı bir satih, zamanı vehim.
Bütün bir kahinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

.....................................................

Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,
Deliler köyünden bir menzil aşkın,
Her fikir içimde bir çift kelepçe.

Niçin küçülüyor eşya uzakta?
Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?
Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,
Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
Selam sana haşmetli azap;
Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
Ey yedinci gök, esrarını aç!
Annemin duası, düş de perde ol!
Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

Uyku, katillerin bile çeşmesi;
Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
Teselli pınarı, sabır memesi;
Size şerbet, bana kum dolu çanak.

Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
Sırrını ararken patlayan gülle?
Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
Karınca sarayı, kupkuru kelle...

Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,
Mevsimden mevsime girdim böylece.
Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
Fikir çilesinden büyük işkence.

....................................................

Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
Yetişir çektiğim mesafelerden!

Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.
Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
Tutuyor önümde bir mavi ışık.

Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
Bir zehir kıymak gibi, beynimde.

Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
Belâ mimarının seçtiği arsa;
Hayattan muhacir; eşyadan öksüz?

Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
Dev sancılarımın budur kaynağı!

Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

................................................

Gece bir hendeğe düşercesine,
Birden kucağına düştüm gerçeğin.
Sanki erdim çetin bilmecesine,
Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;
Atlas sedirinde mavera dede.
Yandı sırça saray, ilahi yapı,
Binbir avizeyle uçsuz maddede.

Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
İçiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!

Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
Suda ezel fikri, ebed duygusu.

Kaçır beni ahenk, al beni birlik;
Artık barınamam gölge varlıkta.
Ver cüceye, onun olsun şairlik,
Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.

Öteler öteler, gayemin malı;
Mesafe ekinim, zaman madenim.
Gökte saman yolu benim olmalı;
Dipsizlik gölünde, inciler benim.

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, Sonsuza varmak...


Kaldırımlar I


Yürüyorum kimsesiz bir sokak ortasında,
Yürüyorum arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık.
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İncin uykuda bir tek iki yoldaş uyanık.
Biri benim birde serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor,
Sanıyorum her sokak başını kesimiş devler,
Üstüme camlarını hep simsiyah dikiyor.
Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş insanların annesi,
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi,
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir insandır.

Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta.
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum...
Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta,
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum.

Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin,
İki yanımdan aksın bir sel gibi fenerler...
Tak tak ayaksesimi aç köpekler işitsin.
Yolumun zafer takı gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim!
Gündüzler size kalsın verin karanlıkları.
Islak bir yorgan gibi sımsıkı bürüneyim.
Örtün üstüme örtün serin karanlıkları.

Uzanıverse başım taşlara boydan boya,
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya.
Ölse kaldırımların bu kara sevdalı eşi.

Sakarya Türküsü

İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya;
Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.
Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;
Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.
Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir
Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir.
Akışta denetlenmiş, büyük, küçük, kainat;
Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!
Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne,
Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine;
Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.
Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
Rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.
Eyvah, eyvah, Sakaryam, sana mı düştü bu yük?
Bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük!..
Ne ağır imtihandır, başındaki, Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;
Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal.
Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan;
Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan;
Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu an;
Kehkeşanlara kaçmış eski günleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hala çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgar o sedayı: Allah bir!
Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;
Sakarya, kandillere katran döktü geceler.
Vicdan azabına es, kayna kayna Sakarya,
Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!
İnsan üçbeş damla kan, ırmak üçbeş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağını aşsalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!
Sakarya, saf çocuğu, masum Anadolu'nun,
Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!
Sen ve Ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız;
Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!
Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;
Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!
Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz;
Sen kıvrıl, ben gideyim, son Peygamber kılavuz!
Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;
Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Osman Turan

Osman Turan

1914 yılında, Trabzon'un Çaykara kazasının soğanlı köyünde doğdu. Kuranoğlulları adı ile anılar bir aileden gelmektedir. Babası, Birinci Cihan Savaşında Kafkas Cephesinde şehit olan Hasan Ağadır. Osman Turan, ilk okulu Çaykara'da, Liseyi Trabzon ve Ankara'da bitirdi. Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesinden 1940'ta mezun oldu. "On iki Hayvanlı Türk Takvimi" adlı eseriyle doktor oldu. Doktora jürisinin başkanı Prof. Dr. Fuat Köprülü idi. 1944 'de doçentliğe, 1951'de de profesörlüğe yükseldi. 1948'de Paris'te toplanan Şakiyatçılar Kongresine "Selçuklu Türkiye'sinde Toprak Hukuku" adlı tebliği ile katıldı. 1948-1950 yılları arasında Londra ve Paris'te incelemeler yaptı. 1954 yılında Trabzon'dan milletvekili seçildi. Milletvekilliği 27 Mayıs 1960'a kadar sürdü. Yassıada'da 17 ay tutuklu kaldı. Beraat etti. 1964'te Adalet Partisi Genel başkan Yardımcısı seçildi. 19657e tekrar Trabzon'dan milletvekili oldu, 1969'da siyasetten çekildi. 1972'de emekli oldu. 17 Ocak 1978'de öldü.

Prof. Dr. Osman Turan, meslektaşları "Ciddi ilim adamı formasyonu, sağlam karakteri, yüksek medeni cesareti, doğruluğu ve tok sözlülüğü, çok geniş fikri ihata kabiliyeti, Türklükle ilgili geniş ve sağlam bilgisi, muktedir kalemi ile tanınmış bir ilim adamı" olarak tarif ediyorlar.

Dünya çapında bir Selçuklu tarihi mütehassısı olan Prof. Dr. Osman Turan'ın yüzlerce makalesinin dışında şu eserleri vardır:

"On İki Hayvanlı Türk Takvimi (1941), Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti (1965), Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi (iki cilt) (1969), Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi (1973), Selçuklular ve İslamiyet (1971) Türkiye Selçukluları Hakkında Resmi Vesikalar (1958), Selçuklular Zamanında Türkiye (1971), Türkiye'de Manevi Buhran Din ve Laiklik (1964), Türkiye'de Komünizmin Kaynakları (1965) Vatanda Gurbet (1980), Türkiye'de Siyasi Buhranın Kaynakları (1980)"

Prof. Dr. Osman Turan, İngilizce, Fransızcı, Arapça ve Farsça biliyordu.

Türk Ocaklarını Genel merkezinin Ankara'ya nakli üzerine 1959'dan yapılan Kurultayda Genel Başkan oldu. Türk Yurdu Mecmuasını yepyeni bir muhteva ve ruhla çıkardı. Türkiye'nin en çok okunan fikir dergisi yaptı. Yassıadaya sevk edilince bir süre Türk Ocaklarından ayrı kaldı. 1966 da Hamdullah Suphi Tanrıöver'in ölümü üzerine yapılan kurultayda Prof. Dr. Osman Turan'ın Genel Başkanlığı döneminde Türk Ocakları her bakımdan şahsiyetini kazanmış, itibarlı, fikir ve kanaatleri cemiyetin her kesiminde kabul gören bir kuruluş olarak vasıflandırıldı.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Osman Yüksel Serdengeçti

Osman Yüksel Serdengeçti

Hayatı

3 Mayıs 1944 olaylarında adından söz ettiren gazeteci yazar Serdengeçti Akseki'de 1917 yılında doğmuştur. Asıl adı Osman Zeki Yüksel'dir. İlkokulu Akseki'de ortaokulu yatılı öğrenci olarak Antalya'da okudu. Ankara'da Atatürk Lisesini bitirdikten sonra girdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde 2. Sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944'de meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimini yanda bırakmak zorunda kaldı. Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş'le birlikte bir süre tutuklu kaldı. Tekrar öğrenimine devam etmek istediyse de kabul edilmedi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücele hitaben "Yüksek makamın alçak vekiline" sözleriyle başlayan bir dilekçe yazdı. Dilekçeyi verme cesaretini kimse bulamadı, Osman Yüksel yeniden hapishaneye gönderildi. Hapisten çıkınca unvanını aldığı ünlü Serdengeçti Dergisini çıkarmaya başladı. Birçok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazılan nedeniyle hakkında çok sayıda dava açıldı ve sık sık tutuklanıp serbest bırakıldı. "Allah, Vatan, Millet yolunda" cümlesiyle başladığı yazılarında sık kullandığı "Açın kapılan Osman geliyor" sözü tutuklanmalara hazır olduğunun bir kanıtıydı. Serdengeçti dergisi sık kapanması ve çıkan yazılarından dolayı çok sayıda mahkumiyet karan çıkması nedeniyle 33 sayı çıkabilmiştir. (1947 -Şubat 1962) Tek parti yönetiminin İslamiyet ve Müslümanlar üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde gelenleri arasındadır. 1952 yılında Bağrıyanık adlı mizah gazetesi çıkardı. Başlığı altoda "Hak yolunda bağrıyanık yolcular" sözü yer alan bu yayınında da inancının mücadelesini zengin esprilerle dolu yergileriyle sürdürdü. Bir ara politikaya atıldı, Adalet Partisinden Antalya Milletvekili seçilerek, parlamentoda görev yaptı (1965-1969), partisinin politikası ve parti ileri gidenlerine yönelttiği eleştiriler yüzünden Adalet Partisinden ihraç edildi. Sonraki yıllarda mücadelesine yine yayınladığı yazı ve kitaplarla devam etti. Son olarak Yeni İstanbul Gazetesinde "Selam" başlığı altında günlük fıkralar yazdı.

FİKİR VE DÜŞÜNCELERİ

Türk milliyetçilerine fikirleri, mücadelesi ve şahsiyetiyle bayrak olmuş, öncülerdendir. Ömrünü, Türk-İslam ülküsüne hizmetle geçiren inandığı dava ve ülküsü uğruna hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan büyük bir dava adamı, mümtaz bir insandır. Tek parti döneminin Müslümanlar üzerinde uygulamış olduğu her türlü baskı ve zulümlere karşı Atsız, Necip Fazıl gibi dönemin önde gelen şahsiyetleriyle zulme karış direnen yılmaz bir kavga adamıydı. Resmi ideolojinin devlet terörü noktasına varan baskıca uygulamalarına karşı, Müslümanların sesi ve sözcüsü olmuştur.

ESERLERİ

Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar, Gülünç Hakikatler, Ayasofya Davası, Türklüğün Perişan Hali, Mevlana ve Mehmet Akif, Kara Kitap, Radyo Konuşmaları, Müslüman Çocuğun şiir kitabı, eserlerinden bazılarıdır.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
CMKP'ye Katılımı
AP'den ihraç edildikten sonra kendisine kucak açan CKMP'ye 1968 yılının Nisan ayında Türkeş'in de katıldığı bir törenle partiye kaydolacak ve CKMP saflarında milliyetçilik mücadelesini sürdürecekti. Partiye girişi bütün teşkilatlarda milliyetçi, ülkücü çevrelerde büyük bir sevinçle karşılandı. Serdengeçti gibi Türk Milliyetçiliği tarihine mâl olmuş büyük bir mücadele ve dava adamının CKMP 'de yer alması partiye güç katmıştı. CKMP' nin İstanbul İl Merkezi'nde düzenlenen kalabalık bir partili topluğunun iştirak ettiği törende, Serdengeçti'ye Türkeş tarafından parti rozeti takıldı. Daha sonra bir konuşma yapan Türkeş, Serdengeçti'nin vermiş olduğu milliyetçilik mücadelesinden övgüyle bahsederek, "Serdengeçti gibi tavizsiz bir Türk milliyetçisi iman ve gönül adamının CKMP'ye katılması partimize büyük bir güç ve kuvvet vermiştir" diyordu.

Türkeş'ten sonra sözü Serdengeçti alarak CKMP'lilere hitaben şu konuşmayı yaptı:

"Muhterem Arkadaşlar;

Ben, öteden beri parti ve patırtılardan hoşlanmayan bir adamım. Parti denilince içimden bir şey kopar, bir şey parçalanır...

Ben CKMP'yi bir parti olmaktan ziyade, bir dostlar, arkadaşlar meclisi, bir İman ve fikir ocağı kabul ediyorum. Aranıza bu duygularla katılmış bulunuyorum. Hepinizi saygı ve sevgi ile selamlarım... Aziz

Arkadaşlarım:

Tarih boyunca, büyük milletimiz birçok buhranlı devirler yaşamış, badireler atlatmıştır. Fakat öyle sanıyorum ki, bugün içinde bulunduğumuz şartlar daha ağır, tehlikeler daha vahimdir. Eskiden, düşman karşımızda idi. Biz onu görüyor, biliyorduk. Düşman, bugün içimize girmiştir. Okullarımıza, üniversitelerimize, her türlü teşekküllerimize, hatta aile yuvalarımıza kadar girmiştir. Demokrasi, inkılapçılık, sosyalizm kılığına bürünerek, suret-i Hak'-tan görünerek girmiştir. Bugün vatanımız bir uçtan bir uca, türlü tahrik ve tahrip merkezlerinin tesiri altındadır. Sağ-sol, ilerici-gerici, zengin-fakir, sünni-alevi, Türk-Kürt sloganlarıyla birlik ve beraberliğimiz parçalanmakta, perde arkasındaki kötü niyetler, şer kuvvetler, bu ayrılık ve nifakı teşvik ve tahrik etmektedirler. Milletin oyları ile iktidara gelen iktidarsız iktidarcılar, bu vaziyet karşısında şaşkın, düşkün, perişan bir haldedirler. AP maalesef bir iktidar partisi değildir. AP bir çoğunluk, yığın partisidir. Sandıktan çıktıkları milleti usandırmamak bir iktidarın en önde gelen vazifesidir.

Muhterem Arkadaşlarım:

Ezbere konuşmuyorum. Ben onların arasından, ben onların içinden geliyorum. Onların ne yaptıklarını biliyorum. Onlar suyu bulandırdılar, onlar milleti dolandırdılar.

Üç senedir mecliste bulunuyorum. Gördüğüm manzara kısaca şudur: Bir tarafta Süleyman beyin deynekçileri. parmakçıları... Her şeye parmak kaldıranlar, diğer tarafta mukaddesata saldıranlar... Sol ekip: Her şeye parmak atanlar. Biri parmak kaldırıyor, biri parmak atıyor. Fakat yaranın üzerine parmak basan yok!

İşte biz, Türk Milliyetçileri, bu mukaddes çatının altında toplananlar, şahadet parmağımızı bu yaranın üstüne basıyoruz.

Arkadaşlar, Türk Milleti bir kurtarıcı bekliyor. Miller, bugün buhranlar, hüsranlar içinde çalkalanmaktadır. Biz, bu topraklar için, Malazgirt'ten bu yana kaç nesli birden harcamışız. Bir şehitler diyarı olan topraklar üzerinde. Bu topraklar için toprağa düşenlerin çocukları perişan, bakımsız, huzursuz bir haldedir.

Başbakan istediği kadar, temel ata dursun, Türkiye, Türk cemiyeti bugün temelinden sarsılmaktadır. Memlekette bir damla huzur kalmamıştır. Talebe yurtlarında bu milletin istikbalini ellerinde tutacak olan gençler, aynı toprağın çocukları birbirlerine saldırmakta, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Bir suru izmlerin peşine takılı gençler, insanlar, fikri kurşunla susturmaya kadar işi götürmüşlerdir. Ama bugün iyice anlaşılmıştır ki bu memleketi inanmış, idealist, dinamik bir kadro kurtarabilir. Bu kadro CKMP kadrosudur. Bu milleti, ALLAH - Millet - Vatan yolunda yürüyenler bu uğurda anadan, babadan, yardan, serden geçmeğe hazır olanlar kurtarabilir.

Aziz kardeşlerim, Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de "İnanıyorsanız mutlaka üstünsünüz" buyuruyor. Biz inanıyoruz. O'na inanıyoruz. Hiç Ölmeyene, bitmeyene, tükenmeyene, ebedi olana inanıyoruz. Her türlü ikilikten ve nifaktan uzağız. BİZ , TANRI DAĞI KADAR TÜRK, HİRA DAĞI KADAR MÜSLÜMANIZ,

Varlığımızın, birliğimizin esası bu iki temel üzerinde yükseliyor.
Kardeşlerim;
İktisadi kalkınma: Evet...
Hayat seviyesi: Evet...
Barajlar, garajlar: Evet...

Bunların hepsi lazım. Fakat bize her şeyden evvel iman barajları lazım...

Kafalarının içinde sudan başka bir şey olmayan, sudan gelme, sudan adamlar bunu anlamıyorlar. Bir ayaklarını Hacı Bayram'a, bir ayaklarını Moskova'ya basarak milleti aldatmak isteyenlerin sonlan hüsrandır. Bir gün gelecek aklananlar uyanacak, aldatanlar cezalarını göreceklerdir.

Aziz arkadaşlarım; Biz bu vatanı, sıra dağları, uçsuz bucaksız ovalan, engin denizleri ile taze bir heyecan tufanı ile yeniden fethedeceğiz. Yeni bir "Basü badel mevt" olacaktır. Bunu imanlı bağırlar, dik seciyeler, eğilmeyen başlar, bu arkadaşlar, bu aslanlar yapacaktır. Bugün onların olabilir, yarınlar bizimdir.

Hepinizi tekrar sevgi ve saygı ile selamlarım."
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Serdengeçti'nin Şehit Süleyman Özmen'in Ardından Yazmış Olduğu Şiir
1969 seçimlerinde milletvekili seçilemedi ama aktif siyasi hayata ve yazılarına devam etti. İdeolojik çatışmalarının yeni başladığı, komünist sol terörün azgınlaştığı, terör ortamında ülkücü gençliğin küfre karşı mücadelesinde hep yanındaydı. Ülkü Ocakları'nın düzenlemiş olduğu mitinglerde, konferanslarda, seminerlerde baş konuşmacılardan biriydi. Nerede Ülkü Ocakları'nın bir faaliyeti varsa Serdengeçti oradaydı. Ülkücü gençleri çok seven Serdengeçti, 21 Mart 1970 tarihinde komünistler tarafından şehit edilen Süleyman Özmen'in şehadetî üzerine, Miîli Hareket Dergisi'nin 1970 yılının Nisan ayında 45. sayısında yayınlanan şiirde, duygularını şöyle ifade ediyordu:

"BİR ŞEHİDİN ARDINDAN

Ey kurşunlarla yerlere serilen
Al bayraklara sarılan yiğit!
Eyşehitoğlu şehit!

Ömrünün baharında,
Şehitler diyarında
Bir bahar sabahı
Zikrederken Allah 'ı
Namertler sana,
Pusu kurdular...
Seni kahpece arkadan
Vurdular
Bir bahar sabahı...

Açmamıştı henüz yurt çiçekleri
Vatan gülleri.
Vurdular seni, vurdular
Moskof dölleri...

Namert kurşunlarla yerlere serilen
Ey al bayraklara sarılan yiğit!
Ey şehit oğlu şehit!

Her gün sosyal - itler
Ürüyorlar.
Rüyalarında Barzani'yi görüyorlar.
Kan döküyorlar
Vatan çocuklarının
Tırnaklarını söküyorlar.

Sıkılmış yumruk ar.
Sıkılmış dişler.
Evet bütün bu işler
Türkiye 'de oluyor.
Türkiye'de Türkler
Öldürülüyor, ölüyor..

Nerde hükümet,
Nerde kanun,
Nerde adalet,
Rezalet, rezalet, rezalet.'..
Amma bu millet düşmanı tanırsa,
Bir şahlanırsa,
Bu sosyal - itleri,
Para ile satılmış parazitleri
Bir anda boğar...
Bu işler böyle gitmez kardaşım
Yarın ufuklardan, güneşler doğar!..
Ey cepleri rubleli,
Moskova kıbleli kızıl, rezil.
Nasıl olsa bu millet sizleri haklar
Alçaklar, haklar...
Sen rahat uyu yiğidim
Arslan şehidim.
Rahat uyu..."
 

lordvider

Forum Kalfası
Osman Yüksel Serdengeçti

Hayatı

3 Mayıs 1944 olaylarında adından söz ettiren gazeteci yazar Serdengeçti Akseki'de 1917 yılında doğmuştur. Asıl adı Osman Zeki Yüksel'dir. İlkokulu Akseki'de ortaokulu yatılı öğrenci olarak Antalya'da okudu. Ankara'da Atatürk Lisesini bitirdikten sonra girdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde 2. Sınıf öğrencisi iken Mayıs 1944'de meydana gelen olaylara karıştığı için öğrenimini yanda bırakmak zorunda kaldı. Nihal Atsız ve Alparslan Türkeş'le birlikte bir süre tutuklu kaldı. Tekrar öğrenimine devam etmek istediyse de kabul edilmedi. Bunun üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücele hitaben "Yüksek makamın alçak vekiline" sözleriyle başlayan bir dilekçe yazdı. Dilekçeyi verme cesaretini kimse bulamadı, Osman Yüksel yeniden hapishaneye gönderildi. Hapisten çıkınca unvanını aldığı ünlü Serdengeçti Dergisini çıkarmaya başladı. Birçok sayısı toplatılan bu dergide çıkan yazılan nedeniyle hakkında çok sayıda dava açıldı ve sık sık tutuklanıp serbest bırakıldı. "Allah, Vatan, Millet yolunda" cümlesiyle başladığı yazılarında sık kullandığı "Açın kapılan Osman geliyor" sözü tutuklanmalara hazır olduğunun bir kanıtıydı. Serdengeçti dergisi sık kapanması ve çıkan yazılarından dolayı çok sayıda mahkumiyet karan çıkması nedeniyle 33 sayı çıkabilmiştir. (1947 -Şubat 1962) Tek parti yönetiminin İslamiyet ve Müslümanlar üzerindeki ağır baskılarını protesto eden aydınların önde gelenleri arasındadır. 1952 yılında Bağrıyanık adlı mizah gazetesi çıkardı. Başlığı altoda "Hak yolunda bağrıyanık yolcular" sözü yer alan bu yayınında da inancının mücadelesini zengin esprilerle dolu yergileriyle sürdürdü. Bir ara politikaya atıldı, Adalet Partisinden Antalya Milletvekili seçilerek, parlamentoda görev yaptı (1965-1969), partisinin politikası ve parti ileri gidenlerine yönelttiği eleştiriler yüzünden Adalet Partisinden ihraç edildi. Sonraki yıllarda mücadelesine yine yayınladığı yazı ve kitaplarla devam etti. Son olarak Yeni İstanbul Gazetesinde "Selam" başlığı altında günlük fıkralar yazdı.

FİKİR VE DÜŞÜNCELERİ

Türk milliyetçilerine fikirleri, mücadelesi ve şahsiyetiyle bayrak olmuş, öncülerdendir. Ömrünü, Türk-İslam ülküsüne hizmetle geçiren inandığı dava ve ülküsü uğruna hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan büyük bir dava adamı, mümtaz bir insandır. Tek parti döneminin Müslümanlar üzerinde uygulamış olduğu her türlü baskı ve zulümlere karşı Atsız, Necip Fazıl gibi dönemin önde gelen şahsiyetleriyle zulme karış direnen yılmaz bir kavga adamıydı. Resmi ideolojinin devlet terörü noktasına varan baskıca uygulamalarına karşı, Müslümanların sesi ve sözcüsü olmuştur.

ESERLERİ

Mabetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar, Gülünç Hakikatler, Ayasofya Davası, Türklüğün Perişan Hali, Mevlana ve Mehmet Akif, Kara Kitap, Radyo Konuşmaları, Müslüman Çocuğun şiir kitabı, eserlerinden bazılarıdır.
Onunla aynı fakültede de okumak, farklı zamanlarda onunla aynı nedenlerle aynı fakülteyi aynı sınıfta yarıda bırakmak ...


alpi_09 hoşgeldin
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Seyyid Ahmed Arvasi

Seyyid Ahmed Arvasi

S. Arvasi ve Türk Milliyetçiliği

15 Şubat 1932 Pazartesi günü Ağrı ilinin Doğubayazıt İlçesinde doğan Seyyid Ahmed Arvasî, ailece Van'ın Müküs (Bahçesaray) ilçesine bağlı, Arvas (Doğanyayla) köyündendir. Babası Gümrük Müdürlüğü'nden emekli Abdulhakim Efendi, annesi Cevahir Hamm'dır.

Ailenin altı çocuğundan birincisi olan S.Ahmed Arvasî, ilk öğrenimini Van'da başlayıp Doğubayazıt'ta tamamlamıştır. Orta okulu Erzurum'da bitiren Arvasî, lise öğrenimine Erzurum Erkek Öğretmen okulu'nda başladı, Erciş Öğretmen Okulu'nda bitirdi. 1952 yılında Konya'nın Doğanbeyli Nahiyesi'de ilkokul öğretmeni olarak göreve başladı. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevini sürdüren Arvasî, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Pedegoji Bölümünü 1958 yılında tamamlayarak çeşitli eğitim enstitülerinde pedegoji öğretmenliği yaptı. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nden 24 arkadaşıyla birlikte siyasi amaçlar için sürgün edilen Arvasi 1979 yılında emekli olmak zorunda kaldı. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi Olağan Kongresi'nde Genel İdare Kurulu Üyesi sıfatıyla aktif siyasete atıldı.

12 Eylül 1980 ihtilalinde Mamak zindanlarında çile dolduran S. Ahmed Arvasî ilk kalp krizini burada geçirdi. Daha sonra bu olayı Alparslan Türkeş şöyle anlatıyor: "Tutukevinde geçirdiği kalp rahatsızlığı dolayısıyla Ankara mevki hastanesi'ne kaldırıldı. O gün, daha dün gibi hatırımdadır. Görevliler kendisini hastaneye gitmesi için aşağıya indirdiler. Biz, yukarıda kalmıştık. Odamın penceresinden dış kapının açıldığı merdivenleri görebiliyordum. Arvasî hocamızı hastaneye götürecek cankurtaran henüz gelmemişti. Ayakta bekleyecek hali yoktu, bitkin bir vaziyette taş merdivenlere oturarak cankurtaranın gelmesini bekledi. Yukarıdan askerlere seslendim. Bir binbaşı çıktı. Kendisine Arvasî Bey'in rahatsız olduğunu, bir sandalye getirilmesi için emir buyurulmasını rica ettim. Bu ricamdan sonra bir sandalye getirdiler. Daha sonra cankurtaran geldi ve uzaktan birbirimize el sallayarak ayrıldık, vedâlaştık."

Bu tarihten sonra da inandığı ve uğruna bağım koyduğu Türk-İslâm dâvasını insanlarımıza anlatmayı sürdüren S. Ahmed Arvasî 31 Aralık 1988 tarihinde daktilosunun bağında iken Hakk'a yürüdü.

Kısaca hayat hikayesini anlattığımız S. Ahmed Arvasî'nin verdiği kutsal milli mücadeleyi ve geride bıraktığı ciltler dolusu eserlerini aktarmak ve anlatmak bu kısa makalede, hiç de kolay değildir. Yine de onun büyük bir içtenlikle son nefesine kadar tavizsiz bir şekilde savunduğu Türk-İslâm Ülküsüdavasına rengini veren temel düşüncelerine ana başlıklar halinde değinmeye çalışalım.

O Bir Türk Milliyetçisi İdi

Seyyid, yani Hz. Muhammed (s.a.v)'in soyundan olması nedeniyle ecdadı aslen Arap olan Arvasî'nin, kaynağını Türk-İslâm Ülküsü'nden alan bir Türk milliyetçisi olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Böyle bir şuurlanmanın altında yatan olgun idrâk gücü onun ailesinden gelen Muhammedi asaletten kaynaklansa gerektir. Bu asaletin nurlu izlerini şu tarihi olayda bulmak mümkündür: Osmanlı'nın dağılma döneminde, müritleriyle birlikte Suriye üzerinden Arabistan'a giden Abdulhakim Arvasî'ye oranın ileri gelenleri, kendisine medrese yapacaklarını ve her türlü imkânı sağlayacaklarını taahhüt ederek Arabistan'da kalmasını istemişlerdi. "Osmanlı zâten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır." denilince, Abdulhakim Arvasî Hazretlerinin sinirlenip: "Dünyada iki Türk kalsa birisi benim" diyerek, ömrünün sonuna kadar Müslüman Türk'ün dâvasına sahip çıkacağını ifâde etmesi dikkate şayandır."

Böyle soylu bir ailenin çocuğu olan S. Ahmed Arvasî kendisini şöyle tanımlıyor:

"Ben, İslâm imân ve ahlâkına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâm'ı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim.

İnanıyorum ki, hem Türk, hem müslüman olmak, hem de muasır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim.

S. Ahmed Arvasî bazı sözde İslamcılar gibi Türk tarihinin sâdece son bin yılını kabul edip geri kalan binlerce yılık islâm öncesi mazimizi kör bir taassuba kapılıp reddetmedi. O şuurlu bir Türk milliyetçisi olduğu için Türk töresini, Türklüğün sembolü Bozkurt'u hiç bir ön yargıya kapılmadan kabul ve tasdik etmiş, her fikir ve fiili islâmi süzgeçten geçirerek her şeyi yerli yerine oturmasını bilmiştir. Bu konularda o şunları söylemektedir:

"...Kısaca belirtirsek, Türk milleti, geniş bir tarihi tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine sahip bulunmakla "milli töresini" bu güçlü zemin üzerinde kurmuş bulunmaktadır. Türk töresi, âlemşümul ahlâkî ideâlleri bünyesinde toplayan "pratik bir ahlâk ve hukuk nizamı" durumundadır. Hele, en az bin yıldan beri İslâm'ın şanlı aydınlığında yıkanan, olgunlaşan ve arman Türk töresi, bütün insanlığı mutluluğa çıkaracak 'âlemşümul' bir nizam durumuna gelmiş bulunmaktadır."

"Hiç bir zaman Türk'ün totemi olmamış olan Bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir" diyen Arvasî Türk milliyetçiliğini "ırkçı" olmakla suçlayan câhillere şöyle seslenir:

"Türk milliyetçiliği, politikasını biyolojik ırkçılık üzerine kurmayı reddetmekle beraber, içtimaî ırk gerçeğini inkâr ve ihmâl etmemelidir.

İçtimaî ırk, biyolojinin konusu değildir, sosyolojinin konusudur. Bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin, sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur. Ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun ve kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. Zâten biyolojik verasetin yanında, ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı ve ortak mücâdeleler, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhî, hem de fizik bakımından bir birine yaklaştırır." (...)

"Kimse biyolojik verasetini tâyin irâdesine sahip değildir. Ama içtimaî ırk tercihe açıktır. Aynı tarihe, aynı kültüre, aynı din ve ülküye sahip olan insanlar arasında kan ve soy birliği şuurunun güçlenmesine yol açar." (...) " Türk milliyetçisi, Türk içtimaî ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailelerini de bu espiri içinde kurmaya çalışır. Kozmopolitlikten hoşlanmaz. Bununla beraber, başka içtimaî ırkları da Allah'ın bir âyeti olarak değerlendirir."

Türk milletinin kurtuluşunu ve ayağa kalkarak İslâm'ın sancaktarlığını yapmasını, tekrar Nizâm-ı Alem'i gerçekleştirmesini Türk-İslâm Ülküsü'nde gören S.Ahmed Arvasî Türk milliyetçilerinin bu doğrultuda öncelikli olarak yapmaları gerekenleri "Neden Türk-İslâm Ülküsü" başlıklı yazısında şöyle açıklıyor:

"Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de, 'Türk-İslâm Ülküsü'ne bağlanmayı savunuyoruz?

Biz iddia ediyoruz ki, emperyalizm, Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan çocuklarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da bir birine düşürmeyi planlamaktadır. (...) " Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Meselâ, sanki bir insan, hem dindar, hem milliyetçi, hem medeniyetçi olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan çatışan güçler meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca plânlarlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli veya yüz yıl geçmesi gerekiyor." (...) " O hâlde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sunî olarak güya Türkçü ve güya İslamcı cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman Türk olarak ve tarihine yaraşır biçimde çıkmalıdır.

Bunun için, Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk-İslâm Ülküsü'ne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslâm aşk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmiyet'i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, dünya Türklüğü'nün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olamaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çâremiz yok.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Çeliğe Su Veren Adam: Seyyid Ahmed Arvasi
Kâzım ÜTÜK

"Demir tavında dövülür", "Herkes kaşık yapabilir mi ama sadece ustası sapını tam ortasına getirebilir." Bu ve benzeri halk değişlerinde verilmek istenen mesaj emanetin ehline verilmesinin ve yapılması gereken işi zamanında, zemininde ve kıvamında yapmanın başarı için gerekli bir ön koşul olduğu gerçeğidir.

İnanç ve fikir sahasında şok edici kaosların yaşandığı 12 Eylül 1980 öncesinde Türk gençliğinin kafasında ve gönlünde öz ve biçim kazanmaya başlayan Türk milliyetçiliği fikrinin İslâmî bir ruh kazanmasında birinci derecede rol oynayan insanların başında rahmetli S. Ahmed Arvasî gelir. O, rahmetli Alparslan Türkeş'in Ülkü Ocağında cürufundan temizlenip Türklük kalıbına döktüğü olayların sıcaklığında akkorlaşıp tavında dövülerek şekillendiği ve adına Ülkücü Gençlik denilen "ipeğe sarılmış çeliğe" zamanında su veren büyük bir mütefekkir ve şuurlu bir Türk milliyetçisidir.

Türk-İslâm ülküsünün yiğit savaşçısı, Allah yolunun iman, aşk ve aksiyon adamı S Ahmed Arvasî'yi biraz yakından tanımaya çalışalım.

S. Arvasî ve Türk Milliyetçiliği:

15 Şubat l932 Pazartesi günü Ağrı ilinin Doğubeyazıt ilçesinde doğan Seyyid Ahmed Arvasî, ailece Van'ın Müküs (Bahçesaray) ilçesine bağlı, Arvas (Doğanyayla) köyündendir. Babası Gümrük Müdürlüğünden emekli Abdulhakimi Efendi, annesi Cevahir Hanımdır...

Ailenin altı çocuğundan beşincisi olan S.Ahmed Arvasî ilk öğrenimine Van'da başlayıp Doğubeyazit'ta tamamlamıştır. Orta okulu Erzurum'da bitiren Arvasî, lise öğrenimine Erzurum Erkek Öğretmen Okulunda başladı, Erciş Öğretmen Okulunda bitirdi. 1952 yılında Konya'nın Doğanbeyli Nahiyesinde ilkokul öğretmeni olarak göreve başladı. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik görevini sürdüren Arvasî, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü, Pedagoji Bölümünü 1958 yılında tamamlayarak çeşitli Eğitim Enstitülerinde Pedagoji öğretmenliği yaptı. 1978 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünden 24 arkadaşıyla birlikte siyasi amaçlar için sürgün edilen Arvasî, l979 yılında emekli olmak zorunda kaldı. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi Olağan Kongresinde Genel İdare Kurulu Üyesi sıfatıyla aktif siyasete atıldı.

12 Eylül 1980 ihtilalinde Mamak zindanlarında çile dolduran S. Ahmed Arvasî ilk kalp krizini burada geçirdi. Daha sonra bu olayı Alparsan Türkeş şöyle anlatıyor; "Tutukevinde geçirdiği kalp rahatsızlığı dolayısıyla Ankara Mevki Hastanesine kaldırıldı. O gün daha dün gibi hatırımdadır. Görevliler kendisini hastaneye gitmesi için aşağıya irdirdiler. Biz, yukarıda kalmıştık. Odamın penceresinden dış kapının açıldığı merdivenleri görebiliyordum. Arvasî hocamızı hastaneye götürecek cankurtaran henüz gelmemişti. Ayakta bekleyecek hali yoktu. Bitkin bir vaziyette taş merdivenlere oturarak cankurtaranın gelmesini bekledi. Yukarıdan askere seslendim. Bir binbaşı çıktı. Kendisine Arvasî Beyin rahatsız olduğunu, bir sandalye getirilmesi için emir buyrulmasını rica ettim. Bu ricamdan sonra sandalye getirdiler. Daha sonra cankurtaran geldi ve uzaktan birbirimize el sallayarak ayrıldık, vedâlaştık2.

Bu tarihten sonra da inandığı ve uğruna başını koyduğu Türk-İslâm dâvâsını insanlarımıza anlatmayı sürdüren S. Ahmed Arvasî, 31 aralık 1988 tarihinde daktilosunun başında iken Hakka yürüdü.

Kısaca hayat hikayesini anlattığımız S. Ahmed Arvasî'nin verdiği kutsal millî mücadeleyi ve geride bıraktığı ciltler dolusu eserlerini aktarmak ve anlatmak bu kısa makalede hiç de kolay değildir. Yine de onun büyük bir içtenlikle son nefesine kadar tavizsiz bir şekilde savunduğu Türk-İslâm Ülküsü davasına rengini veren temel düşüncelerine ana başlıklar halinde değinmeye çalışalım.

O Bir Türk Milliyetçisi İdi

Seyyid, Hz. Muhammed (s.a.v)'in soyundan olması nedeniyle ecdadı aslen Arap olan Arvasî'nin kaynağını Türk-İslâm ülküsünden alan bir Türk milliyetçi olması üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Böyle bir şuurlanmanın altında yatan olgun idrâk gücü onun ailesinden gelen Muhammedî asaletten kaynaklansa gerektir- Bu asaletin nurlu izlerini şu tarihi olayda bulmak mümkündür: "Osmanlı'nın dağılma döneminde, müritleriyle birlikte Suriye üzerinden Arabistan'a giden Abdulhakim Arvasî'ye oranın ileri gelenleri, kendisine medrese yapacaklarını ve her türlü imkanı sağlayacaklarını taahhüt ederek Arabistan'da kalmasını istemişlerdi. "Osmanlı zaten öldü, Türk diye bir şey kalmamıştır" denilince. Abdulhakim Arvasî hazretleri sinirlenip: "Dünyada iki Türk kalsa birisi benim" diyerek, ömrünün sonuna kadar Müslüman Türkün davasına sahip çıkacağını ifade etmesi dikkate şâyandır."3

Böyle soylu bir ailenin çocuğu olan S. Ahmed Arvasî kendisini şöyle tanımlıyor:

"Ben, İslâm iman ve ahlakına göre yaşamayı en büyük saadet bilen, büyük Türk milletini iki cihanda aziz ve mesut görmek isteyen ve böylece İslâmı gaye edinen Türk milliyetçiliği şuuruna sahibim."

İnanıyorum ki hem Türk hem Müslüman olmak hem de muassır dünyaya öncülük etmek mümkündür. Ecdadımız bütün tarihleri boyunca bunu denediler ve başarılı oldular. O halde bizler niye bu tarihi misyonumuzu yerine getirmeyelim .

S. Ahmed Arvasî bazı sözde İslâmcılar gibi Türk tarihinin sadece son bin yılını kabul edip geri kalan binlerce yıllık İslâm öncesi mazimizi kör bir taassuba kapılıp reddetmedi. O şuurlu bir Türk milliyetçisi olduğu için Türk töresini, Türklüğün sembolü Bozkurtu hiç bir ön yargıya kapılmadan kabul ve tasdik etmiş, her fikir ve fiili İslâmi süzgeçten geçirerek her şeyi yerli yerine oturtmasını bilmiştir. Bu konularda o şunları söylemektedir.

"... Kısaca belirtirsek,Türk milleti, geniş bir tarihi tecrübeye, büyük ve zengin bir kültür hazinesine sahip bulunmakla 'millî töresini' bu güçlü zemin üzerinde kurmuş bulunmaktadır. Türk töresi, alemşümul ahlâkî idealleri bünyesinde toplayan 'pratik bir ahlak ve hukuk nizamı' durumundadır. Hele, en az bin yıldan beri İslâmın şanlı aydınlığında yıkanan, olgunlaşan ve arınan Türk töresi, bütün insanlığı mutluluğa çıkaracak 'alemşümul' bir nizam durumuna gelmiş bulunmaktadır."

"Hiç bir zaman Türkün totemi olmamış olan Bozkurt, coğrafyamızın kültürümüze kazandırdığı bir motiftir" diyen
Arvasî Türk milliyetçiliğini "ırkçı" olmakla suçlayan cahillere şöyle seslenir :

"Türk milliyetçiliği, politikasını biyolojik ırkçılık üzerine kurmayı reddetmekle beraber içtimai ırk gerçeğini inkar ve ihmal etmemelidir.

İçtimai ırk biyolojinin konusu değildir, sosyolojinin konusudur. Bir milleti teşkil eden fertlerin, ailelerin sınıf ve tabakaların soy birliği şuurudur.

Ortak bir şuur tarzında beliren mensubiyet duygusunun ve kan birliği şuuru biçiminde duyulmasıdır. Zaten biyolojik verasetin yanında, ortak kültür, ortak coğrafya, ortak hayat tarzı hayat tarzı ve ortak mücadelelerle, bir milletin fert ve tabakalarını hem ruhî, hem de fizik bakımından biri birine yapıştırır." (...)

"Kimse biyolojik verasetini tayin iradesine sahip değildir. Ama içtimaî ırk tercihe açıktır. Aynı tarihe, aynı kültüre, aynı din ve ülküye sahip olan insanlar arasında kan ve soy birliği şuurunun güçlenmesine yol açar." (...) "Türk milliyetçisi, Türk içtimaî ırkını benimser, sever ve sevdirirken ailelerini de bu espri içinde kurmaya çalışır. Kozmopolitiklikten hoşlanmaz. Bununla beraber, başka içtimai ırkları da Allah'ın bir ayeti olarak değerlendirir."

Türk milletinin kuruluşunu ve ayağa kalkarak İslâmın sancaktarlığını yapmasını tekrar Nizâm-ı Alemi gerçekleştirmesi Türk İslâm ülküsünü de gören S. Ahmed Arvasî Türk milliyetçilerinin bu doğrultuda öncelikli olarak yapmaları gerekenleri "Neden Türk İslâm Ülküsü" başlıklı yazısında şöyle açıklıyor :

"Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de Türk-İslâm ülküsüne bağlanmayı savunuyorsunuz ?

Biz iddia ediyoruz ki, emperyalizm, Türk ve İslâm dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile vatan çocuklarını din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planlamaktadır."(...)

"Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Mesela, sanki bir insan, hem dindar, hem milliyetçi, hem medeniyetçi olmazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan çatışan güçler meydana getirir. Bu oyunları, o kadar ustaca planlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden 50 veya 100 yıl geçmesi gerekiyor." (...)
"O halde, Türk milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu bozmak olmalıdır. Bu ülkede, suni olarak gûya Türkçü ve gûya İslâmcı cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına bir Müslüman
Türk olarak ve tarihine yakışır biçimde çıkmalıdır.

Bunun için, Türk-İslâm kültürüne, Türk-İslâm medeniyetine, Türk- İslâm ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslâm aşk ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslâmîyeti ruhu bilen milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemiyle çırpınan, dünya Türklüğünün, İslâm dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka bir çaremiz yoktur. S.Ahmed Arvasî, kaynağını Türk-İslâm ülküsünden alan, temel gayesi Türk milletini ebedi bekasını sağlamak, orta gayesi Türkün İslâmın sancaktarlığını yapmasını temin etmek, üst gayesi ise, bütün insanlığı Nizam-ı Alem ülküsü çerçevesinde toplayarak, insanlığın huzur ve barışını sağlamak olan Türk milliyetçiliği hareketini şu temel prensiplere dayalı olarak yapılanması ve yönlendirilmesi gerektiğini ifade eder:

1) Türk milliyetçiliği, partiler, sınıflar ve zümreler üstü bir harekettir. Ancak milliyetçilik, siyasi olsun veya olmasın, bütün meşru kuruluşlara biçim ve damgasını basar. Türk milliyetçiliği kendine dost olan bütün hareket ve kuruluşları dost, kendine düşman olan bütün hareket ve kuruluşları düşman bilir.

2) Her millet milliyetçidir ve milliyetçi kadrolarla ve programlarla yönetilmelidir. Millî şuurdan yoksun kadrolara, milleti teslim etmek ihanettir. Millete inanamayanlar millet idaresine talip olamazlar. Devlet adamının vazgeçilmez özelliği "milliyetçi olmasıdır"

3) Milliyetçilik, kadro ve programı ile daima iktidarda olmalıdır. Milliyetçi kadro ve programları iktidardan uzaklaştıran, onların yerine sınıfçı, bölgesi, bölücü, kadro ve programları geçirenler, ya sinsi yabancılardır, ya da milletine yabacılaştırılmış kişi ve kadrolardır.

4) Milliyetçi, barışta barışın, savaşta savaşın konularına göre mücadele der. Düşman ister dışta, ister içte olsun fark etmez.

5) Milliyetçilik bir milletin kendi düşmanlarına karşı sürdürdüğü sosyal, kültürel, ekonomik ve politik bağımsızlık savaşı, kendini dış ve iç sömürüye koruma şuur ve çabasıdır. Yani milletlerin var olmak ve yaşama savaşıdır. Meşru bir hak ve şuurdur.

6) Milliyetçilik, hiçbir zümrenin inhisarında değildir. O, milli tarihin milli kültürün ve milli ülkülerin çizdiği zaruri bir yoldur. Üstelik millet milliyetçisini tanır.

7) Milliyetçiliğin sahibi millettir. Milletin vicdanına aykırı, milli tarihe, milli kültüre ve milli ülkülere ters düşen tarihler ve tutuşlar milliyetçilik olamaz.

8) Şahıs ve zümre milliyetçiliği olamaz. Milliyetçiliğimizin tek bir adı vardır : "Türk milliyetçiliği" Bunun yerine başka terim ve ifadeler koyanlar veya koymak isteyenler bizi yanıltmak isteyen art niyetli kişi ve zümrelerdir. Çağdaş Türk-İslâm ülküsü kavramı, Türk milliyetçiliğinin programını özetleyen "doktriner" bir ifadedir.

9) Türk milliyetçisinin gerçek "amblemi" ay-yıldızlı al bayrağıdır. Ancak, Türk tarihi ve destanından süzülüp gelen motifler ve renkler, milli bayrağımızın gölgesinde ve onu gölgelemeden, rozet ve flâma halinde taşınabilir.

10) Türk milliyetçiliği, gâye, prensip, strateji ve programı itibarıyla ahenkli bir bütünlük içindedir. Aksiyon bu bütünlüğü bozamaz Ancak zamana zemine ve şartlara göre "esneklik gösterir.

11) Türk milliyetçiliği, sadece sosyal bir vakıa olarak kalamaz tezlerini ve antitezlerini ortaya koyarak, şartların gerektirdiği tarzda teşkilatlanmak ve kadrolaşmak zorundadır. Bu kadro ve teşkilat devletin ve milletin bütünlüğüne kavrama hedefine yönelik , "bir çekirdek" etrafında gittikçe genişleyen bir oluş halinde bulunmak demektir.

12) Türk ordusu milli tarihimiz içinden süzülüp gelen milli imanımızın aşkımızın aksiyon ve disiplinimizin,çağdaş eğitim politika, teknik ve silahlarla mücehhez savaş gücüdür. Türk milliyetçiliğinin en güçlü teminatıdır. Bir "ordu-millet" olan Türkün ta kendisidir. Ordu sevgisi Türk milliyetçisini, vazgeçemeyeceği bir özelliğidir. Türk ordusuna düşmanlık besleyenler,yabancı ordulara özlem duyan hainlerdir8.

Ülkücü gençlik ve Ahmed Arvasî İslâmi atmosferin yoğun olmadığı bir toplumsal çerçevede yetişen 1970 yıllarının gençliğine İslâmi mesajları "Cuma hutbesinde vaaz veren hocanın metoduyla" vermek, çoğunlukla ters etki yapıyordu. O dönemlerde özellikle belli bir eğitim almış kişilerin namaz kılması, camiye gidip cemaate katılması, hatta biraz yüksek sesle besmele çekmesi görülmüş duyulmuş bir şey değildi ve ayıptı. O zamanlar liselerde, üniversitelerde ve aydın çevrelerde daha çok ideolojik söylemler ve eylemler rağbette idi. Böyle ortamlarda yetişen gençlere, bunlar milliyetçi de olsalar doğrudan İslâmı tebliğ etmek hiç de doğru bir yöntem değildi. Gerektiği gibi bir İslâmi eğitimle yetişen az sayıdaki küçük ve etkisiz bir kesim de zaten kendilerini dar ve kapalı bir cemaat adacığına hapsetmişlerdi. Her ne kadar bunların bir kısmı, olayların henüz tırmanmadığı risksiz dönemlerde yüksek sesle adeta yarın savaşa gireceklermiş gibi cihat çağrısı yapmış olsalar da mücadelenin bir can pazarına dönüştüğü ileri aşamalarda birden bire ortadan kaybolmuşlardı. Meydanlarda
sadece Komünistler ile Ülkücüler kalmıştı.

Soğuk savaş döneminde iki kutuplu dünyasının en sıcak cephe ülkesi olan Türkiye'de ideolojik mücadelenin iyice kızıştığı ve kanlı bir çıkmaz sokağa yönlendirdiği1970li yılların ikinci yarısında ülkeyi kızıl emperyalizme karşı savunma mücadelesi veren Ülkücü hareket, her gün onlarca mensubunu kara toprağın bağrına vermeye başlamıştı. Genellikle "câmi" cemaatinin dışındaki toplum kesimlerinden gelen ülkücü geçliğin her geçen gün ölümle, morgla, tabutla, câmiyle, mezarla tanışması onlarda zaten potansiyel olarak mevcut olan Allah ve ahiret inancının harekete geçmesini hızlandırmaya başlamıştı. Tıpkı güneşin saçtığı ısı ve ışık dağlarının yamaçlardaki karların erimesi gibi harekete geçen bu inanç ırmağının, doğru mecralara yönlendirilmesi ve en verimli biçimde değerlendirilmesi gerekiyordu.

İşte böyle bir dönemde şehitlik gerçeği ile karşı karşıya gelen ülkücü gençler Allah ve ahiret inancının yakıcı sıcağını beyinlerinde ve gönüllerinde ciddi bir şekilde hissetmeye başlamışlardı. İşte o an çeliğe su verme zamanıydı. S. Ahmed Arvasî Türklük ve Ülkücülük çeşmesinden sancı beyinlere, yanan yüreklere testiler dolusu Ahmed suyu verdi. Resulullah'ın soyundan gelen bu değerli insan, İslâm'ı tebliğ ederken "nefret ettirmeyen sevdiren, zorlaştırmayan kolaylaştıran, korkutmayan müjdeleyen" Muhammed'i tebliğ yöntemini kullanmıştır.

Eğer bu gün İslâm ülkemizde dikkat çekici bir potansiyele ulaşmışsa bunda ülkücü hareketin ve ona olgun bir imanı muhteva kazandıran rahmetli Seyyid Ahmed Arvasî'nin payı büyüktür. Etrafımızı saran sevgisiz, hoşgörüsüz, bedelsiz ve riyakar sözde İslâmcı, özde eyyamcı tatlı su Müslümanlarını gördükçe bu katkıların önemi daha iyi anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, ülkemiz üzerinde ciddi planlar yapan ve fırsat buldukça da bu hain planlarını uygulamaya sokan Arap ve Fars Müslümanlığının milli bünyemiz üzerindeki yıkıcı ve bölücü etkisi belli bir kritik seviyeyi aşmıyorsa bunda da S.Ahmed Arvasî'nin ciddi katkıları vardır. O, İslâm-Türk ülküsünün bayrağını tam zamanında yükselterek Türk Müslümanlığının güçlenmesine destek vermiştir.

Bu gün ülkemizde gerek Arap Müslümanlığı gerekse Fars Müslümanlığı siyasi ümmetçilik yoluyla milli yapımıza sinsi saldırılar düzenlemektedir. İslâmın âlemşümul özelliğini bozarak enternasyonalist bir çehreye büründüren bu şer cephesini kendi insanımızı Türk devletine, Türk ordusuna, Türk vatanına karşı düşman yapmaya çalışıyor. Sistemin bazı yanlış uygulamaları bahane edilerek, (baş örtüsü yasağı gibi) ayet ve hadisler çarpıtılarak, kendi insanımızı kendi devletine saldırtmaya çalışıyorlar. Bu tertibin planlayıcıları ülkelerinde koyu bir Arap ve Fars ırkçılığı uygulayarak kendilerinden olmayanları en basit insan haklarını bile vermiyorlar. Arap ve Fars Müslümanlığı Türk Müslümanlığı ile sadece Anadolu'da değil, Kafkaslarda, Balkanlarda, Orta Doğuda ve Orta Asya'da da ciddi bir mücadele içindedir. Mızraklarının ucuna Kuran sayfalarını takarak ülkemize saldıran bu bedbahtlara karşı en büyük savunmamız Türk Müslümanlığı kalkanıdır. Bu kalkanı delinmez bir zırh haline getirebilmemiz için S.Ahmed Arvasî'yi iyi anlamamız gerekir. İslâmî Türklük karşıtı bir inanç ve hareket haline getirmeye çalışan bu "İlyas görünümlü iblislerin" tehlikeli oyunlarını bozmanın yolu İslâm ve iman konusunda doğru bilgilenmekten geçmektedir. Konunun güncelliği ve öneminden dolayı değerli müttefiklerimizin bu konuda yazmış olduğu önemli bir makalesini burada aynen alıyoruz.

"Bazıları İslâmın getirdiği 'âlemşümul hakikati ve daveti' idrak edemeyip onu beynelmilelci (enternasyonalist) bir karakterde yorumlama hatasına, hatta günahını işlemektedirler. Bunlar ya "âlemşümul" (üniversal) kavramı ile "beynelmilel" (enternasyonal) kavramı arasındaki farkı bilmeyen kimseler, yahutta "art niyetli" kişi ve zümrelerdir.

İslâmın temel kaynağı Kuran-ı Kerim ile cüze merkezli şanlı peygamberimizin sözleri ve hareketleriyle kesin olarak anlaşılmıştır ki İslâmîyet insanların ırklarına, kavimleri ve çeşitli cemiyetlere ayrıldığını kabul etmektir. Yine İslâmîyet bunun yanında, bütün Ademoğullarını (kelime-i tevhit) etrafında toparlayarak, İslâm kardeşliği şuuru içinde dayanışma ve Allah yolunda yarışmaya davet etmektedir. Yani Allah: bir yandan dinini, "seveceği kavimlere" tevdi ederek, diğer taraftan bütün kavimleri "milli şahsiyetleri içinde tutarak "şanlı peygambere ümmet olmaya çağırır. Bu sebepten Türk milliyetçileri, Türk milletinden ve İslâm ümmetinden olmakla öğünürler.

Hâşâ İslâmiyet asla masonlar ve komünistler gibi milletleri ve milletleri inkâr ederek milletleri kozmopolittik bir dünya kurma dâvâsı peşinde değildir."İslâm kardeşliği bu çirkin "beynelmilelci akımlara" asla benzemez ve benzetilemez. İnsanların Ademoğlu olarak aynı kökten gelmekle beraber çeşitli milli ırkî mümkün olmayan biyolojik, psikolojik ve sosyolojik bir vâkıadır. Bu konuda yüce kitabımız Kuran-ı Kerim "Ey insanlar! Biz sizleri bir kadın ve bir erkekle yarattık ve birbirlerinizle tanışasınız diye sizi şubelere (ırklara, kavimlere) ve kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki Allah yanında en şerefliniz takvâda en ileri olanınızdır." diye buyurmaktadır. (Bk. Hucurat suresi, ayet 13) Yine, şanlı kitabımızda şöyle buyrulur: "Dillerimizin ve renklerimizin birbirine uyması da O'nun ayetlerinden" (Bk. Kuran-ı Kerim Er-rum suresi, ayet 22) Bu ayetler hiçbir tevile yer bırakmaksızın İslâm dinini "ırklar ve kavimler" karşısındaki tavrını rotaya koymaktadır. İslâm sosyolojisinde, ırklar ve milletler insanlık kadar birer gerçektirler ve onların şerefi (renklerinde, dillerinde, et ve kemiklerinde, kemik yapılarında değil) Allah yolunda gösterecekleri "ihlas ve hizmet şuurları" ile yani "takva" ile tayin olunur.

"Allah'tan başka ilah yoktur" diyen bu inancı büyün beşer tarihi boyunca savunan şanlı peygamberler dizisine sevgiyle bağlanan son ve yüce peygamber ve kurtarıcı Hz. Muhammed'e (bütün peygamberlere ve O'na selam olsun) inanan ve O'nun tebliğlerini ferdi ve içtimai planda yaşayan her fert ve millet Müslüman olmakla şereflendirmiştir. "İslâm ümmetinden"dir. İslâm ümmetine bağlı kişiler, milletler ve ırklar renkleri ve dinleri ne olursa olsun, din kardeşi olurlar, birbirlerini sever iş birliği yapar, sosyal, ekonomik, kültürel ve hatta politik dayanışma halinde bulunurlar. Ancak, bu, onların kendi soylarını, kavimlerini, ırklarını ve milliyetlerini ret etmelerine sebep olmaz. İslâmîyet "posa ırkçılığını ve soy üstünlüğü" iddialarını, "cahiliyet devri adeti" olarak ret etmekle birlikte, asla Müslümanları soyunu kavmini, ırkını ve milliyetini ret ve inkar etmeye davet etmemektedir. Aksine, "kişi kavmini sevmekle suçlanamaz", "vatan sevgisi imandadır", "kavmin efendisi, kavmine hizmet edendir" diye buyuran ve veda hutbesinde "soyunu inkar edene Allah'ın melekleri ve insanların lanet etmesini" dileyen şanlı peygamberin dinini "milliyetlerin ve milli şuurun" aleyhine kullanmak mümkün değildir.

Ta, "alemlere Râhmet olarak gönderilen şanlı peygamberimiz zamanından başlayarak günümüze kadar, bütün Müslümanlar, peygamberimizin yakın dostları olan ve O'nun yüce huzurunda "iman etmekle şereflenen ve başka kavimlerin çocukları bulunan nice sahabe daima milliyet adları ile anıla gelmişlerdir. Bilâl El-Habeşi, Selman El-Farisî, Süheyl El-Rumî ... gibi İslâm büyükleri, o zamandan bu zamana kadar hep milliyet adları ile zikredilmişlerdi. Bu durumu gördükten sonra, "Türk" kelimesinden ürken ve korkan bazı çevrelerin bu komplekslerinden vazgeçmeleri gerekir. Öte yandan, gizli düşmanların da kendilerini İslâm dini ile maskelemeye kalkışmaması umulur.

İslâm dini ile milletler, milliyetler, milli şuurlar çökertilemez. Aksine İslâm dini ile milletler güçlenirler, hayat bulurlar ve yücelirler. Bu sebepten Türk milliyetçisi için İslâmîyet ve Türklük birbirine zıt iki değer ve varlık değil aksine biri diğerine güç veren ruh ve beden gibidirler.

Öte yandan, yüce kitabımızdan öğrendiğimize göre, Allah, dinini kavimler eliyle savunur. Bir kavim dinden yüz çevirdi mi başka bir kavim dine hizmetle şereflendirilir. Her fert ve millet kendini inkar etmeksizin Müslüman olabilir. İslâmîyet milletler üstü Alemşümul bir dindir.

Aşağıda mealini vereceğimiz ayet-i kerimeyi 17. asırda yaşayan büyün Türk milliyetçisi Vâni Mehmet Efendi, "Arais-El-Kuran ve Fi Nefais-ül Furkan" adlı kitabında, Arap kavminin tehdit eden ve Türk kavmini haber veren bir ayet olarak ele alınır. Bu ayetin meali şöyledir: "Ey iman edenler, içinizden kim dinden dönerse, Allah, müminlere karşı alçak gönüllü kafirlere karşı, onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği onların da kendisini seveceği bir kavim getirir ki onlar Allah yolunda savaşırla ve hiçbir kınayanın kınamasından çekinmezler. Bu Allah'ın lütf-u niyetidir ki, onu kime dilerse ona verir. Allah, ihsanı bol olan ve çok bilendir." (Bk. Kuran-ı Kerim Maide Suresi, 54.ayet)

Gerçekte de şanlı Peygamberin yüce kadrosundan sonra, İslâma en büyük hizmeti yapan kavim, Türk kavmidir ve tam 400 yıl Resul-ü Ekrem'e vekil olmakla şereflenmiştir. İslâmda şeref ve üstünlük, İslâma hizmet ve takva ile tayin edildiğine göre, Türk milleti ile şeref ve üstünlük yarışına kalkacak kaç kavim vardır?

İslâm kardeşliği ve ümmet fikri, milletleri ve milliyetleri öldürmek dâvası değil, bilakis kişileri, kavimleri, milletleri, ırkları Allah yolunda dayanışmaya ve yarışmaya kardeşlik ve barış şuuru içinde davet etmek demektir. İnsanları, "sahte tanrıların boyunduruğundan" kurtararak şerefli birer kişi, kavim ve ırk halinde sadece Allah'a kul olma şuuru içinde mukaddes bir yarışa çağırmak demektir. "İlâyı Kelimetullah" bu demektir. Bu yarış bütün kişilere, kavimlere, ırklara ve milletlere açıktır. Bu yarışta , takvada en ileri olanı ise, rengi ve dili ne olursa olsun, bu mukaddes yarışta katılanların en şereflisi ve en üstün olarak anılacaktır.

Türk-İslâm ülkücüleri, asırlardan beri, bu yarışı en önde götüren ve bu ölçüde şeref kazanan şanlı ecdadın
yolunda hiçbir isnat ve iftira onu bu mukaddes yolundan alıkoymaz. Türk milliyetçileri, kesin olarak bilmektedirler ki, dinimizi, milletin ve milliyet duygularının aleyhinde kullanmak isteyenler, gerçek dindarlar değil ya cahil veya art niyetli kişi ve zümrelerdir. Türk- İslâm ülkücüleri kim ne derse desin, daima Türk milletinden ve İslâm ümmetinden olduklarını ilan etmelidir.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
S. Ahmed Arvasî ve "Doğu Anadolu Gerçeği"

Milletimizin ebedi bekasını tehdit eden bölücülük belasının teşhis ve tedavi konusunda kafa yoran, çareler öneren S.Ahmed Arvasî bu konuyla ilişkin "Doğu Anadolu Gerçeği" adlı bir eser yazmıştır. Bu kitabında bölge halkına ve devleti yönetenlere mesaj vermeye çalışan Arvasî, bölge merkezli bölücülük hareketini Batının yıllardan beri uyguladığı "şark politikası" ile ilişkilendirmektedir. Bu sorunun oluşmasına zemin hazırlayan sebepleri şöyle ifade etmektedir.

1) Tarihi Sebepler: Yerli ve yabancı ilim, fikir ve siyaset kadrolarının veya gayri ciddi tarih yorumları, doğu ve güneydoğu Anadolu'da yaşayan vatandaşlarımızın ve aşiretlerin menşei konusunda öne sürdükleri teoriler

2) Kültürel Sebepler: Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da konuşulan ağızlarda, aynı çevrelerce ortaya konan tezler, yine aynı yönlerde müşaade edilecek, farklı inananlar üzerinde koparılan gürültüler ve milli kültüre yabancılaşma vetiresi

3) Sosyal Sebepler: Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da yaşayan vatandaşlarımızın, uzun bir zaman dilimi içinde konar-göçer statüsünü koruması ve aşiret halinde bulunması ve bu durumun doğurduğu meseleler

4) Coğrafi Sebepler: Bölgenin sert yapısı ve sert iklimiyle ilgili açıklamalar ve bunun milli irtibatı zayıflatan yönleri

5) Ekonomik Sebepler: Üretici ve tüketici olarak bölge halkının milli yapı ile bütünleşmememsi, komşu yabancı ülkelerle olan ekonomik ilişkileri...

6) Psikolojik Sebepler: Şark meselesinde Kürtlük kompleksi... Kürt sayılma endişesi ve bunun kaynakları...

7) İdari ve İç Siyaset Sebepleri: Ülkemizde, bazı idare ve siyaset adamlarının hatalı davranışları, yetersiz ve tecrübesiz kadroları kaş yapayım derken göz çıkartmaları, yahut oy avcılığı kaygısı ile hareket eden çevreler...

8) Milletlerarası Çalışmalar ve Emperyalist Oyunlara Bağlı Sebepler Milletlerarası rekabetler, Türk devleti üzerine oynanmak istenen oyunlar, çeşitli renkteki emperyalizmin meseleye getirdiği boyutlar. (S.Ahmed
Arvasî, Doğu Anadolu Gerçeği)

Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki bölücülük belasını milli kültüre yabancılaşma ve cehaletimize olan yakın ilgiline de dikkat çeken Arvasî, bu bölgede yaşayan insanlarımızın doğrudan "Oğuz" boyundan gelen Öz Türkler olduklarını ifade ederken şunları söylüyor: "... bugün Doğu Anadolu'da yaşayan kardeşlerimiz, doğrudan doğruya Oğuz çocuklarıdır. Selçuk Bey, Alparslan, Osman ve Orhan Beyler ne kadar Türk iseler, onlar da o kadar Türktürler, Karakoyunludurlar, Akkoyunludurlar, göçer ve Yörüktürler. Nitekim Doğu Anadolu toprakları kazıldıkça yerden ak ve kara koyun heykelleri çıkıp durmaktadır. Bunu anlamak için Van bölgesi müzesini gezmek yeterlidir. Doğu Anadolu insanının zevkler, yaşantısı, töreleri, yemekleri, destan ve hikayeleri hep Türktür. Dili Farsçanın tesirin ile bozulmasına rağmen, bir Orta Asya Türkü gibi, geline "üke", çadıra "kon" derler. (S.Ahmed Arvasî, Türk-İslâm Ülküsü, Cilt 1, s. 244).

Rahmetli üstadımız çeşitli konulardaki diğer görüşlerini konuya ilişkin makalelerinden alıntılar yaparak şöyle özetleyebiliriz:

1) Arvasî'ye Göre Din ve Tasavvuf:

Dini bizzat Allah'ın açmış olduğu kurtuluş yolu olarak gören Arvasî, gerçek dini de, "Bütün bozuk dinleri, bütün batıl inançları ve bütün sahte tanrıları yıkan, insanları objektif ve sübjektif mabutların pençesinden kurtararak "Allah'tan başka ilah yoktur" diyerek bir mutlak varlık olan Allah'a yönelmeyi öğreten dindir" şeklinde tarif etmektedir.

Bu temel özelliklere göre bir değerlendirme yapıldığında bugün yeryüzünde sadece İslâm'ın hak dini olduğunu vurgulayan Arvasî, bu konuda Kuran'ın şu ayetini delil olarak göstermektedir: "Hak din, Allah indinde İslâm'dır. Kitap verilenler ancak kendilerine ilim getirildikten sonra,aralarında ki ihtirastan dolayı ihtilafa düştüler. ... Kim, Allah ayetlerini inkar ederse, şüphesiz ki, Allah hesabı çabuk görücüdür."

İslâm konusunda derin ve kapsamlı bir bilgiye sahip olan Arvasî, İlm-i Hal isminde bir de kitap yayınlamıştır.

Ülkemizde eğitim kurumlarında verilen dini eğitim oldukça yeteriz olduğunu ifade eden Arvasî, bu konuda Türkiye ile bazı Avrupa ülkelerini karşılaştırırken şu tespitleri yapıyor: "... Almanya ve Avusturya'da okulların yüzde doksanında din eğitimi ve öğretimi mecburidir. Bir Alman genci liseyi bitirdiğinde 1962 saat, Avusturyalı genç 936 saat, Türk genci ise 192 saat din dersi görebilmektedir. Hatta Türkiye'de İmam Hatipli olan bir gencin gördüğü din dersi saat itibariyle daha azdır. Çünkü İmam Hatip lisesi mezunu 1504 saat din dersi gördüğü halde normal bir Alman Lisesi mezunu 1962 saat din dersi okumuş bulunmaktadır. Hayret ki ne hayret" (S.A.Arvasî, T.İ.Ü Cilt 1)

Tasavvuf ehli bir ailenin çocuğu olan Arvasî'nin tasavvuf konusundaki düşüncelerini ağırlıklı olarak büyük tasavvuf alimi İmam-ı Rabbanî yön vermiştir. Arvasî tasavvuf konusunda şunları söylüyor:

"Tasavvuf ise, İslâmın sınırları içinde kalmak şartıyla samimi bir aşk, vecd ve heyecan ile dinin özüne, sırlarına ve zevkine tam edep olgunluğu ile ulaşma gayretini ifade eder. Yüce ve mukaddes kitabımız Kuran-ı Kerim'de mukarrabin (Allah'a yakın olanlar) olarak övülen ve Allah'ın veli kulları olmakla sıfatlanan kişiler, işte dinimizi böylece yücelten kişilerdir. Böyleleri yüce mukaddes kitabımız Kuran-ı Kerim'de sevgi ve müjde ile anılmaktadır. O halde şu ayet-i kerime mealini birlikte okuyalım: "haberiniz olsun. Allah'ın velileri (kulları) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahsun olacak değillerdir." (Arvasî Hasbihal Cilt 4, s. 176)

2) Arvasî'ye Göre Eğitim

Her şeyden önce büyük bir eğitimci olan Arvasî, bu alanda hem uygulamada hem de teoride ciddi hizmetler yapmış, önemli eserler vermiştir. Eğitimin amacına, insanı biyolojik ve sosyolojik bütün yönleriyle tanıma, onun bütün hayatı boyunca takip ederek kendi hususiyetleri içinde olgunlaştırmak ve geliştirmek suretiyle hem kendisini hem de cemiyeti için faydalı kılacak ve mutlu edecek bilgi, maharet, davranış ve değerlere ulaşmak olarak ortaya koyan Arvasî gerçek bir milli eğitimin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik fonksiyonları olması gerektiğinin altını çiziyor.

Eğitimin politik fonksiyonunu açıklarken şunları söylüyor: "... eğitimin politik fonksiyonları da vardır. Her milletin eğitimi, siyasi eğitimine, ideolojisine, istediği hedeflere ve ülkülere uygundur. Eğitim, çok önemli bir stratejik değeri olan insani, işlevi olduğu unutulmamalıdır. Bu açıdan bakılınca, milli eğitim milli savunmamızın çok önemli bir parçasıdır. (Arvasî, T.İ.Ü. Cilt 1, s. 342)

3) Arvasî'ye Göre Ekonomi:

Türk-İslâm Ülküsü kitabının 2. cildini ağırlıklı olarak ekonomiye ayıran S.A.Arvasî kapitalist ve Marksist ekonomi anlayış ve uygulamalarını Türk- İslâm ülküsü penceresinden eleştirdikten sonra İslâm ekonomi sisteminin temel konulardaki bakış açılarını ortaya koyma gayreti içinde olmuştur. Bu yazıların yayınlandığı 12 Eylül 1980 öncesinde, ideolojik mücadelede Marksistlerin üzerinde en çok konuştukları siyasi sosyal alan ekonomiydi. Onlara gereken cevabın verilmesi yönünde ekonomi alanında iyi niyetli bir çok çalışma yapmış fakat hiç biri Arvasî'nin yazdıkları kadar hem ana kaynağa bağlı hem de çağdaş ölçülerde olamamıştır. Arvasî'nin bu konuda üzerinde durduğu ana temaları şöyle özetleye biliriz: Ekonomi ve insan, ekonominin gayesi, ekonominin tarifi, ekonomik sistemler ve İslâm, insanın istismarı ve sebepleri,ekonomi ile coğrafyanın, nüfusun, kültürün içtimai ruhun, irsî faktörlerin, milletlerarası temasların ilişkisi, milli ekonomi, insan mülkiyet ilişkileri, adalet ve mülkiyet, emeğin değeri ve İslâm, birikmiş değer kavramı, üretim ve sermaye, özel ve kamu teşebbüsleri, üretimin tekâmülü, Türklerde üretimin gelişme safhaları, tüketim, israf ekonomisi ve İslâm, değişim, faiz, borsa ve İslâm, İslâm ve banka, tasarruf ve yatırım, ekonomik sistemler ve kalkınma modelleri ... vb. S.Ahmed Arvasî'nin ekonomiyi irdelerken ortaya attığı "birikmiş değerler" kavramını emek-ücret konusunda ilgi çekici bir bakış açısı sunmaktadır. Özellikle Marksistlerin sömürünün ana kaynağı olarak ele aldıkları "artık değer" konusuna bir cevap niteliği taşıyan birikmiş değer kavramını büyüteç altına almak için, Arvasî'nin bu konuyu açıkladığı makalesini aynen almakta fayda gördük.

Birikmiş Değer Kavramı

"Marksistler, 'tek değer emek' iddiasıyla ortaya atılır, bütün değerleri 'kol emeğine' bağlayarak proletere mal etmek isterler. Onlara kalırsa işverenler, işçinin ürettiği mal ve hizmetlerin bir kısmını işçiye ücret olarak ödedikten sonra, artan değerleri kendilerine saklarlar. Henüz 'şuurlanmamış' işçi, bu mekanizmadan habersiz olduğu için 'kendi emeğine yabancılaşmış' durumdadır. Bu durumdaki işçi, patronlarının kendi emeğini sömürerek zenginleştiğini henüz farkında değildir. Marksistler 'atık değer' teorisini ortaya atarak güya işçiyi 'şuurlandırmak' isterler. Oysa Marksistlerin unuttukları çok önemli bir nokta vardır. Bugün insanlar, ister işçi, ister işveren durumunda olsunlar, üretim güçlerini ve ürettikleri değerleri, hem sayı, hem kalite itibarıyla kendilerinden önce yaşayan ve şimdi hayatta olmayan milyonlarca insanın beden ve zihin emeğiyle ulaştıkları ilme, tekniğe, üretim amaçlarına, geliştirdikleri müesseselere, keşfettikleri enerji kaynaklarına, kısaca ürettikleri maddi ve manevi değerlere borçludurlar. Bütün insanlığın sahip olduğu maddi ve manevi zenginliklerin gerçek üreticileri, yaşayan nesillerden çok, tarihin bağrına gömülmüş olan nesillerdir. Hepimiz, onların mirası üzerinde tepinmekteyiz. Sahip olduğumuz değerler, bizden çok onların, emekleriyle üretilmiştir.
Bir an için 'proletaryanın ' ve 'kapitalistin', bu tarihi mirastan ve bu 'birikmiş değerden' mahrum kaldığını düşünün. Onlar, bugün, üretebildikleri sayı ve kalitede mal ve hizmet üretebilirler miydi. Yahut bu mal ve hizmetlere sahip olabilirler miydi? Yine bir an düşünün, bugün bir otomotiv sanayiinde, üç yahut dört dakikada bir otomobil imal edilmektedir. Bizden önce yaşayan milyonlarca insanın, binlerce yıldan beri süzülüp gelen beden ve zihin emeğinin ortaya çıkardığı değerlerden mahrum kalınsaydı, patronlar, teknokratlar ve proleterler bu başarıyı gösterebilirler miydi? O halde, kim kimin emeğiyle yaşıyor? Görülüyor ki, işçi, işveren teknokrat ve bürokratlar, birbirlerinin emeklerinden çok birikmiş değerleri ve zenginlikleri paylaşmaya çalışıyorlar. Yoksa meseleyi 'sınıf çatışmaları' açısından ele alarak bütün üretilmiş değerleri bir sınıfa mal ederek diğer insanları toptan tufeyli durumuna sokmak bize hem haklı hem de makul gelmemektedir. Bu gün bir kumaş fabrikasının bir saat içerisinde imal ettiği yüzlerce metre kumaşı ne tek başına işçilerin emeğine ne de tek başına işverenlerin teşebbüsüne bağlamak mümkündür. Bu konuda komünizm de, kapitalizmin de yorumları vicdanları tatmin edememektedir.

İşte bu noktada da yine yüce ve mukaddes kitabımız Kuran-ı Kerim, imdadımıza yetişmektedir. Şanlı kitabımız,'birikmiş değerleri' ve zenginlikleri bir sınıfın veya zümrenin inhisarına (tekeline) bırakılmamasını emreder"

Yüce kitabımızda şöyle buyrulur; "ta ki (bu mallar) içinden (yalnız) zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın" (Kura-ı Kerim, El-Harş Suresi, ayet 7). Büyük kurtarıcımızın şu hadisini herkes bilir "komşusu açken tıka basa yiyen gerçek Müslüman değildir" yine mukaddes kitabımızda şöyle burulur: "Altını ve gümüşü yığıp ve biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar (yok mu) işte bunları pek acıklı bir azap ile müjdeler." (El-Tevbe Suresi, Ayet 34)

Görülüyor ki İslâmîyet insanların birbirlerinin haklarına riayetini emrettiği kadar "birikmiş değerlerin" yani, mal, mülk, altın, gümüş ve benzeri zenginliklerin bir zümrenin inhisarına bırakılmasını da istememektedir. O, Allah yolunda ve insanların dünyevî ve uhrevî saadeti için israf edilmeden sarf edilmeli, asla bir zulüm ve tahakküm vasıtası durumuna getirilmemelidir."16

Toplumların düzenini insanların imanî idrak seviyelerine göre; "hayvan insanın" nizamı, "dramatik insanın" nizamı ve "ideal insanın" nizamı olarak üç sınıfa ayıran Arvasî, ideal insanın nizamının bir ütopya olmadığını ve asr-ı saadet döneminde gerçekleştirildiğini ifade etmektedir.

"En güzel şekilde yaratılmış" olan insanın "alet yapan hayvan" olarak tarif edildiği hayvan insanın nizamında sürünün ortak menfaatinin esas olduğunu, toplumun otoritesinin adeta tabulaştırıldığını ve ferdin iradesinin cılızlaşarak silindiğini ve böyle bir nizamın eğitim sistemini "hak yok, vazife var" esprisi içinde insanları eğittiğini ve toplumu temsil eden krala, şefe, diktatöre, meclis veya partiye itaatin esas olduğunu ifade eden Arvasî, hayvan insanın nizamını şöyle tarif etmektedir; "hayvan insanın nizamında, cemiyet, kendine tapınanları putlaştırır. Bu sebepten, bu nizamda, abideler, heykeller, nişanlar, madalyalar alkışlar pek çoktur. Bu nizamda cemiyete yaltaklananlar ve dalkavukluk edenler itibar bulur. Bu nizam, sürüyü ilahlaştıranların ve sürüye tapanların nizamıdır."17 (T.İ.K. cilt 2, sayfa 292)

Dramatik insanı şahsiyetini keşfeden ve sürüye isyan eden adam olarak tarif eden Arvasî, bu insanın nizamını ise şöyle tanımlamaktadır; "dramatik insanın nizamında güçlü olanın zayıfı kendine ram etmesi normaldir. Bu, tekamül ve dinamizm için, bir bakıma zaruridir. Fert fert, herkes kendini kurtarırsa ve güçlendirirse, gerçekte cemiyet kurtulmuş ve güçlenmiş olur. Dramatik insan, dar cemiyet iç güdüsü içinde kalmak yerine hürriyet ve insanlık adına savaş verdiğini iddia eder. Bu ideale hizmet edenler adına abide ve heykeller diker ve madalyalar hazırlar"18 (sayfa 294)

İdeal (ist) insanı, kendisini sürünün ve egonun baskı ve ihtirasından kurtaran, göreceli iyinin doğrunun ve güzelin yerine "mutlak doğruya, mutlak iyiliğe, mutlak güzele" gönül veren insan olarak tarif eden Arvasî, bu insanın nizamını da şöyle tarif eder, "ideal insanın nizamında, cemiyet ve fertler tanrılaştırılmaz. İnsanın şerefi, "Allah'tan başkasına" boyun bükmemelerindedir. Fertler ve cemiyetler bir diğerini körleştiremezler. (...) Fert fert, grup grup herkes Allah'ın otoritesini duymak ile görevlidir. Ne maske altında olursa olsun hiçbir kimse, hiçbir zümre ve sınıf insana tahakküm edemez. Herkes sahte tanrıları yıkmakla mükelleftir. Çobanından devlet başkanına kadar herkesin görevi budur. Bu nizamda teşkilatlanmanın gayesi budur.19 (s. 296)

S.Ahmed Arvasî'nin Eserleri

Muhammedî sevgi ve aşk okyanusunda nasipli bir insan olan Arvasî bir çok mütefekkirimiz gibi fikir ve edebiyat alanına şiir yazarak başlamıştır. Daha 23 yaşında bir delikanlı iken (1955) "Sır" adlı bir şiir kitabı yayınlayan Arvasî, 1965 yılında "İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri" adlı eseri yayınlamıştır.

Bu kitabında Türk milliyetçiliğinin fikri muhtevası ve çeşitli ülke sorunlarına bakış açısını ortaya koymaya çalışan Arvasî, daha sonra kaleme alacağı "Türk-İslâm Ülküsü" kitabının temellerini bu eserinde atmıştır. Arvasî'nin Türk aydınları arasında tanınmasına ve geniş ilgi uyandırmasına sebep olan ilk ses getiren kitabı; "Kendini Arayan İnsan" adını taşımaktadır. O, 1968 yılında yayınlanan bu kitapta, bir insan için en zorunlu fakat bir o kadar da çetin ve çetrefili bir konu olan "insanın kendini bilmesi" sorununu ele almıştır.

Bu kitabın bir devamı sayılan "İnsan ve İnsan Ötesi" adlı kitabını 1970 yılında yayınlayan Arvasî, bu değerli eserinde maddenin, hayatın ötesini araştırmaya yönelmiş, bütün bunların odak noktası olan insanın ötesini tasavvufi bir incelikle irdelemeye çalışmıştır.

Büyük bir eğitimci olan Arvasî, Atatürk Eğitim Enstitüsünde okuttuğu eğitim sosyolojisi konusunda 1976 yılında ülkemizde bu sahanın ilk kitabını yazmıştır. 1977 yılında her gün gazetesinde köşe yazarlığına başlayan S. Ahmed Arvasî, burada yazdığı makalelerini bir araya getirerek köşesi ile aynı adı taşıyan Türk-İslâm Ülküsü adlı kitabını üç cilt olarak yayınladı. Bu kitabın birinci cildinde ağırlıklı olarak Türk-İslâm Ülküsüne göre düşünce, inanç, insan ve cemiyet anlayışının , kültür ve medeniyet görüşünü, İkinci cilde ekonomik ve politik hayatın değerlendirmesini, üçüncü ciltte ise eğitim sistemi ve din psikoloji üzerinde durmuştur.

On bölüm ve 559 makaleden oluşan Türk-İslâm Ülküsü kitabı 12 Eylül 1980 öncesinde bir ateş çemberinden
geçen Türk Gençliğinin , fikir ve inanç sancılarının yakıcı sıcaklığının kavurduğu aklına ve gönlüne, berrak pınarlardan sunulmuş bir hayat suyu serinliği ve tazeliği vermiştir.

S.Ahmed Arvasî'nin yayınlanan diğer eserleri de şunlardır. 1982 yılında yayınlanan "İlm-i Hâl" , "Doğu Anadolu Gerçeği" , altı cilt halinde yayınlanan "Hasbi Hal" , 1982 yılında yayınlanan "Diyalektliğimiz ve Estetiğimiz"

S.Ahmed Arvasî'nin hayatı ve eserleri hakkında az sayıda olsa da araştırma kitabı da yayınlanmaya başlamıştır. Bu makalemizin hazırlanmasında ağırlıklı olarak faydalandığımız Sayın Mustafa Kavuncu'nun "Seyyid Ahmed Arvasî - Hayatı, Tefekkürü - Eserleri" adlı çalışması bu alanda atılmış değerli bir çalışma hüviyetindedir.

Bu sahadaki çalışmaların çoğaltılması ve derinleştirilmesi Arvasî hocamızın Ülkücüler üzerindeki ödenmesi gereken haklarından birisi olduğu açıktır.

Sonuç:

Türk milliyetçiliğinin güç aldığı kaynakların gün yüzüne çıkarılması, işlenmesi ve genç nesillere tanıtılması maalesef yeteri kadar üzerinde durulan konulardan değildir. Bu Millî-İslâmî sahada değerli eserler veren az sayıdaki yazarlarımız mütefekkirlerimiz ve onların ortaya koyduğu eserlerin bu vurdumduymazlık dumanının arasında unutulmaya yüz tutması fikir ve aksiyonumuza yön ve biçim veren hayat damarlarımızı kendi elimizle kurutmak anlamına gelmektedir.

Hayatını, fikirlerini kısaca tanıtmaya çalıştığımız rahmetli S.Ahmed Arvasî'de yeterince ilgilenmediğimiz önemli mütefekkirlerimizden biridir. Bu ülkeye ve insanlara faydadan çok zararı dokunmuş bir çok vatan, millet, din ve devlet düşmanı sözde yazar, çizer takımı için bu memlekette vakıflar kurulurken adları caddelere, sokaklara verilirken, anılarını yaşatmak için hikaye ve roman yarışmaları düzenlenirken, bizler hayırlı hizmetleri ve eserleriyle dünya ve ahiret hayatımızı aydınlatan kıymetli aydınlarımızın adlarını yaşatmak ve eserlerini tanımak yönünde dişe dokunur bir faaliyet içinde değiliz.

S.Ahmed Arvasî'nin bu sahipsizliğin kurbanlarından, biri olmaktan mutlaka kurtarılmalıdır. Bu amaçla çeşitli sivil toplum kuruluşlarımız tarafından onun adına enstitüler kurulmalı, konferanslar düzenlenmeli, edebiyat ve sosyal bilimlerin çeşitli dallarında yarışmalar yapılıp, onun adına ödüller verilmelidir. Son zamanlarda az sayıda da olsa bu konuya iyi niyetli, ümit verici çalışmaların başlatılmış olması bizleri umutlandırmakta ve sevindirmektedir.

"Çeliğe su veren adam" olarak tanımladığımız rahmetli Arvasî hocamızı hakka yürüyüşünün onuncu yıldönümünde saygı, sevgi ve rahmetle anıyor, yüce Rabbimizin ondan râzı olmasını diliyoruz.
 

alpi_09

En istikrarlı üye
Arvasi ve Aydınlık

31 Aralık 1988’de ebediyete uğurladığımız Türk mütefekkiri S. Ahmet Arvasi

O’na göre gerçek aydın; yanlıştan doğruya, çirkinden güzele, kötüden iyiye, küfürden imana, vahşetten medeniyete, zulümden adalete, haksızlıktan Hakk’a, kısacası, “karanlıktan nûra” doğru yol arayan ve bulan ilim, fikir ve gönül adamıdır...

Bundan 14 sene önce; 31 Aralık 1988’de ebediyete uğurladığımız Türk mütefekkiri S. Ahmet Arvasi, İslâmiyet başta olmak üzere Türklük, millet, milliyet, felsefe, psikoloji, edebiyat ve estetik alanlarında kalem oynatmış; geride bıraktığı Türk-İslâm Ülküsü, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz gibi benzersiz eserleriyle günümüze hitap eden ender yazarlardandır. O’na göre ‘münevver’ olmakla, ‘entelektüel’ olmak arasında temelli bir fark vardır. Der ki: “Aydın” kelimesi, sözlüğümüze yeni girmiş bir kavramdır. Bizim kültür ve medeniyetimizde bunun yerine “münevver” sözü kullanılırdı. “Münevver”, bizim sözlüğümüzde “nurlandırılmış, aydınlatılmış, karanlıktan aydınlığa çıkarılmış” demektir.

Batı dillerinden Türkçe’ye girmiş olan “entellektüel” kavramının, “münevver” kelimesini karşılamayacağını söyleyen Arvasi’nin tavrı tartışmasız bir şekilde “münevver”den yanadır. Bir makalesinde şunları yazar: “Hiç şüphesiz, ‘münevver’, üstün bir zihnî güce sahip olmalı, zaman içinde, bu zihnî gücünü, millî ve beşerî kültür değerleri ile beslemeli, belli bir sahada iş ve ihtisas sahibi bulunmalı, sonra, iyice sindirdiği kültür değerlerinde “yeni sentezlere” gidebilmelidir. Ancak, İslâm’a göre, “münevver” olmak için, bütün bunlar yeterli değildir.”

S.Ahmet Arvasi, insanı, yanlış, çirkin, kötü, küfür, haksızlık ve aydınlıktan kurtaramayan bir sistemin asla münevver yetiştiremeyeceğini savunur. Batı’da 17. yüzyılın sonlarında kilisenin baskısı altında bulunan entelektüeller, 18. yüzyıl başlarında sözkonusu baskıdan kurtuldu ise de, bütün arayış ve çırpınışlarına rağmen, yeni bir iman ve huzura ulaşamadığını belirten yazar, Carl Gustave Jung’un “Şimdiki Adamın Ruh Araması” adlı kitabına gönderme yaparak, dinsiz entellektüellerin, “şüphe içinde kıvranan kitleler” olduğunu söyler. S.Ahmet Arvasi’ye göre “münevver”in ayırıcı vasfı şöyle olmalıdır:
Üstün bir zihnî güce sahip, zaman içinde, bu gücünü millî ve beşeri tecrübelerle besleyen, belli bir iş ve meslekte mütehassıs, iyice sindirdiği kültür değerlerinden yeni sentezlere gidebilen, Allah’tan başka ilâh tanımayan, bu yüce “tevhid” inancını, âlemşümül bir mesaj halinde, bütün insanlığa ulaştırmaya çalışan, yanlıştan doğruya, çirkinden güzele, kötüden iyiye, küfürden imana, vahşetten medeniyete, zulümden adalete, haksızlıktan Hakk’a, kısacası, “karanlıktan nûra” doğru yol arayan ve bulan ilim, fikir ve gönül adamıdır... S.Ahmet Arvasi’yi vefatının 14’üncü yıldönümünde rahmetle anıyoruz...
 

Dionyzos

Forum Kalfası
Ünlü Türk Bilim Adamları

Abdüsselam : ( 1926 - 19 ) Pakistanlı Fizik Bilgini İlk nobel ödülü alan müslüman bilim adamı.

Ahmed Bin Musa : ( 10 yüzyıl ) Sistem mühendisliğinin Öncüsü. Astronom ve Mekanikçi.

Akşemseddin : ( 1389 - 1459 ) Pasteur önce Mikrobu bulan ilk bilim adamı. İstanbulun fethinin manevi babasıdır. Fatih sultan Mehmet' in Hocasıdır

Ali Bin Abbas : ( ? - 994 ) 1000 sene önce ilk kanser ameliyatını yapan bilim adamı. Kılcal damar sitemini ilk defa ortaya atan bilim adamıdır. Eski çağın en büyük hekimlerinden olan hipokratesin (Hipokrat) Doğum olayı görüşünü kökünden yıktı.

Ali Bin İsa : ( 11 yüzyıl ) İlk defa göz hastalıkları hakkında eser veren müslüman bilim adamı.

Ali Bin Rıdvan : ( ? - 1067 ) Batıya tedavi metodlarını öğreten islam alimi.

Ali Kuşçu : ( ? - 1474 ) Ünlü Bir türk astronomi ve matematik bilginidir.

Ammar : ( 11 yüzyıl ) İlk katarak ameliyatını kendine has biçimde yapan müslüman bilim adamı.

Battani : ( 858 - 929 ) Dünyanın en meşhur 20 astrononumdan biri trigonometrinin mucidi, sinus ve kosinüs tabirlerini kullanan ilk bilgin.

Beyruni : ( 973 - 1051 ) Dünyanın döndüğünü ilk bulan bilim adamı ümit burnu, amerika ve japonyanın varlığından bahseden ilk bilim adamı. Beyruni amerika kıtasının varlığını kristof colomb'un Keşfinden 500 sene önce bildirmiştir. Matematik, Jeoloji, Coğrafya, Tıp, Felsefe, Fizik, Astronomi gibi dallarda eserler yazmıştır. Çağın En Büyük Alimidir.

Bitruci : ( 13 yüzyıl ) Kopernik'e yol açan öncülük eden astronom bilim adamı.

Cabir Bin Eflah : ( 12 yüzyıl ) Ortaçağın büyük matematik ve astronom bilginidir . Çubuklu güneş saatini bulan ilk bilim adamıdır.

Cabir Bin Hayyan : ( 721 - 805 ) Atom bombası fikrinin ilk mucidi ve kimyanın babası sayılır. Maddenin en Küçük parçası atomun parçalana bileciğini bundan 1200 sene önce söylemiştir.

Cahiz : ( 776 - 869 ) Zooloji İlminin öncülerindendir. Hayvan gübresinden amonyak elde etmiştir.

Cezeri : ( 1136 - 1206 ) İlk sistem mühendisi ve ilk sibernetikçi ve elektronikçi Bilgisayarın babası; oysa bilgisayarın babası yanlış olarak ingiliz matematikçisi Charles Babbage olarak bilinir..

Demiri : ( 1349 - 1405 )Avrupalılardan 400 yıl önce ilk zooloji ansiklopedisini yazan alimdir ... Hayatül hayavan isimli kitabı yazmıştır.

Dinaveri : ( 815 - 895 ) Botanikçi Ve astronom bir alim olarak bilinir.

Ebu Kamil Şuca : ( ? - 951 ) Avrupaya matematiği öğreten islam bilgini.

Ebu'l Fida : ( 1271 - 1331 ) Büyük Bir bilgin tarihçi ve coğrafyacıdır.

Ebu'l Vefa : ( 940 - 998 ) Matematik ve Astronomi bilginidir trigonometriye tanjant, kotanjant, sekant ve kosekantı kazandıran matematik bilginidir.

Ebu Maşer : ( 785 - 886 ) Med-cezir olayını (gel-git) ilk keşfeden bilgindir.

Evliya Çelebi : ( 1611 - 1682 ) Büyük Türk seyyahı ve meşhur seyahatnamenin yazarıdır.


Farabi : ( 870 - 950 ) Ses olayını ilk defa fiziki yönden ele alıp açıklayıp izah getiren ilk bilgindir.

Fatih Sultan Mehmet : ( 1432 - 1481 ) İstanbulu feth eden ve Havan topunu icad eden yivli topları döktüren padişahtır fatihin kendi icadı olan ve adı "şahi" olan topların ağırlığı 17 ton ve bakırdan dökülmüş olup 1.5 ton ağırlığındaki mermileri 1 km ileriye atabiliyordu bu topları 100 öküz ve 700 asker ancak çekebiliyordu..

Fergani : ( 9 yüzyıl ) Ekliptik meyli ilk defa tesbit eden astronomi alimi.

Gıyasüddin Cemşid : ( ? - 1429 ) Matematik alimi. Ondalık kesir sistemini bulan çemşid cebir ve astronomi alimi.

Harizmi : ( 780 - 850 ) İlk cebir kitabını yazan ve batıya cebiri öğreten bilgin. Adı algoritmaya isim oldu rakamları Avrupa' ya öğreten bilgin. Cebiri sistemleştiren Bilgin.

Hasan Bin Musa : ( - ) Dünyanın çevresini ölçen, üç kardeşler olarak bilinen üç kardeşten biri..

Hazini : ( 6 - 7 yüzyıl ) Yerçekimi ve terazilerle ilgili izahlarda bulunan bilgin.

Hazerfen Ahmed Çelebi : ( 17 yüzyıl ) Havada uçan ilk Türk. Planörcülüğün öncüsü.

Huneyn Bin İshak : ( 809 - 873 ) Göz doktorlarına öncülük yapan bilgin.

İbni Avvam : ( 8 yüzyıl ) Tarım alanında ortaçağ boyunca kendini kabul ettiren bilgin.

İbni Battuta : ( 1304 - 1369 ) Ülke ülke , kıta kıta dolaşan büyük bir seyyah.

İbni Baytar : ( 1190 - 1248 ) Ortaçağın en büyük botanikçisi ve eczacısıdır.

İbni Cessar : ( ? - 1009 ) Cüzzam hastalığının sebeb ve tedavilerini 900 sene önce açıklayan müslüman doktor.

İbni Ebi Useybia : ( 1203 - 1270 ) Tıp Tarihi hakkında eşsiz bir eser veren doktor.

İbni Fazıl : ( 739 - 805 ) 12 asır önce ilk kağıt fabrikasını kuran vezir.

İbni Firnas : ( ? - 888 ) Wright kardeşlerden önce 1000 sene önce ilk uçağı yapıp uçmayı gerçekleştiren alim.

İbni Haldun : ( 1332 - 1406 ) Tarihi ilim haline getiren sosyolojiyi kuran mütefekkir. Psikolojiyi tarihe uygulamış, ilk defa tarih felsefesi yapan büyük bir islam tarihçisidir. Sosyolog ve şehircilik uzmanı.

İbni Hatip : ( 1313 - 1374 ) Vebanın bulaşıcı hastalık olduğunu ilmi yoldan açıklayan doktor.

İbni Havkal : ( 10 yüzyıl ) 10 asır önce ilmi değeri yüksek bir coğrafya kitabı yazan alim.

İbni Heysem : ( 965 - 1051 ) Optik ilminin kurucusu büyük fizikçi. İslam dünyasının en büyük fizikçisi, batılı bilginlerin öncüsü, göz ve görme sistemlerine açıklık kazandıran alim. Galile teleskopunun arkasındaki isim.

İbni Karaka : ( ? - 1100 ) Dokuzyüz yıl önce torna tezgahı yapan bilgin.

İbni Macit : ( 15 yüzyıl ) Ünlü bir denizci ve coğrafyacı. Vasco da Gama onun bilgilerinden ve rehberliğinden istifade ederek hindistana ulaştı.

İbni Rüşd : ( 1126 - 1198 ) Büyük bir doktor, astronom ve matematikçidir.

İbni Sina : ( 980 - 1037 ) Doktorların sultanı. Eserleri Avrupa üniversitelerinde 600 sene temel kitap olarak okutulan dahi doktor. Hastalık yayan küçük organizmalar, civa ile tedavi, pastör' e ışık tutması, ilaç bilim ustası, dış belirtilere dayanarak teşhis koyma, botanik ve zooloji ile ilgilendi, Fizikle ilgilendi, jeoloji ilminin babası.

İbni Türk : ( 9 yüzyıl ) Cebirin temelini atan islam bilgini.

İbni Yunus : ( ? - 1009 ) Galile'den önce sarkacı bulan astronom.

İbni Zuhr : ( 1091 - 1162 ) Endülüsün en büyük müslüman doktorlarından asırlarca Avrupa'da eserleri ders kitabı olarak okutuldu.

İbnünnefis : ( 1210 - 1288 ) Küçük kan dolaşımını bulan ünlü islam alimi.

İbrahim Efendi : ( 18 yüzyıl )Osmanlılarda ilk denizaltıyı gerçekleştiren mühendis.

İbrahim Hakkı : ( 1703 - 1780 ) Büyük bir sosyolog, psikolog, astronom ve fen adamı. En ünlü eseri marifetnâme, Burçlardan, insan fizyoloji ve anatomisinden bahsetmiştir.

İdrisi : ( 1100 - 1166 ) Yedi asır önce bügünküne çok benzeyen dünya haritasını çizen coğrafyacı.

İhvanü-s Safa : ( 10 yüzyıl ) çeşitli ilim dallarını içine alan 52 kitaptan meydana gelen bir ansiklopedi yazan ilim adamı. Astronomi , Coğrafya, Musiki, Ahlâk, Felfese kitapları yazmıştır.

İsmail Gelenbevi : ( 1730 - 1791 ) 18 yüzyılda osmanlıların en güçlü matematikçilerinden.

İstahri : ( 10 yüzyıl ) Minyatürlü coğrafya kitabı yazan bilgin.

Kadızade Rumi : ( 1337 - 1430 ) Çağını aşan büyük bir matematikçi ve astronomi bilgini. Osmanlının ve Türklerin ilk astronomudur.

Kambur Vesim : ( ? - 1761 ) Verem mikrobunu Robert Koch'dan 150 sene önce keşfeden ünlü doktor.

Katip Çelebi : ( 1609 - 1657 ) Osmalılarda rönesansın müjdecisi coğrafyacı ve fikir adamı.

Kazvini : ( 1203 - 1283 ) Ortaçağın Herodot'u müslümanların Plinius'u , astronom ve coğrafyacı bilgin.

Kemaleddin Farisi : ( ? - 1320 ) İbni Heysem ayarında büyük islam matematikçisi, fizikçi ve astronom.

Kerhi : ( ? - 1029 ) İslam Matematikçilerinden.

Kindi : ( 803 - 872 ) İbni Heysem'e kadar optikle ilgili eserleri kaynak olan bilgin. Fizik, felsefe ve matematik alanında yaptığı hizmetleri ile tanınmıştır.

Kurşunoğlu Behram : ( 1922 - ? ) Genelleştirilmiş izafiyet teorisini ortaya atan beyin güçlerimizden. Halen prof. Behram Kurşunoğlu Amerika da florida üniversitesinde teorik fizik merkezinde başkanlık yapmaktadır


Lagarî Hasan Çelebi : ( 17 yüzyıl ) Füzeciliğin atası, osmanlılarda ilk defa füze ile uçan bilgin.

Macriti : ( ? - 1007 ) Matematikte başkan kabul edilen Endülüslü Matematikçi ve astronom.

Mağribi : ( 16 yüzyıl ) Çağının en büyük matematikçilerinden . Mağribinin eseri olan Tuhfetü'l Ada isimli kitabında üçgen, dörtgen, daire ve diğer geometrik şekillerinin yüz ölçümlerini bulmak için metodlar gösterilmiştir.

Maaşallah : ( 72? - 815 ) Meşhur islam astronomlarındandır. Usturlabla İlgili ilk eseri veren bilgindir.

Mes'ûdi : ( ? - 956 ) Kıymeti ancak 18. 19. Yüzyıllarda anlaşılan büyük tarihçi ve coğrafyacı. Mesudi günümüzden 1000 sene önce depremlerin oluş sebebini açıklamıştır. Mesûdinin eserlerinden yel değirmenlerinin de müslümanların icadı olduğu anlaşılmıştır.

Mimar Sinan : ( 1489 - 1588 ) Seviyesine bugün dahi ulaşılamayan dahi mimar. Mimar Sinan tam manası ile bir sanat dahisidir.

Muhammed Bin Musa : ( 9 yüzyıl ) Dünyanın Çevresini ölçen 3 kardeşten biri. Matematikçi ve astronom.

Mürsiyeli İbrahim : ( 15 yüzyıl ) Piri reisten 52 sene önce bugünkü uygun Akdeniz haritasını çizen haritacı. Günümüzden 500 sene önce kadar önce yaşamıştır.

Nasirüddin Tusi : ( 1201 - 1274 ) Trigonometri sahasında ilk defa eser veren, Merağa rasathanesini kuran, matematikçi ve astronom.

Necmeddinü-l Mısri : ( 13 yüzyıl ) Çağının ünlü astronomlarından.

Ömer Hayyam : ( ? - 1123 ) Cebirdeki binom formülünü bulan bilgin. Newton veya binom formülünün keşfi ömer hayyama aittir.

Piri Reis : ( 1465 - 1554 ) 400 sene önce bu günküne çok yakın dünya haritasını çizen büyük coğrafyacı. Amerika kıtasının varlığını kristof kolomb 'dan önce bilen ünlü denizci.

Razi : ( 864 - 925 ) Keşifleri ile ün salan asırlar boyunca Avrupa'ya ders veren kimyager doktor ünlü klinikçi. Devrinin En büyük bilgini İbni Sina ile aynı ayarda bir bilgin.

Sabit Bin Kurra : ( ? - 901 ) Newton' dan çok önce diferansiyel hesabını keşfeden bilgin. Dünyanın çapını doğru olarak hesaplayan ilk islam bilgini. Matemetik ve astronomi alimi.

Sabuncu Oğlu Şerefeddin : ( 1386 - 1470 ) Fatih devrinin ünlü doktor ve cerrahlarındandır. Deneysel fizyolojinin öncülerindendir.

Seydi Ali Reis : ( ?-1562 ) Ünlü bir denizci, matematik ve astronomi alimidir.

Şemsettin Halili : ( ?-1397 ) Büyük bir astronomi bilginidir.

Şihabettin Karafi : ( ? - 1285 ) orta çağın en büyük fizikçi ve hukukçularından.

Takiyyüddin Er Rasit : ( 1521 - 1585 ) İstanbul rasathanesi ilk kuran çağından çok ileride asrın önde gelen astronomi alimidir.

Uluğ Bey : ( 1394 -1449 ) Çağının en büyük astronomu ve trigonometride yeni çığır açan ünlü bir alim ve hükümdar.

Zehravi : ( 936 -1013 ) 1000 sene önce ilk çağdaş ameliyatı yapan böbrek taşlarının nasıl çıkarılacağını ve ilk böbrek ameliyatını gerçekleştiren bilim adamı..

Zerkali : ( 1029 - 1087 ) Keşif ve hizmetleri ile ün salmış astronomi alimidir.
 
Üst