Futbol Efsaneleri

pasa06

Daimi Üye
dünyanın gelmiş geçm,ş en iyisi zidandır kanaatimce. bunu anlamak için, 2006 dünya kupası finalinde Buffon a attığı penaltı gölüne bakmak yeterli. aslında attığı penaltıda birşey yok diyebilirsiniz ama, penaltıyı kullandığınız kalece Buffon, ve bir dünya kupası finalindesiniz ve kariyerinizin son maçıı....
zidane öyle bir penaltı attı kii, maçın sonunda ki o kafayı atmasaydı şimdi herkes tarafından dünyanın en iyisi olarak kabul edilecekti kuşkusuz
 

actionhero

Forum Ustası
Metin OKTAY'ın hayatı


Metin Oktay (2 Şubat1936 - 1991), Türkiye'nin en büyük golcülerinden biri olarak kabul edilen, Taçsız Kral lakaplı Türk futbolcudur.

1954 yılında Yün Mensucat takımından İzmirspor'a transfer olan Metin Oktay aynı sezon 17 gole imza atarak İzmir Profesyonel Ligi'nde gol krallığını ilan etti. Böylece Metin Oktay'ın gol krallığı dönemi başlamış oldu. 1955 yılında Gündüz Kılıç, Metin Oktay'ı 5 yıllık sözleşme karşılığında Chevrolet marka bir otomobil vererek sarı kırmızılı renklere bağladı.

Galatasaray'da oynamaya başladığında henüz 19 yaşındaydı. Fakat genç yaşına rağmen Galatasaray camiasına çabuk ısındı ve daha ilk sezonunda 19 gol atarak İstanbul Ligi gol kralı oldu. Bu sezonda Galatasaray İstanbul Ligi'nde şampiyon oldu. Arada 1961-62 sezonunu İtalya'nın Palermo takımında geçiren Metin Oktay, 1969 yılına kadar Galatasaray forması giydi.

Futbol hayatı boyunca Türkiye Ligi'nde 6 kez gol kralı oldu ve 223 gollük bir rekora imza attı. Ayrıca, 1962-63 sezonunda 26 maçta attığı 38 golle bir sezonda en fazla gol rekorunu kırdı. Bu rekor 1987-88'de Tanju Çolak tarafından kırıldı.

Metin Oktay derbi maçlarının büyük golcüsüydü. 1959'da ağları delip geçen meşhur golüyle birlikte Fenerbahçe'ye tam 18 gol atan Metin Oktay, Beşiktaş'a da 13 gol attı.

36 kez A Milli Takım'da oynayan Metin Oktay bu formayla da 19 gol attı. Hayranlarınca daha çok 'Kral' olarak anılan efsanevi oyuncu, Türk futbol tarihinde pek çok rekor kırdı: En çok gol atan oyuncu (632), birkaç sezon aralıksız en çok gol atan oyuncu (11), tek sezonda en çok gol atan oyuncu (38), uluslararası bir müsabakada en çok gol atan Türk oyuncusu (19).

Taçsız kral 1968-69 sezonunda futbola veda etti. Metin Oktay, futbolu bıraktıktan sonra yine futbolla ilgili çeşitli işler yaptı. 1969-70 sezonunda teknik direktör Toma Kaleperovic'in yardımcısıydı. Sarı Kırmızılı kulüpte yönetici ve menajer olarak görev yapan Metin Oktay'ın son görevi Milliyet gazetesi spor yazarlığı idi. Oktay, Galatasaray ve Bursaspor'da teknik adam olarak da görev yapmıştı. 13 Eylül 1991'de bir trafik kazası sonucu vefat eden Metin Oktay, Galatasaray Spor Kulübü'nün efsaneleşmiş golcülerinden biridir.İsmi ölümünden sonra Galatasaray Spor Kulübünün Florya'daki tesislerine verilmiştir.


Gol krallıkları
1956-57 İstanbul Profesyonel Ligi 17 goL
1957-58 İstanbul Profesyonel Ligi 19 gol
1958-59 İstanbul Profesyonel Ligi 22 gol
1959 Türkiye Ligi 11 gol
1959-60 Türkiye Ligi 33 gol
1960-61 Türkiye Ligi 36 gol
1962-63 Türkiye Ligi 38 gol
1964-65 Türkiye Ligi 17 gol
1968-69 Türkiye Ligi 17 gol
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Steve McManaman (Liverpool Efsaneleri 7)



“Futbolcu olmak için doğmuşum… 1972 yılında, Liverpool’un tapınağı Anfield ile Everton’ın mabedi Goodison’ın tam ortasında, Bootle’da… Futbol topu o zamanki tüm çocuklar gibi ben Steve McManaman için de kapkaranlık tünelin sonunda varolduğuna inandığımız ışığın ta kendisi… Beni peşinden sürüklerken, o ışık önce maviye bürünmüş, babam gibi fanatik Everton’lı olmuşum… Sonra Everton mavisi beni görmediği için bir anda kırmızılaşmış, kendimi Liverpool forması ile bulmuşum… 1996 yazında İngiltere Milli Takımı’nda kırmızı ile mavinin kesiştiği ince çizgide, gelmiş geçmiş en büyük efsane Pele benim yaşayan bir efsane olduğumu söylemiş… Bir anda Madrid moruna bürünmüşüm… Futbol tarihçilerinin söylediklerine bakılırsa yurt dışında oynayan en başarılı Britanyalı oyuncu benmişim… Kim bilir? Benim tek bildiğim, dünyanın en şanslı çocuğu olduğum… Futbol topu bana o kadar iyi davranmış ki… Belki de o yüzden her ayağıma geldiğinde onu kaptırmamak için o kadar hızlı sürüyorum… Hatta belki de onu kızdırmamak için her topa bir elmasa dokunur gibi dokunuyorum…”



Tıpkı çocukluğunda yaşayan en fanatik Beşiktaşlı olarak 10 yaşında evden tek başına kaçarak Karakartallar’ın maçına giden ama büyüdüğünde önce Galatasaray’ın ilk imparatoru sonra da Fenerbahçe tarihinde yüzyıllık kulübü şampiyonluğa taşıyan tek Türk teknik direktör olan Mustafa Denizli gibi… Çocukken o kadar büyük bir aşkla bağlanmış ki Everton’a, aradan yıllar geçip Everton’ın düşman kardeşi olan Liverpool FC tarihinin en efsanevi 22 oyuncusundan birisi seçildiğinde bile hiç tereddüt etmeden “En sevdiğim renk mavi, Everton mavisi” diyecek kadar vefalı olmuş… Bir sonraki soruda o haftasonu Liverpool ile Everton arasında oynanacak derbide kimi tuttuğu sorulduğunda “Everton’ın fazla bir iddiası yok, Şampiyonlar Ligi’ne kalmak isteyen Liverpool’un daha çok ihtiyacı var, yıllarca beni bağrına basan yıllardır şampiyonluk görmemelerine rağmen bir tek gün bile takımını yalnız yürütmeyen insanları düşündükçe Liverpool kazansın istiyorum” demesi ise bir futbol ustasının mesleğine karşı gösterdiği en vefalı, en saygın tavırlardan birisi olarak Macca’yı bir futbol efsanesine dönüştüren profilinin en güzel özeti.

“Ben de Everton’da oynamak çok isterdim” diye devam ediyor, “Ama Everton yöneticileri bana ‘Her gün karşımıza çıkan yetenekli çocuklardan birisisin’ diyerek sadece bir yıllık sözleşme önerdiler. Liverpool patronu Dalglish ise bana fazlasıyla inanıyordu, hemen 3 yıllık sözleşme yapmamızı ve hemen oynamaya hazır olmamı istedi. Babama baktım, hayatımda gördüğüm en fanatik Everton’lı bana hemen Liverpool’la sözleşme imzalamamı söylüyordu. Yıllardan 1990’dı, Thatcherizm’in tavan yaptığı yılda Liverpool’da 18 yaşında bir çocuğun kendisine iş bulması bile bir mucizeydi”



Yıllar sonra 2000’deki Şampiyonlar Ligi Finali’nde McManaman, Japon futbol çizgi filmlerinin efsanevi yıldızı Tusubasa’ya bile kramponunu ters giydiren uçan voleyle Real Madrid’in zaferini perçinlediğinde dünyanın en mutlu insanı olan baba David McManaman o günleri şöyle anlatıyor: “Steve’de o zamanlar diğer çocuklarda olmayan bir şeyler vardı. O yıllarda Everton’ı fanatikçe tutuyor olsak da Liverpool’un hücum futbolu Steve’in tarzına daha uygundu. Hem de Liverpool gibi Thatcher çağında 18 yaşına gelmiş tüm gençlerin en ucuz iş gücü olarak görüldüğü bir şehirde Everton mı, Liverpool mu diye düşünecek bir lüksümüz yoktu. Zaten yıllar sonra baktığımızda Steve aslında Everton’lı olup 90’lı yılların Liverpool efsanesine dönüşen tek ‘dönme’ değildi.”

McManaman da 90’lı yılların en büyük Liverpool’lu yıldızları olan Fowler, Owen, Carragher (+80'ler 90'lar her zamanın yıldızı Ian Rush da!) gibi Everton’lıydı. En iyi arkadaşları da o eski Everton’lılar oldular. Çıraklık döneminde McManaman, Barnes’ın kramponlarını yıkayıp, Fowler Rush’ın çantasını taşırken, geleceğin efsanevi yıldızları arasında hayat boyu sürecek bir arkadaşlığın temelleri atıldı. İki yıl sonra ise artık Barnes, topu oyun kurucusu McManaman’a servis yapıyor, Rush ön direğe koşu yapıp alan boşaltırken, Fowler da arka direkte her biri birer Beatles şarkısı kadar muhteşem dömivoleleriyle Liverpool’u öne geçiriyordu.



O zamanlar Liverpool’un patronu olan Souness her zamanki gözü karalığı ile takımı iki çocuk yıldız üzerine kuruyor, Shankley-Paisley-Dalglish hattındaki Liverpool geleneğini sürdürerek Ada’nın en spektaküler futbolunu oynatmaya çalışıyordu. 1992 FA Cup Finali’nin yıldızı tartışmasız 20 yaşındaki Macca’ydı… Top ayağına geldiğine sanki kramponunun içinde bir mıknatıs varmış ki ayağına yapışıyor, dripling yapmaya başladığında rakip oyuncular antrenmanlardaki trafik hunilerine dönüşüyordu. 1995 Lig Kupası Finali’nde Macca artık Ada’da o zamanlar oynanan ortalama futbolun en az 100 ışık yılı ötesinde futbol virtüözlüğünün sınırlarını alt üst eden bir efsaneydi. Liverpool, Bolton’ı 2-1 yenip şampiyon olurken McManaman her iki golü de atacak kupayı da en iyi arkadaşı Fowler ile beraber o sıralarda işten atılmaya çalışılan grevdeki Liverpool liman işçilerine adayacaktı.



O sıralar sadece Giggs, Macca’nın eline su dökebilirdi ama Giggs Galli olduğu için olay bambaşka bir boyut kazanmıştı. İngiltere Milli Takımı nihayet Gascoigne ve Barnes gibi sonucu tek başına değiştirecek üçüncü bir oyuncu bulmuştu ve Steve o zamanlar sadece 23 yaşındaydı. O sıralar İngiltere’nin en çok potansiyel vaat eden tüm genç yıldızları Liverpool’daydı: Redknapp, Fowler, Collymore, McAteer ve 16’lık Owen… Ama 1995’teki Lig Kupası, 2000 yılına kadar bu süper yıldızların Liverpool’a kazandırdığı son kupa oldu. Londra merkezli basına göre bunun sebebi başta McManaman ve Fowler olmak üzere bu süper yıldızların hepsinin saha dışında birer “Spice Boys” olmalarıydı.

En büyük “Spice Boy”, tabii ki Macca’ydı. Şampuan reklamlarının Ginola ile beraber en büyük yıldızlığına terfi ettirecek kadar dikkat çekici saçları, Nicole Kidman’ın erkek kardeşi olduğunu düşündürecek kadar güzel yüzü, o zamanın tüm Rock yıldızlarına taş çıkartacak saha içi karizması yetmezmiş gibi bir de menejerinin Spice Girls’ü yaratan Simon Fuller olması, onu en fazla tuvalet kağıdı kadar gazete olan tabloid’lerin reyting malzemesine dönüştürmüştü. O zamanlar Juninho önderliğinde 4 büyüklere kafa tutan Middlesbrough’un teknik direktörü Bryan Robson’a göre saha içinde Liverpool’u durdurmak için Macca’yı durdurmak gerekiyordu. Ama saha içinde Fowler’la arasındaki telepatik ilişkiyi durdurmak imkansızdı. Macca’yı durdurmanın tek yolu saha dışından geçiyordu.
 
- Yönetici düzenlemesi: :

SimeVrsaljko

Forum Ustası


Euro 96’da yarı finalde her zaman olduğu gibi penaltılarla Almanya’ya elenen İngiltere’nin en büyük yıldızı ne Shearer ne de Gazza oldu. Kendisini “Beraber çalışması en zevkli futbolcu” olarak tanımlayan Venables, sol kanatta oynattığı Steve McManaman sayesinde neredeyse 30 yıl sonra futbol evine geri dönüyordu. Turnuva sonunda herkes Almanların turnuva takımı kimliğini yüceltirken Maradona ile beraber yaşayan en büyük futbol efsanesi Pele başka türlü düşünüyordu: “Bu turnuvanın futbol adına en güzel ismi tartışmasız McManaman’dır. Macca, henüz 24 yaşında olmasına rağmen futbola kattığı büyü ve güzellikle yaşayan bir efsane…”

Saha içinde Pele’nin kutsadığı efsane, saha dışında da git gide büyüyordu. İlk önce Loaded adlı seks dergisi Macca ve Fowler’ın gece hayatını resmeden fotoğrafları “Seks, alkol ve futbol partisi” manşetinin altında yayınladılar. Macca ve Fowler onlara inat Rıdvan ile Sergen misali yarış atları aldılar. Topman, Hugo Boss ve Armani’nin reklamlarına çıkarken herkes sadece kendi keselerini doldurduklarını düşünüyordu ama hem at yarışlarından hem de reklamlardan gelen paraların büyük bir kısmı Liman İşçileri Sendikası’na bağışlanmıştı. Ama bu asil gerçek, beyni kafasında değil bacaklarının arasında olan tabloid basın için hiçbir şey ifade etmiyordu. Macca’nın başını çektiği Spice Boys’lar saha dışında sürekli seks partileri yapıp su gibi alkol içmek, kokain çekmek ve sahada Liverpool’u şampiyonluğa taşıyamamakla suçlandılar.



Macca ve Fowler gibi futbol bienalleri söz konusu olduğunda kesinlikle istatistikler efsanelerin boyutunu açıklamakta yetersiz kalır. Ama tuvalet kağıdının bile yanlarında çok daha fazla gazete kaldığı tabloid’lerin yalanlarına karşı Macca’nın 1999’a kadar Liverpool formasıyla 274 maçta yaptığı sadece Magic Johnson ile karşılaştırılabilecek 141 asist ve attığı 46 gol, onun Real Madrid’e gidişinden sonra Gerrard pişene kadar Liverpool orta sahasının Norveç orta sahasına ikiz kardeşi gibi benzemesi futbol tarihinin en güzel cevabıdır. O yıllarda Liverpool, Macca yönetimindeki Fowler-Collymore-Owen-Redknapp orkestrasına karşın şampiyon olamadıysa bunda tüm suç o zamanlar “Ayaklı felaket Calamity James” olarak anılan kaleci David James ve Liverpool’dan sonra 3. ligde bile kendisine şans bulamayan savunma oyuncularının basiretsizliğidir.

İşte Liverpool saha dışında tam da böyle cadı kazanlarında kaynatılırken, biraz da tabloidlerin gazına gelen Liverpool yönetimi 1997’de Macca’yı Barcelona’ya satmaya karar verdi. Ama hiç kimse de Macca’ya Barcelona’ya gidip gitmemek istediğini sormamıştı. 1999’da Bosman devriminden faydalanarak bonservisi bedava olarak Real Madrid’in yolunu tutmasında kulüp yönetiminin bu tavrı tabloid’ler kadar önemli bir rol oynadı. Liverpool tarihinde kulübe para kazandırmadan takımdan ayrılan ilk süper yıldız olması onun bu kez de Liverpool taraftarının hedefi haline gelmesine sebep oldu.

“Hain”, “Satıcı”, “Paragöz”, “Everton’lı”, “Judas” suçlamalarına kulağını tıkayarak UEFA Kupası mücadelesinin uzatma anlarında Liverpool’a Celtic deplasmanında turu getiren golü, George Best’ten beri Ada’daki en büyük dripling resitaliydi. 1 Temmuz 1999’da Liverpool’dan R.Madrid’e transfer olduğunda İspanyol devinin tarihindeki ikinci İngiliz futbolcuydu. Bu satırların yazıldığı an itibariyle McManaman’lı 9 yılda şampiyonluk yüzü görmeyen Liverpool, ondan sonra da 10 sene daha şampiyonluk yüzü göremedi, ligin kopma anlarında tüm yük Gerrard’ın sırtına binerken hep Macca profilinde maçın akışını tek başına değiştirecek yaratıcı bir orta sahanın eksiğini çekti, ne Litmanen, ne Kewell ne de Luis Garcia onun yerini bir türlü dolduramadı.



Macca, R.Madrid’deki ilk günlerini sakatlığı dolayısıyla maçları tribünden izlemekle geçirdi. 1998 Dünya Kupası’nda kendisine bir “baharat çocuk”muş gibi davranan Hoddle tarafından sadece 30 dakika kadar oynatılmış, İngiltere’nin ikinci turda elenmesinden sonra “Zihinsel özürlüler daha önceki hayatlarındaki günahların bedelini ödüyorlar” diye saçmalayarak kovulan Hoddle’ın Scientology tarikatına bağlı milli takım psikiyatristinin hışmına uğramıştı. O günlerde eski bir Liverpool efsanesi olan R.Madrid teknik direktörü Toschak kendisine sahip çıktı. İlk olarak ona Madrid’deki gazete etiketiyle satılan tuvalet kağıtlarının İngiltere’dekileri aratmayacağını belirtti; Macca ne yapıp yapıp “Baharat Çocuk”luktan kurtulmalıydı!

İlk önce tabloidlerde yazılanın aksine son 5 yıldır beraber olduğu tek kız olan Victoria ile evlenmeye karar verdi. Macca’nın Victoria’sı Beckham’ınki gibi bir tabloid silikonu “Baharat kızların en kozmetiği” değil, bir hukuk öğretmeniydi. Sezon başındaki sakatlığını Victoria ile beraber en hasarsız şekilde atlatan Macca, önce takım arkadaşlarının sonra da Barnebaeu ahalisinin saygısını kazandı. Toschak’ın yerine göreve getirilen Del Bosque de Venables ile aynı fikirdeydi: “Macca’nın kalitesindeki hiçbir oyuncu onun kadar bencillikten uzak bir profilde takım oyuncusu olmamıştır. Çekine çekine yanına gidip ‘Steve bu hafta seni sağbek oynatmayı planlıyorum, Salgado sakat biliyorsun’ dediğimde sadece ‘Tabii ki, ben bu kulübün maaşlı işçisiyim, nerede isterseniz oynarım’ demesini unutamıyorum”

Bazen sol açık, bazen oyun kurucu, bazen sağ açık, bazen de önlibero ve sağbek olarak görev alan Macca, Madrid’deki ilk sezonunda muhteşem bir finiş yaptı. Yurt dışında forma giyerken Şampiyonlar Ligi’ni kazanan ilk İngiliz oyuncu olduğu 2000 Şampiyonlar Ligi Finali’nde Real’in Valencia karşısındaki zaferini perçinleyen golün altında onun estetik sınırlarını zorlayan uçan volesi vardı. Kendisinin de çok sevdiği Japon çizgi filmi kahramanı Tusubasa’dan bile daha yukarıya zıplamış, düşerken yaptığı olağanüstü vuruşu Valencia’lı taraftarlar bile takdirle izlemişti. Ama ilk sezonunda sakatlığına rağmen harikalar yaratan Macca, bu kez futbolun aşırı endüstrileşmesi yarışında İngiltere’yi izleyen İspanya’daki Perez depreminin ikinci kurbanı olacaktı.

Başkan seçilirse Barça kaptanı Figo’yu rekor fiyata transfer edeceğini açıklayan Florentino Perez, başkan seçildiğinde ilk olarak Macca ile beraber finalin en büyük yıldızı olan Redondo’yu “forması yeteri kadar para etmediği” için sattı. Figo’yu aldıktan sonra endüstriyel futbol yaklaşımının en arsız bayraktarı olarak artık mali yönden Real’i dünyanın en büyük kulübü yapacak oyuncuları transfer edeceğini açıkladı. Figo, o sıralar dünyanın en büyük sağ açığı olduğu ve forması Macca’nın 10 katı satacağı için McManaman satış listesine konmuş hatta sezon başında forma numarası verilmeyerek ayrılmaya zorlanmıştı. Bu süreçte Macca’ya en çok destek verenlerin başında Figo’nun gelmesi son derece manidardı. İspanya’daki aşırı endüstrileşen futbolun ilk kurbanı Figo, Zidane ve Helguera’yı yanına alıp yönetimle görüştü ve Macca’nın takımda kalmasını sağladı.

2002 Şampiyonlar Ligi finalinde Figo’nun yerine oyuna dahil olan Macca, sabır ve profesyonelliğinin karşılığını fazlasıyla alacaktı. 2003 yılına kadar 94 kez giydiği Real formasıyla iki kez taraftarların en sevdiği oyuncu seçilecek son maçında matadorları kutsamak için kullanılan beyaz mendiller Macca için Madrid semalarını şenlendirecekti. Zidane’a göre Macca o yılların Real filminde “en iyi yardımcı erkek oyuncu” olarak bunu fazlasıyla hak ediyordu. Çoğu zaman yedek bırakılmasına rağmen sahaya girdiğinde hep doğru zamanda doğru yerde olmuş, birçok kez filmin mutlu sonla bitmesinde belirleyici bir rol oynamıştı. Şampiyonlar Ligi’nde bir ayrı güzel oynayan Macca’nın eski takımı Liverpool’un yeminli düşmanı Man Utd maçlarında sergilediği futbol eski takımının taraftarları ile bir daha küsmemek üzere barışmasını sağladı.
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası


2003 yılında Perez tarafından mali açıdan kulübe aldıkları para kadar ekonomik kazanç sunmadıkları için yok pahasına elden çıkarılan Makelele ve Morientes’le beraber Madrid’e veda etti. Macca’yı son takımı olan Manchester City’ye getiren onu son kez milli takımda 11’de oynatan Keegan oldu. Bir sezon önce en iyi arkadaşı Fowler’ı da transfer eden Keegan’ın kafasında iki kafadarı Liverpool günlerindeki gibi oynatıp şampiyonluğa oynamak vardı. Ama işler hiç de planlandığı gibi gitmedi. İki kafadar bir araya geldiğinde yeniden alevlenen “Baharat çocuklar” yangınında daha çok bitmek bilmeyen sakatlıkları ve saha dışında yaşananlarla gündeme oturdular. Daha sonradan McManaman’ı milli takımda istemediğini telesekreterine bıraktığı kısa mesajla bildiren Erickson’u ve aslında fahiş fiyatlara fuhuş yapan İngiltere’nin en ünlü mankenini Arap şeyhi kılığına girerek tuzağa düşüren News of The World’ün ilk kurbanı Macca oldu.

Adını gizleyen ve resmini bile kimsenin görmediği bir kadın, News of the World’e Fowler ve Macca ile grup seks yaptığını, ikisinin de pilinin bittiğini ve kokain sayesinde seks yapabildiklerini açıkladığında her iki oyuncu da sakatlığından dolayı City’de forma giyemiyordu. Tüm bunların asılsız olduğu 2 sene sonra biten mahkemede ortaya çıktığında Macca çoktan City tribünleri tarafından sağır edercesine yuhalanıp 33 yaşında futbolu bırakmak zorunda kalmıştı.

Macca’dan sonra Makelele’nin yerine alınan asıl “Baharat Çocuk” Beckham’la R.Madrid futbolun Disneyland’ına dönmüş bocalarken, Liverpool hücumda sadece Gerrard’ın büyücülüklerine mahkum olmuştu. Keegan’dan sonra İngiltere’nin başına geçen Erickson, Scholes gibi doğal bir oyun kurucudan sol kanat yaratmaya çalışırken Macca’nın klasında tek bir kanat oyuncusu dahi olmayan takım futbolun mucitlerine futbolun ne olduğunu unutturacak kadar tarihinin en sıkıcı futbolunu sergiliyor, her zamanki gibi penaltılarla eleniyordu.

Önce Perez, R.Madrid’i tarihi borca sokarak Madrid tarihinin en çok nefret edilen başkanlığına terfi etti. Erickson ise Macca’dan sonra News of the World’ün ikinci büyük kurbanı olarak kendisini A.Villa’yı almak isteyen Arap petrol şeyhi olarak tanıtan muhabire yaptığı “İngiliz oyuncular çok kazma, bu takımdan hiçbir şey olmaz” açıklaması ile önce herkese maskara oldu, sonra da bir kez daha dünyanın en sıkıcı maçlarından birinde penaltılarla elenip kovuldu. Bütün bu endüstriyel futbol harala gürelesinde biz Macca’yı unutup gitmiştik, çoğumuz futbolu bıraktığını yıllar sonra öğrendik. Futbol damağımızda her geçen gün acılaşan tadın en güzel çeşnilerinden birisi daha artık yoktu. Kanalı değiştirdik, Tusubasa kılığına girmiş Macca yine yeşil çimler ile mavi gökyüzü arasındaki sınırları zorluyor, Pele’nin özlediği başka türlü bir futbolun, Macca’ların ölümsüzlüğünü haykırıyordu.
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Kalecilik Ne Kadar Eşsiz Bir Delilik...

Tony Schumacher



“Kaleciler daima kaybetmeye mahkumdur çünkü golsüz bir maç, sefaletin, iflasın olmadığı bir kapitalizm hatta cehenneme inanılmayan bir Hristiyanlık gibi bir şeydir” diye başlıyor Schumacher. Hayatı boyunca hep 3 direğin arasına sıkışıp kalmış kaderinden kurtulmak için haykırıyor: “Kaderinde kalecilik olan bir insan, hayatı boyunca altıpasta biriken çamurun içinde debelenir durur. Ben doğrudan o bataklıkta doğdum. Hitler’in tüm dünyaya rezil ettiği Almanya’nın savaştan en kötü etkilenen şehri Düren’de… Ama çocukken harabelerin içinde bile kalecilik yaparsın çünkü atılan goller sayılmaz sadece iki takımın attığı gollerin arasındaki farktır önemli olan.”

Bunu en iyi biz anlarız herhalde: Daha yolu Türkiye’ye düşmeden önce İspanya 82’de, Fransa 84’te, Meksika 86’da Almanya formasıyla dünyaları kurtarırken mahalle maçlarında bir saatliğine Schumacher olmak için kaleye geçen futbolun çocuk yürekleri… O da bizim gibi fakirliğin kol gezdiği, evde sadece patatesin piştiği, babanın bitmek bilmeyen ağır iş gününden sonra bacaklarını sobaya uzatıp kanepede uyuduğu evden biraz olsun kaçmak için başlamış futbola… Ha Hitler sonrası Almanya, ha 12 Eylül sonrası Türkiye: “Kaleye geçtiğimde evin fakir atmosferinden uzaktaydım. Kız kardeşimle küçücük bir odayı paylaşırdık… Benim üç direğin arasında da olsa kapalı yerde duramama, sürekli kalemi terk etme hastalığım o günlerde başladı. Bir kaleci olduğu yerde durup kaderin gelip üstünden geçmesini bekleyemez, kaderin üstüne koşa koşa gider, gerektiğinde onunla çarpışır ama yine koşmaya devam eder, yoksa kader bir anda kaleciyi ezer geçer”

Schumacher’in de dediği gibi kaleciler hep Beyaz Zenciler’dir. Beyaz çoğunluğun içinde sadece onların siyah hataları görülür, asla unutulmaz. Penaltılar, Beyaz Zenci’lerin giyotin sehpasıdır, eğer bir kaleci temdit penaltılarının 17’sini yer, birini kurtarırsa o hayatta kalır, kahraman olur. Ondan sadece bir fazla penaltı yiyenlere ise Hayrettin’e dendiği gibi “Ayıp ama ne biçim kalecisin, 18 penaltı da yenmez ki, insan bir tanesini kurtarır” denir. Kahraman ile rezil arasındaki tek fark bir tek penaltı atışı kadardır. Henüz genç takımdayken kendisini Beyaz bir Zenci gibi hissetmeye başlayan Schumacher, daha yolun başındayken penaltı adlı Rus ruletinin bir kalecinin kaderini belirleyen en önemli unsur olduğunu farkındadır: “Normal insanlar için bir deli neyse, penaltılar sırasında penaltıyı atanlar için karşılarındaki kaleci de odur. Bir an bile düşünmeye zamanın yoktur, penaltı kurtarmaya çalışmak, şimşeği yakalamaya çalışmak gibidir”

Schumacher, henüz Köln’ün 3. kalecisi Harald’ken yani efsanevi Toni Tureg’in adı kendisine asalet ünvanı olarak bahşedilmemiş genç bir kaleciyken, saatlerce penaltı çalışır. Başkalarına yün battaniyeler örerek hayatını kazanan annenin sözleri asla kulaktan çıkmaz: “Oğlum, biz çok fakiriz. Hayata herkese göre 10 adım geriden başlıyoruz, sadece herkesin iki katı koşarak onlara yetişebiliriz.” Alman felsefesinin en önemli kilometre taşlarından Wittgenstein’ın söylediği gibi “En iyi olan”ın yanında “sadece iyi olmakla yetinen” katlanılamayacak kadar kötüdür. Alman futbol felsefesine göre de “en iyi olan”, hiç hata yapmayan yani insani özelliklerinden arınmış “makine-futbolcu”dur.



Schumacher “en iyi” olana kadar, önce önündeki “iyi”lerin hata yapmalarını bekler. Önce birinci kaleci yaşlanır ve geçirdiği ağır sakatlıktan sonra futbolu bırakmak zorunda kalır. İkinci kaleci Topaloviç, Bergkamp misali uçak korkusu olduğu için Berlin deplasmanına gidemez ve Schumacher ilk kez 1977’de Köln forması ile ilk 11’de sahaya çıkar. Ama Schumacher’in sadece hiç gol yememesi yetmeyecektir çünkü rakibin kalecisi Nigbur ile Köln önanlaşma yapmıştır. Schumacher, yılların çalışması sonunda kaptığı kaleyi kaptırmamak için maç 0-0’ken kaleden çıkıp ona gol atmayı bile düşünür. Ama neyse ki Köln’ün 1-0 kazandığı maçtan sonra Nigbur, Hamburg ve hakemler lehine Demirören-Sinan Enginvari açıklamalar yapınca ceza alır ve Hamburg kalesi de Schumacher’e kalır.

1977-80 yılları arasında Harald Schumacher, üç direk arasında gösterdiği muhteşem performansla artık Toni Schumacher’liğe terfi eder. Karşı karşıya pozisyonlardaki %100’e yaklaşan başarısı, sürekli eliyle oyun kurabilme yeteneği ve hava toplarında yandan gelen ortaları orta sahaya kadar yumruklayabilmesiyle Toni Tureg ve Sepp Maier’den beri en yetenekli Alman kaleci olarak gösterilmeye başlanır. Ama 1980 yılında Derwall yönetimindeki Alman takımının 1 numarası olmasını yine Nigbur’a borçludur. Nigbur, kız arkadaşı ile geçirdiği geceden sonra sakatlanır ve kendisini “hayatımda gördüğüm en büyük deli” olarak tanımlayan Derwall’in Schumacher’i kadroya almaktan başka şansı kalmaz.

Derwall, Schumacher’i “deli” olarak nitelerken yerden göğe kadar haklıydı. Almanya, Euro 80’de tarihinin en güzel futbolunu sergileyip şampiyon olurken, kalesinde gösterdiği performansla devleşen Schumacher, bütün bir turnuvayı kırık parmakla oynamıştı. Yıllardır beklediği fırsatı kırık elinin tersiyle itmemek için bu gerçeği final maçı bitene kadar saklayan Schumacher, sahibi arkadaşı olan Reusch firmasının kendisi için ürettiği özel eldivenlerle harikalar yarattı. Bu yüzden de hayatının sonuna kadar üzerinde Reusch yazan eldiven çantasını Türkiye’de bile bir an elinden düşürmedi. Yoksa sanıldığı gibi Reusch ile Schumacher arasında büyük bir sponsorluk anlaşması yoktu. Schumacher için vefa, binlerce Mark’lık sponsorluk anlaşmalarından çok daha büyük bir servetti.

Kariyeri boyunca üzerine son sürat gelen forvetlerin üzerine koşmaktan hiç çekinmeyen Schumacher, yine tamamen kendisine özgü bu çıkışlarından birini yaptığında çok sevdiği annesi dahil bütün dünyayı karşısına aldı. 1982 Dünya Kupası yarı finalinde, Schumacher ile karşı karşıya kalan Fransız Battiston, Alman kaleci ile çarpışacak, kaburga kemiğini kırarken, ağzından dökülen dişlerin görüntüsü de Schumacher’i “Sevilla canavarı Alman domuzu”na dönüştürecekti: “Sapıkça bir saldırı değildi bu, sadece gol yememe baskısının kazanma enerjisine karıştığı bir patlamaydı. Battiston’un ağzından dökülen dişlerini gördüğümde yanına gitmek istedim ama Tigana bana o kadar ağır küfürler ediyordu ki ilk defa kalemden çıkmaya korktum. Oraya gitseydim kesin kavga çıkacak ve 2. Dünya Savaşı’ndan beri en büyük Fransız-Alman savaşı başlayacaktı. Bir cinayet filmi kadar heyecan verici yüzyılın maçında tüm dünyanın gözünde katil bir Nazi’ye dönüşmüştüm.”



Maçtan hemen sonraki zafer sarhoşluğu atmosferinde “Battiston’a diş teli almaya hazırım” sözleri her ne kadar durumun ağırlığını hafifletmeye çalışan bir espri olarak Schumacher’in dilinden dökülse de hayatı boyunca karşısına dikilen Azrail oldu. Kale direklerinin arasında onu bekleyen kaderden kaçıp, Battiston kılığındaki o kaderin üstüne koşarken başladığı yere, çocukluğuna dönmek zorunda kalmıştı. 2. Dünya Savaşı sonrası yıkımın Alman çocuklarında yol açtığı post-travmatik stres bozukluğu, “utanılması” gereken bir geçmişle iç içe geçerek onu bir “futbol nazi”sine dönüştürmüştü.

Aslında, Schumacher sadece Alman futbol makinesinin tüm günahlarının kurbanıydı. Grup maçlarına “asrın hatır şikesi” olarak geçen Avusturya-Almanya maçından sonra her iki Cermen takımı bir üst tura geçerken önce bu maç sonucu averajla elenen Cezayir’in sonra da tüm futbol mazlumlarının gözünde Schumacher’in Almanya’sı o futbol yazının Ceyar’ına dönüşecekti.
Schumacher’in “planlanmış bir şike değil ama bir tür sessiz anlaşma gibiydi” dediği maçı tüm dünya izlemiş ama futbolu yönetenler hiçbir cezaya gerek görmemişlerdi. Battiston’un dökülen dişlerini de yine tüm dünya görecek ama hakem Schumacher’e bir sarı kart dahi çıkarmayacaktı. Üstelik o maçta Avrupa’nın Brezilyası olarak gösterilen Platini’li, Giresse’li futbol sanatçısı Fransa, ne pahasına olursa olsun kazanmaya programlanmış Alman futbol makinesine Schumacher’in kurtardığı penaltılar sonucunda yenilince artık Schumacher’in hiçbir şansı yoktu: “Almanya’dan kaynaklanan anti-Alman ırkçılığının yeni hedefi olan bir barbardım.”

Başına musallat olan haksız yazgıdan 1982 Finali’nde de kurtulamayacak olan Schumacher, Almanya ile birlikte kupanın en çirkin futbolunu oynayan İtalya’ya 3-1 yenildiklerinde, bu kez kendi ülkesinde de canavarlaştırılacaktı. Schumacher’in Battiston’a yaptığının “modern Almanya imajına yakışmadığını” ileri süren basın düşene daha da sert bir tekme atacak ve Toni’nin bir daha Almanya Milli Takımı’na alınmaması için kampanya başlatacaktı. O günlerde Fransa’daki bir gazetenin yaptığı ankette “En nefret ettiğiniz insan” sorusunun cevabında Schumacher birinci, Adolf Hitler de ikinci sıradaydı. Yine o günlerde Schumacher’in imdadına yetişen yine bir savunma oyuncusu oldu: “Sevilla Canavarı”nın kurbanı Battiston, Schumacher’in kasıtlı bir şey yapmadığını açıklayıp, Alman kaleci ile bir araya gelecek ve onun biraz olsun nefes almasını sağlayacaktı.
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Euro 84’te Almanya’nın en iyisi yine Schumacher’di. İyice yaşlanan ve ruhsuz, köhne bir makineye dönüşen takım, istikrarsız sonuçlar alırken, birçok maçta yaptığı imkansız kurtarışlarla Almanları kurtaran hep bir zamanların “Sevilla Canavarı” oldu. Bir anda tüm Almanya, Battiston’un dökülen dişlerini unutup delilik sınırlarını zorlayan korkusuzluğu ve mücadele azmiyle “Modern Almanya”nın en canlı örneği olarak algıladıkları Schumacher’i bir kez daha göklere çıkartacaktı. Ama 1984’teki hayal kırıklığından sonra Schumacher tarafından “Almanya’yı çalıştıramayacak kadar dünya iyisi bir insan” olarak nitelendirilen Derwall’in görevine son verilecek, yerine de Alman futbolunun kurtarıcısı olarak gösterilen Beckenbauer getirilecekti.

Schumacher tarafından “Maç günleri bir Prusya albayı kadar sert” olarak nitelen Beckenbauer’in gelişi en başta sorunları çözemeyecek hatta daha da büyümesine sebep olacaktı. Hayatı boyunca hep iki arada bir derede kalan Schumacher, Meksika 86’dan önce de Rummenige’nin takım içinde körüklediği sorunların ortasında “Köln mafyası” ve diğer oyuncular arasında kaldı. Takımda yaşanan iç savaş, grup maçları ve 2. turda Almanya’nın ecel terleri dökmesine sebep oldu. Schumacher’e göre Beckenbauer’in en büyük hatası oyuncularını bir zamanlar kendisinin olduğu gibi sanmasıydı: “Beckenbauer, gelmiş geçmiş en büyük Alman futbolcusuydu ama Alman futboluna o kadar körü körüne inanıyordu ki Meksika 86’da ortada bir Alman takımının olmadığını, kendi çıkarlarını düşünen sahte yıldızlarla başarısızlığa mahkum olduğumuzu göremedi.”

Almanya bir kez daha finalde kaybederek 2. olacak ve Alman felsefesine göre sadece şampiyonluk başarı olduğu için başarısız olarak addedilecekti. Çeyrek finalde evsahibi Meksika karşısında yine Schumacher’in kurtardığı penaltılar ile yarı finalin kapısı açılırken, 42 derecelik cehennem sıcağında oynanan o maçta Schumacher önce ayağına kramp giren Hugo Sanchez’in yardımına koşacak, sonra da turu Almanya’ya getiren penaltı kurtarışından sonra gözyaşlarına boğulan Negretti’ye sarılacaktı. Schumacher’i “Sevilla Canavarı” olarak tanıyan dünyanın kalanı için bunlar sadece reklam kokan hareketlerdi, eğer Almanya yenilseydi “Sevilla Canavarı” bunların hiçbirini yapmaz, Battiston’a yaptığının aynısını tekrarlardı! Ama Schumacher o anda yine çocukluğuna dönmüş, hayatında ilk kez bir maçı kazandığı için pişman olmuştu: “Sevinememiştim. Biz Almanya olarak her zaman kazanabilirdik ama bu maçı Meksika’nın kazanması onlar için her şey demekti. Milyonlarca fakir insan hayalkırıklığına uğramış, futbol topunun içinde saklı olan başka bir dünyanın tarifsiz mutluluğundan mahrum kalmıştı. Kafamda stadın dışındaki inanılmaz fakirliğin resimleri vardı. Futbol, onların tek umuduydu. Kurtardığım penaltıyla onların elinden her şeylerini almıştım.”

Artık 32 yaşına gelmiş ve futbol topunun içindeki dünyaya bambaşka gözlerle bakmaya başlamıştı: “Alman futbolu kaybetmeye mahkumdu çünkü her şeyimiz sadece kazanmak üzerine kuruluydu. Milliyetçilik ve futbol, 19. yüzyılda aynı zamanlarda doğmuş. Bu bir tesadüf değil. İddiaya girerim ki Alman faşistlerinin %5’i bile Almanya için ölmeye hazır değiller. Ama ben ilk günden itibaren hep ölmeye, öldürmeye programlanmış bir futbol makinesi gibiydim. Aşırı motivasyon aslında aşırı milliyetçilik kadar gülünç bir zavallılıktı”

Yarı finalde yine Fransa’yı yendiklerinde Schumacher final maçında son kez Almanya formasını giymeye hazırlanıyordu. Milli marş esnasında yine gözlerini kapadı, herkes onun bunu Almanya’ya karşı hissettiği yüce üstünlük duygusuna şükran olarak değerlendirdi ama o seremoni esnasında her gözlerini kapadığında kendisi bambaşka bir dünyada düşlemişti: “Sonsuz bir kumsalda esen meltemin taradığı masmavi bir lagunda yüzerken…” İşte hep böyle konsantre oldu: “Ben en iyi kaleciyim, ben bir panterim, top da benim avım” Ama bu kez kazanabileceklerine inanmıyordu: “Beckenbauer de kendisini kandırıyordu. Taktiğimiz son derece aptalca, Mattheus ile Maradona’yı durdurmaya çalışmak, gerisini de Alman mücadeleci ruhumuzla halletmek! Sanki Arjantinliler’in mücadele ruhu yok ya, o ruh sadece biz kendimizi seçilmiş sanan Almanlara mahsus ya!”

O gün son bir kez de olsa bir Alman futbol makinesi olmayı denedi. Ama aşırı motivasyon, final maçlarında gereken insani yaratıcılığı köreltince Schumacher yine kaybeden tarafta oldu: “Alman futboluna özgü aşırı motivasyonla gülünç bir keçi gibi sıçrıyorum, topu ağlarda görüyorum. Dünyada sadece kalecilerin hata yapma şansının olmaması gerçeği beni zavallı bir hamamböceğine dönüştürüyor. Rummenige bir maçta 100 topu gökteki yıldızlara dikse de, 1 tanesini dahi kaleye soktuğunda her zaman Almanya’nın kahramanı olur ama ben 100 topu uçarak kurtarıp bir hata yapsam ve maçı 1-0 kaybetsek Almanya tarihinin en büyük rezili olarak adım ölümsüzleşir” Almanya maçı 3-2 kaybetti. Hazreti Maradona’nın yaratıcılığının yanında Alman futbol makinesi bozulmuş, Schumacher hayatında yemediği golleri yemişti: “O golleri yerken 1.5 milyar insanın beni izlediğini düşünmek hayatımı felç eden bir zehir” O güne kadar hayat diye yaşadığı gerçek, felç olmuş, bambaşka bir Schumacher olarak hayatına devam etmeye karar vermişti: “Finali kazanıp dünya şampiyonu olmuş olmak için bu maçtan sonra bir daha asla futbol oynamamaya hatta ölmeye çoktan razıydım. Kazandın mı yorgunluğu bir gram bile hissetmezsin ama yenildin mi ayakta bile duramayacak kadar yorgun olursun. Ben de kendimi ölmüş gibi hissediyordum. Futbol makinesi Schumacher olarak ölmüştüm ve aslında bu hayatımda başıma gelen en güzel şeydi. Yalnızca galibiyet takımda birliği sağlardı, mağlup olmuşsan herkes tıka basa bir kalabalığının ortasında yapayalnızdı.”



Bu duygu yoğunluğu içinde Schumacher, kendi efsanesiyle beraber final maçlarında yerle bir olan Alman futbolu efsanesindeki tüm tabuları yıkacak kitabı “Anpfiff – Maç Başlıyor”u yazmaya başladı. Meksika 86 finalindeki hayal kırklığından önce tüm olup bitenler, yere çakılan Alman futbolunun karakutusu niteliğindeki kitapta tüm çıplaklığıyla anlatıldı. Karakutuda yazılanlardan rahatsız olan sözde kahramanlar onu Türkiye sürgününe yolladılar. Ama hiç kimse de Schumacher’in yazdıklarının tek bir satırı için bile “yalan, yanlış” diyemedi. Almanya için ne kadar kötü olduysa bizim için de o kadar iyi oldu.



Schumacher, Fenerbahçe’ye transfer olduğunda, Almanya’da yapamadığını Türkiye’de başardı ve kalecilerin makus talihini değiştirdi. 1989’daki 103 golle şampiyon olan efsanevi kadronun Rıdvan ve Oğuz’la beraber en değerli oyuncusu 35’lik Toni Schumacher oldu. Yine deli, yine kavgacıydı. Bir maçta orta sahaya kadar gelip Müjdat’la tekmeleştiler. Ama Schumacher de tüm efsane kaleciler kadar deliydi, daha fazlası değil. Zaten ona göre kaleci olmayı seçmek başlı başına bir delilikti! Kavgası ise aslında tüm dünya kalecilerinin kavgasıydı. Futbolu bıraktığında on parmağından sekizini kırmış, yüzlerce kez günah keçisi, binlerce kez kahraman ilan edilmişti. Türkiye’de hayatı boyunca aradığı iç huzuru bulurken, kazandığı paraları birçok hayır işine yatırmış, dünyaları kurtarmaya devam etmişti. Kendisine inanılmaz bir gol atan Ferdinand’ın elini sıktığı resimse Hugo Sanchez’e masaj yaptığı resimden beri gördüğümüz en güzel futbol resimlerinden biriydi.

 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Futbol Sadece Futbol Olsaydı, Tanju Çolak Gelmiş Geçmiş En Büyük Forvet Olur Muydu?

Tanju Çolak



Futbol sadece futbol olsaydı, Tanju Çolak gelmiş geçmiş en büyük forvet oyuncusu olarak anılabilirdi. Futbolun ilk çağrıştırdığı şey gol ise, bu topraklarda gol denilince akla ilk gelen isim açık farkla Tanju Çolak’tır. Türkiye tarihinin en çok gol atan santrforu Hakan Şükür, kırılması imkansıza yakın rekoru altüst ettiğinde, Tanju ve Hakan Şükür’ün ikisini de izlemiş olanlar oturup düşündüler ve gol vuruşu, bitirişi Tanju kadar dünya çapında bir klasta olan oyuncuyu, onun yarısı kadar bile futbol yeteneğine sahip olmayan Hakan Şükür’ün geçmiş olmasına şaşırıp kaldılar. Halbuki futbol sadece futbol değildi ve Tanju’nun eşsiz yeteneğini Misak-ı Milli sınırları içine hapseden de onu yaratan ülkenin tarihinin bizzat kendisiydi.

Tanju Çolak’ın hayatı, normal bir futbolcunun kariyerinin çok daha ötesindedir: Tanju Çolak, post-modern Türkiye tarihidir. Tanju Çolak, Kenan Evren, Özal, Demirel, Çiller’dir; sadece Hülya Avşar değil, Seda Sayan, Gülben Ergen, Semra Özal’dır… Alp Yalman, Aziz Yıldırım, Sinan Engin, Metin Aşık’tır… Tanju’nun futbol dünyamızda açtığı yolun sonu Sergen Yalçın’a çıkar, Tarık Daşgün’e kadar gider… Yine de tüm bunlar, saha içinde Gerd Müller, Van Basten, Van Nistelrooy, Ian Rush ayarında bir gol sanatçısı olduğu gerçeğini değiştirmez…

Tanju Çolak’ı daha önce bu sayfaları şereflendiren, futbol gecelerimizi ışıl ışıl aydınlatan efsanevi yıldızlarla aynı kefeye koyarken, onunla aynı topraklarda yaşadığımız için onu kayırmıyoruz. Hatta böylesine eşsiz bir yeteneğe sahipken, saha içinde golün eşanlamıyken, maç bitiğinde devrik bir kralın sonsuz sürgününü yaşadığı ve yaşattığı için ona duyduğumuz kızgınlıktan dolayı az bile söylüyoruz. Bizzat başta Van Basten olmak üzere en büyük gol sanatçılarını yetiştiren Hollandılar da bizle aynı fikirde: “Sizde bir Tanju Çolak vardı, liginizin kalitesi bizimkine göre daha düşük olduğu için attığı her üç golün Van Basten’in attığı iki gole eşit sayılmasına rağmen Avrupa’nın en çok gol atan oyuncusu olup Altın Ayakkabı alan bir kral… Sahi o Van Basten’in bile atamadığı röveşataları atan gol kralına ne oldu?”



Bir İlhan İrem şarkısındaki kadar hüzünlü olduğu ölçüde trajikomik bir tonda cevap veriyoruz: “Olanlar oldu” Tanju’nun başına gelenler, aslında Türkiye olarak bizim başımıza gelenlerdi. Bir zamanların Avrupa gol kralı Tanju Çolak, Türkiye gerçeğinin en acı yüzüydü, hala da ders almayıp ders vermekte kör gözün parmağına inat ettikçe Moldova’lara, Malta’lara karşı bir gol bulmak için andropozlu adamlar gibi kıvrandığımızda yüzümüze çarpan o en acı gerçeği simgelemeye devam ediyor.

Yakınçağ Türkiye tarihini en güzel şekilde özetleyen yaşam öyküsü, 10 Kasım 1963’te Samsun’da başlıyor. O zamanlar Tanju’nun babası gibi devlet memuru olmak büyük bir ayrıcalık çünkü daha Özal onlara işlerini öğretmeye başlamamış. Ama şanslı azınlığa sahip memur olmak için çok okumak, bütün derslerden geçmek, çok uzun yollar kat etmek gerek. Üstelik de tüm bu uzun yolun sonu İstanbul’daki yaşamla karşılaştırıldığında en fazla bir sadaka Tanju gibiler için. En fazla 50 kişilik sınıfta en az 80 kişi tıkış tıkış… Tanju Çolak, o 80 kişiden biri sadece… Üstelik daha o zamanlardan sonraki yaşamında benzincilik, kebapçılık, ilaç ticareti işlerinde batıracağı 5 milyon Dolar’da çok daha yakından şahit olacağımız gibi o 80 kişiden matematiği en kötü olan Tanju’nun ta kendisi.



Ama sonunda hiç çalmayacakmış gibi Tanju’yu boğan zil çalıp, daha sonradan hapishanede hissettiği duyguların uyanmasına sebep olan okuldan kendini ait hissettiği yere, futbol sahasına döndüğünde daha 14 yaşındayken santrfor olarak dünya tarihinde eşsiz bir vaka: “Bir maçta Tanju tam 6 gol attı. Daha da çok zaman vardı, Tanju’yu bir türlü durduramayan rakip takımdan 6 kişi sürekli onu tekmeliyorlardı. Ben de baktım olmayacak, Tanju’yu oyundan almaya karar verdim. Tanju, oyundan çıkmak için yedekler kulübesine doğru koşmaya başladı ama o niyeti fena halde bozmuş 6 oyuncu da yedek kulübesine kadar gelip Tanju’yu marke etmeye devam ettiler. Neredeyse onla beraber yedek kulübesinin içine kadar gireceklerdi.”

Tanju, her hapishaneye düştüğünde ya da “büyüklerimiz” tarafından kullanılıp bir kenara atıldığında, kayıp babası gibi ortaya çıkan, ilk takımı Samsun Yol Spor’daki antrenörü Mehmet Ali Çınar o günleri anlatmaya şöyle devam ediyor: “Okuldaki öğretmenleri Tanju’nun aşırı derecede tembel ve dikkatsiz olduğundan şikayetçilerdi. Halbuki ben de bir nevi öğretmendim ve bence en çalışkan, en zeki öğrencim oydu. Antrenmanlar bittiğinde yüzü okula dönecekmiş gibi asılır sonra ona bir kenarda tek başına antrenman yapmasına izin verdiğimde antrenmanın başındaki gibi mutlu olurdu. Saatlerce düz bir duvara ayak içiyle vuruşlar yapar, o zamanlar sahayı aydınlatacak ışıklar olmadığı için hava kararana kadar o duvarla saatlerce maç yapardı. Tutulması imkansızdı. Diğerleri gibi çok koşmuyor, gol atmak için aşırı bir çaba göstermiyordu ama neredeyse bütün gollerimizi o atıyordu. Bir maçta röveşatadan 4 gol atmıştı. O zamanlar Alman Fischer, röveşata ile eş anlamlıydı ama Tanju daha 17’sindeyken ondan çok daha iyiydi.”



Tanju’nun çok iyi olduğu daha o zamanlardan herkesin hemfikir olduğu bir gerçekti. O hala her şeye rağmen Gerd Müller, Van Basten gibi unutulmaz golcülerle karşılaştırılan futbol yeteneği, henüz 20 yaşındayken Tanju’yu 2. Lig’in taçsız kralına dönüştürecek, 1983-84 ve 1984-85 sezonlarında Samsun forması ile gol kralı olduğunda bir daha asla çıkmamak üzere hayatımıza girecekti. 12 Eylül 1980’de yepyeni bir orta çağa başlayan Türkiye’nin tarihi Tanju’nun kaderiyle kesişerek baştan yazılıyordu: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler; bırakmazsanız biz cunta olarak yaptırmayı biliriz: Ne yani asmayıp da besleyelim mi?”

Anayasa’ya göre Türkiye’de yaşayan tüm insanlara ait olduğu iddia edilen salyangoz ve kurbağaları sadece kendisine aitmiş gibi toplayan ve Avrupa’nın dört bir yanına hayallerindeki (!) gibi ihraç eden Hasbi Menteşoğlu, Tanju’nun işvereni, Samsunspor’un başkanıydı. 1990 yılında kendisine yürü ya kulum diyenlere daha fazla haraç vermediği için tam 35 bin işçinin çalıştığı 45 fabrikası kapanana kadar, Özal’ın “İhracatın İçinden” programında elindeki kalemi gözümüze soka soka söylediği yalanların en büyük gurur kaynağıydı. Hasbi Ağa için o Samsun’da Tanju Çolak, dağlardaki milyonlarca salyangoz ve kurbağadan bile daha değerliydi. Bir gün, en büyük ihracatını İstanbul’a yapana kadar Samsunspor önce Türkiye 1. Ligi’ne çıkıp üç büyükler Bizans’ına meydan okuyacak, hatta tarihinin ilk gol kralını çıkartacaktı.

Tanju, her Pazar Fischer’e, Pele’ye bile pabuçlarını ters giydirecek röveşatalarını attığında, bizler TRT 1’deki ikişer dakikalık özet görüntülerde bambaşka bir futbol efsanesine tanıklık ediyorduk. 1. Lig’deki ilk sezonu olan 1985-86’da 33 gol atıp açık ara gol kralı olduğunda, ısrarlı tezahüratlarımıza rağmen bir türlü sesimizi duymayan Avrupa, Tanju’nun o sezon kıtada en çok gol atan 3. oyuncu olmasıyla ayak seslerimizi daha önce hiç duymadığı kadar duyuyor, o yaz oynanan 1986 Dünya Kupası’nda bile Tanju’nun klasındaki gollere şahit olamıyordu.
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası


Bir sonraki 1986-87 sezonunda Tanju Çolak, yine gol olup yağmış, enflasyonu, hayali ihracat rekorlarını unutturmuş, bizi olabilecek en güzel şekilde uyutmuştu. Başka türlü futbol hülyalarına dalıp gitmiştik. Bir Anadolu takımında oynarken iki sezon üst üste gol kralı olunca bu kez mikrofonlar ona uzatıldı ve o kendi hayallerini açıkladı: “Galatasaray’da oynamak, BMW kullanmak ve Hülya Avşar!” Bizim takımı seçmese de Galatasaray tercihine karşı boynumuz kıldan inceydi çünkü o zamanların Mustafa Denizli’li Galatasaray Avrupa’ya karşı duyduğumuz tüm kompleksleri yenmeye başlamış, futbolu milli bir kalkınma davasına dönüştürmüştü. BMW’ye de fazla itirazımız yoktu, o zamanlar her köşeyi dönenin en az bir BMW’si vardı, bu kadar güzel röveşataları yapan bir futbolcu BMW’ye binmeyecek de büyük çoğunluk gibi üniversite diplomasını tezgahına çerçeveletip hıyar satacak, minibüse mi binecekti? Ama ya Hülya Avşar?

O zamanlar Avşar kızı, gerçekten de çok güzeldi. O dört bir tarafımızı çevirmiş denizlerden daha masmavi gözlere en büyük sanatçımız (!) İbrahim Tatlıses bile şarkılar yazmış, o güzellik uğruna çoluğunu çocuğunu, davasını bırakan esmer isyan her yanımızı saran popüler kültür hezeyanı tarafından Metin Milli, Emel Sayın misali ailemizin sanatçısına dönüştürülmüştü. O gözler, o ten, ancak asla çözülmeyecek cinsel sorunları olanların acımasızlığıyla üzerimize çöken, hayatımızın her anını Diyarbakır Cezaevi’ne dönüştüren cuntacıların iğdiş ettiği erkekliğimizin haykırışıydı. O zamanlar Hülya Avşar, bizim erkek milletini en güzel şekilde rahatlatan bir ikondu. Kenan Evren’in cumhurbaşkanı, Özal’ın başbakan olduğu bir toplumun Brigitte Bardot’su da ancak bu kadar olurdu, bunda Avşar kızının hiçbir suçu yoktu!

Ama bir dahaki sezon, önce Galatasaray’a transfer olup sonra ilk iş olarak BMW alan Tanju’nun başına musallat olması yüzünden ne kadar özür dilese de Hülya Avşar’ı asla affedemeyeceğiz. 1987-88 sezonunda Galatasaray forması ile 39 gol atıp sadece Türkiye değil Avrupa gol kralı da olan Tanju Çolak, Hülya Avşar’la harcadığı zamanı Samsun’da olduğu gibi futbolunu geliştirmeye harcasaydı biz bugün bu yazıda Liverpool’lu ya da Marsilyalı Tanju Çolak’ı anlatıyor olabilirdik. Diyelim ki Sergen’in çok gurur duyulacak bir şeymişçesine sürekli tekrar ettiği gibi Tanju da Avrupa’nın en büyüklerine gitmek istemedi. Yine de o zamanlar üstelik de pekala Hülya Avşar’dan çok daha güzel bir kadın olan nikahlı eşi Aysu Çolak’la o “kayıp zamanı”nı geçirseydi bugün bir yorumcu karikatürü olarak her saçmaladığında ondan Kazım Kanat’a bile gösterdiğimiz hoşgörünün binde birini bile esirgiyor olmazdık.

Ama yıllar sonra bir yorumcu karikatürüyken, Hagi’nin oyundan çıkarken hakemin elini sıkmasından sonra söylediği ve bizim asla unutamadığımız o dadacı metinlere bile taş çıkartan saçmalama anındaki gibi her şey sadece bir “sevgi olayı”ydı. Değil Tanju, Boğaziçi’ni birincilikle bitirip cumhurbaşkanı danışmanı olan birisi bile Hülya Avşar söz konusu olduğunda sıcacık ailesini de, dünya güzeli karısını da, harika geleceğini de elinin tersiyle iter, onunla Çeşme’de üstsüz olarak güneşlenir, aşkın en sıcak saatine kadar dans edermiş gibi yapardı. Çünkü 1980’li yılların ikinci yarısındaki Türkiye’nin yeni orta çağında oluyordu her şey. Nasıl Tanju’nun binlerce yıldızdan bile daha parlak futbol zekası ile attığı goller o karanlık çağı biraz olsun aydınlatıyorsa, Avşar kızının masmavi gözleri de en az onun kadar aydınlatıyordu. O zaman Tanju’nun eşsiz bir futbol yeteneği olması ya da evli olması bir engel değildi, o konjonktürdeki sosyolojik denkleme ve “büyüklerimiz”in yazdığı senaryoya göre Tanju ve Hülya Avşar beraber olmak için yaratılmışlardı. Zaten tüm bu saha dışındaki fazlasıyla yorucu performans bile Galatasaray’daki son sezonunda 1990-91’de 31 gol atıp Avrupa’da en çok gol atan ikinci oyuncu olmasını engelleyemedi. Zaten Tanju da öyle diyordu: “Ben zaten fazla koşmuyorum ama kimse de benim kadar gol atamıyor”

Tanju, Tanju’ya karşıydı. Eğer kendisini başka futbolcularla değil de kendisiyle karşılaştırmış olsaydı, zaten hiç koşmadan bu kadar gol attığına göre biraz koşsa Liverpool’da, Barcelona’da oynar, eşsiz yeteneği Edirne-Kars arasına sıkışıp kalmaz, binlerce futbolcunun binde birine sahip olmak için tek kolunu vermeye hazır olduğu elmasvari yetenek göz göre göre çürüyüp gitmezdi. Git gide büyüyen göbeğinin etkisi ile koşmamaya devam etse bile 30’lu yaşlarının sonuna kadar onun tarifsiz yeteneğinden mahrum kalmaz, biz gole doyardık o da futbolu erken bırakıp hapse girmezdi.



Tabii ki tüm bunlar “ideal” bir yaşamda olabilirdi. Ama o yılların Türkiye’sinde tek ideal, sadece bizim toprakların lanetli kaderine özgü oryantal bir kapitalizmin ruhsuzluğu ve ahlaksızlığına göre mümkün olan en kısa sürede köşeyi dönmekti. 1991 yazında sadece Neuchatel ve Monaco maçlarında attığı gollerle bile adı Galatasaray tarihiyle özdeşleşmesine yetecek olan Tanju, ezeli düşman Fenerbahçe’ye transfer olduğunda adeta kendi yarattığı Roma’yı kendisi yaktı. Evli olmasına rağmen Hülya Avşar’la olan cinsel hayatına, saha dışında Türkçe’yi yeni öğrenen bir Honduraslı’dan daha beter bir durumda iki kelimeyi bir araya getirememesine, futbol topuyla antrenman yapmak yerine Avşar kızına hava atmak için Florya’daki basket potalarını son model silahlarıyla kevgire döndürmesine rağmen o Galatasaraylı Tanju olarak kabul görmüş, sarı-kırmızılıların tartışmasız kralı olmuştu.

Önce kendisine altyapıdan yetişen Bülent Korkmaz ile aynı parayı teklif ettikleri için Galatasaray’dan ağlaya ağlaya ayrıldığını ileri sürdü. Ama o zamanlar daha da bir aristokrat ama bir o kadar da ileri görüşlü olan Galatasaray yönetimi, Tanju’nun boş kovanlarını, Hülya Avşar’ı, Özal’ın örneğine uyarak Ataköy’deki sürat rekorları alt üst etmesini yutmuş onu ileride adı Galatasaray’la özdeşleşecek bir sembol ile aynı kefeye koymuştu. Ama Tanju, Bülent Korkmaz olmayı beğenmedi, o yüzden de Tanju Çolak olmak zorunda kaldı. O sezon Tanju’nun yerini doldurması için transfer edilen Hakan Şükür, Tanju gol atmakta ne kadar becerikli ise o da gol kaçırmakta o kadar becerikli olmasına rağmen, Bülent Korkmaz olmayı tercih ederek Türkiye tarihinin en büyük golcüsü olacaktı.

Şimdilerin Televole kültürsüzlüğünün sembolü Can Tanrıyar, Tanju’nun Galatasaray ile anlaşamadığını Fenerbahçe muhabiri olarak ilk öğrenen kişiydi. O zamanlar Aziz Yıldırım yöneticiliği yeni yeni öğreniyordu, Tanrıyar’ın Özalvari girişimiyle işi bitirmiş, Metin Aşık imzayı attırmıştı. O zamanlar cep telefonu icat olup transferlerde mertlik bozulmadığı için Tanju arabada hala Galatasaray’ın boşuna aramasını bekliyor daha sonra da “Rıdvan’la aynı takımda oynamak için geldim” diyerek kırk yıllık Hani, bir anda Kani olmayı kendine yediriyordu. Yıllar sonra imza attığının ertesi günü Haziran’da İstanbul’u sel götürmesine atıfta bulunarak “Galatasaray’dan ayrıldığımda bulutlar bile ağladı” diyecek ama mahpus damına düştüğünde bile kimse ona merhamet etmeyecekti.

Artık Tanju’nun hayalleri birer birer yok oluyor, Tanju Çolak gerçeği başta o olmak üzere hepimizin yüzüne tüm acısı ile vurmaya başlıyordu. Kısa süre sonra kendisini terk eden Hülya Avşar’ın hayallerini kurmuyor, bu yüzden de antrenmanlardan sonra duvarın karşısında eşsiz sağ ayak plasesini geliştirmek için 5 saat ter dökmeden, kendisine yapılan 50 ortayı gole çevirmeden mafya babaları ile alemlere akıyordu. Rıdvan-Tanju’lu rüya Fenerbahçe, hiç şampiyon olamayarak istikrarlı bir kabusa dönüşecek, Oğuz’dan büyük bir savaş sonrası 10 numarayı kapıp Fenerbahçe forması ile Galatasaray’a 5 maçta 8 gol atması, hatta maçtan sonra Metin Aşık ile rakı içmesi bile kralın tahtını kurtaramayacaktı.

Fenerbahçe'de bir maçta 6 gole imza atarak Hakan Şükür’ün 50 yıl oynasa kıramayacağı bir rekora imza atmış, saha dışında çevirdiği karanlık işlerden fırsat buldukça 1991-92 sezonunda 23 ,1992-93 sezonunda 27 gol kaydetmişti. Ama saha dışındaki Tanju, saha içindekini hükmen mağlup ettiğinde bir sonraki sezon Osieck’in Alman mantalitesine göre takıma zararlı bulunduğu için Rıdvan ile beraber süresiz kadro dışı bırakılacaktı.

Mercedes kaçakçılığı yaptığı gerekçesiyle, bir zamanlar kendisini en güzel şekilde kullanan büyüklerimiz, Tanju’ya hapishanenin demir parmaklıkları arkasına mahkum ettiğinde bile o Özal dönemi hayali ihracatçılarına taş çıkartan göbeğine rağmen İstanbulspor forması ile harikalar yaratıyordu. Ama bir zamanlar ısrarla “fitbol” olarak telaffuz ettiği oyun bittiğinde, bize başka türlü harikalar yaratmaya devam etti. İlk önce koğuş arkadaşları olan siyasilerin jargonuyla konuşmaya başladı. Özal, kral devrilmemişken söz verdiği benzinliği açmayınca, Tanju önce DEHAP’tan milletvekili olmaya karar vermiş, sonra da dışarıda kendisini arkadaş maskesini takarak bekleyenlerin dolduruşuyla iş adamlığında karar kılmıştı.
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Ama bir zamanlar, dünyaları kaldıran Naim Süleymanoğlu ile beraber manevi evladı olduğu Özal’ın aksine girişimcilikte okul günlerine geri dönecek ve 5 milyon dolar batırarak bir kez daha matematikten kalacaktı. Çok daha başarısız olan hatta Adnan Aybaba’lara bile rahmet okutan yorumculuk kariyerinde dikkat çekmek için birçok kez Dadaizm’in bile sınırlarını zorlayacak, krallıktan sonra kendisine bahşedilen sonsuz sürgünden kurtulmak için saçmalama rekorları kırarak çaresizce çırpınacaktı.

Aslında Tanju matematikten değil, tarihten kalmıştı! Tüm bir Türkiye ile beraber, 12 Eylül 1980’de başlayan Türkiye Orta Çağı’ndan hepimizle beraber fena halde çakmış, bizle beraber hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bütünlemede daha da fazla batmıştı. Başka bir çağda, başka bir ülkede olsaydı torunuma bile “Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük golcüsünü izledim” diye anlatırdım. Kim bilir şimdilerde “Bugün oynasam 40 golün altına düşmem” diyen Tanju bile, TRT’deki nostaljik futbol programlarında attığı golleri izlediğinde bizim gibi üzülüyor, ağlamaklı oluyordur.
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Pele Good, Maradona Better, George Best

George Best



En baştan kabul ediyorum: George Best’i Türkçe kelimelerle anlatabilmek için Ahmet Hamdi Tanpınar ya da İslam Çupi’nin mezarlarından aramıza geri dönmeleri bile kafi olmayabilir. Ayrıca şunun da altını çizmem lazım: Best'i canlı seyretmemiş olabilirim ama izlediğim kadarıyla onun teknikolor rüya jeneratörü hayatı hariç hiçbir filmi gözümü bir an bile kırpmadan seyretmeye çalışmadım.
22 Mayıs 1946’da Kuzey İrlanda’nın başkenti yani ölümün magması Belfast’ta başlamış bu harika olduğu kadar acı film. Pele’ye göre dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu olan Best’in sadece Belfast’ta doğup dünyanın büyük çoğunluğuna göre Maradona ile beraber gelmiş geçmiş en iyi futbolcu olarak gösterilen Pele tarafından soyadı gibi “Best” olarak nitelendirilmesi bile hayatta atılmış en güzel gol, en usta çalım…
Pele’nin büyüklüğü ortada, tüm istatistikler, tüm neticeler Pele lehine… İşin hatice tarafından bakarsak mafyanın uyuşturucuya bulaştırdığı, İtalyan futbolunun finansörlerinin Arjantinli cuntacılar kadar insafsızca üzerine yürüdüğü Maradona da en büyük. Ama Pele’nin Best tercihi bize başka türlü bir şeyi özetliyor aslında: Pele ve Maradona dahil tüm futbolculara bir kez daha dünyaya gelip yine futbolcu olma şansı verilse, hepsi de George Best olmak ister. Bir futbolcu hariç: George Best!



Belfast’taki takımı Glentoran’ın çok zayıf ve kısa boylu olduğunu düşündüğü için oynatmadığı ve daha çok mayınlarla dolu Belfast’ın ara sokaklarında (Belfast’ta 90’lara kadar tüm sokaklar zaten ara sokakmış!) futbol hayatına başlayan George, 15 yaşındayken Manchester United futbolcu izleme komitesinden Bob Bishop tarafından keşfedilir. Best’i sadece 10 dakika seyreden Bishop hemen Kızıl Şeytanlar’ın efsanevi menejeri Matt Busby’ye yıldırım telgraf çeker: “Burada bir dahi buldum!” Busby sorar: “Nasıl bir oyuncu, kime benziyor?” Bishop düşünür, düşünür ve şu cevabı verir: “Daha önceki hiçbir futbolcuya benzemiyor!” Bishop yerden göğe kadar haklıdır, ayrıca Pele ve Maradona’yı dünyanın gelmiş geçmiş futbolcuları olarak görenler de haklılar: Best’i Pele veya Maradona ile değil ancak Jim Morrison, Jimi Hendrix, Syd Barrett ya da Rolling Stones’la karşılaştırmak doğru olabilir. Busby de bize hak veriyor: “Görür görmez, denemeye bile gerek olmadığını anladım. Ama bizim antrenörler ısrar ettiler. Sonunda karşısında denediğimiz tüm savunma oyuncularımız, hepimize ana avrat sövdüler. Bu 2. Dünya Savaşı’ndan beri İngiliz erkeklerinin başına gelen en kötü şeydi. Hitler’in Blitzkrieg uçaklarından bile daha hızlı ve yıkıcıydı. Biz izleyenler dahil hepimiz onun sadece kıçını görebiliyorduk. Bu bir şey değildi çünkü önden gördüğümüzde hepimiz Tanrı’ya soruyorduk: Gerçekten de onu da bizi de sen mi yarattın? Ama bu haksızlık değil mi?”



George Best, daha ilk sezonu olan 1963’te henüz 17’sindeyken, Beatles’tan sonra adanın en ünlü yıldızıdır. 1965’te gerçekten de tek başına Manchester United’ı şampiyon yapar. Ama asıl 1966’da yıldızlıktan tanrılığa terfi eder: Avrupa Kupası maçında kızıl forma ile Benfica’ya attığı iki jenerik golden sonra soyadı olan “en iyisi” sıfatı bile onu anlatmaya yetmez, yeni adı 5. Beatle’dır, El Beatle…



Belki de daha o zamandan farkındadır: “Biraz çirkin olsaydım, Pele’nin esamesi okunmazdı”



19 yaşında, başlı başına Manchester United takımı olmak yetmezmiş gibi İsa’dan bile daha ünlü olduğu iddia edilen Beatles’tan bile daha ünlü bir Belfastlı! En ünlü rock gruplarının bile çıkmak için kapısında yattığı Top of The Pops’a daha 18 yaşındayken çoktan çıkmakla kalmamış (Rolling Stones’la beraber!), posteri o yıl Beatles’tan bile daha çok satmıştır. Önce İngiltere güzeli, sonra Dünya Güzeli, hepsi de forması gibi kızıl bir sürü hediye Ford Mustang, gittiği yerlerde masasına bırakılan kadın iç çamaşırları ve belki de hepsinin bir gün bitecek gerçeküstü bir masal olduğuna kendini inandırmak için içmeye başladığı galon galon alkol!



1967’de daha çok şampiyonluk, daha çok Dünya Güzeli, daha da çok alkol ve sanki bunlar yetmezmiş gibi kumar! Ama 1968’de daha da çok şampiyonluk, bu kez Şampiyon Kulüpler Kupası, ayrıca sanki yeteneğini tescilletmeye ihtiyacı varmış gibi Avrupa’nın en iyi futbolcusu ödülü… Kupaların sayısı arttıkça içki şişeleri de çoğalır. Belki de bütün parasını alkol ve kumara yatırdığından olsa gerek kendisine iki tane de gece kulübü açar. Bu da yetmezmiş gibi tüm Ada sosyetesi oraya hücum eder. Yanında çalışanlar, masalardan, yerlerden kadın iç çamaşırları toplamaktan sıkılmış, satmak için alınan içkilerin neredeyse hepsi patron tarafından içilmiş, arkada çalan Rolling Stones plağı ise hiç durmamıştır. Herkes Best olmak isterken, o sadece kendisinden dört nala kaçmaya çalışır. İçki içmesine rağmen oyunu yavaşlayacağına daha da hızlanır ama oyun kağıtları da daha hızlı dağıtılır, kadınlar da o masalara atılan külotları kadar hızlı değişir. Sabahın ilk ışıklarına kadar çalan plaktaki grup gibi Best de yuvarlanan bir taştır sadece, en parlak, en ihtişamlı elmas da olsa o da zirveye çıkan her taş gibi aşağıya doğru yuvarlanmaktadır her geçen gün.
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası


1974 yılına gelindiğinde ilk antrenmanında takım arkadaşlarını futbolcu olduklarına pişman eden uzun saçlı Belfastlı çocuktan geriye antrenmanlara hatta maçlara bile gel(e)meyen, tıp bilimine göre “basit” bir ağır alkolik ve kadın bağımlısı kalır. Bir de 466 maçta atılan 6’sı 1 maçta olmak üzere 178 gol… O zamanlar “asist” istatistiği tutulmadığı için neticeler tarihi bu kadarını yazıyor sadece ama haticeler tarihinde Best’in 1974’te Manchester United’dan kovulması John Lennon’ın vuruluşu, Jim Morrison’ın, Jimi Hendrix’in ölümleri kadar miladi bir şehadettir. George Best sadece futbolun ilk şehidi değil aynı zamanda da bir rock’n’roll şehididir. Beatles’ın dağılması, synthesizer’ların icadı, Kennedy suikastı, Che’nin katledilişi kadar Best’in kovulması da 60’ların, özgür yaratıcılığın altın çağının, yeryüzünde cennet ideallerinin ölümüdür.

Altı sezon Kızıl Şeytanlar’ın en çok gol atan oyuncusu olması değil, Dünya Güzeli ile geçirdiği gecenin sabahında oda servisinde çalışan fanatik hayranı gencin söyledikleridir asıl ona dokunan: “Nerede yanlış yaptık da böyle oldu her şey?”
Önce küvetteki Dünya Güzeli’ni hırpalar, sonra içinde sudan çok şampanya köpüğünün olduğu küvete daldırır kafasını… Belfast’ı görür, mayınların, bubi tuzaklarının arasında top oynayan gözleri yapış yapış çocuklar, hepsi de bir günlüğüne George Best olmak için hayatlarının kalanını vermeye çoktan razıymış gibi bakarlar köpüklerin içinden... Köpüklerin içinde yüzen şampanya, viski şişelerinin içinde sanki bir sürü “SOS” mektubu vardır. Hepsini de bir günlüğüne George Best olan çocuklar yazmışlardır. Hepsi de sarhoştur, yazdıklarını anlamaz, ne istediğini bilmez bir şekilde kafasını küvetten çıkarır, yine otel görevlisi çocuğu görür. Çocuk ona elini uzatır ve yine sorar: “Nerede yanlış yaptık da böyle oldu her şey?”



Önce iddiasız, baskısız Fulham’a sığınır ama Best’siz Manchester United aslında Fulham’dir zaten, Best’li Fulham de Manchester United’dır aslında. Zirveden tepe taplak yuvarlanmaya devam eden elmas, çimlerin üzerinde yavaşlamıştır ama yine de herkesten hızlıdır. Savunma oyuncuları sadece aralarından kayan yıldızlar gibi, ışık hızıyla süzülen poposunu görebilirler. Hatta yıllardır karşı karşıya oynadığı Summerbee bir maçta karşısındaki Best’e aniden sarılır: “George bir dur da yüzünü görelim artık!” Ama duramaz, rakip kaleler, İskoç viskileri, rulet masaları, sabahında hiç güneş doğmayacakmış gibi karanlık ve uzun geceler, rulet ve kağıt masalarındaki sütyenler, yüzünü görmek isteyen kadın erkek, tüm rakipleri onu bekliyorlardır. Elinden tek gelen, o küvette her gün daha da büyüyen, zihninde okyanuslaşan suların karşı tarafına, Amerika’ya gitmektir. Zihnindeki tüm Britanya’yı sarhoş seller basmıştır ve her geçen gün gökyüzündeki yıldızların seviyesinden okyanus kenarındaki kayalara kadar yuvarlanan, her yuvarlanışta daha da paslanan elmasın artık o Hayaller Adası’nda yeri yoktur.



Best’in Amerika’ya “sığınma”sı, Küba’dan Miami’ye kaçanlardan farksızdır. Kaderinin olduğu yerde daha fazla yaşamaya cesareti yoktur artık. Ama kafasındaki Amerikan rüyası ile gerçek Amerikan kabusu arasındaki fark Best’li Manchester ile Best’siz Manchester arasındakinden de fazladır: Los Angeles Aztecs, Fort Lauderdale Strikers, San Jose Earthquakes, Detroit Express derken Pele’ye karşı oynamış, California’da Bestie’nin Plajı’nı açmış, daha da çok kadınla olup daha da çok içki içmiştir. 1982’de 3 maçlığına kumar cenneti Hong Kong’un iki ayrı takımına gitmiş ve nihayet 37 yaşında İngiltere’nin küçük takımlarından Bournemouth’ta aslında kendisini yıllar önce bırakan profesyonel futbolu bırakmıştır. Bournemouth’tan önce Ada’ya döndüğünde adeta sadece zevk ve alkol-kumar parası için Dunstable, Stockport, Cork Celtic, Hibernian ve Brisbane Lions takımlarında oynayan Best, 1988’de Kuzey İrlanda Milli Takımı’nın sahası Windsor Park’ta nihayet resmi jübilesini yapar.



Kendisini keşfeden Bishop ve tüm kötü alışkanlıklarına rağmen hayat boyu profesyonel futbolun sahte kriterlerine göre harcanmış yeteneğine tapan antrenörü Matt Bubsy karşısında Liam O’Brady’ler, Ossie Ardiles’ler, Pat Jennings’ler ile aynı sahada ilk günkü kadar best bir Best vardır. Biri cezaalanının dışından olmak üzere attığı 2 golle bir günlüğüne de olsa zihnini içine hapseden otel küvetinden kafasını çıkarır ve herkese gerçek George Best’i son bir kez daha gösterir. Kuzey İrlanda forması ile asla Milli Takımlar düzeyinde en ufak bir başarıya imza atamasa da o zaten hep Belfast’taki ara sokakların ayırdığı iki ayrı İrlanda’nın bir takım olmasını istemiş, beklemiştir. Ölmeden önceki son konuşmalarında da bu dileğini tekrarlamış ve vasiyet etmiştir.



Manchester United’ın kendisi kadar olmasa da büyük efsaneleri Cantona ve Giggs gibi asla Dünya Kupası’nda forma giymemiş, Dünya Kupası zamanlarında daha da fazla içki şişelerinin ardına saklanmıştır. Onun için Dünya Kupası ise 1984’te alkollü araç sürmek ve kendisine küfür eden polisi tartaklamaktan tutuklanıp Noel gecesini geçirdiği Ford Açık Hapishanesi futbol takımıdır! 20 yıl sonra belki de o geceyi özlemişçesine yine alkollü araç kullanmaktan tutuklanmış ve 20 ay boyunca araba kullanmaktan men edilmiştir.



Alkolik, kumarbaz, asi kişiliğine rağmen futbolu bıraktıktan sonra bile profesyonel futbolun ekonomik kriterlerine göre altın yumurtlayan tavuk olmaya devam eden ve televizyon yıldızlığına terfi eden Best’in alkolle en kötü hatıralarından birisi ise sunucu kadına canlı yayında seks yapma teklifinde bulunmasıdır. 2004 yılında eski karısı Alex Best’in Seda Sayan Şov tarzı bir programda kendisini içip içip ona fiziksel zarar vermekle suçlaması da Best’in alkol ile olan özyıkımcı ilişikisini özetleyen en acı sahnelerden birisidir. Her iki olayda da George Best, oteldeki hizmetçi çocuğu hatırlamış ve yine o küvetin içinde kaybolmak istemiş. Ama tüm bunlara rağmen kendi sahibi olduğu pub’larda içmeye ısrarla devam eden Beşinci Beatle ya da daha doğrusu 2. Rolling Stones 2005’te tedavi görmek üzere bir kez daha hastaneye yatırıldı. 20 Kasım tarihli News of The World’ün manşetine göre son sözü “Tanrıya yalvarıyorum: Kimse benim gibi ölmesin lütfen!” oldu. Belki de hastane odasında kafasını yine o meşhur küvete gömmüş ve içinden dua etmişti: “Tanrı’ya yalvarıyorum, kimse benim gibi yaşamasın lütfen!” Tüm maçlardan önce herkes ölüm sessizliğine gömüldü, sonra onu hiç görmemiş küçük çocuklar dahil herkes avuçları patlayıncaya kadar alkışladılar. Hala herkes George Best olmak ister gibi ağlıyordu sanki…

 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Cenazesinin getirildiği Belfast Havalimanı’nın adı George Best Havalimanı olarak değiştirildi. Flybe havayolları Dash 8 tipi uçaklarından birine George Best adını verdi ve o uçakla Best’in yakınları Manchester’dan Belfast’a mezar ziyaretine götürüldü. George nihayet sonsuza dek küvetinin içine saklanmış, annesinin yanına gömülmüştü. Ölümünün ilk yıldönümünde Kuzey İrlanda Merkez Bankası 5 Pound değerinde bir milyon Best pulu bastı. Pullar 5 günde tükendi, hatta eBay’de 30 Pound’a alıcı buldu.



500’den fazla kadınla olmuş ama sadece 2 kez evlenmişti. Rivayetlere göre en az 10 çocuğu var, ama tek yasal çocuğu Calum’a en büyük vasiyeti futbolcu olmaması.
Öldükten sonra pulu bile Rock yıldızları kadar para eden Best’in asıl serveti ise hakkında yazılmış yüzlerce kitap ve şarkı. Ünlü The Fall grubunun “Kicker Conspiracy” adlı şarkısındaki “Manchester’ın mavi yakasının bile kralı George Best’tir” sözleri aralarındaki ilişki Fenerbahçe-Galatasaray ilişkisinden daha “tutkulu” olan Kızıl United ve Mavi City’nin bile ortak tek noktasının Best sevgisi olduğunu anlatır. Dünyanın en fanatik City taraftarlarından, şarkının bestecisi Mark E. Smith şarkıyı aslında City’yi tutmasına rağmen sadece Best’i izlemek için United maçlarına giden insanlara adamış. Efsanevi indie grubu Wedding Present’ın 1987 tarihli “George Best” isimli albümünün kapağında sadece Best’in büyük bir resmi ve resme göre minnacık olan grubun adı var. Grubun anlatmaya çalıştığı gibi futbolun kutsal kitabında birçok süper yıldız Best’in yanında sadece parantez ya da virgülden ibaretler.



George Best ise başlı başına bir cilt. Öyle ki değil benim, İslam Çupi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ların bile yaza yaza bitiremeyeceği bir cilt…


 

ysunshine

Forum Ustası
Deniz bomba gibi döndün, eline sağlık. :)
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Deniz bomba gibi döndün, eline sağlık. :)
sağol yasin. gerçi pek dönüş sayılmaz henüz. 3-4 gün kafa tatili yapayım dedim. 1-2 gün sonra gözden kaybolurum yine:) ÖSS'den sonra eskisi gibi wardom'dayım;)

İrlanda Futbol Efsaneleri

Tony Cascarino



“Gece yarısı terler içinde uyanıyordum. Lanet olsun yine Tony Cascarino’ydum… Tanrım, sana yalvarıyorum, lütfen top yine bana gelmesin… Gözlerimi kapatıp berberlik yaptığım günlere dönüyordum, rahatlayıp uykuya dalıyordum… Dükkanı kapatınca o zamanlar dünyanın en güzel kızı olan şimdiki karım Sarah’ı dondurmacıya götürüyordum. Dondurmacı! Bu lanet olası İtalyan soyadım yüzünden top her ayağıma geldiğinde, bütün stat ayağa kalkıp ‘Haydi dondurmacı, bir tane daha!’ diye bağırıyordu. Yine uyanıyordum, lanet olsun ki yine Tony Cascarino’ydum! İrlanda Cumhuriyeti’nin kulesi, dondurmacısı, 88 kez formasını giydiğim takımın kurtarıcısı! Halbuki İrlandalı bile değildim… Yanımda uyuyan karım bile bilmiyordu bunu… Ama daha bilmediği o kadar çok şey vardı ki! Anlatamazdım, yüzüne bile bakamazdım! Lanet olsun ben hala Tony Cascarino’ydum!”

Yine bir gece, kan ter içinde uyandı. Sabah olmuştu, yağmur zihnini mor bir duman gibi esir almak üzereydi. Pink Floyd’un “Yankılar” şarkısını koydu. İçindeki huzursuzluk, tıpkı o şarkıdaki kayıp cehennetten taşan Vezüv yanardağı gibi her saniye büyüyor, ilk kendisini yutacak olan o ateş yumağı gibi gözlerini karartıyordu. Tam bir yüzyıl önce dünyadaki son günlerinde, artık karısının bile “İyice delirdi bunak” gözüyle baktığı Tolstoy gibi hissediyordu. Tek çaresi vardı, o da yazmak…



2001 yılında, o gün yazmaya başladığı “Maç Sonucu”nu bitirip yayınladığında, Ada’da büyük bir kıyamet koptu. Yazmaya başladığında ruhunu kasıp kavuran ateş, ona teğet geçmiş, futbolun en büyük gayrı resmi din olduğu Britanya’yı kaplamıştı. 1980’lerin sonu ve 1990’ların ilk yarısında Avrupa’nın yenilmesi en zor takımı olarak nitelenen İrlanda Cumhuriyeti’nin efsanevi “dondurmacısı”, 88 kez ile İrlanda tarihinin en çok milli olan oyuncularından birisiydi. Ama aslında asla İrlanda Milli Takımı’nın formasını giyemeyebilirdi. Aslen İtalyan bir baba ve İngiliz bir annenin oğlu olan Tony Cascarino 1996’da ailesinin hiçbir ferdinde İrlanda kanını olmadığını öğrendiğinde sadece susabilmişti. Annesi bir gün, karşılıklı çay içerlerken, hiç beklemediği anda ona gerçeği tüm çıplaklığı ve acımasızlığı ile açıklamış, 1 Eylül 1962’de St Paul's Cray’de dünyaya gelen tek oğlu Anthony Guy Cascarino sadece donup kalmış, uzun bir süre annesinin yüzüne bile bakamamıştı: “Oğlum, biz İrlandalı falan değiliz. Büyük baban beni evlat edindi. Ve biz anneannenle seni sadece Dünya Kupası’nda bizi evlat edinen ülkenin formasıyla görüp her anne gibi biraz olsun gururlanmak için herkese yalan söyledik. Bu yüzden bunca yıldır sana İrlanda pasaportu verilmiyor. İngiltere pasaportu ile İrlanda Milli Takımı’nda oynuyorsun”

Kitabı ilk alıp okuyanlardan birisi, Sir Alex Ferguson’du. 1989 Noel’inde, İskoç teknik adamın tek almak istediği hediye de Tony Cascarino’ydu. Ama Manchester United yönetimi o zamanlar için çok büyük bir meblağ olan 2 Milyon Pound’u daha fazla arttıramamıştı. Ferguson, tam 12 yıl sonra karısının kendisine sadece 9 Pound’a aldığı Noel hediyesi kitaptakileri okumaya başladığında koltuktan düştü! The Times, “Eğer bu kitapta anlatılanlar gerçek değil de kurgu olsaydı, yılın kitabı ödülünü alır” yazarken, Guardian, “Diğer futbolcu biyografileri ile karşılaştırırsak Tony Cascarino, Leo Tolstoy kalır” diye başlık attı. Aslında Tolstoy olan, kitabın yazarı değil, kitaba konu olan yaşamın ta kendisiydi.



Cascarino 19 yaşına geldiğinde kızların izlediği maçları saymazsak neredeyse hiç futbol oynamamıştı. Daha çok küçük yaşlardan beri kızlara olan düşkünlüğünden büyüyünce kadın kuaförü olmak istiyordu. İtalyan babasının “Erkek adam, kadın kuaförü olur mu?” diye hiddetlenip kendisini dövdüğünde ona inat daha da fazla kadın kuaförü olmak istedi. Böylece, en güzel kadınları sürekli daha da yakından görebilecek, onlara dokunabilecekti. Daha çocuk sayılacak yaşta, mahallelerindeki İtalyan kızla sevişirken, yine babasına yakalanacak, “Katolikler, evlenmeden seks yapmazlar” diye bağıracak, yine babasının en ağır hışmına uğrayacaktı. Babası için, Tony’nin boyunun uzun olması, ileride en fazla erkek gücü gerektirecek işleri yapması için biçilmiş kaftandı. Ama Cascarino, o yıllarda Türkiye’de olsa Tanrı tarafından kadınları baştan çıkarmanın en kestirme yollarından olan o boy ve fizikle çok rahat ikinci bir Tarık Akan olmayı tercih ederdi.

Aslında sadece baba figürünün altında ezilen milyonlarca isimsiz hayattan birisi olabilirdi. Ama kadın kuaföründe çalışmasına izin vermeyen baba, ona duvarcı olarak iş bulduğunda hayatı asla aynı olmayacak, o andan itibaren Cascarino hayatı değil, hayat Tony Cascarino’yu yaşayacaktı. İş çıkışında, İrlanda göçmeni iş arkadaşları duvar ustaları ile Pub’a gidip içmeyi, kızları kesmeyi planlıyordu. Ama Suç ve Ceza’daki baba Marmeladov’un “öteki”si olan baba, çoktan boş zamanlarını bile nasıl yaşayacağına karar vermişti: Her İtalyan erkeği gibi Tony de erkekliğini konuşturacak ve erkek sertliğine boks ile beraber en çok yakışan işi yapıp futbol oynayacaktı. Amatör Crokenhill ile ilk maçına o hafta sonu çıktı. Ve o andan itibaren o küçük mahallede başlayıp 1999’da İstanbul-Paris hattında son karesinde Ali Eren’e kafa atılarak bitecek maç başlamıştı. Otobiyografisi Maç Sonucu’nda anlattığına göre, o gün birden kırk yıllık futbolcu kesilmesinin ardında tribündeki mahallenin en güzel kızı vardı. Baba da tribünde yerini almıştı, bu yüzden kafasına atılacak her topu gol yapmaktan başka bir çaresi yoktu. İlk defa o gün fark edildi. O günden sonra oynadığı her takımda orta saha neredeyse hiç kullanılmadı, bütün toplar o devasa vücudun kafasına doğru havaya şişirildi. Bir tek gün bile kimse kendisine sormadı: “Tony, topu sana atalım mı?” Sadece tercih hakkı olmadığı için gelen her topa yükseldi.



1981 yılının ilk günlerinde Gillingham futbolcu izleme komitesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlığa ayırdığı bütçenin biraz daha hallicesi ile kelepir oyuncu avına çıkmıştı. Aynı adamlar, iki hafta üst üste gelip Tony’yi izlediler. Sonra bizzat teknik heyet geldi: “Haklısın, bu dondurmacı çok iyi… Tam da bize göre, nasıl olsa böyle yağmur yağdıkça bizim saha 10 sene daha düzelmez; sürekli uzun toplar atarız, baksana bu dondurmacı hepsini alıyor!” 3. Lig’in dibine demir atmış Gillingham’ın on parası yoktu ama Cascarino’nun hayalleri vardı. Kendisine transfer karşılığı verilen üst baş ve demiri satıp yıllardır düşlediği kendi kadın kuaförü dükkanını açabilirdi. Ama babası ile göz göze geldiğinde, bir an tereddüt etti. O göz göze geliş anından sonra tam 6 yıl durmadan oynayıp 219 maçta Gillingham forması giyecek ve 76 gole imza atacaktı. Aslında halinden de mutlu olmadığı söylenemezdi. Uzun boyu, hava toplarındaki olağanüstü hakimiyeti, Tarık Akan’la karşılaştırılabilecek atletik vücudu ve 90 dakika boyunca İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren İrlandalılar gibi savaşmasıyla Ada’nın alt liglerinin en gözde oyuncularından birisi olmuştu. Böylece en beğendiği kadınlara çok daha kolay ulaşabiliyor, profesyonel futbolculuğun kendisine kazandırdığı nabza göre şerbet verme özelliği ile resmi karısı Sarah ve diğer tüm karılarını en güzel şekilde idare edebiliyordu.

Böylece kuaför dükkanı açma sevdasından da yavaş yavaş vazgeçmişti. Futbol sayesinde en güzel kadınlara en kestirme yoldan ulaşırken, Gillingham da her sezon bütçesi el verdiğinde kendisine zam yapıyordu. Ama 1987 yılında, “Dondurmacı” efsanesi fazlasıyla büyümüş, Gillingham’a sığmaz olmuştu. Birçok futbol yazarı kendisini “Hava toplarında 10 Blitzkrieg gücünde” olarak tanımlarken, o çoktan formasının yakasını profesyonel futbol denilen çok güzel ama bir o kadar da nankör kadına kaptırmıştı bile. Başta Arsenal olmak üzere birçok takım ona kendi formasını giydirmek istiyordu ama o Gillingham’a en çok bonservis bedeli ödeyecek olan Millwall’un formasını giyecekti. En azından o Londra’nın holiganları ile dünyaca meşhur takımı küçükken tuttuğu takımdı. Önce Ada’ya sonra da dünyaya holiganizm denilen illeti “en güzel” şekilde bulaştıran Millwall büyük bir atılım içindeydi ve “dondurmacı”yı transfer ederek o yılın en iyi genç forvet ikilisi kurmuştu. İkilinin diğeri o zamanların en çok gelecek vadeden genç yeteneği Teddy Sheringham’dan başkası değildi!
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası


Teddy’yi ilk gördüğü anda “Eyvah, o da benim gibi uzun boylu… Hava topları mükemmel, ama benim gibi yavaş. Ya o oynayacak ya da ben” demiş, efsanevi yıldızı kendisine rakip olarak görüp ona pas vermekten kaçınmıştı. Ama Millwall teknik direktörü John Docherty’nin kafasında başka bir şey vardı: “Biz herkesin oynadığı gibi oynarsak bu vasatın biraz üstü kadro ile nereye kadar gidebiliriz ki?” O güne kadar hep “1 uzun ve yavaş+ 1 kısa ve hızlı” olarak kurulan klasik Ada forveti ters yüz edilecek, Millwall sezona Sheringham-Cascarino ikilisi ile başlayacaktı.

Herkes Docherty’ye “deli” gözüyle bakarken, sonradan tarihin haklı çıkardığı tüm deliler gibi Docherty de “dahi”liğe terfi edecekti. 1987-88 sezonuna 2. Lig’de kümede kalma hedefi ile başlayan Millwall, 1988 Ekim’inde Liverpool’un üstünde 1. Lig’de liderdi. O iki sezon boyunca, Millwall’un attığı gollerin neredeyse hepsinde, Starsky ve Hutch, Dempsey ve Makepeace, Jagger-Richards, Lennon-McCartney’lerden sonra Shearer-Sutton’dan önce Ada’nın gördüğü en uyumlu ve verimli ikili olan Cascarino-Sheringham forvetinin imzası vardı.



Sheringham, Millwall’un resmi sitesindeki videosunda o günleri Mayıs güneşi gibi gülen gözleriyle şöyle özetliyor: “İnsanlar, Cascarino ile benim birbirimize çok benzediğimizi, bu ikiliden hiçbir şey olmayacağını söyledikçe Tony ile daha da iyi bir ikili oluyorduk. O zamanlar Tony benden çok daha ünlüydü. 1987 yazında bonservisine tam 200. 000 Pound ödemiştik ve o İrlanda Milli Takımı’nda bile oynamıştı. Cascarino’yu transfer ettiğimizi öğrendiğimde ‘Vay be, Cascarino, Millwall’a geliyor, o varken ben yedek kalırım’ diye düşünmüştüm. Ama o hiç de o zamanlardaki büyük futbol yıldızları gibi primadonna triplerinde değildi. Hatta gelir gelmez yanımıza oturmuş, bizle konuşmaya başlamıştı. Sonradan kitabında ‘Sheringham çok iyiydi, beni kesip takıma girer diye antrenmanda ona pas vermedim’ yazdığını okuduğumda çok gülmüştüm. Geçenlerde son görüştüğümüzde ‘Bak haklı çıktım, o sezon sen 24 ben 23 gol atmıştım. Sonra da sen hep daha iyi oldun, ben ise kendi kendimin kötü bir taklidi olarak devam ettim’ dediğinde onun Aston Villa’ya gittiği günkü gibi üzüldüm”

Aslında sonra olacaklar o zamandan belliydi. Millwall’un tüm rakipleri, muhteşem ikiliyi durdurmak için iki stoperinden daha uzun, sert ve iyi olanını Cascarino’nun başına dikiyor, diğeri de Sheringham ile baş başa kalıyordu. 1. Lig’de liderliğe yükseldikleri gün, o uzun, sert ve “iyi” stoperlerden birisi, Cascarino’yu durdurmak için en kestirme yolu seçti ve hava topuna yükseldiklerinde dizine olabilecek en sert şekilde vurdu. En başta Cascarino bir şey hissetmedi ama maçın sonunda vücudu soğudukça, dizi birden yanmaya başladı. İşin kötüsü o yangın, o günden sonra hiç sönmeyecek, uzun yıllar dizi sakat sakat oynayacaktı. Ama tıpkı bir gün “çok yaşlı olmadığını” ispatlamak ve sözleşmesinin yenilenmesini sağlamak için nasıl beyazlamış saçlarını boyayıp pasaportunda doğum yılını değiştirip saklayacaksa o günden itibaren de Cascarino dizinin sakatlığını saklamaya başladı. Her şeyden önce profesyonel futbol yıldızlığının ona sağladığı parasal imkanlar, en güzel kadınların gözünde boyunu daha da uzatmış, yüzünü daha da güzelleştirmişti! Daha da güzeli artık küçük yaşlardan beri çok sevdiği pokeri kaybetse de sabaha kadar oynayacak kadar parası vardı!



Cascarino’nun yıldızı parladıkça, geceleri gökleri kaplayan yıldızlar da gözüne hiç sönmeyecekmiş gibi gelmeye başlamıştı. O zamanlar Ada futbolunda kamp yapma mevhumu olmadığı ama karısı Sarah da bundan bihaber olduğu için sık sık yıldızlığın keyfini çıkarıyordu. Kağıtlar dağıtılıyor, elinde eksik olan kupa ası bir türlü gelmiyor ama nasıl olsa parası da hiç bitmiyordu. O kupa ası hiç gelmese de en kötü ihtimalle yanındaki genç kız onunla otel odasına gelecekti. O anda, ondan daha kupa bir as yoktu! Ertesi sabah İrlanda Milli Takımı ile Dünya Kupası’na, hem de İtalya’ya gidecekti.

İtalya 90’da İrlanda Cumhuriyeti tarihinde ilk kez katıldığı kupada hiç maç kazanmasa da çeyrek finale kadar çıkacak, Cascarino kendi kendisinin kötü bir taklidi gibi oynamasına rağmen bu başarının da gazıyla Aston Villa’nın yolunu tutacak, Alex Ferguson bir dahaki Noel’de Cascarino’yu transfer etmemiş olduğu için dünyanın en mutlu insanı olacaktı! Aslında bu kadarı bile asla bunları düşlememiş eski bir kuaför çırağı için yeter de artardı bile: Millwall forması ile 105 maçta 42 gol atmış, Euro 88’den sonra, İtalya 90’da da İrlanda Milli Takımı formasını giymişti. Dublin’e döndüklerinde İrlanda’nın neredeyse tamamı, onları İsa’nın 12 Azizi gibi karşılamış, çeyrek finale çıktıklarında babası gibi en koyu katoliğin bile rüyasında göremeyeceği Papa ile tanışmışlardı.



Tüm bunlar, filmin sadece gösterilen kareleriydi. O zamanlar İrlandalılığı henüz tartışılmıyordu. Zaten o kadar çok siyah bira içiyordu ki Britanya pasaportu ile seyahat etmesine rağmen bazen kendisi bile İrlandalılığından şüphe etmiyordu. Yine kağıtlar dağılıyor, eline bir türlü eksik olan kupa kızı gelmiyor, bir zamanlar deliler gibi aşık olduğu ama artık sadece başında büyük bir sızı olan karısı çıkıyordu kağıtların içinden… O anda İrlanda yoncası yeşili gözlü dünya güzeli kadınlar yanı başında, bir türlü gelmeyen kupa kızlarından çok daha güzel gözüküyorlardı. Sonra o gecelerden birinde, başını çevirdiğinde o kız orada değildi artık… Elindeki kağıtlara baktı, orada da sadece sağbek, solbek numaralı sinekler, maçalar vardı. Tüm biralar, viskiler bitmiş, gece kulübü kapanıyordu. Masada da kimse kalmamıştı. Aston Villa’nın sezon öncesi kampına gitmeden önce şöyle bir kağıtları karıştırdı ve son bir el oynamaya karar verdi: Tony Cascarino, Tony Cascarino’ya karşıydı! Elindeki kağıtları açtığında elinde beş tane Cascarino vardı ama hiçbiri birbirine benzemiyordu: Birincisi İtalya 90’da ikinci tur maçında temdit penaltısını atıyor, sonra en yakın arkadaşı Andy Townsend’ın yanına koşup ona sarılıyordu. İkinci Cascarino ise Jacky Charlton, penaltıları atacak 5 ismi açıkladığında köşe bucak saklanıyor, adını duyduğunda McGrath’ın yanına gidip “Benim yerime sen atar mısın, kafamdaki adam kaçıracağımı söylüyor” deyip McGrath’tan “Penaltıyı kafanla atmayacaksın” cevabını alıyordu. Üçüncü Cascarino, koşa koşa kan ter içinde Ray Hougton’a gidip küçük çocuklar gibi formasını çekiştiriyordu: “Hadi lütfen sen at, ben kaçırırsam babam beni dayaktan öldürür” diyordu. Houghton, birden hiddetlenip bağırıyordu: “Ne biçim erkeksin sen? Korkak tavuk! Git at hadi şunu, Millwall’dayken Liverpool’a atmayı biliyorsun!” Dördüncü Cascarino’nun bacakları titriyor, topu sol doksana nişanlıyordu ama top sağ alt köşeden filelere gidiyor, gol oluyordu. Beşinci Cascarino ise yapayalnızdı, ışıklar o hiç bitmeyecekmiş gibi duran güzel gecenin yıldızları gibi sönmüş, Tony Cascarino, Tony Cascarino’yu arıyordu. Her yere bakmış, bir türlü bulamamıştı. En son masanın altına bakarken sakat dizini masaya vuracak, acından olduğu yere yığılacak, oyun bitecek, kaybedecekti.



O gece uyuyamadı… Gözlerini her kapadığında, top ayağına geliyor, o topu sol alt köşeye vuruyor, top sağ üst direğin üstünden dışarıya tribünlere gidiyordu. “Kale önündeyken, topun yerden ayağıma atılması, en büyük kâbusum oldu” diye yazacaktı Maç Sonucu’nda… Sürekli yorgundu, dizi her geçen gün daha da acıyordu… Kilo almış, saçları beyazlamaya başlamıştı. Kafasındaki sesler git gide daha da yükseliyor, şiddetini arttırıyordu: “Atamayacaksın, herkes sana gülecek, yuhalayacaklar; baban gelip seni dövecek” Uyanıp karısı Sarah’a bakıyor, genç kızlarla sevişmesine engel olan bu “yaşlı” kadını öldürmek istiyordu. O yaz Aston Villa’nın hazırlık kampında en sevdiği arkadaşı Townsend, eşi ve Sarah’la dışarı çıkmışlardı. Diğerleri gece kulübüne gitmek isterken Cascarino, otele dönmek, uyumak istiyordu. Buna kızan Sarah, Townsend’ın yanında kendisine “Sıkıcı, yaşlı şişko” diye bağırdığında onu öldürmeye karar verdi. Hatta plan bile yaptı. Ama yine kafasındaki ses ona engel oldu. Aynı ses Aston Villa forması ile oynadığı ilk maçta ayaklarını esir aldı. Sol tarafa sert bir şekilde vurmak istediği her top, kaleciye geri pas hızında sağa gidiyor, hava topuna her yükseldiğinde topu Aston Villa sahasında görüyordu. Aston Villa teknik direktörü Graham Taylor o maçtan sonra yanına geldi: “Sen kim olduğunu farkında değilsin, sen Tony Cascarino’sun, bir hayalet değil. Kendine gel!”

Bir dahaki hafta kafasındaki ses birden susuyor, “dondurmacı” geri dönüyordu. Hatta bir maçta inanılmaz biçimde yükseldiği her hava topunu almış, yine gazetelerin birinci sayfasına kadar yükselmişti. Ama bir maç sonra bir hafta önce ölüm sessizliğine bürünen ses, aniden Sarah gibi kendini yırtarcasına bağırıyor, dizini çok acıtıyordu. O maçta kafasına gelen tüm toplardan Sarah’ın çapkınlılarını yakalayınca kafasına fırlattığı abajurlar, çekmecelermiş gibi kaçmış, sefilleri oynamıştı. Taylor bu kez kısa ve net konuştu: “Bu böyle olmaz, bir hafta Cascarino’sun diğer hafta Pembe Panter… Yarından tezi yok psikoloğa gideceksin!”
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası


O gece, psikoloğa gitmeyi çok düşündü. Ama yapamadı. Kafasındaki ses önce Houghton olup “Ne biçim erkeksin sen!” diye bağırdı, sonra da babasının sesine büründü: “Erkek adam psikologa gitmez” Ertesi sabah Taylor’dan aldığı izinle doktora gitmek yerine 18 yaşındaki 3. sayfa güzeli sevgilisinin yanına gitti: “Gol atmayı orgazmla karşılaştıran salaklar var! Senin gibi güzel bir kadınla sevişmenin yanında en güzel golü atmak ancak kötü bir masturbasyon kalır” Tony için uzun bir zaman için de böyle devam etti her şey. Kafasındaki ses, futbol yıldızı Tony Cascarino’yu bitirmiş, karikatüre dönüştürmüştü. Sahada kendisine pas atan Townsend bile olsa ondan nefret ediyor, kendisini komik duruma düşürmek isteyen bir düşmanı gözüyle bakıyordu. Bazen kafasındaki sessizliği fırsat bilip Cascarino’laşıyor, gidip kendisine ortaları yapan Townsend’a kardeşine sarılır gibi sarılıyordu. O sezon 46 maçta 11 gol atacak, yedeğe düşmüş olsa da Euro 92 elemelerinde İrlanda Milli Takımı’yla namağlup olacaktı. Kafasındaki dünyada olup bitenlerin bir önemi yoktu dışarıdaki dünya için. O İrlanda Milli Takımı’nın santrforuydu, psikologa gitmeyi düşündüğünü de kimse öğrenmemişti. Zaten Taylor, Villa’yı bırakıp İngiltere Milli Takımı’nın başına geçmiş, Cascarino’yu da büyük bir utancın altında ezilmekten kurtarmıştı. Kendisi kaybettiği Tony Cascarino’yu arıyordu ama dışarıda görülen dünyada o artık Celtic’te oynaması gereken bir İrlanda kahramanıydı.

Tony Cascarino, 1992 yılında kulüp tarihinin en pahalı futbolcusu olarak dünyadaki tüm İrlandalıların takımı Glasgow Celtic’e transfer oldu. O zamanlar Stapleton futbolu bırakmış, Hateley ve Aldridge yaşlanmışlarlar, Niall Quinn çok kötü sakatlanmıştı. Üstelik daha Zigiç, Köller, Carew, Hakan Şükür futbola bile başlamamışlardı. Kağıt üstünde bir numaraydı. Başta Celtic menejeri Liam Brady olmak üzere herkes Celtic’in tüm oyun planının Cascarino’ya göre kurulacağına, atılan direk uzun topları dondurmacının kolayca alacağına, yani Celtic’in açık ara şampiyon olacağına adları gibi emindi. Ama formasının arkasında Cascarino yazan adamla tanıdıkları Cascarino’nun hiçbir ilgisi yoktu. Celtic tarihinin gelmiş geçmiş en büyük hayal kırıklığı olacak, hatta Tony’den sonra Parkhead’de hangi forvet topu altıpastan tribüne dikerse “Eyvah, dondurmacı geri döndü” denilecekti. Bilakis Hartson, Celtic’e transfer edildiğinde tüm Celtic forumlarında “Bu adam Cascarino’ya benziyor, başımız büyük belada” yazılacaktı. Belki de hiç Celtic forması giymeseydi, o yılın en çok satan futbol kitabı olan Maç Sonucu sadece Glasgow’un yeşil yakasında bir o kadar daha satardı. Ama nasıl Cascarino ismi Celtic için en büyük kabus olduysa, Celtic ismi de Cascarino için aynısı oldu. Neuchatel karşısında alınan 5-1’lik hezimetten sonra Liam Brady, soyunma odasına indi. Cascarino hariç tüm futbolcuları dışarı çıkardı, kapıyı kapattı:
“Tony, neyin var Allah aşkına, bugün sadece Cascarino’nun forması vardı…”
“Hiçbir şeyim yok…”
“Lütfen, bak söyle… Bir sorunun, bir sıkıntın var senin… Yoksa asla bu kadar kötü oynayamazsın sen…”
“Hiçbir sorunum yok, ben kötü bir futbolcuyum, hatta futbolcu bile değilim!”



Glasgow’a dönüldüğünde, Brady, Cascarino’ya bir hafta izin verdi. Ama aslında bu menejerlik kariyerinde aldığı en kötü karardı: O hafta içinde, Cascarino’nun 6 yaşındaki oğlu bir gün okuldan daha erken döndü. Çocuk hıçkıra hıçkıra ağlıyor, babasının dizine sarılıyordu: “Lütfen baba, söyle bana… Onların dedikleri kadar kötü değilsin sen, öyle değil mi? Lütfen yalan söylediklerini söyle… Lütfen…” Tony Cascarino, babasının yaptığı gibi yapmadı. Daha doğrusu babası gibi, oğlunu dövmedi. Ama babası gibi, metresinin kollarına attı kendisini. Kendisinden daha da fazla kaçmak, tekrar kendisi olmamak için bir mideye girebilecek maksimum birayı içti, yüzünü saklamak istiyormuşçasına poker kartlarını hiç masaya koymadı, hep yüzünün üstünde tuttu. Kaybetti, kaybetti, yine kaybetti… O eline gelmesini istediği kağıtlar büyük büyük yumaklara dönüşüp Parkhead’de ayağına, kafasına gelen toplara dönüştü. İçindeki sesi dinleyip, bütün o topları, pokerde eline gelen sinek ikililer gibi dışarı attı. Eve döndüğünde Sarah’ın kredi kartlarını ise bir türlü dışarı atamadı, bankadaki parası tamamen bittiğinde Chelsea’nin Celtic’in verdiğinin beşte birini ödeyeceği teklifini hiç düşünmeden kabul etti. Bir daha spor yazarı olarak bile Celtic’e dönmeyecekti… Dizindeki sakatlığı saklamak için Chelsea’nin doktoruna yalanlar uyduracak, Sarah’tan kaçmak için hiç eve gelmeyecekti.

Londra’ya döndüğünde, takımı ne Taylor ne de Brady çalıştırıyordu. 80’li yılların en büyük futbol yıldızı Glenn Hoddle menejer-futbolcuydu. Celtic’te 24 maçta sadece 4 gol atabilmiş, Chelsea’de beşte biri maaşa yedek kulübesine mahkum olmuştu. Hoddle, daha çok kendi stiline uygun, Tony’nin yeteneklerine tamamen zıt yerden kısa paslarla oyun anlayışını sahaya yansıtıyor, maçlar sıkışıp geriye düştüklerinde Cascarino’yu futbola ilk başladığı günlerdeki gibi kurtarıcı olarak aslanların ortasına atıyordu. Aslında Cascarino’nun da işine geliyordu bu… Çünkü böylece yerden fazla pas gelmiyor, içindeki ses rahat verdikçe kafasıyla elinden geleni yapıyordu. Hoddle’u hiç sevmeyip, dünyanın en kendini beğenmiş adamı olarak görse de evdeki Sarah’a yeğliyor, sesini fazla çıkarmıyordu. FA Cup finalinde Hoddle yine kendisini yedek kulübesine mahkum etmiş, Manchester fark yaptığında oyuna almıştı. Biraz da rakip stoperlerin gevşeyip rahatlamış olması sayesine bütün hava toplarını almış, bu da Amerika’daki Dünya Kupası kadrosuna son biletleri dağıtan Jacky Charlton’a yeterli olmuştu. FA Cup hezimetinin Chelsea forması ile son maçı olduğunu adı gibi biliyordu. Hatta belki de Ada’daki son maçı olduğunu da hissediyordu. 32 yaşında, top her ayağına geldiğinde dizine tekme yiyor gibi hisseden, kumarbaz, alkolik, genç kız düşkünü emekli bir futbol yıldızıydı. Kendisini Charlton keşfetmiş, Britanya pasaportu ile İrlanda Milli Takımı’nda oynatmıştı. Herkesin bitti gözüyle baktığı futbol kariyerini kurtaracak olan da yine Jacky Charlton’dı.

 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Amerika 94 öncesi tüm gözler İrlanda Milli Takımı’ndaydı. Graham Taylor, İngiltere’ye tarihinin en büyük rezaletlerini yaşatmış, Dünya Kupası’na katılma hakkını kazanamamıştı. Diğer Ada ülkeleri de elemelerde başarısız olmuş, İrlanda Cumhuriyeti son Avrupa Şampiyonu Danimarka’yı saf dışı bırakarak finaller biletini almıştı. Aslında 1994 Dünya Kupası’nda İrlanda’nın halinin, Cascarino’nun halinden pek farkı yoktu. Birkaç yıl önce kimsenin bileğini bükemediği takımın iskeleti çok yaşlanmış, en büyük gol silahı Quinn sakatlanmıştı. Yine de ilk maçta Houghton’ın attığı o yazın en güzel golü ve McGrath’ın insanüstü savunmasıyla daha sonradan finale kadar çıkacak olan İtalya’yı ilk grup maçında yendiklerinde Charlton da Cascarino da ikinci tura çıkmayı garantilediklerinden emindi. Ama her ikisi de ikinci turda Hollanda’yı eleyemeyeceklerini gayet iyi biliyorlardı. Maçın 75. dakikasında, İrlanda 2-0 yenikti, sadece Amerika’da yaşayan İrlandalıları eğlendirmek için maça devam ediyorlarmış gibi oynuyorlardı. İşte o dakikada tribünlerden yükselen “Dondurmacı! Dondurmacı!” seslerine kulak verdi Charlton. Aslında çok sevdiği oyuncusunun diz sakatlığını bildiği ve bir iki sezon daha alt liglerde bile olsa profesyonel futbol oynamaya devam etmesi için onu pek riske etmemiş, hiç oynatmamıştı. Ama o anda sanki Milwall’dan ayrıldığı günden beri Cascarino’nun zihnini esir alan ses, yerini tribünlerdeki “Dondurmacı” seslerine bıraktı. Öyle bir tezahürat vardı ki sanki doping cezası dolayısı ile men edilen Maradona oyuna girecekti. Ama Cascarino oyuna girdi. Uzun yıllardır ilk kez bu kadar iyi, bu kadar Cascarino’ydu. O zaman çok genç olan ve bir o kadar daha psikopat olan Roy Keane dışında tüm İrlandalı futbolcular maçı bırakmışken birden son 15 dakikada başka bir maç oynanmaya başladı. İlk uzun topu da Keane yolladı. Uzun zamandır toptan kaçan Cascarino, birden Rijkaard’ın önüne geçip topu aldı, etrafında döndü ve kendisine yaklaşan Keane ile verkaç yaptı. Gözümüzü kapayıp açtığımızda Cascarino mükemmel bir kafa vuruşu yapmış, De Goey topu zar zor dışarı çelmişti. Geri kalan sürede de git gide yükselen “dondurmacı” bağırışları arasında 15 dakikalık bir Cascarino belgeseli izledik. Gol atamadı ama koskoca Rijakkard’lar, Winter’lar, Valcx’lar dondurmacının karşısında adeta eriyip bittiler. Maçtan sonra Hollanda teknik direktörü Advocaat “Neyse ki Cascarino sonradan girdi, yoksa bu maç hiç kolay olmazdı” açıklamasını yapacaktı. Maçın bitiminde Cascarino sanki jübilesini yapmış gibi Jacky Charlton’a sarıldı. Halbuki hemen arkasında Marsilya yöneticileri vardı. Sanki zaman durmuş, Alex Ferguson’un en güzel Noel hediyesi olarak Cascarino’yu düşlediği güne geri dönülmüştü. Nihayet kafanın içindeki ses sonsuza kadar susmuş, 32 yaşından sonra yepyeni bir Cascarino doğmuştu.

15 dakikalık resital, Cascarino’nun Ada’da yeniden iş bulmasına yeterliydi. Chelsea yöneticileri maçtan sonra Hoddle’ı aradılar ama Hoddle “Sadece 15 dakika oynar, bütün sezon yatar” diyerek teklifi geri çevirdi. Aralarında Aston Villa’nın da olduğu 5 takım Cascarino’yu almak istiyordu. Hatta Hıncal Uluç “Galatasaray Cascarino’yu alsın, 3 sene şampiyon olur” başlıklı bir yazı yazdı. Ama Cascarino, çoktan Marsilya ile nikah kıymış, başka bir hayata doğru yelken açmıştı.

Nasıl o sezon, şike iddiası ile bir alt kümeye düşürülen Marsilya için Cascarino biçilmiş kaftansa, Marsilya da Cascarino için biçilmiş kaftandı. Böylece Ada’nın harala gürelesinden, kendisini yiyip bitiren metreslerinden, mahvettiği, sıradanlaştırdığı kariyerinden uzak kalacak, kafasındaki ses de sonsuza kadar susacaktı. Parkhead’de adı kaçan gollerle özdeşleşen Tony Cascarino, Güney Fransa’da Tonygol’e dönüşecek, 2 sezonda ligde tam 62 gole imza atacaktı. (www.youtube.com/watch?v=YwSXqw65k9w)

Tam da bitti denilip Türkiye’ye gelmesi önerilirken Cascarino Avrupa’nın en cehennemi stadı Velodrom’un meşalesi oldu bir anda. Fransa’nın en ateşli, en köklü takımını ait olduğu yere döndürdü. Kendisine atılmayan toplara bile koştu, ayağını soktu; havadan bir zamanlar denildiği gibi Paris’i yakıp yıkan Biltzkrieg uçakları kadar etkiliydi. İlk haftalarında merak edip, Avrupa’dan Futbol programına şöyle bir göz attık “Dondurmacımız ne yapıyor bakalım?” diye. Uçan vole ile attığı golden sonra bir anda 10 yaş gençleştik, babamızın bizi dondurmacıya götürdüğü o ilk gün gibi neşelendik. Sonraki hafta 2 tane attı, üstelik ikisi de sol değil sağ ayağıylaydı. Marsilya’nın gök mavisi çok yakışmıştı, göklerin futbolcusuna. 33 yaşında, artık bırakır dedik. 34 yaşında daha da gençleşti. Uçan voleler, Hrubesh’ten beri atılan en güzel kafa golleri, sağ ayak içleri, sol dışlar derken bir gün televizyonu bir açtık, Velodrom kapalı tribünün üçte biri yeşil, üçte biri beyaz, üçte biri turuncu giyinmiş. Dondurmacı, sahaya adım attığında hepsi birden kalktılar. O anda, o insanların oluşturduğu İrlanda bayrağı, en kaliteli bezle yapılanlardan bile çok daha güzeldi. Maç bittiğinde ve son maçında bile kafa golünü attığında, o insanların hepsi sahaya indiler, anlam veremediğimiz garip garip hareketler yaptılar. Kamera orta sahanın ortasına odaklandığında “We don’t need another hero, we got Tony Cascarino (Başka bir kahramana gerek yok, çünkü Cascarino var)” yazılıydı. Çok ağladı dondurmacı… Elinden dondurması alınan çocuklar gibi ağladı… 84 maçta 61 gol atmış, Waddle’ları, Völler’leri, Desailly’leri, Papin’leri unutturmuştu Marsilya’ya…

36 yaşından sonra hala dondurmacılık yapılmaz dedik… Halt etmişiz… Biz yaşlandıkça o gençleşti… Marsilya’dan sonra gittiği Nancy’de 38 yaşına kadar 109 maç oynadı, 44 gol attı. O bir Millwall efsanesiydi, İrlanda efsanesiydi, tam öldü denilirken Marsilya efsanesi de olmuştu. Marsilya’dayken, yine dayanamamış, 19 yaşında güzeller güzeli bir kız bulmuştu kendisine… Ne de olsa 19 yaşında gibi oynuyordu o günlerde! Kız bir gün ona bir faks yolladı: “Tony, aşkım, hamileyim” Bir kez daha baba oldu, Sarah faksı görünce bir daha eve dönmedi. Nancy’de o yaşta attığı 44 gol, Sarah’a hayat boyu nafaka oldu. Nancy’ye gittiğimde adım başı Cascarino Irish Pub’ları gördüm, menüde “Cascarino Volesi”, “Cascarino Plasesi”, “Cascarino Kafası” adlı biralar vardı. 4 tane “Cascarino Kafası” içtim, gözlerim kapandı, ayılmak için yeşil-beyaz-turuncu dondurma yedim!

Hala izliyorum dondurmacıyı. Hayatının rüyası gerçek oldu: Şimdilerde İrlanda Poker Milli Takımı’nın kaptanı! Hatta her gün okuyorum The Times’ta… En son Mourinho’yu haksız yere kovduğu için kalemiyle Abramoviç’e öyle bir kafa attı ki, bir anda o günlere döndüm. Sen Tony, çocukluğumuzun Nisan yüzlü dondurmacısı, güneşin bile daha yukarısına zıplayabilen santrforu, sen asla silinmeyeceksin en sevdiğimiz oyunun en güzel anlarından…


 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
İrlanda Futbol Efsaneleri

Paul McGrath



“Yine sarhoş bir gemiymişim gibi dünyanın açıklarında fütursuzca yalpalıyordum. Onuncu Guiness şişesinden sonrasında tek hatırladığım, Bryan Robson’ın Moskova’dan bana getirme inceliğinde bulunduğu votka şişesini açmaya çalıştığım. Sonra sanki İrlanda Denizi’nin tamamı kadar alkolün içinde kayboluşum… O andan itibaren Alex Ferguson’un bana ettiği hakaretleri bile unutmuş, dizleri çürümüş iflah olmaz bir alkolik olduğumu kabul etmiştim. Yine 20 yıl önceki kimsesizler yurdundaki ‘pis zenci’liğe terfi etmiştim. Alex haklıydı, o benim iyiliğimi benden daha çok istiyordu. Ama ben futbol sahasının dışında bir hiçtim. Evsiz, barksız, köksüz, herkesin evlatlığı ‘pis zenci’ydim. İrlanda’da, Manchester’da benim dışımda herkes beni deli gibi seviyordu. Bense kendimden tiksiniyordum. Bu zayıf, güvensiz, gayrı meşru çocuğu artık yok etmeliydim. En azından alkol değil de ben yok etmeliydim kendimi. Gençken kendimi ırkçı pisliklerden korumak için aldığım bıçakla yapmalıydım. En azından kendimi bir başkasının yok etmesine izin vermemeliydim”

1989 yılının, o berbat gününde, o zamanların futbol sahalarının en asil kanı, bıçakla kesilen bileklerden yere damlamaya başladı. Yanı başındaki küçük çocuğun ağlaması, bakıcı kadının çığlıklarına karıştı. O zamanki üç çocuğun annesi Claire McGrath, eve geldiğinde efsanevi futbol yıldızını ambulansa taşıyorlardı. Claire, bileklerden akan kanla kıpkırmızı olan eli tuttuğunda, yeşil sahaların devi olan kocası Paul McGrath, bir zamanlar olduğu gibi 10 yaşında gidecek yeri olmayan gayri meşru evlatlık Paul Nwubilo’ya dönüşmüş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu…





Bu Paul McGrath’ın ilk intihar denemesi değildi. Ama daha önce olduğu gibi birkaç sırdaşı dışında kimsenin haberi olmadı. Tam bir hafta sonra iflah olmaz bir alkolik olduğu gerekçesiyle Manchester United patronu Alex Ferguson’un, Aston Villa’ya sadece 450 bin Pound’a sattığı Paul McGrath, kestiği bileklerini sarıp yeni takımı ile Everton karşısında sahada olacaktı. Maça orta sahanın ortasında başlayan McGrath, sanki hiçbir şey olmamış gibi mükemmel bir performans sergileyecek ve Aston Villa’nın Everton’ı 6-2’lik tarihi bir hezimete uğrattığı karşılaşmada, sahanın tartışmasız en iyi oyuncusu olacaktı. O maçtan sonra Aston Villa formasıyla üst üste oynadığı 24 maçta da takımının en büyük yıldızıydı. Sezon sonunda Aston Villa taraftarları tarafından açık ara yılın futbolcusu seçildiğinde, o geceden sonra iki kez daha kendisini öldürmeye çalışmış ama neyse ki yine başaramamıştı.

Aston Villa’dan ve İrlanda Milli Takımı’ndan en yakın arkadaşı Tony Cascarino’ya göre o oynadığı her maçta ve çıktığı her antrenmanda, her zaman sahanın en iyisiydi: “McGrath’la 10 yıl boyunca beraber antrenman yaptım, bir kez bile ortada sıçan çalışmalarında ortaya düştüğünü görmedim. İrlanda formasıyla Euro 88’de, İtalya 90’da, Amerika 94’te oynadığımız her maçta hep takımın en büyük yıldızıydı. Ben Avrupa’nın üç büyük liginde yıllarca top koşturmuş birisi olarak hayatımda hiçbir futbolcunun, takım arkadaşları, taraftarlar hatta rakip oyuncular tarafından bu kadar sevildiğine şahit olmadım. Onu sevmeyen tek kişi vardı, o da Paul McGrath’ın ta kendisiydi”



Gerçekten de bu kadar büyük bir sevginin altında ezilmemek imkansızdı. 1990 Dünya Kupası’nda İrlanda çeyrek finale kadar çıkıp tarihinin en büyük başarısını yaşadığında, dünyada tüm siyahların yüz akı olan Nelson Mandela da artık özgür bir insan olmasının ötesinde özgürlüğün sembolü olarak İrlanda’yı ziyaret edecekti. Mandela ve İrlanda takımını taşıyan uçaklar, kaderin son derece anlamlı bir cilvesiyle aynı anda havalimanına inmişti. Milyonlarca insan, havalimanının çevresini devasa bayraklar ve çiçeklerle sarmış, kahramanların yüzlerini göstermesini bekliyordu. Güvenlik nedeniyle ilk önce Mandela, kendisini bekleyenlerle buluşacaktı. Mandela kendisini bekleyen insanlara elini uzattığında, aynı anda milyonlarca İrlandalı avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı: “Oh, ah, Paul McGrath’ın babası! Ülkene hoş geldin McGrath’ın güzel babası!”

McGrath’ın hiç babası olmamıştı. Uzun zaman yaşadığı evlerdeki en yaşlı erkeği babası olarak bellemiş, yetimhanede altını ıslattığı için dayak yediğinde aslında insanoğlunun hayat boyu babasız olduğunu herkesten çok daha iyi anlamıştı. Biyolojik babası 1959’da İrlanda’ya staj yapmaya gelen Nijeryalı bir tıp öğrencisiydi. Beyaz İrlandalı annesi ile büyük bir aşk yaşamışlar, ama Paul doğduğunda baba çoktan öz evladını reddedip Nijerya’ya kaçmıştı bile. O zamanlar kürtajın en büyük günah sayıldığı İrlanda’da beyaz bir annenin siyah bir çocuğu olması demek, yaşayan bir ölü olması demekti. 1960 Ocak’ında Paul McGrath, 1.5 aylıkken etrafa gülücükler dağıtıyordu. İrlanda’dan Londra’ya giden ilk gemiye bindiklerinde anne adeta kan ağlıyordu. Londra Rüyası, küçük Paul’un binlerce güneşten daha parlak gülümsemesine karıştığında annenin göz yaşları diniyor, ama geldikleri gemiyle “kaçak işçi” olarak damgalanıp Dublin’e geri yollandıklarında o gözyaşları McGrath’ın kaderinde asla dinmeyecek bir fırtınaya dönüşecekti.



Artık iki annesi vardı, birisi öz annesi, diğeri de dünya tatlısı Mrs Donnely… Hatta bir de kendisine ilk futbol topunu hediye edecek abisi Denis! Mahalledeki diğer çocuklar, küçük siyah kardeşe, ten rengi yüzünden hakaret ettiklerinde Denis hepsini dövecek, topunu patlattıklarında ona hemen yenisi alacaktı. Hepimiz çocukluğu kadar güzeldi o günler… Ama hepimizin çocukluğu gibi uzun sürmeyecekti. Bir gün, öz anne beş yaşındaki Paul’u “Gezmeye gidiyoruz” diye evden çıkarmış, yetimhane isimli duvarları milyonlarca buzdan daha soğuk çirkin binaya bırakmıştı. Artık Denis yoktu, futbol topu hiç yoktu! Sabahtan akşama kadar ezbere İncil ve futbol sahalarında bile eşi olmayan bir şiddet!

Bir süre sonra, şiddete şiddetle karşılık verdiğinde, hep kendisinin zararlı çıktığını anlamıştı. Ama böyle böyle, yaşıtlarından çok daha fazla olgunlaşmış, hatta çocuk yaşta yaşlanmıştı. Tam da o günlerde bir gün yine yetimhaneden kaçıp, çok özlediği futbol topuna sarılmıştı. Yerel Pearse Rovers takımının menejeri Heffernan, önce bu çocuğun kim olduğunu soruşturdu. Sonra yetimhane müdürü Croxon’dan çocuğu takımda oynatmak için izin istedi. Croxon, İncil’e göre futbolun günah olduğunu ileri sürerek en başta izin vermedi ama sonra Heffernan, çocuğun tüm konaklama, yeme içme masraflarını kulübün üstleneceğini söylediğinde, bir anda İncil’e göre futbol sevap sayıldı!


 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Heffernan, ilk maçını şöyle anlatıyor: “Dün gibi hatırlıyorum. Ben ona orta sahanın solunda görev vermiştim ama o her yerde oynadı! Mevkiler hakkında en ufak bir fikri yoktu, top neredeyse Paul oradaydı. Daha sonra da Manchester’da, Villa’da, Derby’de, Sheffield’da, İrlanda’da top neredeyse o hep orada olmaya devam etti.” Heffernan, Paul’ün bir yandan futbol oynarken diğer yandan da okula gitmesini istiyordu. Ama Paul, ileride Ferguson ile kapışmalarında da olacağı gibi yetimhane müdürleri gibi yaşlı adamların kendisine bağırıp çağırmasına bir daha izin vermemek için okulu boşladı. Yıllar sonra biyografisinde de o günler için şöyle yazacaktı: “Ben sadece futbol oynarken mutluydum. O zamanlar da sadece futbol oynamak istiyordum. Benim için antrenman günün 24 saatiydi. Sonraları da sadece futbol oynarken mutlu oldum. Belki de normal bir insanın yürümesine bile engel olacak ağır diz sakatlıklarına rağmen bu oyunu bu kadar çok sevdiğim için 39 yaşına kadar oynamaya devam ettim. Futbol oynamadığımda bir hiçtim, şimdi de emekli bir futbolcu olarak koca bir hiçim!”

Pearse Rovers’ta gösterdiği performans ona çok kısa bir sürede daha profesyonel bir takım olan Dalkey United’ın kapılarını açtı. Artık bir yandan futbol oynaması için ona hatırı sayılır bir para ödüyorlar diğer yandan da kendisinin her şeyiyle ilgileniyorlardı. Teknik direktör Frank Mullen yıllardır aradığı babası olmuş ona ekstradan bir iş bile bulmuştu. Dalkey formasını giyerken, bir yandan da metal işçisi olarak çalışıyordu. Sabah akşam taşıdığı o ağır metaller sayesinde zaten muhteşem olan fiziği bir süre sonra onu yeşil sahaların Muhammed Ali’sine dönüştürecekti. Artık kimse ona siyah teninden dolayı hakaret etmiyordu. Efsanevi İrlandalı Rock grubu Thin Lizzy’nin siyahi dahisi Phill Lynott’un başarıları, tüm bir İrlanda’nın zihniyetini değiştirmişti. Başta IRA ve Sinn Feinn olmak üzere Ada’nın kuzeyindeki İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele edenlerin fikirleri toplumda daha da fazla kabul gördükçe, siyahlar İrlanda’nın ayrılmaz bir parçasına dönüşmeye başlayacaktı.

Tam da bu süreçte Paul McGrath, İrlanda’nın yetiştirdiği en büyük futbol dehalarından birine dönüştü. 1981’de İrlanda 1. Ligi’nin Galatasaray’ı St. Patrick’e transfer olduğunda, artık tüm bir İrlanda Adası ona tapıyordu. Orta sahanın ortasında, savunmada her nerede oynarsa oynasın hep takımının belkemiği, her şeyiydi. Sonunda Manchester United’ın ısrarlarına dayanamayıp, tekliflerini kabul ettiğinde 1982 yılıydı: “Ben Dalkey’den bile ayrılmak istememiştim çünkü hayatımda ilk defa bir ailem, bir babam ve kardeşlerim vardı. St. Patrick’e korka korka gittim ama orada bir anda tüm İrlanda ailem oluverdi. O yüzden uzun süre Manchester’ın tekliflerini reddettim. Ama sonunda Moran, Whiteside, Stapleton gibi efsanevi İrlandalı yıldızların oynadığı bu efsanevi takımın teklifini kabul ettim, ne de olsa artık sadece futbol oynayacak, saatlerce metal taşımak zorunda kalmayacaktım. Ne de olsa o zamanlar daha Ferguson yoktu!”



Paul McGrath, 1982-89 yılları arasında formasını giydiği Manchester United’da başlı başına bir futbol fenomenine dönüşecekti. O zamanlar daha Cantona yoktu ve sonraları Fransız yıldızla özdeşleşecek ve Dublin Havalimanı’nda milyonların Mandela’yı kutsamak için yapacakları “Oh ah McGrath” tezahüratı bizzat Paul için yazılacaktı. 1985 FA Cup Finali’nde Manchester United, Everton ile karşılaştığında, McGrath’ın savunma tandemindeki partneri Kevin Moran FA Cup tarihinin oyundan atılan ilk futbolcusu olmuş, McGrath o zamanların en iyi çift santraforu Sharp-Gray ikilisi karşısında yapayalnız kalmıştı. Ama o yalnızlığa hepimizden çok alışıktı. Sadece Moran için oynadı çünkü Moran olmasa o da o gün sahada olamazdı. Daha önceleri rugby’ci olan Moran, sonradan futbolcu olmuş, McGrath’ın Manchester’a alınmasında büyük bir rol oynamıştı. Uzatmalarda McGrath’ın diğer en yakın arkadaşı Whiteside’ın golüyle Manchester yıllar sonra kupada şampiyon olurken, McGrath maçın adamı seçilmekle kalmamış, kupa töreni esnasında bile Wembley “Oh ah McGrath” diye inim inim inlemişti.

Paul McGrath, Manchester United’lılar için saha içindeki cennetti! Saha dışında ise McGrath’ın hayatı eşsiz bir cehennemdi. Çocukluğunda başlayıp her geçen gün büyüyen cehennem hissinden kurtulmanın en kestirme yolu ise 20 yaşındayken Dalkey ile gittiği Almanya deplasmanında tanıştığı alkoldü. En iyi arkadaşları olan o zamanın en büyük futbol yıldızları Whiteside, Robson, Moran da aynı cehennemden muzdariptiler. Bu Manchester mahşerinin dört kafadarı yeşil sahalarda nasıl oynuyorlarsa, maçlar bitince de öyle içmeye başlıyorlardı. O zamanlar Ferguson’dan önceki teknik direktör Ron Atkinson için bu dörtlü sahada aynı mükemmellikte oynamaya devam ettiği sürece alkolik olmalarının hiçbir önemi yoktu. Hatta zaman zaman önemli maçlardan önce bizzat Atkinson’ın kendisi “muhteşem dörtlü” ile içmeye gidiyor, az zamanda çok içerek sızmalarını tetikleyerek eve erken dönmelerini sağlıyordu!



Ama özlenen istikrar hiç bitmeyen içki bardakları gibi bir türlü gelmeyince Atkinson kovulacak ve yerine kendisinin tam tersi olan Alex Ferguson gelecekti. Aslında McGrath’ın da itiraf ettiği gibi İskoç teknik adam kendisini kazanmak için çok uğraştı. Her pazartesi sabahı başta McGrath olmak üzere “muhteşem dörtlü” Ferguson’un odasındaydılar. Her seferinde söz veriyorlar ama hemen ilk antrenmandan sonra soluğu en yakın pub’da alıyorlardı. Ferguson uzun süre peşlerine ajanlar taktı. İçtikleri her şişe için maaşlarından kesinti bile yaptı. Ama olmadı. McGrath bileklerini kestiğinde bile Ferguson kesin kararlıydı, önce kendisine jübile yapıp 100.000 Pound tazminat ödenmesini önerdi. Ama McGrath sadece futbol oynarken mutluydu ve teklifi reddedip bilekleri kesti. Aynı günlerde Napoli, Maradona’nın baskısıyla McGrath’ı transfer etmeye çalışacaktı.

Dizinden 8. ameliyatını geçirdikten sonra kestiği bileklerini sarıp sahaya Aston Villa forması ile çıktığı ilk sezon, Aston Villa ligi 2. sırada tamamlarken, Ferguson’un Manchester’ı ligi 16. sırada bitirip zar zor kümede kalmayı başarıyordu. Aston Villa’lı McGrath 1989-1996 yılları arasında her sezon taraftarlar tarafından açık ara yılın futbolcusu seçilecek, “Tanrı” adıyla anılacaktı. 1993’te ligi yine 2. bitirdiklerinde 34 yaşında Ada’nın en iyi futbolcusu seçildiğinde uzun yıllar sonra bu onura layık görülen ilk savunma oyuncusu oldu. 1994’te Lig Kupası Finali’nde Ferguson’un Manchester’ını devirdiklerinde, Ferguson, McGrath’ı takımda tutmak için her yolu denediğini bir kez daha yineledi: “Ona ya Manchester ya da alkol demiştim. O bana Manchester’ı çok sevdiğini ama alkolü bırakamayacağını söylemişti. Bugün, sadece bizi yenen Villa’nın değil sahanın en iyisi 35’lik siyah inciydi. Keşke alkolü bırakıp bizle kalmayı seçseydi.” Ama alkolü asla bırakamadı. İrlanda ile Türkiye’ye maça geldiklerinde kendisini Sulukule’den toparlamak zorunda kaldılar, rakının methini çok duymuş ama bira gibi sandığı için karşısında oynamak zorunda kalan forvetlerin haline düşmüştü! Bu betimlemeyi bizzat alkollü McGrath tarafından marke edilen Alan Shearer yapmıştı: “İnanamıyordum ama gerçekti. Paul, o gün körkütük sarhoştu ama bana adım bile attırmamıştı. Bir pozisyonda aut çizgisini geçip topla dışarı çıkmıştım ama Paul hala beni marke etmeye devam ediyordu”




1994 Dünya Kupası’nda gruptaki ilk maçta İrlanda, Baggio’nun altın çağındaki İtalya’yı 1-0 devirip tüm dünyayı şaşkına çevirirken, maçın yıldızı ne Baggio ne de Roy Keane’di, Paul McGrath’ın ta kendisiydi. Maçın sonlarına doğru yaşanan bir pozisyon, Paul McGrath’ın futbolculuk kariyerinin en güzel özetidir: Baggio topu tam ağlara yollayacakken 35’lik siyah inci, bir anda ayağını koyar, havalanan top altıpasta Signori’nin önüne düştüğünde usta golcüsünün volesini yere yatarak kafası ile karşılar. Top yine Baggio’ya geldiğinde tüm stat gol olduğuna adları gibi emindir ama bir anda elleri ve ayakları yerde olan McGrath topun önüne dikilerek yüzüyle topu karşılar. Ayağa kalktığında İtalyanlar dahil olmak üzere New York’un Giants Stadyumu’nun tamamı efsaneyi ayakta alkışlamaktadır. Halbuki bu maçtan çok kısa bir süre önce evde içki bulamayınca çamaşır suyu içmiş ama yine futbol tanrıları ölmesine izin vermemiştir. Kamp yaptıkları otel odasına gelen fatura saha dışındaki hayatının özetidir: Bir telefon konuşması, 4 Budweiser, bir telefon konuşması daha, 4 Budweiser, 4 Budweiser, telefon, stokta kalmayan Budweiser’ın yerine 4 Guiness… Jacky Charlton, iki dizinden 22 kez ameliyat olmuş, sol omzunu hissetmeyen futbol tanrısının içki içmemesi için kapıya diktiği fizyoterapist ve Cascarino da körkütük sarhoşlardır…



2002 Dünya Kupası’nda McGrath’ı BBC yorumcusu olarak Japonya’ya taşıyan uçaktan üzerinde adının yazdığı bir valiz inmiş, McGrath ise kayıplara karışmıştı. Sonradan Dublin’de bir otelde alkol komasında bulundu. Tüm şişeler bitmiş ama McGrath yine bitmemişti. McGrath hariç, herkes onu o kadar çok seviyordu ki o kadar alkol ve intihar denemesine karşın asla ölmeyecek, Baggio’nun ayağına uzattığı kafada dünyanın sonuna kadar yaşayacaktı!