Futbol Efsaneleri | Page 5 | Wardom Bilginin Adresi, Forum ve Bilgisayar Güvenliği

Futbol Efsaneleri

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Zico Zico Zico



“ASIL PELE, SİYAH ZİCO’DUR OĞLUM!”
Daha dünyanın en güzel kadını İstanbul’un ince topuklu çizmeleri Moda, endüstriyel betonarme yığınına dönmeden önce, beyaz köşklerin arasında tanışmıştık Beyaz Pele’yle… 1980’li yılların başında, uçsuz bucaksız Moda sahilinde bana o zamanlar dünyanın en güzel masalları gibi gelen güzel yaşama sanatının sırlarını anlatan dedem “Futbol, aşktan beri en büyük icattır” demiş, daha sonra da “Şimdi gelmiş geçmiş en büyük futbol sanatçılarını seyretmeye gidiyoruz” diyerek ilk kez kızıl Ford Mustang’ini bu kadar hızlı sürmüştü.
Erenköy’deki kırık dökük köşke geldiğimizde yol boyunca dedemin sanki peygamberleri ya da dünyayı kurtaranları anlatıyormuşçasına kusursuz bir saygı ve aşırı bir sevgiyle adlarını andığı isimler, kulaklarımda yankılanıyor, pencereden içeri süzülen zarif melteme karışarak güneşe doğru yükseliyordu:

“Babanla amcan gibi sakallı olan ama hep dimdik duran Socrates, dayın gibi her daim iki dirhem bir çekirdek zarif Falcao ve hepsinin şefi Zico!” “Zico, Zico, Zico…”



Arabadan olabilecek en hızlı şekilde inip televizyonun olduğu salona doğru ilerlerken sigarasını söndürmüş ve sanki dünyanın sırrını açıklıyormuşçasına kendisinden geçerek “Bak Zico’ya ‘Beyaz Pele’ diyorlar. Ben Pele’yi de seyrettim, eğer Zico Pele’den önce oynamış olsaydı, asıl Pele’ye ‘Siyah Zico’ derlerdi.” dDiye noktayı koymuştu. Sokrates ve Falcao’yu hayatımdaki en güzel şeylere benzeten dedem, Zico için sadece “Pele” demişti. “Pele” demek dedemin kutsal futbol kitabında İsa demek, toprak ana demek, kutsal ruh demek, her şey demekti. Şaşırmış, iki karışlık aklımla anlamaya çalışmıştım. Başlama düdüğünden hemen önce dedem anlayacağım dille anlatmıştı her şeyi: “Futbol bozuluyor artık, İtalyanlar, Almanlar, Sovyetler herkes makine gibi oynuyor; ruh yok, sanat yok, insan dokunuşu yok. Çirkin bir elbiseye dönüştü futbol, Zico da o elbisenin üstündeki küçük gözüken ama bakmasını bilene pırıl pırıl parlayan en güzel düğme…”
Dedem baş köşeye kurulmuş, babaannem tömbeki nargilesini hazırlamış, maç başlamıştı. Sarı ve kızıl formalı iki takım sahadaydı. Ben önce iki karış aklımla “Beyaz Pele”ye taktığım için daha çok beyaz tenli oyuncunun forma giydiği Sovyetleri tuttuğumuzu sanıyordum. Ta ki maçın hemen başında Sovyet oyunculardan birisi gerçek “Beyaz Pele”ye tekme atana kadar… Dedem yerinden fırlamış, sanki tekme kendisine atılmış gibi acıyla kıvranarak bağırmaya başlamıştı. Ama bizim asıl tuttuğumuz takım Brezilya hemen oyuna başlamış, dedem yerine dönmüştü:
“İşte futbol bu! Herkes örnek almalı, tam 9 oyuncu ile hücum, top ayaklarına geldiğinde hepsi birer ***** Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar…”​
Ben hiçbir şey anlamıyor sadece top ayağına mıknatıs gibi yapışan “Beyaz Pele”ye bakıyordum. Sahiden de babama ikizi gibi benzeyen Socrates kendi cezaalanı önünde topu alıyor, kanatlara açıyor ama bir şekilde top hep Zico’ya geliyordu. Bütün bir ilk devre boyunca hep sarılar oynamış ama golü tam anlamıyla “Bal”ına Sovyetler atmıştı. Bal’ın golüne rağmen dedem nargilesini keyifli keyifli tüttürüyor “Hiç merak etme, onların Bal’ı varsa, yukarıda da Allah var” diyordu. Allah vardı şüphesiz, ikinci yarıda Sovyetlerr sadece topun peşinden nefes nefese koşturdular, onlar da iyiydi ama yeterince değil, önce babam Socrates sonra da Eder ile Brezilya fazlasıyla hak ettiği golleri atıyor, dedem küçük çocuklar gibi havalara uçuyor, közler halıyı yakıyordu. Babaannem her zaman olduğu gibi yine kızmıyor hatta dedemin ona verdiği görevle Brezilya kazansın diye içeriye gidip namaz kılıyordu. Maç bitmişti. Ben ilk kez aşık olmuştum. Haziran’ın en güzel günlerinden birinde, gündüz gece demeden bahçeye çıkmış, Zico olmaya karar vermiştim. Ama bahçede top oynamak için toplanan herkes de Zico olmak istiyordu. Tam 10 Zico, annelerimiz çıldırana kadar sarı topun peşinde, başka gezegenler arası bir gece yolculuğuna çıkmıştık.



Sonraki 4 gün de aynı şekilde geçmiş, "Ben Zico olacağım, sen Zico olacaksın" kavgaları şiddetlenerek devam etmişti. Nihayet dedem kardeş kavgasını ayırmış ve hepimizi köşkün salonunda toplayarak aşkımızla ikinci randevumuz için hazırlamıştı: Bir sürü Çamlıca gazozu, çilekli pastalar, babaannemin krallara hazırlar gibi bir ihtişamla hazırladığı tömbekisi ve yan odada inanç bulutları üzerinde gol duasına çıktığı seccadesi… İlk 33 dakikada pastalar çoktan bitmiş, babamla amcam gidip yeni gazozlar ısmarlamışlardı. O 33. dakikada ise herkes Zico’ydu… Hayatım boyunca gözümün önünden silinmeyecek o anda tam 33 dakika Tanpınar’ın “Huzur”undaki Mümtaz ve Nuran gibi defalarca buluşan Zico ve futbol topu nihayet öpüşecekler ve o an sonsuzluğa doğru kanatlanıp uçacaktı. Babaannem içeriden başında yaşması gelmiş, hepimizi kucaklamış, yere dökülen gazozlara, közlere hiç aldırmadan Zico’ya sarılan Eder gibi dedeme sarılmıştı. Bize hiç bitmeyecek gibi gelen bu harika film, aslında Sevilla’daki Estadio Benito Villamarin Stadı’nda daha yeni başlıyordu. Biri Souness olmak üzere tam 3 oyuncuyla Zico’yu durdurmaya çalışan İskoçya bir şeyi farkında değildi: Zico 70’lerden kalma bir yıldızdı, kendisine değil Cruyff gibi Beckenbauer gibi takımı için oynuyordu. Sahadaki 50 bin kişiyi mest eden ufak tefek adamda en ufak bir hırs belirtisi bile yoktu. Sanki doğup büyüdüğü Rio De Janeiro’nın Quintino varoşundaki gibi top ayağına geldiğinde elinden geleni yapıyor ve tüm umutlarını kendisine bağlayan işsiz sınıfı ailesini mahçup etmemek için, topu hiç kaptırmamak için çırpınıyordu. Onun ayaklarında futbol topu işsiz bir gencin sokakta bulduğu paltonun içinden çıkan sahipsiz bir pırlanta gibiydi. Mahallede beraber oynadığı arkadaşları da onun gibi fakirdi, hepsinin de babaları işsizdi, o yüzden olsa gerek herkesle paylaşıyor ama herkes de sanki en çok onun ayağına yakıştığında hemfikir olduğu için pırlanta dönüp dolaşıp hep ona geliyordu. O gün de işte İskoçlar karşısında 4-1 kazanmakla kalmayıp tüm futbol dilencilerini de bir daha asla silinmeyecek bir aşkla kendisine bağlayan Zico ve arkadaşları tıpkı ilk top oynadıkları günkü gibi şenlerdi.



9 gün sonra aynı stada bu kez Yeni Zelanda’yı yine 4 golle geçerlerken perdeyi yine Zico açacak, 3 dakika arayla birbirinden zarif iki golle ona olan aşkımızı sonsuzluğun da ötesine taşıyacaktı. Dedem, nargilesinden çıkıp tüm salondan Haziran gökyüzüne yayılan bulutların üzerindeydi. O yaz uçuyorduk, sanki asla yere düşmeyecek kadar yükseklerde uçuyorduk… Neredeyse bir başka hayat kadar uzak bir tarih olarak gelen 2 Temmuz’a kadar Zico ve arkadaşlarından mahrumduk, sadece hatıralarıyla yaşıyor, her gün gazetelerin verdiği boy boy Zico posterlini duvarlarımıza asmakla ve saatlerce süren maçlarda Brezilya olmakla yetiniyorduk. Karşı mahalledeyse mavi-beyaz çizgili Maradona’lar vardı. 2 Temmuz’a kadar Maradona’lar ile defalarca oynadık, hepsinde de dedemin boş gazoz şişeleriyle verdiği taktikler sayesinde kazandık. Ama nedense Sokrates kılklı babam bir akşam yemekte “Brezilya o kadar iyi oynuyor ki bu kupayı kazanmasına imkan yok” demişti. Önce kızıp sofradan kalkmış, sonra da 5 karış aklımla babama küsmüş, yazın kalanında tamamen dedemin yanına taşınmıştım.
Dedemlerde kaldığım ikinci gece bütün takım oradaydık. Yaşmağı başında kutsal görevine hazır babaannem, tömbekili nargile, Çamlıca gazozları, bizim mahallenin Brezilya takımı ve konuşmasak da Socrates kılıklı babam… Onu o kadar özlemiştik ki, sanki o da bizi çok özlemiş gibi daha 11. dakikada Maradona’ların kalesine her zamanki zerafetinde bir gol atıyor, daha çok atacaklarmış gibi fazla sevinmeden kendi sahasına dönüyordu. Babam görecekti şampiyonun kim olacağını! İşin garibi o da bizim kadar Brezilya’yı tutuyordu! Önce onun pasıyla Serginho sonra da O’nun pasıyla Falcao… Geriye sadece uyuz İtalyanlar kalıyordu. Hiç maç kazanmadan final grubuna çıkan şikeci Rossi ve mahalle kasapları! Biz Dallas’taki Bobby Ewing’dik, güzeldik, dürüsttük, onlar ise Ceyar’dı! Bizim evimiz “Küçük Ev”deki o eldeğmemiş yeryüzü cennetiydi, onlarınki ise Ceyar’ın binbir dolap çevirdiği malikanesi! Bu sefer arka mahalledeki Maradona’lar uyuz Rossi ve kasaplarına dönüşmüşlerdi. Son yaptığımız maç bitmemiş, ben ilk kavgamı etmiş, bana yani Zico’ya arkadan tekmeyi yapıştıran kasaba Allah ne verdiyse girişmiştim. Babam kızmış, teknik direktörümüz, her şeyimiz dedem ise beni korumuştu. Zaten ben dedemin torunuydum, babamın oğlu değil! Çünkü ben Zico’ydum!
5 Temmuz 1982’de finale kalacak takımı belirleyecek maç, sadece benim günlerce ağlamama, hayat boyu da haticenin boşverilip neticenin hatırlanacağı acısını öğrenmeme sebep olmayacaktı. Küçük bir çocuğun gözlerinden bakınca o gün dünyada aslında hakkın değil, haksızlığın hüküm sürdüğünü ilk kez anlayacaktım.



 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Ama artık büyümüş bir futbol dilencisi olarak o maç, gerçek anlamda futbol dilencilerinin en büyük yenilgisi, haksızlığın en büyük zaferidir. Yeteneksizliklerini “kilit” sistemine sığınarak ört bas etmeye çalışan İtalyanlar o maçı haksızca kazanmasalardı, 1990’larda futbol bu kadar sıkıcı ve kötü olmazdı. Eğer o gün Brezilya kazanmış olsaydı, bugün futbolun bir adaleti olurdu. Sadece o gün Zico’ya atılan ve hepimizin kalbinde hissettiği tekmeler, İtalyan usülü zaman çalmalar belki de o zamandan bizleri asileştirdi, asabileştirdi. O gün hak eden taraf kazanmış olsaydı, bugün gelmiş geçmiş en büyük futbolcu olarak Zico anılırdı! Ama tekmeler ve çirkeflik kazandı ve o gün kazanmak için her yol mübah sayılmaya başlandı. Öyle de devam etti…



Aslında Zico’nun öyküsünü en güzel özetleyen olay da şüphesiz o maçtır. Ama bizler neticeye değil haticeye aşık olanlar olarak, bugün o saf çocukların futbol Tanrı’sının çok yakın zamanda burada Kadıköy’de olmasının ne kadar da önemli olduğunu adımız gibi biliyoruz. Onu Rio’nun varoşlarından Kadıköy’ün ihtişamına taşıyan kader daha en baştan 5 Temmuz 1982 günündeki gibi haksızlığın hükümdarlığında biçimlenmiş. Daha benim onu seyrettiğim yaşlarda futbola başlayan ve sokakta eski bir elbisenin cebinde bulunan pırlanta gibi o içinde bambaşka bir dünya saklı olan futbol topuna can simidi gibi sarılmış Arthur Antunes Coimbra. O yıllarda doğan tüm Brezilyalı çocuklar gibi tek umudu futbol olan Arthur’u ilk olarak radyocu Celso Garcia keşfetmiş ve elinden tutup Flamengo’ya götürmüş. Bu çelimsizler çelimsizi ama kalbi kocaman çocuğa önce kültür fizik eğitimi verilmiş. Daha önce günde en fazla 1.5 öğün yiyebilen ve neredeyse hiç et yememiş olan Arthur, annesinden geçen özveri ve disiplinle günlerce kültür fizik çalışmış. Uzun bir zaman sonra nihayet topla buluşunca Flamengo’nun altın çağı da başlamış. Serbest vuruşlardaki ustalığı daha 16 yaşındayken dillere destan. Orta sahada oynamasına rağmen her zaman oynadığı her takımının en önemli golcüsü. O zamana kadar atılmış her golü atabilen ve kendisinin geliştirdiği vuruş teknikleriyle akla hayale sığmayacak, bir daha asla atılamayacak cinsten goller, Flamengo’yu 70’ler sonu ve 80’lerin ilk yarısında Güney Amerika’nın en büyüğü yapmış.



Hala kimse bilmez Zico solak mıdır, yoksa sağ ayaklı mıdır? Dünyada ilk ve son iki ayağı bu kadar birbirine yakın futbol sanatçısıdır Arthur Zico. Tıpkı hem şiir hem de romanı aynı ustalıkla yazabilen birkaç edebiyatçı gibi. Dünya yıldızı Zico ilk kez 1978 Dünya Kupası’nda son dakikada kornerden İsveç kalesine atılan ama hakemin saymadığı golle gündeme gelir. Çocuk gözüyle cümlelere sığdırmaya çalıştığım 1982 Dünya Kupası’ndaki Zico’yu daha fazla anlatmak için “Karamazov Kardeşler” kadar büyük bir roman bile yetmez bence.
1983’e kadar tek başına Flamengo’yu 3 kez lig, 1 kez Copa Libertadores, bir kez de Kıtalararası Şampiyon yapmış olması, rekor ücretle Udinese’ye transferi, İtalya yıllarında tanrısal tekniği ile Platini ve Maradona’ya bile birçok kez şapkasını ters giydirmesi, hakiki Pele tarafından gelmiş geçmiş en büyük oyunculardan birisi olarak gösterilmesi, bunların hepsi sadece futbol tarihinde virgüller, noktalar ya da parantez içinde yazılan cümleler olarak okunmalı. Zico’nun kendisi futbolun kutsal kitabının George Best ile beraber “neticeye değil haticeye aşık olanlar” cildinin en büyük bölümüdür. İtalyan Ligi’ndeki aşırı ve anlamsız sertlik yüzünden sık sık sakatlanması ve eski performansını gösterememesi de sadece günlük gazete satmaya çalışan futbol sanatından bir haber zavallıların vızıltıları. Sadece Japonya gibi futbolla o ana kadar hiçbir ilgisi olmayan bir ülkeyi bir futbol ülkesine dönüştürmesi, Puşkin’in Rus edebiyatını kurması ile karşılaştırılabilir – asla hiçbir futbolcunun hiçbir parlak kariyeriyle değil. Futbolu sadece futbol olarak bırakmayan, hayatımızın nihai anlamına, sırrına dönüştüren en büyük sanatçılardan birisidir Zico. Brezilya’da spor bakanı olması, bir orta saha oyuncusu olmasına rağmen 1180 maçta attığı 826 gol, defalarca dünyada yılın futbolcusu seçilmesi de sadece virgüldür kutsal futbol kitabında… Plaj futbolunun gelişmesi için 5 kuruş almadan ilerlemiş yaşına ve doktorların karşı çıkmasına rağmen 40 derecede kavrulan Rio plajlarında hala topa bir pırlantaya dokunur gibi dokunuşları, asla büyümeyecek olan o 1982 yazından kalma çocukların kayıp cennetidir! Bu yazıyı yazarken, o kayıp cennetin ölümsüz kahramanı ile aynı sokaklarda yürüyor olmam hissi bile beni 1982 yazındaki kadar heyecanlandırıyor. Onun ruhu buralardayken, biz 1982 yazından kalma çocuklar asla yalnız yürümeyeceğiz!

 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Bruce Grobbelaar (Liverpool Efsaneleri 8)





Liverpool’un en büyük efsanesi Bill Shankley der ki: “Futbol, hayat memat meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir” John Lennon’ın Liverpool’da doğmuş olması ne kadar tesadüf değilse, başkasının değil de Bill Shankley’nin bunu söylemiş olması da hiç tesadüf değil. Ama Liverpool şehrinin tarihinde en büyük tesadüf aslen bir kriketçi ve paralı asker olan beyaz bir Afrikalı’nın, Bruce Grobbelaar’ın 80’lerde dünyanın en iyi takımı olan Liverpool’un altın çağının unutulmaz kalecisi olması…

1957 yılında insanlığın en çirkin yüzü ırkçılığın demir yumruğuyla yönetilen Güney Afrika’da dünyaya gözlerini açan ve büyük ihtimalle doğarken ağlamayan hatta hayatının kalanında olacağı gibi etrafa gülücükler saçan Bruce Grobbelaar’ın hayatı tamamen tesadüfler zincirinden ibaret…
Aslen Zimbabweli olan Grobbelaar, genç yaşlarında parlak bir kriketçi kariyeri yapmak üzeredir ama bir gün sokakta siyah çocuklarla futbol oynarken aslında hep futbolcu olmak istediğini hatırlar. Aynı günlerde Amerika’dan beyzbolcu olarak üniversite bursu kazandığını öğrenir, ama belki de siyah çocuklarla geçirdiği büyülü dakikalar, dünyanın geri kalanına bedel olmalı ki futbol topunun içindeki saklı dünyayı tercih eder.



Önce Rodezya’da başlayan kalecilik kariyeri, Highlanders’tan sonra Jomo Cosmos’ta devam edecektir. Ancak ırkçılığın tam ortadan ikiye böldüğü Güney Afrika’nın çoğunluğu siyahi oyunculardan oluşan bu takımı, beyaz Bruce’u dışlar. Ne de olsa ilk kez fark ediyordur, o büyülü futbol topunun içindeki dünyalar çocuklar ve yetişkinler için siyah ve beyaz kadar farklı dünyalardır. Shankley haklıdır, futbol hayat memat meselesi değil, daha da fazlasıdır ve Jomo Cosmos takımı için beyazları oynatarak başarıya ulaşmak apartheid rejimine boyun eğmekten farksızdır.
Ama Bruce Grobbelaar söz konusu olduğunda siyah ve beyaz, yazı ve tura gibidir, hayatında gideceği yolu belirlemek için havaya fırlatılan bozuk para bir kez daha tam ortada duruverir: Dışlandığı siyahi futbol dünyasından ucuz işgücü keşfetmeye gelen Kuzey Amerikalılar, Meier, Yaşin gibi ideal kaleci prototiplerine göre ufak tefek sayılabilecek ama eşine daha önce rastlamadıkları atletik yapıda, ele avuca sığmaz Grobbelaar’ı seçerler.
Oysa Grobbelaar son 2 yılını futbola küserek paralı asker olarak geçirmiş, iç savaşın mahvettiği Rodezya’da hayatı boyunca unutamayacağı şeyler yaşamıştır. Ama sivil hayata döner dönmez, en eski dost futbol topunun içindeki dünyaya sığınmış ve seçmelere katılmıştır. İngiltere Milli Takımı eski kalecisi Tony Waiters’ın çalıştırdığı Vancouver Whitecaps takımına transfer olan Bruce, 2. kaleci olarak transfer edilmesine karşın, karşı karşıya pozisyonlardaki başarısı, ceza alanında adeta demir yumruk rejimi kurmasıyla çok kısa zamanda kendini ispatlar ve formayı hiç sırtından çıkarmaz. Bir anda o kadar ünlü olur ki daha ilk sezonu olan 1980-81 sezonunun devre arasında arkadaşlarını ziyarete gittiği İngiltere’de, 80’li yılların en başarılı teknik adamlarından Ron Atkinson’dan bir telefon alır: “Seni West Bromwich Albion’a transfer etmek istiyoruz” Bruce konuşamaz, sadece gülümser ve sonunda çocukluk hayalinin gerçekleşeceğini hissederek kısaca “Tabii ki” der. Ancak yine yetişkinler dünyasının karanlık yüzü karşısına ecinni gibi dikilir. Arayan yine Ron Atkinson’dır: “Allahın belası bürokrasi sana çalışma izni vermiyor. İç savaş falan, aptal aptal hikayeler anlatıyorlar, çok üzgünüm”



Belki de Rodezya’dan canlı çıktığı için, dünyası başına yıkılmaz. Sanki kısa süre sonra yeniden İngiltere’ye döneceğine eminmiş gibi yanında getirdiği eşyalarının büyük bir kısmını Ada’da bırakarak Vancouver’a geri döner.
Thatcherizm’in en karanlık yılları olan 1980’lerin başında çalışma izinleri veren bürokrasi genellikle göçmen karşıtı bir derin devlet olsa da parayı bastıran sermaye eninde sonunda hep kazanan olur. O yıllarda büyük bir atılım içinde olan Crewe Alexandra takımı yöneticileri de gerekeni yaparlar ve Ada’dan ayrılışından 1 ay sonra Bruce’u kiralık olarak İngiltere’ye ithal ederler. 24 maçta forma giyen Grobbelaar, bir de gol atar ve daha da önemlisi en iyi maçını Liverpool’un futbolcu izleme komitesi başkanı Tom Saunders’ın geldiği maçta gösterir. Crewe’deki kiralık dönemi sona eren Bruce Grobbelaar, Vancouver’a döner, eski bir Liverpool’lu olan antrenörü Tony Waiters kendisini beklemektedir:

“Sen bugüne kadar beraber çalıştığım en yetenekli kalecisin. Kaleci takımın yarısı demektir. Ama söz konusu Liverpool olduğunda benim, takımımın ya da burada gerçekleştirmek istediğim futbol devriminin hiçbir önemi yok”



250.000 Pound karşılığı, 1981 yılının soğuk ve tabii ki yağmurlu bir Liverpool sabahı John Lennon havalimanına inen Bruce Grobbelaar, başına geleceklerden habersiz bir şekilde gülümseyerek pasaport kontrol noktasından eline kolunu sallaya sallaya geçer. O artık eski bir iç savaş lejyoneri ya da beyaz bir Afrikalı değildir, o artık Liverpool’un kalecisi, Tony Waiters’ın dediği gibi efsane bir takımın yarısıdır. Belki bu kadarı bile Grobbelaar’a yetip de artacaktır bile ama önümüzdeki 10 yılda yaşayacakları aslında Afrika’daki iç savaştan bile gariptir. İlk olarak efsanevi kaleci Ray Clemence’in arkasında sırasını bekleyen Bruce öncelikle sürekli gülen yüzü ve soğuk İngilizlere gayri ciddi gelen şakacı tavırlarıyla azgın tabloid basının hedefi haline gelir. İlk maçında kendisi gibi ilk kez kırmızı formayı giyen efsanevi Mark Lawrenson’la sahaya çıkan Bruce, Clemence’in Liverpool’un 1 numarası olmanın baskısını daha fazla kaldıramayarak Tottenham’a geçmesi ile bir anda haftanın 3 günü kendisini iki direğin arasında bulur.
Üzerindeki kırmızı formadan mı yoksa her gün arkasında “Asla yalnız yürümeyeceksin” diye bağıran yüzbinlerce Liverpool’lunun baskısından mı ya da her ikisinden mi bilinmez; birden direklerin aralıkları büyür, sanki üst direk gökyüzüne kadar uzanır. Ve yetişkinler dünyasının futbolunun karanlık bulutları omuzlarına çöküverir. Bir maçta onlarca karşı karşıya pozisyonu kurtarmasına rağmen, yağmurun kayganlaştırdığı topun elinden kaçması ve ağlarına girmesi ile manşetlere geçer: “Palyaço”, “Lejyoner”, “Bodur”… Afrika iç savaşında bile böyle ağır sözler işitmemiştir. Ama orada hem bağlı olduğu lejyonun hem de gerillaların çapraz ateşinde yılmayan Palyaço Prens yine yılmamaya kararlıdır.



Yılbaşından sonra adeta yeniden doğan Liverpool, başta takımın çömezleri Lawrenson ve Grobbelaar’ın yükselen form grafiği ile geri kalan 50 puanlık fikstürde sadece 7 puan kaybeder ve şampiyon olur. Bu şampiyonluk sadece herhangi bir şampiyonluk değil, Liverpool’un altın çağının miladıdır da… Aynı sezonda yine harika bir tesadüf eseri Ray Clemence’in kaleyi koruduğu Tottenham’ı 3-1 yenerek Süt Kupası’nı da kazanan Liverpool, sadece Clemence’in yerini doldurmakla kalmamış, zaman zaman hatalar yapsa da modern futbolun prototipi olacak bir kaleci kazanmıştır: Eliyle çok hızlı bir şekilde oyun kurabilen hatta kontrataklarda asist yapan, göreceli kısa boyuna rağmen yan topların mutlak hakimi olan, takımı geri düştüğünde bir libero gibi ceza alanını terk ederek rakip kontrataklarını tam zamanı ve yerinde kesebilen; üstüne üstlük 90 dakika boyunca sürekli gülen yüzü ile takım arkadaşlarını en iyi şekilde motive edebilen bir Palyaço Prens…
1981’den 1994’e tam 627 kez kırmızı formayı giyen Palyaço Prens’in Liverpool kariyerini en güzel özetleyen gün 1984 Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Final maçıdır. Liverpool-Roma arasında, uzatmalar sonucu 1-1 biten maç, penaltılara kalır. Hem 120 dakikanın verdiği yorgunluk, hem de her iki kızıl takımın taraftarlarının yarattığı atmosfer sonucu tüm sinirler gerilmiş, penaltı atışlarına geçilmiştir. Tek bir kişi hariç, herkesin yüzü kaskatıdır. O tek kişi de tabii ki Palyaço Prens’tir. Roma’nın en iyi penaltıcısı Bruno Conti, topu penaltı noktasına dikerken, bir anda kameralar Grobbelaar’a odaklanır: Sanki küçükken siyahi çocuklarla Afrika’da taştan yapılmış kaleler arasında oynuyormuş gibi şen şakrak olan ve muzip muzip gülümseyen Grobbelaar, kameraları fark edince önce bir kahkaha atar, sonra da sanki İtalyan spagettisi yiyormuşçasına kale direğini ısırır. Conti, Grobbelaar’ın yerine geçmesini beklerken artık nasıl gerildiyse, belki de hayatında ilk defa bu kadar kötü bir penaltı vuruşu kullanır. Son Roma penaltısını kullanacak olan Graziani de Conti’den sonra takımın ikinci usta penaltıcısıdır. Ama Palyaço Prens şov devam etmektedir, bu kez bacakları ile garip ötesi hareketler yapan, ördek gibi yürüyen ve ellerini kollarını, bacaklarını sanki sinirleri tamamen boşalmış gibi sallayan Bruce’un fendi Graziani’yi de yener. Liverpool, penaltı atışları sonucu Avrupa’nın bir kez daha en büyüğü olur. En unutulmaz anlardan birisi ise maçın hakeminin bile o anda kendini tutamayıp gülmesidir. Daha sonra İstanbul’daki Şampiyonlar Ligi Finali penaltı atışlarında Liverpool kalecisi Dudek’e ilham olan bu şov, adeta endüstrileşmeye başlayan futbol dünyasına bir ders niteliğindedir: Baskı ve stres sadece performansınızı düşürür, oynarken eğlenmeyi ve eğlendirmeyi unutmayın, çünkü bu bir oyun, belki hayat memat meselesinden bile daha önemli ama eh nihayetinde bir oyun – hem de en güzelinden…



Şampiyon Kulüpler Kupası madalyasını kazanan ilk Afrikalı olan Bruce, Liverpool formasını giydiği 14 yıl boyunca zaman zaman hataları ile gündeme gelse ve tabloid basın tarafından şaklabanlıkla suçlansa da, kulübün altın çağında en başarılı 3 antrenör Paisley, Fagan ve Dalglish’in vazgeçemediği isimlerin başında gelmiştir. Hücum hattı için Rush ne ifade ediyorsa savunma hattı için de Grobbelaar odur. Kendi kuşağının en çok madalya kazanan kalecisi olan Grobbelaar, lakabına yakışır bir biçimde Palyaço Prens’liğini her zaman savunmuş ve Afrika iç savaşında yaşadıklarından sonra futbolun sanıldığı kadar da ciddi bir şey olmadığını her daim dile getirmiştir. Filmlere konu olan kalecilerin penaltı korkusu bağlamında Bruce’un ne kadar haklı olduğu ortada. Hayrettin Demirbaş gibi baskıdan kasılıp kasılıp kafaları direğe vurmaktansa Grobbelaar gibi davranmanın daha doğru olduğu istatistiklerce de doğrulanıyor. Hele bir de 1988-89 sezonunda menenjit olan ve ölümden yakasını zar zor sıyıran bir kaleci söz konusu olduğunda sanırım en iyi kaleciler, futbolu en az ciddiye alan kaleciler olsa gerek. Geçirdiği ağır menenjit hastalığına rağmen 1 sezon sonra kaldığı yerden devam eden Bruce, David James’in transfer edildiği 1994 yılına kadar Liverpool tarihinin en vazgeçilmez 1 numarası oldu. Zimbabwe Milli Takımı’nda forma giymeyi tüm baskılara rağmen bırakmadığı ve Afrika Kupası yüzünde Liverpool’u zorda bıraktığı için kariyerinin sonuna doğru çaptan düşürülen Grobbelaar, daha sonra birçok takımda forma giydi ve antrenörlük yaptı. Birçoğunda başarılı olamayan Bruce, Liverpool’da forma giyen en iyi 100 oyuncu anketinde 17. sırayı alarak ve gelmiş geçmiş en iyi 2. Liverpool kalecisi seçilerek asla unutulmayacağını bir kez daha kanıtladı.



Futbolu bırakmasına yakın hakkında çıkarılan şike dedikodularına da sadece gülüp geçmesi belki de palyaçoluğun tek kötü yönüydü, oyun bitmişti ve palyaço sonunda ağlıyor, makyajı dökülüyordu. Ondan sonra futbol artık bir oyun olmaktan tamamen çıkmış ve büyük, azgın bir endüstri olmuştu. Taraftarlardan çok büyük şirketlerin, tabloid medyanın manipüle ettiği, ne iş yaptığı belli olmayan para babalarının adeta Championship Manager oynar gibi satın aldıkları kulüpleri oyuncak gibi gördükleri bir karmaşa…

Ama yine de İstanbul’daki final maçı bize futbolun daha ölmediğini gösterirken, sanki Grobbelaar’ın ruhu orada endüstriyel futbolu son bir kez daha yenmişti: Şaibeli bir başbakanın oyuncağı olan dünyanın en pahalı takımı, Grobbelaar’ı örnek alan Dudek’in elleri karşısında diz çökmüş, sahadan oyuncağı kırılan şımarık çocuklar gibi boynu bükük ayrılmıştı. Kazanan güzel oyundu, asla yalnız yürümeyenlerdi. İşin garibi Bruce Grobbelaar da o gece sahiden İstanbul’daydı…


 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Kevin Keegan (Liverpool Efsaneleri 9) (Ayrıca başlı başına bir Newcastle Utd Efsanesi)



Onu en son 2005 Mart’ında doya doya izlemiştik… Ezeli düşmanı United’ın dünya çapındaki başarıları karşısında uzun zamandır (Şeyh Mansur'un satın almasından çok önce!) İngiltere’nin asansör takımı olarak istikrarlı bir biçimde bocalayan ve kayıp parlak geçmişini ararken bir türlü kendini bulamayan sonunda da ondan sonra şeyhlere peşkeş çekilen Manchester City’nin başında… Keegan’lı Manchester City, ligde iki maçta da Kırmızı Şeytanlar’a yenilmeyerek ezeli rakibine biraz olsun kafa tuttuğu, ligde ilk beşin içerisinde olmasa da sanki şampiyon takımmış gibi ısrarla güzel hücum futbolu oynadığı günlerde… Chelsea deplasmanında bile takımını savunmaya çekmediği, 4-6-0 sıradanlığına teslim olmadığı için “gerçekçi futbol” oynatmamakla itham edilmiş, skor ne olursa olsun takımının sürekli hücum yapmasını istediği için bir taktisyenden çok ponpon kıza benzetilen iflah olmaz futbol romantiği küsüp gitmişti.

Her pazartesi gecesi futbolun özünün eğlence olduğunu iddia eden Hakan Can’a “Futbol eğlence değildir, eğlence istiyorsan sirke git” diyen Ahmet Çakar’a nazire yaparcasına City’den ayrıldıktan sonra Glasgow’da bir futbol sirki açan Keegan, futbolun özündeki estetik idealleri kaybettiğine inandığı için asla teknik direktörlük yapmayacağını açıklamıştı. Ama söz konusu 90’lı yıllarda çalıştırırken hiçbir kupa kazanmasa da taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan o yılların “en güzel kaybedeni” Newcastle United olduğunda sözlerini yuttu. Söz konusu olan Keegan ve Newcastle ise gerisi sadece teferruattı. Keegan’ın Newcastle’a geri döndüğünün açıklanmasından bir gün sonra FA Cup’ta Stoke ile karşılaşan Newcastle, uzun yıllardır ilk kez bu kadar fazla bilet satmış ve tüm stat kendileriyle beraber tribünde maçı izleyen Keegan’a sonsuz sevgilerini dile getiren taraftarların astığı pankartlarla kaplanmıştı: “Newcastle’ın İsa’sı Kral Kevin, evine, hiç bitmeyecek futbol rüyalarımıza hoş geldin!”



Sevilmeyecek adam değil Keegan… Yine de 1951 yılının Sevgililer Günü’nde Newcastle’lı bir maden işçisinin oğlu olarak dünyaya gözlerini açan futbol efsanesi, endüstriyel futbolun egemen kriterlerine göre başarı ile eş anlamlı değil. Çalıştırdığı her takımı ilk sezonunda Premiership’e çıkarması, sürekli göze hoş gelen futbol oynatmasına rağmen (ve belki de bu yüzden) hiçbir takımla tek bir kupa bile kazanmamış olmasını vurgulayanlara göre Newcastle yönetimi intihar etmişti. Her şeyden önce günümüzün egemen futbol kıstaslarına göre aynı ırmakta ikinci kez yıkanılmazdı. (Halbuki asıl intihar şu andaki durumuna bakınca Keegan'ın bir kez daha teknik direktörlükten ayrılmasına izin vermeleriydi) En başta biz Fatih Terim’in ikinci Galatasaray döneminde buna kendimizi inandırmıştık ama Keegan her zaman parametrelerin dışında istisnai bir figürdü. “Süper futbolcudan iyi teknik direktör olmaz” klişesini yıkan ilk isimlerden birisiydi. Liverpool, Hamburg, Southampton ve Newcastle formalarıyla birçok kez Yılın Futbolcusu seçildikten sonra Cruyff’un izinden giderek çalıştırdığı her takımın taraftarların gönlünde bir aziz mertebesine yükselecek, “Başarılı bir jokey olmak için daha önce at olmanıza gerek yok” diyen Sacchi’ye katıldığını söyleyerek futbola bambaşka gözlerle bakmamızı sağlayacaktı.



Zaten eğer Sacchi haksız olsaydı ve en başarılı jokeylerin daha önce at olarak başarıları kıstas olarak alınsaydı, Keegan dünya futbol tarihinin skortif açıdan da en iyi teknik direktörü olurdu. Henüz 17 yaşındayken futbol hayatı boyunca ilk ve son kez bir antrenör tarafından beğenilmeyecek ve küçükken tuttuğu Doncaster Rovers yerine Scunthorpe’ta profesyonel futbol yaşamına başlayacaktı. Futbol hayatının geri kalanında olacağı gibi hiçbir zaman George Best, Dalglish ve Maradona kalibresinde bir süper yetenek değildi ama Pascal Nouma-Hakan Şükür’vari bir oynadığı takıma kendini ölümüne adaması ve Bülent Korkmaz-Mattheus’vari kazanma arzusu ile o yılların futbolu için yepyeni bir oyuncu türüydü.

Orta sahada forma giydiği Scunthorpe’ta 124 maçta sadece 18 gol atmış olsa da Liverpool’u sadece İngiltere’nin değil Avrupa’nın da en büyük takımına dönüştürmek isteyen Bill Shankley için Keegan’ın yeteneklerini maksimum seviyede kullanmasını sağlayan kazanma arzusu ve futbol iştahı biçilmez kaftandı. 1971 yılında Liverpool’a bir orta saha oyuncusu olarak transfer olan Kevin Keegan, bir antrenmanda diğer oyuncuların sakatlığı nedeniyle forvette Toshack’ın partneri olarak denendiğinde Shankley’nin Liverpool devrimi hızlandı. Keegan, Liverpool formasıyla oynadığı ilk maçın henüz 12. dakikasında ilk golünü atarken, kısa bir süre sonra önce Ada’nın sonra da Avrupa’nın en efsanevi forvet ikililerinden birisi doğacak, 5 sezon boyunca Liverpool dünya futbolunu fethederken spikerler sadece şu üç kelimeyi zikredeceklerdi: “Keegan, Toshack, gol!”



Aralarındaki telepatiden öte bir uyumla Liverpool’u yedi yıl sonra 1973’te ilk kez şampiyonluğa taşıyan ikili Batman-Robin ikilisine benzetilirken aynı yıl UEFA Kupası’nı kazandıklarında final maçlarının yıldızı Toshack’ın indirdiği toplarla iki gole imza atan Kevin Keegan’dan başkası değildi. Bir sonraki sezon muhteşem ikiliden Keegan bu kez FA Cup finalinde iş başındaydı. Liverpool’un, Newcastle’ı 3-0 yendiği final maçında, 1966 finalinden beri ilk kez bir oyuncu iki gol atmayı başaracak, bir pozisyonda topu eliyle aldıktan sonra boş kaleye topu yuvarlamak yerine durup hakemi uyararak yıllar sonra kendisini “aziz” mertebesine yükseltecek Newcastle taraftarları tarafından bile ayakta alkışlanacaktı.



1976 yılında Keegan’lı Liverpool bir kez daha hem ligde hem de UEFA Kupası’nda şampiyon olarak duble yaparken, 25 yaşındaki oyuncu İngiltere’nin en ünlü yıldızı oldu. Bir yandan ilkokul öğrencilerini bilinçlendirmek için çekilen trafik reklamlarında para istemeden rol alırken, diğer yandan da her daim permalı saçlarıyla Ada’da yepyeni bir saç modasını başlatacaktı. Yine de 20 yıl sonra Liverpool’un süper yıldızları olacak McManaman ve Fowler gibi Spice Boys olmakla itham edilmedi. Popülaritesine ve kaçınılmaz gece hayatı performansına rağmen Liverpool formasıyla her maçta Bülent Korkmaz’ın Galatasaray’da, Rıza Çalımbay'ın Beşiktaş'ta, Müjdat Yetkiner'in Fenerbahçe'de gösterdiği ölümüne performansı sergileyen Keegan, 1977 yılında Liverpool formasıyla hem lig hem de Şapmpiyon Kulüpler Kupası’nda şampiyon olurken hayatındaki tek korkusunu açıklayacaktı:
“Ölümden, sakatlanmaktan, çaptan düşmekten korkmuyorum. Ama bir gün Kop tribünün önünde boş kaleye gol kaçıracağıma ölmeyi tercih ederim. Kop tribünü ‘You’ll never walk alone’u söylemeye her başladığında gözlerim doluyor, birçok kez ağlayarak oynadığımı hatırlıyorum.”



Keegan-Liverpool aşkı her ölümsüz aşk gibi fazlasıyla karşılıklıydı. 70’li yılların en efsanevi Liverpool’lularından Ian Callaghan’a göre Keegan, Liverpool’un ilk “süper yıldız”ıydı. Toshack’a göre kendisini 70’li yılların en iyi pivot santraforuna dönüştüren Keegan’dan başkası değildi. Keegan ise Toshack’tan sonra hiçbir zaman Toshack’la beraber oynadığı zamanki kadar kendisini rahat hissetmedi. Shankley ise sadece Liverpool’daki futbolculuk günlerinde değil, hayatı boyunca Keegan’a ilham kaynağı olacaktı:
“Her zaman Shankley’nin resmini yanımda taşırım. Ondan futbol ve insanlık adına o kadar çok şey öğrendim ki hayatım boyunca ona kendimi borçlu hissediyorum”

Ama birbirlerini ne kadar sevseler de hep sonunda bir şekilde ayrılacak olan sevgililer gibi Liverpool ile Keegan’ın da yolları ayrılacaktı. 1977 yazında Liverpool yönetimi Almanya’nın Hamburg takımından gelen o zamanların rekor teklifine karşı koyamadı. 323 maçta 100 gol attıktan sonra Liverpool’dan ayrılan Keegan, The Beatles’tan beri Liverpool’un Hamburg’a yaptığı en büyük ihracatıydı. Keegan’ın yerine aldıkları Dalglish, Liverpool’da yeni bir altın çağı başlatırken, Keegan Hamburg formasıyla birçok kez Avrupa’da Yılın Futbolcusu seçilecek, ayrılık her iki eski sevgilinin daha da mutlu olmasını sağlayacaktı.



Liverpool formasıyla oynadığı son maç olan 1977 Şampiyon Kulüpler Kupası Finali’nde, B.M’Gladbach’ın efsanevi savunma oyuncusu Berti Vogts’a Toshack’la beraber 90 dakika sefilleri oynatan Keegan, Almanya tarihinin o zamanki en pahalı transferiydi. Keegan’ın ikinci kez üst üste Avrupa’da Yılın Futbolcusu seçildiği 1978-79 sezonunda Hamburg, tarihinde ilk kez şampiyon oldu. Bu tarihi başarıdan sonra Keegan “Head Over Heels in Love” adlı 45’liği yayınladı ve Almanya müzik listelerinde 10 numaraya kadar yükseldi. Alman futbolseverler için Keegan, “Batman Toshack”ın “Robin”liğinden, zayıf fiziğine rağmen harikalar yaratan “Süper Fare”liğe terfi etmişti. 1980 yılının Şampiyon Kulüpler Kupası’nda ise Hamburg, Keegan’ın harika performansı ile finale kadar gelecek ama İngiliz ekibi Notthingham Forest’e boyun eğecekti. Aynı yıl çıkardığı ikinci 45’liği olan “England” ise sadece Almanya’ya güzel bir veda değil aynı zamanda da beklenmedik bir eve dönüş hazırlığıydı.

1980 Şubat’ında İngiltere Milli Takımı’nın kaptanı olarak bir yıl önce Dünyada Yılın Futbolcusu seçilen Keegan, Southampton gibi Birinci Lig’in çiçeği burnunda takımlarından birine transfer olarak Ada’ya döndüğünde yer yerinden oynadı. Keegan, o zamana kadar hiçbir süper yıldızın yapmadığını yaparak Manchester United, Everton gibi Liverpool’un ezeli rakiplerinden gelen servet niteliğindeki teklifleri reddetmiş ve Liverpool’a dönme şansı kalmadığında kendi kariyerine nazarla son derece vasat bir takım olan Southampton’ı tercih etmişti.

Southampton taraftarları, İngiltere kaptanı olan Keegan gibi bir süper yıldızın takımlarında oynamasına inanmakta güçlük çekerken, Keegan iflah olmaz bir romantik olarak inanılmazı gerçekleştirerek 1981 yılında Southampton’ın ligi 6. sırada bitirmesini sağlayacaktı. 1981-82 sezonunda daha da imkansız bir şey gerçekleşti. Southampton, Ocak ayında ligde liderlik koltuğuna oturmuş, Keegan takımının attığı 72 golün 26’sına imza atarak İngiltere’de Yılın futbolcusu seçilmişti. Sezon sonuna doğru düşüşe geçen Southampton, ligi ancak 7. sırada bitirebilirken, Keegan Britanya Futbolu’na yaptığı hizmetlerden dolayı Şövalyelik Nişanı ile ödüllendirildi.





1982’de nihayet Dünya Kupası Finalleri’ne katılma hakkını kazanan İngiltere’nin en büyük kozu olan Keegan, sakatlığından dolayı grup maçlarında forma giyememiş ama ikinci turda ne pahasına olursa olsun Dünya Kupası’nda oynamak uğruna hayatını riske atmaktan bir an bile olsa çekinmemişti. İkinci tur maçında oynayabilmek için gizlice kiraladığı arabayla İspanya’dan Almanya’ya tek başına son sürat yol alacak ve Hamburg’daki doktoruna kendisini maça yetiştirmesi için yalvaracaktı. Yine de Keegan’ın bu delice fedakârlığı, İngiltere’nin elenmesine engel olamadı. Robson, Keegan’ı bir daha milli takıma almasa da 63 kez milli olup 21 gol atmayı başarmış, 31 kez de kaptan olarak sahaya çıkarak son derece başarılı bir milli takım kariyerine sahip olmuştu.

Dünya Kupası dönüşünde, herkes Keegan’ın şampiyonluğun en büyük adayı olan eski takımı Liverpool’a döneceğini beklerken, o bir kez daha beyniyle değil kalbiyle hareket ederek herkesi şaşırtacaktı. 1982-83 sezonunun başında İkinci Lig’de mücadele eden Newcastle United’a transfer olan Keegan’a herkes “kariyerini mahveden bir aptal” gözüyle bakarken aslında Liverpool-Keegan aşkından bile daha ölümsüz bir aşk başlamıştı. 1982-84 yılları arasında 78 maçta 48 gol atarak önce Newcastle’ı Birinci Lig’e çıkartacak sonra da Beardsley ve Waddle gibi o zamanın en çok göze hitap eden genç yıldızlarıyla taraflı tarafsız herkesin takdirini kazanan hücuma dayalı bir romantik futbolun bayrağını en tepelere dikecekti.



1984 yılında Keegan, Newcastle formasıyla son maçına çıktı, golünü attıktan sonra formasını üstünden çıkarmadan sahanın ortasında kendisini bekleyen helikoptere atlayıp İspanya’ya gitti ve Newcastle’ın kendisini teknik direktör olarak çağırmasına kadar 8 yıl boyunca İngiltere’ye geri dönmedi. Bu 8 yıllık gönüllü sürgünde, hiç futbol izlemediğini ve sadece ailesiyle zaman geçirdiğini anlatan Keegan, bir kez daha İkinci Lig’e düşüren takımın “kurtarıcısı” olarak Ada’ya geri döndü.

İlk sezonunda Newcastle’ı Premiership’e döndürmeyi başaran Keegan söz konusu olduğunda “imkansız” bir kez daha hayal gücü kıt insanların papağan gibi tekrarladıkları anlamsız bir kelimeye dönüşecekti. St James Park, 52.000 kişilik kapasitesiyle Newcastle’lıların yıllardır hayalini kurduğu bir futbol tapınağına dönüşürken, sahada oynanan futbol sadece Newcastle’lıların değil tüm futbol aşıklarının hayallerini yansıtıyordu. 1995-96 sezonunun büyük bir kısmını Man Utd önünde lider götüren siyah-beyazlılar, yıllar sonra ligi ikinci sırada bitirdi, Keegan’ın oynattığı ne pahasına olursa olsun 90 dakika hücum futbolu şehri bir futbol cennetine dönüştürdü.



Ginola’ya göre Keegan bir futbolcunun en çok çalışmak isteyeceği türden ideal bir antrenördü:
“Abi, baba, akıl hocası; bir futbolcunun ihtiyacı olan her şey Keegan’da hayat bulmuş. Futbol bir erkek çocuğun en güzel hayalidir. Keegan’la çalışmaya başladığımda tüm hayallerim gerçek futbola yani ölümsüz bir futbol oynama tutkusuna dönüştü”. Ginola abartmıyor, Robert Lee “Keegan mucizesi”ni anlatacak kelimeler bulamıyordu:
“O bir teknik adam olarak, oyuncusuna kendisini iki metre daha uzun, on yaş daha genç hissettirir. İngiltere formasını giymemi bir yana bırakın, Keegan’dan önce benim adımı kaç kişi biliyordu ki?”
Keegan, Ferguson’un 12 puan önündeyken şampiyonluğu kaptırdığında, tecrübeli kurt hocanın akıl oyunlarına yenilmişti. Yine de bu kadar yaklaşmışken, olabilecek en güzel şekilde de olsa kaybettikten sonra kendine gelmek çok zordu. Keegan, medya baronlarının skortif eleştirilerine dayanamayıp istifa etmeden önce dördüncü sıradaki Newcastle, Keegan yönetimindeki son maçında Tottenham’ı 7-0’lık bir hezimete uğrattı ama Keegan’dan sonrası Dalglish’lere, Gullit’lere, Robson’lara, Allardyce’lara rağmen baş aşağı bir düşüş oldu. Newcastle, endüstriyel futbolun gerçeklerini kabul edip defansif ağırlıklı oynadıkça daha da düştü.

Keegan ise önce Fulham’i Premiership’e çıkardı. Sonra taraftarlardan gelen yoğun istek üzerine İngiltere’nin başına geçti. Oynattığı futbolun güzelliğine kimsenin lafı yoktu ama artık güzel futbol karın doyurmadığı için yerini Ericksonn’a bıraktı. Daha sonra Manchester City’yi ilk sezonunda 124 gol atan bir takıma dönüştürüp Premiership’e çıkarmasına ve yıllar sonra United’ı yenmesine rağmen eleştirildiğinde bir kez daha çocuklar gibi küsüp gidecekti. Haklıydı, “Güzel futbol oynatmak istiyorsan, teknik direktörlük Rus Ruleti gibi”ydi, “silah sürekli kafana dayalıdır ama merminin ne zaman patlayacağını asla bilemezsin ve patlamasını engelleyemezsin”

Mermi en son Mourinho’nun kafasında patlamış, ilk geldiklerinde Man Utd’ın yeni sahipleri Amerikalılar tarafından Ferguson’a bile yöneltilmişti. Dünyada kara paralarını aklamak isteyen herkesin üstüne üşüştüğü dünyanın en güzel ligi, git gide sadece skortif başarı kriterlerine endeksli bir borsaya dönüşürken tabii ki Keegan’ın Newcastle’a dönüşü bir intihara benzetildi. Ama en azından, Newcastle taraftarı Keegan’ın adı geçtiğinde 10.000 bilet fazla alarak, kulübün sahibine bile sırtında “Kral Kevin” yazan formayı giydirterek kendi kaderini kendisi yazdı. Uzun yıllardır olduğu gibi tek bir kupa kazanmasalar bile en azından “romantik futbol kalesi” kimliklerine bürünerek kaybederken bile zevk almak, eğlenmek, kendileri olmak istiyorlardı. Bir de Keegan gibi oynarken, kazansalardı? Futbol adına daha güzel ne olabilirdi ki? Yine de her şekilde Hollanda misali tarihin en güzel kaybedeni olmak bile başlı başına bir inanma, inanarak yaşama ve Keegan meselesi değil mi zaten?


 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Steven Gerrard (Liverpool Efsaneleri 9)



1980’li yılların ortası… Liverpool sokaklarında hiç dinmeyecekmiş gibi gözüken bir yağmur ve fırtına var… Ama insanların başı dimdik, futbol topunun içine gizlenmiş hayallerine dört elle sarılmışlar, Anfield Road’a doğru yürüyorlar. Rüzgâra, yağmura aldırmadan, birazdan başlayacak maçta mutluluğun gümüşten şarkısını bulacaklarına emin bir şekilde stada yaklaştıkça adımlarını hızlandırıyorlar. Hep beraber koşarcasına yürümeye devam edenler arasında bir baba ve oğlu, ikisi bir kırmızı kaşkolu takmış… Baba oğluna o anda dondurucu soğuğu hissetmemek için hep bir ağızdan söylenen şarkının sözlerini öğretmeye çalışıyor… O anı ölümsüzleştiren o şarkıyı: “Asla Yalnız Yürümeyeceksin”

Biraz sonra maç başlıyor. Babayla çocuğun oturduğu sol kanatta top Siyah İnci’nin ayağına gelince herkes ayağa kalkıyor. Çocuk, babanın pantolonunu çekiştiriyor: “Top Barnes’a geldi, beni omzuna al!”
Ama birden, o yıllarda olmayacak bir şey oluyor ve rakip takımın forveti, cezaalanının dışına kadar çıkmış Liverpool kalecisi Grobbelaar’ı geçip topu boş kaleye yuvarlıyor. Tüm dünyada maçı televizyonlarının başından izleyen futbolseverler pozisyonun gol olacağından eminler. Ama Anfield’da kale arkasında oturan Liverpool taraftarlarının hepsi ayağa kalkıyor… Kaleye gitmekte olan topu hızlandıran fırtınaya aldırmadan meşin yuvarlağın aksi yönüne doğru nefesleri tükenene kadar üflüyorlar… Çocuk, babasına “Ne yapmaya çalışıyorlar?” diye soruyor. Baba sadece “Bu üfledikleri nefes, Liverpool ruhu” diyor.



O maçtan yaklaşık 15 yıl sonra bu kez o küçük çocuk büyümüş, Liverpool’un yeni John Barnes’ı olmuş… Tribünden bu kez endüstriyel futbol çağının en görkemli ikonlarından birine dönüşmüş ama çocuk kalbi o maça gittiği günde kalmış 8 numara için yeni bir şarkı söylüyorlar:

“Sen gerçek olamayacak kadar iyisin
Kimse senden topu alamaz
Cennetsi bir dokunuşun var
Souness’ın Rush’a verdiği paslar gibisin
Ve hepimiz pub’larda körkütük sarhoşken
Senin bizle olduğuna inanamıyoruz hiç
Gerçek olamayacak kadar iyisin”



Steven Gerrard’ın küçüklük kahramanı John Barnes, yıllar sonra o gün kendisini ve 12. adamın olağanüstü çabasını izleyen çocuk dünyanın en çok örnek alınan orta saha oyuncusuna dönüştüğünde şöyle buyurmuştu: “Bugün Zidane ve Ronaldinho gibi hücuma dönük orta saha oyuncuları futbolu şereflendiren en büyük yetenekler. Makelele ise orta alanın defansif yükünü tek başına çeken modern futbolun en büyük zanaatkarı. Gerrard, tek tek karşılaştırınca bu oyuncuların hiçbirinden daha üstün olmasa da bir takım oyuncusu olarak bu üç futbol zanaatkarının yaptığının hepsini yapabilen dünyanın en komple oyuncusu. Ama benim için en önemli özelliği sadece saha içinde oyunun her iki yönü arasındaki en güçlü köprüyü kuran oyuncu olması değil. Gerrard’ın kendinden önce takım için kullandığı yeteneği ve emeği, Liverpool formasının üstüne öyle bir sinmiş ki o 8 numaralı forma Dalglish-Souness-Rush’ları Carragher-Maschenaro-Torres’lere, efsanevi bir geçmişi umut dolu bir geleceğe bağlıyor”



Liverpool’un yaşayan efsanesi Siyah İnci böyle buyurduktan sonra en başta biz olmak üzere kimsenin itiraz edecek hali yok tabii. Ama bugün Steven Gerrard’a sadece Liverpool’lu gözlerle bakınca onun temsil ettiği inanılması zor gerçeğin endüstriyel futbol çağında ne kadar da devasa olduğunu ıskalayabiliriz. Evet, bu yıl Liverpool takımın kalbi Gerrard sayesinde 18 yıl sonra ilk kez İngiltere Ligi şampiyonluğunda bu kadar iddialı ve kendisinden emin. Ama aynı Gerrard,
Uzun yıllardır Premier Lig’de her yeni sezona şampiyonluk parolasıyla başlayıp daha ilk haftalarda yarışa havlu atan takımın kalbi, ruhu, beyni, her şeyiydi. Liverpool, şanlı geçmişiyle son 18 yıldaki hayalkırıklıkları arasında sürekli kendisini arayıp bocalarken Steven Gerrard hep orada kadere karşı inatla üflenen nefesin vücut bulmuş hali oldu. Başta endüstriyel futbol filminin “kötü adamı” rolündeki ezeli rakipleri Chelsea’den gelen dudak uçuklatan teklifleri elinin tersiyle itip nesli tükenmekte olan Paolo Maldini ve Ryan Giggs misali Liverpool ile eş anlamlı hale geldi. Bir kere Liverpool’lu doğduğu için yenilse de asla yalnız yürümemenin ölümsüzlüğünü paranın gelip geçici saadetine tercih etti.




Belki de Şampiyonlar Ligi tarihinin en güzel finali olan 2005’teki kırmızı İstanbul masalında Liverpool o efsanevi geri dönüşü gerçekleştirmeseydi, Gerrard kalesi de her şeye rağmen düşecek ve bu satırlar şu anda yazılmıyor olacaktı. Ama o gece maç 3-0’ken kaderine başkaldıran Gerrard, modern futbola öyle bir elbise dikti ki ne Abramovich’in, ne Berlusconi’nin ne de bir başka endüstriyel futbol baronunun paraları yetmez o güzelliği tarihten silmeye...

Gerrard isimli sapına kadar kırmızı futbol masalı, İstanbul’dan önce ve İstanbul’dan sonra diye ikiye ayrılabilir pekala... Ama kesin olan bir şey var ki o 25 Mayıs 2005 günü İstanbul’da yazılan futbol tarihinde yeni bir çağ başladı ve hâlâ da tüm ihtişamı ile sürmeye, endüstriyel futbolun kara deliği olmaya devam ediyor: Steven Gerrard Çağı!
Her şeyden önce saha içinde Steven Gerrard’ın modern futbola damgasını vurduğuna tanıklık ediyoruz. Artık Capello’nun Milan’dayken aslında bir stoper olan Marcel Desailly’yi orta sahaya kaydırarak başlattığı, 1990’lara ve 2000’lerin ilk yarısına damgasını vuran orta sahada defansif ve ofansif görevlerin belirgin bir şekilde bölündüğü önlibero çağının sonuna geldiğimiz muhakkak. Artık dünyanın her yerinde orta alan oyuncularından Desailly ya da Saviçeviç değil de oyunun ofansif ve defansif yönünü aynı başarıyla oynayabilen Gerrard olmaları isteniyor: Her iki ceza alanı arasında sürekli mekik dokumak, 2008 model şampiyon İspanya örneğinde de gördüğümüz gibi orta saha oyuncularının satrançtaki vezirler misali sonsuz varyasyon ve hareketlilik serbestisine sahip olduğu, 90 dakika boyunca rakibin durumuna göre sağda, solda, ortanın ilerisi ve gerisinde her yerde mücadele ettiği bir Gerrard’lar ordusu...
Tabii Gerrard olmak hiç de kolay değil. Saha içinde sadece sağ veya sol ya da her iki ayağınızı tenis raketi ya da bazuka ateşleyicisi misali kullanmanız yetmiyor, her şeyden önce kafanızı ve oyuna verdiğiniz ruhunuzu da ayak içiniz kadar usta ve ateşli bir şekilde kullanmanız gerek! Artık modern futbolda İngiltere’ye gidip kendisini kimsenin tahmin etmediği kadar geliştirmeden önceki Tuncay Şanlı gibi sadece ruhunuzla oynamanız da yetmiyor. Madalyonun diğer yüzüne bakarsak bir zamanlar Zola ya da Baggio’nun yaptığı gibi ne kadar dahiyane olursa olsun günümüz futbolunda sadece zekanızla da oyunun kaderini her an değiştirebilecek kalibrede bir yıldız olamıyorsunuz (bknz Manchester City’nin harika sambacısı Elano). Hatta bu açıdan bakınca belki Cristiano Ronaldo, Ronaldinho ya da Eto’o gibi süper yıldızlar attıkları ve attırdıkları gollerin sayıları baz alındığında, istatistik bilimine göre Gerrard’dan daha üstün oyuncular. Ama bu olağanüstü yeteneklerle donanmış oyuncuların hiçbiri de takımının ihtiyacı olduğunda, maçların belli dakikalarında oyun kurucu, diğer kritik anlarında sol açık, dönüm noktalarında ise santrforu destekleyen ikinci forvet olarak sadece Gerrard’a özgü olan bitmek bilmeyen bir futbol ateşi, ustalık ve forma aşkını harmanlayarak oynayamıyorlar (Bknz Ronaldo’nun Portekiz’le yaşadığı hayalkırıklıkları). Bu yüzden de dünyanın dört bir yanındaki teknik direktörler, yıldız adaylarından saha içinde total futbolun Johann Cruyff’tan sonraki veliahtı olan Gerrard’ı izlemelerini ve onu örnek almalarını istiyorlar.



Peki, Gerrard 9 yaşında mahalle takımı Whiston Juniors’ta Liverpool’un Serpil Hamdi Tüzün’ü Steve Heighway tarafından keşfedilip modern futbolun en çok örnek gösterilen oyuncusuna dönüşene kadar kimi örnek almıştı? Her şeyden önce bugün Gerrard’ın Liverpool ile eşanlamlı hale geldiğini düşünürsek, Gerrard’ı Gerrard yapan en önemli kaynak Liverpool tarihiydi. Buradan bakınca bir önceki sayımızdaki Metin Tekin-Beşiktaş aşkında Sarı Fırtına’nın altını ısrarla çizdiği duruma benziyor Gerrard’ınki: “Ben efsane değilim. Efsanelik ne haddimize, tek efsane vardır o da Beşiktaş’tır”. Bunun İngilizcesi de herhalde Gerrard’ın söylediği olmalı: “Benim için yaşamak, Liverpool forması giymek ile eş anlamlı!”

Gerrard’ı Beckham ve diğerlerinden ayıran en önemli nokta da bu. Beckham hangi formayla olursa olsun kazandığı her maçtan sonra Victoria ile önceden hazırladıkları pozlar verirken, Gerrard 2005’te İstanbul’da yazdığı efsanenin ardından dünyanın en güzel kadınlarından birisi olan (Victoria’dan çok daha güzel olduğu kesin) Alex Curran’la büyük bir aşk yaşıyor olmasına rağmen o gece İstanbul’daki otel odasında Şampiyonlar Ligi Kupası’na sarılarak uyuyacak, sabah uyandığında da kupanın yanında olmadığını fark edince yüreğinden bir parça kopmuş gibi hissettiğini söyleyecekti. Aynı gün Chelsea’ye gidip gitmeyeceğini soran gazetecilere verdiği cevap ise Liverpool tarihinin en güzel sayfalarından birisi oldu: “Böyle bir geceden sonra ‘bir insan’ kendisine kaç para fazla verilirse verilsin Liverpool’dan ayrılamaz!”
“Bir insan”! Steven Gerrard da her ne kadar endüstriyel futbol çağının en önemli ikonlarından birisi olsa da bir insan. Ve her ne kadar saha içindeki olağanüstü performansı sadece Play Station’daki sanal oyuncularla karşılaştırılacak kudrette olsa da endüstriyel futbol çağında herkesin ıskaladağı bir Gerrard gerçeği vardı. “O insan” tam da yıllardır bekleneni veremeyen bir takımdan Michael Owen ve Steve McManaman gibi istemeden de olsa ayrılmak zorunda kalmak üzereydi. O günlerde hiç kimsenin yapmadığını yaptı. Çünkü sadece babasının ona beraber gittikleri o taraftarların gol çizgisini geçmeyeceğine inandıkları için topu üfledikleri maçı hatırlatması Liverpool’da kalması için yetti de arttı. Kendi sözleriyle bir anda “hayatının hatası”ndan döndü.




Dönüş, o dönüş... O günden sonra uzun zamandır leblebi çekirdek gibi yuttuğu paracetemol yatıştırıcılarını almayı bıraktı ve aylar sonra ilk kez yataktan gülümseyerek kalkıp Liverpool ile olan sözleşmesini uzattı. Benitez yönetiminde her ne kadar zaman zaman sahanın her yerinde aynı başarıyla oynamasanın kurbanı olarak rotasyon uğruna sahanın birçok değişik mevkisinde görevlendirilse de Gerrard’ın en kötü gecesi İstanbul’daki gibi oldu. Houllier’nin fütursuzca harcadığı, El Hadji Diouf’lara, Cisse’lere har vurup harman vurduğu paralar yüzünden Liverpool’un ağır bir ekonomik krize girmesinden sonra kulübün taraftarların karşı olduğu Amerikalılara satıldığı kriz döneminde saha dışında, daha içindeki kadar önemli bir müdahele yaptı: “Bu kulüpten Shankly, Paisley, Dalglish, Rush geldi geçti ama sonunda yine siz taraftarlara kaldı. Bir gün başkanlar da Benitez de ben de olmayacağız ama Liverpool sonsuza kadar sizin olacak!”



Araya bazen “kötü adamlar”ın, hayal kırıklıklarının, tarifsiz sakatlık acılarının girmesine rağmen Gerrard isimli kırmızı futbol masalı hep devam etti. Ve bu sezon kariyerinde tatmadığı tek ama ona göre en önemli kupa olan İngiltere Ligi şampiyonluğunu kazanmak için bir zamanlar izleyip hayran kaldığı, topun aksi yönüne doğru üfleyen taraftarların saha içindeki ölümsüz ruhu olarak Gerrard olmaya devam ederken yine yalnız yürümüyor. O dünyanın en güzel futbol şarkısının sözlerindeki gibi başı dimdik, hayallerine sarılmaya devam ediyor. Rüzgarda, yağmurda ama her zaman kalbinde kırmızı bir umutla yürümeye, futbol yüreklerimizi ışıl ışıl aydınlatmaya devam ediyor...


 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Mustafa Denizli



Eğer İstanbul, tüm hilebaz ihtişamıyla, sonu tarifsiz acılarla bitecek en tutkulu aşkı yaşatacak kadın ise, İzmir de hayat boyu içinizi sıcak tutacak, sizi hep mutlu edecek, çocuklarınızın ideal annesi olan evlenilecek kızdır. O güzeller güzeli İzmir’e “gavur” diyenler de asla o dünya güzeli kızın tırnağına bile dokunamayacak, hatta babalarının parası olmasa asla herhangi bir kadına “karşılıklı” dokunmanın tarifsiz mutluluğunu yaşayamayacak zavallılardır sadece…

O İzmir isimli dünya güzeli kızın ilk göz ağrısı Mustafa Denizli… O her daim nazlı nazlı esen Kordon rüzgarının umut dolu bulutlara savurduğu devasa bayrağıdır. Ne kadar kızarsa kızsın hep o körfez güneşi gibi gülümseyen çakmak çakmak gözleri, dibe vurduğunda bile asla kaybolmayan kendine güveni ve anlı şanlı bir geçmişle tedirgin bir gelecek arasında hiç yıkılmayacak kadar sağlam köprüler inşa eden sesiyle İzmir’in ta kendisidir Mustafa Denizli…

Koskoca Fenerbahçe tarihinde efsanevi kulübü şampiyon yapan tek Türk’tür. Galatasaray’ın 14 yıllık anne ligindeki istikrarlı hayal kırıklığının güvensizlik faylarından UEFA Kupası’na giden yolu açan, en azgın suların üzerine en cesur köprüleri kuran mantalite devrimidir. Ama en az Süleyman Seba ve Rıza Çalımbay kadar Beşiktaşlıdır Mustafa Denizli. Önce Altay’ın sonra da Türk futbolunun “Büyük Mustafa”sı, ilk imparatoru olmadan önce hayatı siyah beyazdan ibaret olan küçük bir Mustafa vardır.



En güzel kız İzmir’in incecik beli Çeşme’nin küçük Mustafa’sıdır. Hayatı boyunca sadece Beşiktaş Çarşı’sında terzilik yapan Emin Abi’sinin gözbebeğidir o çakmak çakmak gözler. Emekliliğini Çeşme’de küçük Mustafa’ya Şenol Birol’lü Beşiktaş’ı anlatmakla geçiren Emin Usta, Denizli’nin yüreğine öylesine bir Beşiktaş sevdası diker ki küçük Mustafa daha 10 yaşındayken tek başına evden kaçıp, İzmir’e Beşiktaş maçına gider.

Hafta içi okula giderken, haftasonları Çeşme’nin tek sinemasının önünde leblebi fıstık satar küçük Mustafa. Daha o zamanlardan her daim çakmak çakmak gözlerin hatırına yok satan fıstıklar, ona hafta içleri defter, kalem, silgi olarak geri dönmektedir. O beyaz defterlere, o siyah kalemlerle en güzel çocukluk düşleri çizilir. Okul önlüğü-fıstık tezgahı arasında yaşadığı hayat gibi, tüm düşleri de siyah beyazdır küçük Mustafa’nın. O defterdeki tüm resimlerde siyah-beyaz bir topun içinde Büyük Mustafa’ya dönüşür. Bazı Cumartesi geceleri, fıstıkların hepsini satamadığı için kaçırdığı son otobüsün ardından zifiri karanlıkta 15 kilometre yürür. Yol boyunca diğer çocuk işçiler olan yoldaşlarına bir gün Büyük Mustafa olarak o sokakları aydınlatacak en parlak futbol yıldızı olacağına yemin eder.

Sonra bir gün, o defterdeki resimden aramıza sızarak Büyük Mustafa olarak aynı yolu Altay siyah beyazı omuzlarda yürüyecektir. 1980 yılında Altay, Türkiye Federasyon Kupası’na ambargo koyan Galatasaray’ı devirip kupayı İzmir’e son kez getirdiğinde, Büyük Mustafa, İzmir’in siyah-beyaz efsanesinin kaptanıdır. O zamanlar Büyük Mustafa’nın her korneri başka bir oyuncunun kullandığı penaltıya, Hrubesch’in kafa vuruşuna, Rummenige’nin röveşatasına eşdeğerdir. İstanbul’un büyükleri her daim peşindedir, hatta 10 sene boyunca her sene hayatındaki en büyük aşkı Beşiktaş’a gidip gelir ama nikah bir türlü kısmet olmaz. Fenerbahçeli Ali Şen, “açık çek” teklif eder ama “Belki başka bir hayatta, başka bir gün” diyerek kimsenin bir an bile tereddüt etmeden gözü kapalı kabul edeceği teklifi reddeder.

“Ana ocağında 15, Altay’da 19 yıl kaldım. Benim için Altay’ın yeri çok büyüktür. Ben Altaylı Büyük Mustafa’yım, kornerden küçükken sattığım leblebi çekirdekler gibi gol atan Büyük Mustafa…” demişti bana. Gözleri daha bir dolmuş, koskoca ilk imparator, reklamdaki sucu çocuk kadar masumlaşmıştı bir anda.

O zamanlar Altay’ın başınaki ünlü İtalyan teknik adam Rino Martini, daha 17’sindeyken küçük Mustafa’yı A takıma çıkartır. Hatta onla maçlara gider, onu kanatları altına alıp bizzat futbol sanatının tüm inceliklerini öğretir. Bir Altınordu-Beşiktaş maçında, Beşiktaş gol atıp şampiyon olunca küçük Mustafa, hocasının yanında olmasına rağmen dayanamayıp öyle bir bağırır, öyle bir sevinir ki Martini ceza olarak küçük Mustafa’ya 4 ay forma vermez.



15 yaşındayken, ortaokuldan sonra başladığı Altay, küçük Mustafa için gidebileceği en güzel lisedir aslında. Artık okuldan sonra leblebi fıstık satmak zorunda değildir. Altay dışındaki hayatında yine siyah-beyaz vardır. Martini’nin cezalarına rağmen, allem eder kulem eder yine Beşiktaş maçlarına gider. Bir süre sonra Beşiktaş’ı izledikçe, kendisini de geliştirdiğini fark eder. Küçük Mustafa’yı, Büyük Mustafa yapan Martini ve Altay futbol okulu kadar Beşiktaş’a duyduğu futbol aşkıdır. Yıllar geçip, o daha da “Büyük” bir Mustafa oldukça, bir zamanlar Emin Abi’nin dükkanında kanına giren futbol aşkının peşinden hayatı boyunca İzmir, İstanbul, Almanya, İran başta olmak üzere dünyanın dört bir yanına sürüklenecektir.

1980 yılı, Mustafa Denizli’nin hayatının en önemli dönüm noktasıdır. Direk santrfor oynamamasına rağmen, İstanbul’un 3 büyüklerinin milyonluk yıldızlarını geçip gol kralı olacaktır. Yine de Beşiktaş’la hayatı boyunca beklediği nikah kıyılmadıkça İzmir’den ayrılmaz, ayrılamaz. Ama 1984’te artık 34 yaşına gelmiş, üç büyüklerin formasını giymemiş en büyük Türk futbol yıldızı olarak yavaş yavaş söneceğini hissetmeye başlamıştır. Sonunda İstanbul’a gelir ama açık çek ya da büyük bir servet karşılığı değil. Kafasında bambaşka bir şey vardır. Bir yıl Galatasaray’ın formasını giydikten sonra dünyanın sayılı teknik adamlarından Alman Jupp Derwall’in yardımcısı olma fikri bile hayatta başına gelecek en güzel şeylerden birisidir. Profesyonel futbolcu olarak son sezonunda, Galatasaray’ın gol olup yağdığı 9-2 biten Adana Demirspor maçındaki performansı ile daha uzun yıllar gençlere taş çıkartabilecek kalibredeyken, Büyük Mustafa’ya yakışır şekilde futbolu bir imparator olarak bırakır.



Nasıl Bobby Robson’ın yanında çalışmaya başlayan Mourinho bir gün Robson’dan bile büyük başarılara imza atacaksa, Mustafa Denizli de Derwall’in yanında yavaş yavaş futbol teknik direktörlüğü sanatının en büyük inceliklerine vakıf olacak ve ileride Alman efsanesinin yerine geçip ondan bile daha efsane bir isim olacaktır. Sonradan Galatasaray mitolojisinde “İmparator” payesine layık görüleceklerin aksine saha içinde ve saha dışında bir gram bile kompleksi olmayan Derwall için Mustafa Denizli, sadece yanında oturtup gol atınca sarılacağı hatta tokatlayacağı bir piyon değil, şahın yanındaki vezirin ta kendisidir. Takım yaparken, taktik geliştirirken sık sık fikir ayrılığına düşer, bir baba-oğul gibi kavga ederler. Çoğu zaman yaşlı kurt haklı olsa da, Denizli öyle maçlarda öyle anlarda haklı çıkar ki Derwall, Galatasaray’dan ayrıldığında boynuzun kulağı geçeceğine adı gibi emindir. Derwall’e göre Türk futbolunun Avrupa’nın kalanından tek eksiği zihninde ve mantalitesindedir. Bizler, Coşkun Özarı’nın yediğimiz beşinci golden sonra ters yaktığı Samsun sigaralarının dumanının gölgesinde üç büyükler arasındaki kör dövüşünü izlerken Derwall ve Denizli Galatasaray’ın antrenman sahasındaki taşları tek tek ayıklamakta, günü kurtarıp geleceği asla ödeyemeyeceğimiz bir ipotek altına atmaktansa plaj kenarında kumdan kaleler yapan çocuklar gibi çalışmaktadırlar.

Derwall, ilk geldiğinde Türk futbolunun en büyük hastalığı olan skortif basın, önce Galatasaray’ın aldığı istikrarsız gündelik neticelerle, sonra da Derwall’in yaşıyla alay etmektedirler. Aynı skortif basın, Galatasaray ilk maçta Neuchatel’e 3-0 yenildiğinde Derwall’in halefi Denizli’yle de alay etmekte, maçı kafasında oynadığını söyleyerek o güne kadar Türk futbolcuların asla nasiplenme şansını bulamadığı motivasyonu yaratan Denizli’yle kafa bulmaktadır. İlk maçtan sonra TRT 1 spikeri 1988 Kasım’ında “Neuchatel gibi bir takım bizi 3-0 yenebiliyorsa biz de onları 5-0 yenip turu geçebiliriz” diyen Mustafa Denizli’nin suratına dayanamayıp güler. Hatta koskoca İslam Çupi bile “Denizli’nin başına saksı düşmüş, yazık çok da genç” yazacak, ateşin üzerine benzin dökecektir. Ama önce o günün sabahında Galatasaray kampına giden skor basını çalışanları Galatasaraylı futbolculara turu geçmelerine yetecek olan 4-0’lık galibiyeti parmaklarıyla işaret eden “4” işareti yapıp poz vermelerini isterler, ancak tüm futbolcular önceden sözbirliği etmişçesine kendilerinden adları gibi emin bir şekilde “5” işareti yaparlar.



İşte o Kasım günü, daha çok insan maça gitsin diye karşılaşma televizyondan naklen yayınlanmaz. Maç 4-0 olup birçok radyo sevinçten havaya atılmışken, TRT 1’de geçen altyazı, Türk futbolunda başlayan devrimin ilanıdır. Henüz maç tamamlanmış olmasına rağmen takımına, artık futboluna güvenen devlet televizyonu az sonra Galatasaray ve Türk futbolunun büyük zaferini banttan yayınlayacağını belirtmektedir. Bütün bir ülke, televizyonlarının başında yerini alır. Galatasaray, tarihinde ilk kez kırmızı-beyaz formayla sahadaki yerini alırken tel örgülerin ardındaki Mustafa Denizli’nin daha da çakmak çakmak olan gözlerinde zaten maçın skoru yazıyordur. Maç 5-0 olduğunda bir gece evvel o maçın skorunu daha oynanmadan söyleyen Denizli’nin dayanamayıp yüzüne gülen spiker 5. golden sonra artık ağlamak istiyordur.

Ama asıl efsane, bir sonraki turdaki Monaco maçlarıdır. Denizli’nin elindeki en büyük silahlar “Koşsam Real Madrid’de oynarım” diyen part-time orta saha oyuncusu Prekazi ve Hülya Avşar’dan geriye kalan fizik kondüsyonuyla Tanju Çolak’tır. Ama Denizli, hayalleri kadar var olan bir insandır. Tek gerçeğin hayallerden ibaret olduğunu, adı gibi bilmektedir: “Monaco’yu eleyeceğiz. UEFA’nın bize ceza verip iki maçı da Avrupa’da oynayacak olmamız dezavantaj değil aksine Almanya’daki gurbetçilerimiz ile takımımızın inancı birleştiğinde biz her takımı eleyecek güçteyiz”

Her devrimci gibi Mustafa Denizli de imkansızı isteyen ama bunu yaparken olabildiğine gerçekçi davranarak hayallerini gerçekleştiren bir efsanedir. Prekazi’ye o eşi benzeri görülmemiş golü attıran sadece Yugoslav yıldızın eşsiz sol ayağı değil, aynı zamanda da ona oradan kaleye vurup gol atabileceğine inandıran Mustafa Denizli’nin ta kendisidir. Aynı Denizli, Galatasaray’ı çalıştırırken bir yandan da Türkiye Milli Takımı’nın başına geçmiş, daha önceden 8 yiyip alay konusu olan oyuncularla İzmir’de İngiltere karşısında galibiyeti kaçırmış, futbolun mucitlerinden aldığımız ilk puanımızı kazandırmıştır. Yine o Denizli’dir, Muhammed’le Avrupa’nın o zamanki en büyük futbol virtüözlerinden Hoddle’ı, Cüneyt Tanman ve Erhan Önal’la hava toplarında 10 Pele gücündeki Hateley’i, onun yedeği Weah’ı durdurup Tanju’yla, Prekazi’yle Monaco’nun 15 yıllık kalecisi Ettori’yi avlayan… Hepsi de Denizli’nin kalbindeki cesaretin çağdaşlığın ta kendisi olduğunu saçan ışıkla maçı kafalarında oynamış, futbol devrimini kafalarında gerçekleştirmiş, sahaya en gerçekçi biçimde yansıtmıştır. O kalpten yayılan korkusuz ışıkla ilk kez bir Türk takımı, 1988 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası’nın yarı finalindedir!



Mustafa Denizli’nin, 1989 yılında Galatasaray’ı bırakıp Alman 2. Ligi takımlarından Aachen’ın başına geçmesi her ne kadar herkesi şaşırtsa da Büyük Mustafa’ya son derece yakışan bir davranıştır. Aynı Büyük Mustafa, zamanında deliler gibi aşık olduğu, sonradan Selin Denizli’yi doğuracak Beşiktaş’tan sonraki en büyük aşkı Julyet Aruh’un peşinden İsrail’e kadar gitmiş, kızını bir Müslüman ile evlendirmemek için Türkiye’den kaçıran Yahudi ailesine bile pabucunu ters giydirmiştir. Mustafa Denizli, Aachen’ı da küçüklük komplekslerinden kurtarıp Türk teknik direktörlerin Avrupalı meslektaşlarından hiçbiri eksiği olmadığını kanıtlarken de Julyet’in peşinden hiç düşünmeden giden Büyük Mustafa’dır sadece.

1990-91 sezonunda Galatasaray’a geri döndüğünde, “Kaldığım yerden devam etmek için geldim” demişti. Ama ligde işler değişmişti. Derwall ve Denizli’nin Türk futbolunda yükselttiği çıta, Gordon Milne isimli ufak tefek, sessiz bir İngiliz’in ellerinde daha da yükselmiş, Denizli’nin ilk aşkı Beşiktaş, çoğunluğu altyapıdan yetişen genç bir kadro ile bambaşka bir futbol devrimine imza atmaktadır. Yine de Avrupa arenasında tek imparator Denizli’den başkası değildir. 18 Mart 1992’de, Kupa Galipleri Kupası çeyrek final rövanş maçında tüm İstanbul’da sadece Ali Sami Yen’e kadar yağacak ve maçın son dakikasında Rotariu’nun Werder Bremen kalesine yaptığı vuruş o kara takılarak Galatasaray’ı yarı finalden edecekti. O sezonun son maçında bu kez çağdaş futbol devriminin ikinci evresinde Milne’i örnek alan Denizli, Okan Buruk’u ilk kez A takımda oynatacak ve adı sanı duyulmamış Hakan Şükür’ü Galatasaray’a kazandırarak devrimdeki misyonunu tamamlayacaktı.



1992’de Galatasaray’dan ayrıldığında, 5 yılda Galatasaray ve Türk futbolu 50 senede atlayamadığı kadar çağ atlamış, bir zamanlar sürekli yere bakan kafalar, umutla geleceğe bakıyordu. 1996 Türkiye ilk defa Avrupa Şamiyonası Finalleri’ne katılma hakkını elde ettiğinde, bizzat Denizli’nin keşfi olan, henüz 19 yaşındayken en kritik maçta bir an bile gözünü kırpmadan oyuna aldığı Bülent Korkmaz ve son yılında tüm eleştirilere rağmen gözü kapalı Galatasaray’a getirdiği Hakan Şükür Avrupa’daki en ünlü Türk futbolcularıydı.

Kendisinden sonra “İmparator” payesini almak çok kolaylaştı. Öyle ki Milli Takımı Euro 96’ya taşıyan ikinci imparator, imparator olur olmaz finallerde 0 puan alan Milli Takımı bırakıp futbolcuyken 14 sene üst üste formasını giyip hiç şampiyon olamadığı Galatasaray’a geçecekti. Artık antrenman sahasında ayıklanması gereken taşlar ve Türk futbolunun gelişmesinin önündeki en büyük çakıl taşları olan futbolcuların kompleksleri yoktu. Denizli tırnaklarıyla kazımış, devrimi başlatmıştı.

Denizli yönetimindeki Türk Milli Takımı, yine ilklere imza atıp Hollanda’yı yenmeyi başarırken, hiç hesapta olmayan savunma hataları yüzünden Belçika’ya 2 maçta da yenilip Dünya Kupası’na katılma hakkını kaybedecektik. O maçların İstanbul’da oynananında Amigo Orhan (Eskişehirli efsane Amigo Orhan değil!), damarlarındaki bir şişe Rakı’nın verdiği gazla Denizli’ye uçarak kafa atmış, Mustafa Denizli ise her zamanki efendiliği ile saldırganın seviyesine inmeyip gerçek bir imparatorun zerafetiyle hiçbir tepki vermemişti. Bir an için insan kendini düşünmekten alamıyor: Aynı kafa Fatih Terim’e atılsa, İsviçre maçından sonra yaşatılanlar bile olacakların yanında sivrisinek vızıltısı olarak kalmaz mı?

Denizli, yine ders vermedi, ders aldı. Euro 2000’de en ağır eleştirilere maruz kalırken, önce play-off’ta İrlanda gibi yenilmesi imkansıza yakın bir takımı yenemese de elemeyi başardı, sonra da tüm zarafetiyle içimizdeki İrlandalılar’a armağan etti. Aslında o armağana da hiç gerek yoktu çünkü o yaz Milli Takım ilk kez büyük bir turnuvada çeyrek finale kadar çıkacak, her zamanki gibi Alpay’ın kurbanı olup daha ileri gidemeyecekti. Mustafa Denizli, Türkiye’yi Avrupa Şampiyonası Çeyrek Finalisti olarak bıraktığında Türk futbolu adına daha neler yapabilirdi ki?

Ama o, uzun süre evinde oturup gazetedeki köşesiyle ya da televizyon yorumculuğuyla yetinemezdi. Zaten bizzat ATV spor haberleri sunuculuğu ve 2006 Dünya Kupası Finali yorumculuğunda tanık olduğumuz gibi bu işlerde pek de başarılı değildi. Evine geldiğimde kızları ile uğraşmaktan bitap düşmüş, Championship Manager oynuyordu. Kısa bir süre önce Fenerbahçe yönetimi 22’de 22 oy ile kendisinin işine son vermiş ve tarihinde ilk kez takımı şampiyon yapan Türk teknik adam olan Denizli’nin yerine yine oybirliğiyle Alman futbol dehası (!) Lorant’ı getirmişti! CM oynarken bile gözleri çakmak çakmaktı. Her bastığı tuşu hissediyor, biraz sonra ekranda olacakları adı gibi biliyordu. İran’da takım çalıştırmaya gittiğinde herkes çok şaşırdı, ben ise o gün onunla CM oynarkenki gibi kıs kıs güldüm. O gün dediği gibi o hep Büyük Mustafa’ydı, ilk imparatordu, hep de öyle kalacaktı!


 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Fabio Cannavaro



Türk futbolunun saha içindeki en amansız hastalığı (forever) bireysel savunma hataları. Yıllardır savunmayı, hücum gibi bir sanat biçimi olarak görmediğimiz, en iyi savunmacılarımıza son tahlilde “kazma” gibi küçümseyici lakaplar takıp oyunun savunma kısmını gelişigüzel toplar gibi uzaklaştırdığımız için başımıza geliyor bu illet.

Nasıl ülkemizde müzisyenlere rakı mezesi muamelesi yapılıyor ve bu yüzden de dünya standartlarında müzik sanatçıları yetiştiremiyorsak, futbolda da defansı oyunun geçiştirilecek, sıkıcı kısmı olarak değerlendirip savunmacılarımıza forvetleri yani şahları ve vezirleri koruyan piyon muamelesi yaptığımız için bizimkiler o hataları ısrarla yapmaya devam ediyor.

Belki de isimlere takılıp saçımızı başımızı yolmaya devam etmek yerine şu soruları kendimize sorarsak Türk futbolunun geleceği adına çok daha hayırlı bir iş yapacağız: Neden pek de beğenmediğimiz Alpay’dan beri müzmin yedek İbrahim Kaş ve Cottbus’lu Çağdaş dışında ülkemizde yetişen tek bir savunma oyuncumuz bile Avrupa’nın üst düzey liglerinde oynayamıyor? Neden İngiltere, İtalya ve Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de yılın en iyi savunma oyuncusu ödülü verilmiyor?

Eğer Bosman hukukuna göre futbolcular birer işçiyse, o zaman savunmacılar da en zor şartlar altında mücadele eden maden işçileri gibiler… Hatta Türkiye söz konusu olduğunda, defans oyuncularımız ülkemizdeki işçilerin büyük çoğunluğu gibi sigortasız, geleceksiz, hayatları gündelik başarıların pamuk ipliğine bağlı, her an harcanmaya hazır piyonlardan başka ne ki? Belki de bizim de savunmacılarımızın makus kaderinin değişmesi için her zaman olduğu gibi bir kahramana, bir Cannavaro’ya ihtiyacımız var, kim bilir?

2006 yazında ilk kez bir savunma oyuncusu, FIFA’nın verdiği Dünya’da Yılın Futbolcusu Ödülü’nü aldı. Üstelik de o güne kadar bu ödüle layık görülen en yaşlı oyuncuydu. Kendisi de bu işe çok şaşırmış, Ronaldinho ile Zidane’ın yanında otururken kendisine uzatılan mikrofonlar aracılığıyla şaşkınlığını olabilecek en ironik şekilde bütün dünya ile paylaşıyordu: “Bu ödülün sadece bir savunma oyuncusu olan 33 yaşındaki Fabio Cannavaro’ya verilmesi çok anormal bir durum. Bunu hiç beklemiyordum. Hatta şu anda Zidane ve Ronaldinho ile karşı karşıya olmam bile çok garip. Saha içinde karşımda olsalar anlardım ama şu anda olan biten her şey sanki biraz sonra uyanacağım ve bir daha da göremeyeceğim bir rüya gibi geliyor”



Sadece FIFA’nın Yılın Futbolcusu Ödülü’ne değil aynı yıl UEFA tarafından verilen Avrupa’nın En İyi futbolcusuna da layık görüldü Cannavaro. UEFA, bu ödülü en son bir savunma oyuncusuna ta 1972 yılında Franz Beckenbauer’e vermişti. Şimdiki futbol ile karşılaştırıldığında Beckenbauer’in ne kadar savunma oyuncusu olduğu fazlasıyla tartışılırdı. Ama o anda tartışılmayan tek tarihi gerçek vardı. Fabio Cannavaro, tüm dünyadaki savunma oyuncularının makus talihini değiştirmiş, adeta defans oyuncularının Spartaküs’üne dönüşmüştü.

Sırrını sorduklarında herkes forvet oyuncuları gibi anlaşmalı olduğu krampon ya da eşofman sponsorlarından birinin adını duymayı beklerken o herkesi ters köşeye yatırdı: “En önemli motivasyonum Napoli. Ben Napoliliyim. Diyeceksiniz ki İtalya’nın geri kalanı tarafından İtalya’nın parçası olarak bile görülmeyen, suçla, uyuşturucuyla özdeşleştirilen bu şehrin bu ödülle ne alakası olabilir? Bir kere her şeyden önce eğer Napolili olmasam, profesyonel futbolcu olmanın nasıl bir ayrıcalık olduğunu anlayamaz, değerini bu kadar iyi bilemezdim. Ben Juventus’ta da Inter’de de hep bir Napolili olarak kaldım. Napoli’den kastım sadece şehirle özdeşleşmiş olan futbol takımı değil. Napolili olmak, yaşamın her anında, en aşağı düşsen de en yukarı çıksan da hayattan zevk almayı bilmek, yaşadığın tüm sorunlara rağmen gülebilmektir”

1973 yılında İtalya’nın içinde başlı başına bir varoş olan Napoli’nin varoşlarından birinde doğmuştu Cannavaro. Annesi hizmetçi, babası ise bir bankada veznedardı. Bir yandan belediye takımı Giugliana’da amatör olarak futbol oynayan babası Pasquale, Fabio ve daha sonradan aynı takımda forma giyeceği küçük kardeşi Paolo Cannavaro’nun en büyük ilham kaynağıydı. 2006’da dünyanın en iyi futbolcusu seçildikten sonra 1.78’lik boyuna rağmen hava toplarından nasıl bu kadar iyi olduğunu soran gazeteciye yine giydiği kramponların markasını söylemeyecek, babasından bahsedecekti: “Sıçrama yeteneğim tamamen genetik… Babam da uzun boylu değildi ama kimseye kafa topu vermezdi. Çünkü futbolu sokakta öğrenmiş, kendini geliştirmişti. Bana da küçükken iyi bir futbolcu olmak istiyorsam sokakta oynamam gerektiğini söylerdi. Ablamla aynı odada büyüdük, yalnız olduğum tek anlar sokakta futbol oynadığım anlardı. Ama ablam hamile kaldığında yine aynı odada yaşamaya devam etmek zordu. O zamanlar benim için en güzel kaçış yolu sokakta futbol oynamaktı. Sokakta hiçbir kural yoktu, Napoli’nin arka sokaklarındaki futbol da Napoli gibiydi. Seni koruyacak kimse olmadığı için güçlü olmalı, kimseye pabuç bırakmamalıydın.”

Sonra Napoli’nin bir nevi Fikirtepesi diyebileceğimiz Bagnoli’nin minik takımında oynamaya başladı Fabio Cannavaro. Daha o zamanlardan yaşıtlarından ruhsal ve bedensel olarak brkaç futbol yılı ilerideydi… Ama orta sahada oynuyordu. Zaten o zamanlar İtalya’da biraz olsun pas verebilen savunma oyuncularının hepsi orta sahada oynardı! Sonra bir gün kendisini Napoli’nin genç takım yöneticisi olarak tanıtan mafya babası kılıklı adamlar gelip onun artık Napoli’de oynayacağını söylediler. Canına minnetti 11 yaşındaki Fabio’nun… Ne de olsa babası ile beleştepeden izlediği Maradona’dan sonra fanatik Napolili olmuştu çoktan.

Önce onun genetik sıçrama yeteneğini keşfeden antrenörleri, Fabio’yu savunmanın ortasına yerleştirdiler. O sezon Napoli minik takımı Trofeo şampiyonu oldu. Sonra bir gün Maradona o her daim gülen yüzü fark etti. O andan itibaren önce idolünün kramponlarını ve formalarını taşımaya başladı Fabio, sonra da yine Napoli’nin kralı Maradona’nın isteği üzerine A takımın maçlarında top toplayıcılığa başladı. Napoli şampiyon olduğunda, daha 12 yaşındayken Maradona ile beraber şampiyonluğun kutlandığı gece kulübüne gitti: “O şampiyonluk partisini hiçbir zaman unutamadım. Maradona kral ben de onun küçük prensi gibiydim. Bir gün bile bana karşı en ufak bir kabalığı olmadı, hep alçakgönüllü ve cömertti. Bir keresinde çıkarıp saatini verdi ama babam kızar diye almadım. O yaşta Maradona’nın yanında olmak rüya gibiydi, hayatımda başına gelen en güzel şeylerden birisiydi.”



Sonra bir gün yine Maradona’nın partilerinden birinde 15 yaşındayken gelecekti eşi Daniela ile tanıştı. 1990 Dünya Kupası’nda Maradona’nın Arjantini ile İtalya’nın karşılaştığı yarı final maçında, Maradona aşkına diğer Napolililer ile beraber Arjantin’i tuttuktan sonra bir daha başkalarının topunu toplamadı. Artık o top toplayıcı çocuk değil, bizzat Maradona ile beraber antrenmanlara çıkan, genç yaşına rağmen saha içindeki tüm topları toplamaya başlayan savunmanın belkemiği olarak Napoli’nin geleceğiydi. Hatta bir gün bir antrenmanda Maradona’yı marke ederken sertleştiği için hocalarından azar işitecek ama Maradona, Cannavaro’yu azarlayan hocaya kızacaktı: “Heyecandan ölmek üzereydim; ne yaptığım üzerine hiçbir fikrim yoktu. Sadece kendi idolüm değil tüm Napoli’nin kahramanı karşımdaydı. Antrenör bana kızınca ona döndü ve ‘Saçmalama, kızacak ne var, antrenman yapıyoruz’ dedi sonra da bana döndü ve ‘Aynen devam et, harikasın’ diye omzuma vurdu. Ben de devam ettim”

Bir süre sonra Napoli gördüğü en güzel rüyadan uyanacak, Maradona kendilerine tek başına kafa tutan Kuzey İtalya’nın futbol derebeyleri tarafından çarmıha gerilecekti. Ama Cannavaro, Maradona’yı dinleyip kaldığı yerden devam etti. Maradona’dan sonraki idolü Napoli’nin efsanevi savunma oyuncusu Ciro Ferrara oldu. Yıllar sonra 2006 Dünya Kupası’nda İtalya’nın kaptanı olarak Dünya Kupası’nı havaya kaldırdığında ilk olarak kendisine yerden müdahele yapmayı öğreten Ferrara’ya koşacak, şampiyonluk priminin büyük bir kısmını da onunla beraber kurduğu Ferrara Cannavaro Kanser’le Mücadele Vakfı’na bağışlayacaktı.

1993 Mart’ında Napoli formasıyla ilk Serie A maçına çıkmış, Juventus’un yıldızı David Platt’a göz açtırmamıştı. Artık İtalya’da Cannavaro isimli başka türlü bir savunma rüzgarı esiyordu. 1.78’lik boyuna rağmen hava toplarının mutlak hakimi olmasının yanı sıra kendisinden önceki efsanevi İtalyan savunmacıları Scirea, Gentile ve Costacurta gibi değildi. O isimler söz konusu olduğunda adam geçse top geçmiyor, top geçse adam geçmiyordu! Ama söz konusu savunmacı Fabio Cannavaro olduğunda top hiçbir zaman geçmiyor, rakibiyle çoğu zaman muhatap bile olmuyordu. 13 yıl sonra İtalya Dünya Şampiyonu olduğunda takım kaptanı Cannavaro, tüm maçlarda 690 dakika boyunca forma giyecek ama tek bir sarı kart dahi görmeyecekti!

1994’te İtalya 21 yaş altı takımıyla Avrupa Şampiyonu olan Cannavaro rüzgarı Çizme’de daha da hızlı eserken, Maradona’dan sonra Napoli İsa’dan sonra Filistin’inkine benzer kaotik bir tufana tutulacak, Napoli’yi İtalya’nın parçası olarak görmeyen Kuzey İtalya derebeyliğinin diktatörlüğü karşısında iflas bayrağını çekecekti. 1995’te kulübün yaşadığı derin ekonomik krizden biraz olsun kurtulması için Parma’ya transfer olduğunda, 58 kez Napoli forması giymiş, 2 de gole imza atmıştı.



1995-2002 yılları arasında Parma formasını giyen Cannavaro, daha sonra Inter ve Juventus gibi Napoli’yi İtalya’dan saymayan zengin kuzey takımlarının formasını giyse de hayatı boyunca hep Napolili olarak kalacaktı. İtalya’da “İtalya Güzeli” lakabını aldığında hatta en seksi 10 erkekten birisi seçildiğinde bile Daniela’ya sadık kaldı ve üç çocuk babası olarak Napolice bir yaşam tarzı sürdü. İtalya formasıyla 1996’da bir kez daha 21 yaş altı Avrupa Şampiyonası’nda şampiyon olurken aynı yaz Atlanta Olimpiyatları’nda da milli formayı giydi.

Bu arada Parma’da Fransız Lilian Thuram ile o zamanların en harika savunma tandemini oluşturacak, 1997’de tarihinde ilk kez Serie A’yı ikinci sırada tamamlama başarısını gösteren takımının en büyük kozu olacaktı. Carlo Ancelotti yönetimindeki Parma o sezonu şampiyon olan Juventus’un sadece 1 puan gerisinde tamamlamış ve Avrupa’nın en güçlü takımlarından birine dönüşmüştü. 1998-99 sezonunda Veron’lu, Crespo’lu Parma bu kez hem UEFA hem de İtalya Kupası’nı müzesine götürürken, artık takım kaptanlığına terfi eden Fabio Cannavaro, İtalya’nın en iyi savunma oyuncusuna verilen Albo d’oro Oscar ödülüne layık görüldü. Bu arada 1998 Dünya Kupası’ndan itibaren İtalya Milli Takımı’nın da değişilmez oyuncusu olacak ve Nesta ile beraber on yıl boyunca herkesin imrenerek bakacağı bir savunma tandemi geliştirecekti.

1998 Dünya Kupası’nda çeyrek finalde İtalya’yı penaltılarla eleyerek Cannavaro’nun kalbini kıran Thuram’ın Fransa’sı, 2000 yazında bir kez daha İtalya’yı, bu kez Avrupa Şampiyonası’nın finalinde dize getirdiğinde tüm dünya normal olarak Fransa’nın multietnik takımını yere göğe sığdıramadı. Ama en başta Zidane’ın merkezinde olduğu bu futbol bienali Cannavaro ve Nesta ikilisinin yarattığı mucizevi başarıyı gölgeledi. Turnuvanın büyük bir kısmında hücumda fazlasıyla zorlanan İtalya bu muhteşem ikilinin jeneriklik Çanakkale Geçilmez’leri sayesinde yarı finale kadar gelmiş, yarı finalde de maçın büyük kısmını 10 kişi oynamalarına rağmen o zamanlar Avrupa’nın en kudretli hücum gücüne sahip Hollanda’ya Cannavaro liderliğinde 120 dakika geçit vermemişti. Ama her zaman savunmacıların makus kaderinde olduğu gibi final maçının son anında muhteşem ikilinin bir anda gözünden kaçan Wiltord kahramanlığa terfi etmiş, Nesta ve Cannavaro’nun o ana kadar canlarını dişlerine takarak yaptıkları kumdan kaleler bir anda yerle bir olmuştu.

2002 Dünya Kupası ise Cannavaro için daha büyük bir hayalkırıklığı oldu. Nesta’nın sakatlanması sonucu savunmanın ortasında solbekten devşirme Maldini ile beraber takımını ayakta tutmaya çalışacak ama hem forvet oyuncularının bekleneni verememesi, hem de Güney Kore maçında yan hakemin evsahibi ekibin 12. oyuncusu gibi davranması sonucu İtalya erkenden evine dönmek zorunda kaldı.

O yaz, son iki sezondur kardeşi Paolo’nun da savunmada kendisiyle beraber oynamaya başladığı Parma’dan ayrıldığında yeni takımı Inter Cannavaro’nun bonservisi için tam 23 Milyon Euro ödedi. Inter’in 2002-03 sezonunda Şampiyonlar Ligi yarı finaline kadar çıkmasında hayati bir rol oynayan “İtalyan Güzeli” ikinci sezonunda şanssız bir sakatlık geçirdi. Ama Euro 2004’e kadar kendisini hazırladı. O sezon Inter’in maçlarının birçoğunda sakatlığı yüzünden forma giyememesine rağmen, milli takımda oynaması taraftarlar ve yönetimle arasını açtı. Daha sonra turnuvanın bitiminde Juventus’a transfer olduğunda iki sezon üst üste özlediği şampiyonluğu yaşayacak ama ayyuka çıkan şike skandalları yüzünden bu şampiyonluklar Juventus’tan alınarak Inter’e verilecekti. Bu süreçte İtalya kaptanı olarak yaptığı açıklamalar ve Inter’in şampiyonlukları hak etmediğini bunu da oyuncularının gayet iyi bildiğini söylemesi dünya futbolunun gündemine bomba gibi düşen skandalın artçı şoklarından birisi oldu.



Tüm bu negatif atmosfere rağmen Zidane’dan sonra turnuvanın en iyi ikinci oyuncusu seçildiği 2006 Dünya Kupası’nı üstünde Daniela ve üç çocuğunun isimlerinin yazdığı dövmeli kollarıyla havaya kaldırıp “Hiç düşlemediğim bir rüya görüyorum. Bunu hayal bile etmeye cesaret edemezdim” dediğinde içindeki hiç ölmeyen Napolili yine kendini gösterecek, bir zamanlar beraber büyüdüğü arkadaşlarının birçoğunun İtalya’nın uçsuz bucaksız varoşunun lanetli kaderinde hayatlarını kaybettiğini, bir kısmının da ya hapishanede ya da uyuşturucu tedavisi için hastanelerde süründüğünü açıklayacaktı. Kupayı kaldırır kaldırmaz önce bir başka Napoli futbol efsanesi Ferrara’nın oturduğu tribüne doğru koştu sonra da Napolili eski dostlarına selam yolladı. Kısa bir süre sonra dünyanın en zengin takımı Real Madrid’in yolunu tutsa da kalbinde yine Napoli sokakları vardı: “Günümüz futbolunun en önemli sorunu yeteri kadar esnek ve doğal olmaması. Şimdiki çocuklar lüks içinde çok steril ortamlarda futbolu öğreniyorlar, sonra da büyüdüklerinde futbolun gerçeklerine adapte olmakta güçlük çekiyorlar. Halbuki ben Napoli’nin arka sokaklarında dar alanlarda, kuru kalabalığın keşmekeşinde Fabio Cannavaro oldum. O sokaklar beni güçlendirdi, ayakta kalmak için en büyük silahım olan aklımı kullanmayı öğretti. Şimdilerde her şey fazla steril, bu da uzun vadede futbolun ölümüne sebep olacak”




 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Michael Laudrup



Bu dünyada, hatta sanal menejerlik oyunları dünyasında bile Barcelona’dan Real Madrid’e geçip Figo gibi kafasına kesik domuz başı atılmayan, hatta aksine sahaya ayak bastığı an her iki kanlı bıçaklı takımın taraftarları tarafından ayakta alkışlanan tek insandır Michael Laudrup... Sadece bu olay bile onu futbolun kutsal kitabının en saygıdeğer azizlerinden biri olarak anılmasına yeter de artar...

Futbol, meşin yuvarlakla değil en narin elmaslarla bile oynansa Laudrup yine Laudrup olur, Real Madrid efsanesi Valdano’nun dediği gibi “her an her yerde” olan gözleriyle gelmiş geçmiş en güzel pasların altında yine onun imzası olurdu. Kas ve fizik kondisyonun egemenliğinde geçen 80’li ve 90’lı yıllar futbol dünyasında başlı başına bir elması andıran o sağ ayak içi, şimdilerde 30’larında olan her futbol dilencisinin hayatı boyunca şükranla anacağı o anların başrolündedir. Öylesine elegan, şık ve cennetsi bir ayak içidir ki o en son teknolojinin bizlere sunmaya çalıştığı yapay cennetlerde, tüm PC ve PS futbol oyunlarında 32 tuşa aynı anda bassak bile o elegansın, o zerafetin yanından dahi geçemeyiz.

Tam üç kuşaklık efsanevi bir futbol ailesinin en efsanevi ismi olan Michael Laudrup bir başka Laudrup fenomeni Brian Laudrup’un abisi, şu anda Danimarka gençler milli takımının en büyük yıldız adayları Mads ve Andreas Laudrup’ların babası, Danimarka futbolunun en efsanevi futbolcu ve antrenörlerinden Finn Laudrup’un oğlu Michael Laudrup... Babasına göre “hayatındaki en büyük sanat eseri”, kardeşine göre yürümeye başladığı andan itibaren beraber oynamaktan en çok zevk aldığı futbolcu, oğullarına göre “en büyük ilham kaynağı”...



Danimarka’da güneşin ender parladığı ve o güzel yüzünü gösterdiği bir avuç günden birinde 15 Haziran 1964’te dünyaya gelmiş bu hiç batmayacak pırıl pırıl futbol güneşi... Daha 4 yaşındayken o kadar güzel bir yüzü varmış ki Danimarka’dan çıkan en büyük futbolcu olmasa çok rahat gelmiş geçmiş en yakışıklı erkek aktör olabilirmiş Michael Laudrup. Futbol kariyeri boyunca o güneş gibi yüze gelen reklam tekliflerinin yarısını bile kabul etse bugün Danimarka’nın yarısı onun olurdu büyük ihtimalle. Ama o zaman tenezzül etmediği gibi şimdi de tenezzül etmezdi. Çünkü onun için dünya sadece meşin yuvarlağından içinden ibaretti.

Benim gibi birçok futbol dilencisinin gözleri ilk kez o sağ ayak kılığına bürünmüş elmasın ihtişamı ile Euro 1984’te parladı. Piontek yönetimindeki Danimarka, Avrupa’da Hollanda’dan sonraki en büyük futbol devrimini başlattığında 20 yaşındaki güneş yüzlü çocuk, devrimin Robespierre’iydi. Elkjaer Larsen, Lerby gibi usta yıldızlardan oluşan Cruyff’lu Hollanda’nın 1974 takımından beri en zarif futbolu oynayan Danimarka’da tüm toplar onun ayağında toplanır, tüm takım hep beraber hücuma geçer ve Laudrup’un her biri başlı başına bir Manet tablosu olan paslarıyla rakip sahasına hapsedilirdi. O takım o yaz, tabii ki şampiyon olamadı çünkü İtalyan ekolünün “ne kadar az hücum o kadar çok futbol” mantalitesizliğinin hükümranlığındaki yıllarda Piontek’in Danimarka’sı fazla güzeldi. Fransa’daki Fransa’nın şampiyon olduğu kupada Platini, Giresse, Mattheus gibi virtüözlerin varlığına rağmen o yaz herkes o güneş yüzlü çocuğu ve elmas gibi sağ ayak içini konuştu. Danimarka yarı finalde elenmiş ama biz iflah olmaz futbol dilencilerinin kalbinin en zarif köşesine adını yazdırmıştı.



Henüz 9 yaşındayken babası Finn’in de küçükken formasını giydiği Vanlose takımından futbola başlayan Laudrup, babası 1973’te Brondby takımının başına futbolcu/menejer olarak geçtiğinde babasını izledi. 1973-76 yılları arasında henüz yıldız ve genç takımlarda oynarken Brondby’nin büyükler takımının yıldızları kadar ünlüydü Laudrup. Bazıları Beckenbauer’e, bazıları Cruyff’a benzetiyorlardı. Ama aslında daha o yıllarda eşi benzeri olmayan bir stil, başlı başın ayeni bir mevki doğuyordu; Laudrup ileri uçta cezaalanına hapsedilemeyecek kadar sahanın her yerinde etkili, orta sahadaki keşmekeş fizik mücadelelerinin ortasına atılamayacak kadar zarifti. 1976’da küçük kardeş Brian Brondby’de kalırken Michael babası ile beraber o yıllarda Danimarka 1. Lig’ine damgasını vuran KB takımının yolunu tutmuş ve ilk profesyonel sözleşmesini imzalamıştı.
Zaten geceleri erken yatıyor, sabahları erken kalkıyordu ama artık babasının çalıştırdığı takımda oynamanın sorumluluğu altında ezilmemek için futbol topuna daha bir dört elle sarılıyor, babası bile antrenman tesisini terk ettiğinde o hala tek başına da olsa çalışmaya devam ediyordu. Babası özellikle, oğlunu kayırmıyor, kendisini arayan Danimarka 19 yaşaltı takımı antrenörüne “Bence Danimarka’nın gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu ama tabii benim oğlum o… Sen gel seyret bir… Sen karar ver” dediğinde aslında karar çoktan verilmişti: İlk defa 1981 Şubat’ında giyilen milli forma futbolu bırakana kadar asla o sırttan çıkmayacak ve o forma asla kimseye –kardeşi Brian’a bile- ona yakıştığı kadar yakışmayacaktı… 19 ve 21 yaş altı milli takımı formasıyla çıktığı 25 maçta 14 gol atan ve 14 asist yapan bu güneş yüzlü çocuk, kısa zamanda babasına layık olma sorumluluğunun altında daha 20’li yaşlara gelmeden tecrübeli yıldızların klasına ulaşmıştı bile.



O sezon, 1982’de baba oğul yeniden Brondby’ye döndü… Baba Finn’in faal futbolcu olarak son sezonuydu ve o sezon Brondby uzun süre sonra 1. Lig’e geri dönerken Finn Laudrup Tanrı, Michael ise İsa’ydı Danimarka’nın en fanatik ve bir o kadar da sadık taraftarlarının gözünde… Tanrı, sahanın içinden ayrılmış, yerini tamamen İsa’ya bırakmıştı… 1. Lig’deki ilk sezonun ilk maçında Michael babasının bıraktığı boşluğu doldurmak için iki kişilik oynarken, sahanın tartışmasız tanrısıydı: Maçı 7-1 kazanmışlar, Michael 2 gol atarken geri kalan 5 golün de asistini yapmıştı. Bu kez Danimarka A Milli Takımı antrenörleri baba Finn’i aramaya gerek bile duymadılar çünkü onlar da aynı şeyi hatta daha da fazlasını düşünüyorlardı: 15 Haziran 1982’de daha 18 yaşındayken A milli olan Michael Laudrup, Danimarka’nın o zamana kadarki en büyük futbol efsanelerinden Harald Nielsen’den sonra en genç milli olan futbolcu oluyordu. Ama Harald Nielsen’den çok önemli bir farkı vardı: Daha ilk maçında takımın beyni, ruhu, gözleri her şeyi Michael’dı… uzun bir zaman da böyle devam edecekti ta ki küçük kardeş Brian büyüyüp o da milli takımda oynamaya başlayıncaya kadar…

1982 yılında orta sahanın ortasına oynamasına rğamen ligin en golcü 3. ismi olurken, açık ara farkla yılın futbolcusu seçilmiş, 1983 yılında Juventus’a satılırken o zamana kadar bir Danimarkalı futbolcuya ödenen en büyük bonservis ücreti ödenmişti. O zamanlar İtalya’da sadece 2 yabancı oyuncu oynatılmasına izin verildiği için ve Juventus’un 2 yabancısı Laudrup’tan önce Avrupa’nın en büyük 2 yıldızı Boniek ve Platini olduğu için ilk sezonunda mecburen Lazio’ya kiralanmıştı. Lazio formasıyla sahaya çıktığı ilk maç Laudrup-Lazio ilişkisinin en güzel özeti ve olacakların alameti farikasıydı: Laurdup yanına verilen 9 futbolcu kılığındaki “kasap” ve bir kaleci ile Verona’ya 4-2 yenilirken 2 golü atmış ve tüm maç neden geriye kalan 9 oyuncudan hiçbirinin hücuma kalkışmadıklarını düşünmüştü kara kara… 2. sezonunda da aynı tas aynı hamamdı: Kümede kalma mücadelesi verirken o zamanlar İtalya Milli Takımı’nın kilit sistem(sizliğ)i ile 10 kişi kapanan Lazio, tüm topları Michael’a atıyor ve ondan mucizeler yaratmasını bekliyordu. Mucizeler yaratılıyordu ne de olsa babasından sonra o Danimarka futbolunun İsa’sıydı ama o İsa gibi kurtarıcılığı değil evlerinin arka bahçesinde babası ve Brian’la oynadığı gibi kolektif futbolu yani gerçek futbolu seviyordu. Gol atmaktan çok gol attırmak onun yaşama sebeplerinden biriydi ama o Lazio takımında kime pas atabilirdi ki? Attığı tüm paslar hemen hemen tüm bir 90 dakika boyunca duvar pası şeklinde kendisine geri dönüyordu. Laudrup bazen ağlamaklı bazen daha 19 yaşında olmasına rağmen 35’lik yıldızlar gibi halsiz, elinden geleni yapıyor, Boniek ve Platini’den sonra sırasını beklerken en çok da gerçek futbol oynamayı özlüyordu. Belki de o Lazio yıllarının gönlünde doğurduğu o tarifsiz futbol özlemi, 1984’te turnuvanın “kazanan” yıldızı Platini’yi bile gölgeleyecekti Euro 84’te…



Euro 84’te Laudrup, sadece o güne kadarki en büyük Danimarkalı futbolcu değil, sanki Zico’lu, Socrates’li Brezilya takımından devşirilmiş gelmiş geçmiş en büyük futbol sanatçılarından biriydi. Soren Lerby bile
“Evet, koşmuyor hiç ama o ayak içi bende olsa ben de koşmazdım, ben o ayak içi bende olmadığı için bu kadar koşuyorum”​
diyordu. Artık herkes Michael artık Juve forması giyer derken, o yine boynu bükük bir şekilde Lazio’ya geri dönüyordu. Ama bu kez Juve yöneticileri söz vermişlerdi: “Bu Boniek’in son sezonu, sonra sıra sana geliyor, bir sezon daha kendini geliştir!” O sezon 1985’te Lazio, çekirge misali bir kez daha sıçrayamayacak ve nihayet küme düşecekti. Laudrup’lu bir takım küme düşmüştü, artık Michael Laudrup haricindeki oyuncuların ne kadar kötü olduklarını siz düşünün!

Nihayet, kabus bitmiş, güneş yeniden doğmuştu ama ne doğuş… Bir daha asla batmadı o sağ ayak içinin meşin yuvarlağa değdiği an parlayan elmas, binlerce güneşten bile daha parlak daha ihtişamlıydı… Önce Juve forması ile şampiyon olundu, sonra kıtalararası kupa kazanıldı. Ama bütün bunlar o kadar da önemli değildi. Meksika’daki Dünya Kupası’nda yine o kırmızı Viking formasını giymiş, tüm elegansı, tüm ihtişamı ile o Aztekler’den kalma tapınaklardan bozma Meksika statlarını yeni bir futbol tapınağına dönüştürmek üzereydi. Danimarka, Francescoli Uruguay’ı 6-1’le darmadağan ederken, bizler televizyonlarımızın başında böyle bir futbol nasıl oynanır diye kendi kendimize soruyor, hiçbir cevap alamıyorduk. O maçta Michael’ın ayağından tam 88 pas çıkmış ve 87’si tam isabet yerini bulurken, onun yönetiminde en tekniği kısıtlı oyuncular bile bir anda Brezilyalı futbol tanrılarına dönüşüyorlardı. Socrates bile Sezar’ın hakkı Sezar’a diyordu: “Bizi mutlak favori olarak gösteriyorlar ama bir de Laudrup bizde olsaydı, gelmiş geçmiş en büyük takım olurduk herhalde…” Eğer Maradona önce “Tanrı’nın eli” sonra da herkesi ipe dizerek o solo golü atmasaydı, bugün Laudrup’un sadece bir kişi az geçerek Uruguay’a attığı gol gelmiş geçmiş en güzel gol olarak futbolun kutsal kitabına geçecekti. Ama buna da şükürdü, biz o golü televizyonda da olsa canlı izlemiştik.





Tabii ki Danimarka Dünya Kupası’nı kazanamadı ama bunun da hiçbir önemi yoktu, Danimarka’nın yarı finale bile gelemeden elenmesinin tek üzücü yanı, Laudrup’u seyredememekti tabii ki… Daha da üzücü olan Laudrup’un İtalya Ligi’ne geri dönmesiydi. Aslında sorun Lazio’da değil, İtalyan Ligi’nin mantalitesindeydi: O sezon başta Platini ve Laudrup olmak üzere birkaç göz zevkimize hitap eden yıldız ağır tekme ve kontrolsüz müdahalelerin sonucunda ağır sakatlıklar geçirecek o sezon onlardan mahrum kalacaktık. 1987’de ise Platini kronik sakatlıklar sonucu emekli olacak, tüm yük Laudrup’un omuzlarına binecekti. Liverpool’dan Rush alınmıştı Platini’nin yerine… Zaten 30 maçın tamamında oynayıp hiç gol atamayan ve tüm sezon 86 Dünya Kupası’nın aksine sürekli somurtan Laudrup’a da en iyi Rush anlayacaktı: “9 kişi geriye yığılmış, bize kamikaze toplar şişiriyorlardı. Üzülüyordum, ben topu indirsem bile Laudrup’un klasında bir oyuncu ile yan yana oynarken 2 kişi 7 kişiye hücum yapmak zorundaydık. Tabii ki olmadı, ben evime Liverpool’a geri döndüm, keşke Laudrup da benle gelseydi… En azından antrenmanlar da bile onunla oynamak Dalglish ile oynamaktan sonra hayatımda başıma gelen en güzel şeydi.

Daha önce küme düşen Laudrup bu kez kovulmaktan beter edildi. Üstelik de en büyük günah keçiliğine terfi ettirilmişti bizimkiler kadar sığ ve futboldan bihaber tabloid İtalyan basını tarafından:
“Ruhsuz, hiç koşmuyor, sarı kart bile görmedi… Saçı bile bozulmadan maçı tamamlıyor, Juve’de oynamak herkese nasip olmaz…”​

Hepsi de fena halde yanıldılar… Ama biz gerçek futbol aşıkları, platonikleri, sapkınları, dilencileri adımız gibi biliyorduk… Kabus bitmiş, güneş bu kez öyle bir doğmuştu ki bir daha hiç batmayacaktı… Önce Euro 88’de liğme liğme dökülen Danimarka’nın tek ayakta kalan, tek başına resitaller veren ama tabii ki yetmeyen elmasıydı o. Danimarka sadece 2 gol atmış, tabii ki ikisi de Michael’dan gelmişti. Ama her şey bir yana, Romeo ile Julyet’ten beri en güzel, en büyük, en tutklu aşka nikah kesilmişti: Laudrup, artık Barcelona’ya geçmişti. Socrates’e nazire yapmak lazım, o en güzel futbol rüyalarından bile daha rüya takımda bir tek Socrates eksikti!

Patronu bu kez, 9 kişiyi geriye yığan ve başkana yamanmak için futbolu her gün biraz daha katleden bir memur değil, gelmiş geçmiş en büyük futbol Tanrıları’ndan Johann Cruyff’tu… Cruyff’un ilk ve son sözü şuydu Laudrup’a:
“Bana taktik verilmedi hiç, sana hiç verilmez… Sen sahada bensin, ben de bütün takımım”​
1991, 1992, 1993, 1994… Tam 4 yıl üst üste gelmiş geçmiş en güzel futbol filmini izledik… İnanın şu andaki Messi’li, Ronaldinho’lu kadronun bile esamesi okunmaz o Barça’nın yanında… La Liga’yı yayınlayan kurum, her Barça maçına Pazar ayinini hazırlayan rahipler gibi hazırlanıyor, maçlarda yaşanan anları anlatabilecek kelimeleri bulmakta zorlanıyordu. O takımı anlatmak için yeni biz sözlük oluştursak yine az kalır. Radyodan anlatılan bir maçtan örnek verelim:
“Sayın dinleyiciler size ne diyebilir ki daha fazla? Pası Laudrup verdi, golü Stoichkov attı!”​

Bu gelmiş geçmiş en güzel futbol filminin, masalının, efsanesinin başrolünde O vardı… Yüzü yine güneş gibi gülüyor, sahanın her yerindeki gözleriyle dokunduğu yere mucizeler saçan peygamberler gibi dokunduğu her topu başlı başına bir Miro, Picasso tablosuna dönüştürüyor, o ressamlarla beraber Barcelona sanat tarihinin en büyük cildinin en güzel sayfalarına adını yazdırıyordu. 1992’de Şampiyonlar Ligi kazanılmış, Laudrup o 4 cennet yılının 2’sinde yılın oyuncusu seçilmiş, özel bir Laudrup tribünü kurulmuştu. Real Madrid’liler bile stada gelmeseler de televizyonlarının başında asla seyretmedikleri can düşmanlarının maçlarını seyrediyorlardı sadece O’nu görebilmek için.

Sonra birden olmayacak şey oldu… Romario gelince 3 yabancı kontenjanında Laudrup bile Koeman-Romario-Stoichkov 3’lüsüyle beraber zaman zaman yedek soyunduruldu. Cruyff 1994 Şampiyonlar Ligi Finali’nde Laudrup’u seçmeyerek hayatının hatasını yaptı. Öylesine büyük bir hataydı ki finali Milan’a 4-0 kaybettiler, önce Laudrup’u Real Madrid’e kaptırdılar sonra da rüya tamamen bitti. 4 sene üst üste şampiyonluğun en büyük mimarı, bu kez rüyayı bitiren adam olacaktı. Barça o sezon Real’in çok gerisinde kalırken Laudrup La Liga’da bu kez Real forması ile olsa da en 5. kez üst üste şampiyon olacaktı. Nou Camp’a eski bir Barça’lı üstelik yeni bir Real’li olarak çıkıp ayakta alkışlanan ilk ve tek oyuncu olmak tüm kupalardan, hayattaki her şeyden daha da efsanevi bir fenomendi. Real Madrid tarihinin gelmiş geçmiş en iyi 12. oyuncusu seçilirken Barça’lı taraftarlar için Cruyff’tan sonra başlarına gelen en güzel şeydi Ronaldinho’ya kadar…

Bu arada Cruyff’la ters düşerken 1992’de de Danimarka antrenörü ile ters düşecek ve kardeşi Brian’ın ldierliğinde son anda kupaya ambargo kurbanı olan Yugoslavya’nın yerine katılarak kimsenin beklemediği şekilde şampiyon olan Danimarka’nın kazandığı tek kupayı televizyondan seyredecekti. Kader işte… Real’dan sonra önce Japonya’ya oradan da efsanenin son sayfasını yazmak üzere Ajax’a giderken nihayet kardeşi ile beraber barıştığı Danimarka Milli Takımı’na dönecekti son bir kez. Euro 96’da 2 Laudrup fazla lükse gelmişti Danimarka’ya. İyilerdi ama Laudrup’lar kadar da iyi değillerdi. Yine de Michael belki de babası ve kardeşi Brian’a borçluydu. O yüzden jübilesini milli forma ile Fransa 98’de yaptı.

Başlı başına harika bir filmdi, o iki kardeşi, o iki Tanrı’yı aynı takımda izlemek… Aslında Sand’lı, Gravesen’li takımın kalan oyuncuları da fena değildi. 2. turda Nijerya bozguna uğrarken biz sadece oturup izlemiştik. O maç Laudrup efsanesinin özetiydi. Sırtı dönük bile atıldığında yerini bulan paslar, her iki ayağın içinden çıkan güneş gibi parlayan elmaslar, futbolun icat edildiğine binlerce kez bizi şükrettiren o Laudrup’ların top ayaklarına geldiği her an… Sand oyuna girmiş, girer girmez tabii ki Michael’ın orta saha ders kitaplarında başlı başına bir bölüm olması gereken pasıyla Dünya Kupası tarihinin yedek oyuncular tarafından atılmış en hızlı golü atılmıştı.

Ama asıl o son jübile maçı, Brezilya ile oynanan çeyrek final maçı bir futbol maçının bile çok ötesindeydi. 4-3’lük futbol bienalinde, Rivaldo’ların, Ronaldo’ların yanında en az onlar kadar Brezilyalı’ydı iki Laudrup da… Tabii ki Michael zaman zaman Rivaldo’dan bile daha Brezilyalı’ydı… Daha güzel bir maç izledim mi? Evet, bir kez rüyamda Laudrup, Beşiktaş’ta oynuyordu…

Ölürken, insanın gözünün önünden geçermiş ya ömrünün tüm anları, biz futbol dilencilerinin ölüm döşeğinde onun aziz adını anacağız… Tanpınar’ın bir hikayesinde o Arabistan’dan gelen kutsal suyun adını anan kadıncağız gibi… Laudrup, Laudrup, Laudrup… Öylesine şanslı hissediyorum ki kendimi bazen… Ben Laudrup’u seyrettim, daha ne olsun, gerisi sadece ayrıntı…
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Marcel Desailly

“Hava döner kalpten eser, saplanır bulutlara, çünkü hayallerin kadar varsın bu zalim dünyada…”​
Fena şarkı sözü değil, ne dersiniz? Dinar Bandosu'nun ilk albümü "Saykodelikdeşik"te de yer alan bu sözleri efsanevi Fatsa belediye Başkanı Terzi Fikri’ye yazmıştım zamanında. Bizzat, hapishanedeki işkence günlerinde kendisini Afrikalı bir genç olarak hayal edip, futbol topunun peşinde kayıp hayallerine doğru nefes nefese koşan ve sonunda nefes darlığından ölen Fikri Sönmez’e…
Terzi Fikri’ye yazmamış olsa herhalde Marcel Desailly’ye yazardım bu sözleri… 15 yılda, insan hayatının tümüyle karşılaştırınca bir kelebeğin hayatı kadar kısa bir zaman diliminde bir futbolcunun yaşayabileceği –ve hayalini kurabileceği- tüm şampiyonlukları yaşamış ender oyunculardan birine… Gana’da, tenleri de kaderleri kadar kapkara Afrika’da milyonlarca gencecik insanın kurduğu rengarenk hayalleri gerçek hayatına dönüştürmüş yetim bir çocuğa…

2002 yılında Türkçe’ye çevrilen “Kaptan” adlı biyografisinde
köklerinin bulanık sularında kaybolan ama sonunda kendini bulan, saha içindeki kişiliği ile saha dışındaki yaşamı bir bozuk paranın iki yüzü gibi olan Marcel’in yetimlikten, aynı takımda oynadığı herkesin “babalı”ğına dönüşümü futbol edebiyatının yüz akı bir eser: “Başka bir yaşamda adım Odenkey olabilirdi. Fransız olmayabilirdim ama şimdi ben mavi formalıların kaptanı, kolumda kaptanlık bandı, kalbimin üzerinde bir horoz.. Sanki Gana’da değil de Nice’te doğmuşum gibi…”



Zenginliğin su gibi saktığı, kimsenin çalışmadığı ama herkesin para saçtığı Nice’te değil, Nice’in tam tersi Gana’nın Akra’sında dünyaya gelir. 7 Eylül 1968 sabahı, Fransa’nın kendini aradığı o 10 sene gibi süren 68 yılında beyaz bir adamın zenci bir bebeği, Fransa için bir Afrikalı doğar. Adı klasik bir Fransız ismi, Türk isimlerinde Mustafa ya da Mehmet’e karşılık gelebilecek Marcel olur. Zaten nüfus cüzdanına göre babası da annesinin babası olacak yaşta beyaz bir Fransız’dır. Uzun zaman da babası olarak bu emekli diplomat Mösyö’yü bilir Marcel. Halbuki asıl babası, aşkın tadı kaçtığında annesini karnında küçük Marcel ve diğer kardeşleriyle yalnız bırakan siyahi bir Afrikalı’dır. Ruhu melez olsa da bedeni kapkaradır Marcel’in…

Ama Mösyö Desailly, Ganalı’dan çok Ganalı, Fransız’dan çok Fransız’dır tıpkı gerçek babasından çok daha fazla baba olduğu gibi: Hemen Nantes’a taşınılır, Akra her türlü sosyo-ekonomik çalkantı ile bulanmış, insanların büyük çoğunluğunun insanlık dışı şartlarda çoğu zaman yokluktan öldüğü, sadece kaçılabilinecek bir yerdir. Evde daha çok Ganaca ve İngilizce konuşulsa da Fransızlar’dan daha çok Fransız olunur: Marcel Desailly, şöyle özetler o günleri:
“Biz de diğerleri gibi sanki buzdan kulübelerinde yaşayan Eskimolar gibi sokağa mümkün olduğunca az çıkar, hemen evlerimize dönerdik”
Fransa’da Fransız gibi yaşasa da Desailly ailesi kökleri gibi Afrikalı’dır: Marcel’in annesi ile arasındaki yaş farkının yanı sıra, emeklilik döneminde diplomatlık dönemine göre çektiği yoksunluk Mösyö’yü derin bir çöküntünün içine sokar. Ama kendisini hiç düşünmez, varsa yoksa çocuklar düşünülür. Siyah anne, emekli bir diplomatın eşidir ama herhalde o sıralarda dünyada başkalarının evlerine gündeliğe giden tek emekli diplomat eşidir. Ama çocukların diğer çocuklardan ten renkleri hariç hiçbir farkı yoktur: Bretagne kıyılarına gidilir, denize girilir, istakoz yenir, okula gidilir. Mösyö her ne kadar daha fazlasını yapamadığı için her geçen gün biraz daha kendini yiyip bitirse de başta küçük Marcel olmak üzere çocuklardan hepsinin keyifleri yerindedir. Ama Mösyö eldeki avuçtaki bitince, onların daha zor duruma düşmesinden korktuğu için her ne kadar fazla hazzetmese de büyük kardeş Seth ve küçük kardeş Marcel’in futbol okuluna yazılmalarına razı olur.



Marcel’in ilk antrenörü kolejden resim hocası Mösyö Ridel’dir. İçindeki çocuk hiç büyümeyen ve her özgür olduğunda topun peşinden kendisi ile beraber öğrencilerini de sürükleyen Mösyö Ridel sayesinde Marcel bir top delisi olur çıkar: Procé Park adlı hentbol sahasında maçın skoru tutulmadan yorgunluktan bayılıncaya kadar hiç durmadan oynanır.
Ama FC Nantes okulu adı üstünde bir “okul”dur ve asla Procé Park’ta oynanan oyunla aynı şey değildir: Kurallar, koşu idmanları, kültür-fizik… Marcel orayı da sever ama futbol tek aşkı değildir daha… Aklında hala tenis vardır. Belki de tenis hocası fazla sert birisi olmasa bugün Marcel Desailly ismi Boris Becker’lerin, Ivan Lendl’ların yanında olurdu, kim bilir?

Yine de hayatta örnek aldığı kişi, rol modeli abisi Seth gibi olmak ister Marcel. Nantes’ın hatta 1. ligin en önemli yıldızlarından Seth Adonkor, kendisinden 8 yaş büyük yarım kardeşi… Seth için Marcel biraz da annesinin son “vukuat”ından sonunda onun başına kalan bir derttir. Son model arabasında, son model mankenlerle takılmak yerine ufaklığı çalıştırmak zorunda olması başlı başına bir can sıkıntısıdır. Onun gibi saçlarını Bob Marley modeli yapar ama Marcel daha o yaşlarda hava toplarının tek hakimi bir savunmacı olduğundan her vuruşta saçları bozulur. Belki de o gün Seth olamayacağını daha iyi anlar Marcel. Ertesi gün Seth, Fransa’nın en büyük yıldızı Platini’ye sahayı dar eder, tüm stat “Adonkor, Adonkor, Adonkor” diye inlerken Marcel ayağa kalkıp “O benim kardeşim” diye haykırmak ister. Ama soyadları bile farklıdır zaten, haykırsa da kimse inanmaz zaten. Yolları da soyadları gibi apayrıdır. Seth, yıldızların şov maçına götürmez ufaklığı, ufaklık bagaja saklanır; bagajdan Marcel çıkınca Seth tokadı basar…

Önce top toplayıcılık, sonra altyapıda sürekli yükselme… Seth’in dünyası, her şeye rağmen Marcel’i daha da fazla futbola iter. Sonunda kolejde “Ne olmak istiyorsunuz?” anketinde “Ya futbolcu ya da pastacı” yazar. Baba Mösyö Desailly ise oğlu yükseldikçe futbolcu olmasını daha da az ister. Ama artık ok yaydan çıkmıştır.



Ama her şey o kadar da güzel değildir. Önce Mösyö rahmetli olur. Daha 14 yaşındayken hastane bekçisi Marcel’e “Mösyö Desailly” diye hitap eder. Dünyada kalan son “Mösyö Desailly” de ondan başkası değildir. Birkaç hafta hastanenin önünde bisikletiyle geçip binanın bacasından tüten dumanları seyredip “İşte orada, gökyüzüne uçuyor” der kendi kendine…

Daha da kötüsü, alkol ve aşırı hızın birbirine karıştığı “yıldızlar”a yaraşan bir kaza da Seth’i de kaybeder. Ne Nantes kulübü, ne Seth’in en yakın arkadaşı olarak gözüken siyahi Afrikalılar, kimse yardım bile etmez anne ve kardeşe. O gece Seth’in ölümünü Afrika usulü eğlenceli bir şekilde “kutlayan” Afrikalılar’dan da, oraya gelme bile zahmetine katlanmayan Seth’in takım arkadaşlarından da tiksinir küçük Marcel: “Bu mu harika futbol dünyası Seth?” diye haykırır. Ve sanki bir gecede 10 yaş birden büyür.

Bu iki ani ölümle, film hızlanır. İlk profesyonel maçında, Dünya Kupası’ndan dönen Jean Tigana’ya öyle bir müdahale yapar ki Tigana döner ve “Tamam çocuk, çok iyisin ama ben de Tigana’yım, biraz yavaş” diye bağırır. “Çocuk” sanılandan da iyidir. Havadan asla geçit vermez, fiziğine rağmen yerden hızlı, kendinden fazlasıyla emindir; sadece savunmacı değil, pasları gayet düzgün, topu fazla ayağında tutmadan oyunu okuduğu gibi kurabilen hem orta saha hem de savunmacı olarak meşhur Nantes akademisinin en verimli meyvalarından birisi…

18 yaşında 18 bin Frank maaş, “Petrol kralıydım” der daha sonra olacaklardan habersiz… Procé Park’ın orada bir daire alır, annesi sadece kendi evinde gündelik yapar, tüm kardeşleri de eline bakar… Ama Marcel’i motive eden bambaşka bir şeydir: O hem Seth, hem de Mösyö Desailly’nin bir karışımıdır. Yetenekli ama çalışkan, arzulu ama disiplinli…

Gana’ya bile gidilir, gerçek baba ile tanışılır ama asla “baba” olarak benimsenmez. Bunca yıl sonra ortaya çıkan “baba”nın tek isteği “oğlu”nun kendisine yardım etmesidir. İstemez ama eder. Bir an önce Fransa’ya dönmelidir. Artık Nantes’ın genç yıldızlığından önce Marsilya’ya oradan da Milli Takım’a terfi edilmiştir.

Marcel Desailly’nin Marsilya macerası aslında onun gerçek anlamda “profesyonel futbol” ile tanışmasıdır: Karanlık, entrikacı bir başkan; sürekli değişen teknik direktörler ve her türlü dedikodu… Marsilya söz konusu olunca futbol sadece futbol, başkan da sadece başkan değildir: Maçlardan önce, maçların devre arasında, maçların sonunda, antrenman sahasında sürekli “ora”dadır başkan. Bazen elinde ne idüğü belirsiz haplar (zararsız olduğunu kanıtlamak için tüm oyuncuların önünde kendisi de içer), savrulan tehditler, çoğu zaman oyuncuların parasını ödemek için karısının 16. yüzyıldan kalma tablolarını sattığını anlatan, kalp krizi geçirme taklitleri yapan, kendini yerden yere atan, her şekilde nasıl olursa olsun başarı isteyen garip bir adam. Oyuncuların adını bile bilmez, çoğu zaman onlardan “o şey” diye bahseder. Kendisine karşı gelen herkesi kovar, bitirir… Ona göre hakemler, Paris’teki futbolu yönetenler herkes ama herkes “mazlum” Marsilya’sının karşısındadır.

Ne şekilde olursa olsun bir şekilde en büyük başarılar gelir: Fransa şampiyonlukları, 1992’de Şampiyonlar Ligi Finali, 1993’te Milan’a karşı Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu… Aslında hepsi de tufandan önceki sessizliktir. Neyse ki Marcel her geçen gün daha da iyi oynar. Öyle ki artık Milan kendisinin peşindedir. 1993’te Marsilya’nın açıkça şike yaptığı ispatlandığı için lig şampiyonlukları sayılmaz ve küme düşürülür. Ama zaten Marcel çoktan en üst kümeye, 90’ların ilk yarsının tartışmasız en büyüğü Milan’a kadar çıkmıştır.

Şimdilerde Marsilya başkanı olan o zaman Desailly’nin menejeri Pape Diouf önce Milanlı yöneticilere “Çok teşekkürler bizi bu güzel şehre özel uçağınızla getirdiniz, ağırladınız ancak bu dediğiniz rakama kargalar bile güler. Marcel Desailly bu!” Kargaların güleceği rakam, Marcel’in Marsilya’da aldığının neredeyse 2 katıdır. O an Marcel, Pape Diouf’u öldürmeyi bile düşünür. Ama İtalya’da transferin kapanmasına sadece 20 dakika vardır. Milanlı yöneticiler 5 dakika sonra geri dönerler ve ilk tekliflerinin yaklaşık 2 katı bir ücrete imzalar atılır.
Artık Capello’nun has adamı “Marcello”dur o. Önliberoda, Baresi ve Costacurta’nın önünden topu süpürüp Saviçeviç’e aktarmaktır tüm yapacağı. Bununla kalmaz tabii Marcello. 1994 finalinde bu kez Milan formasıyla asrın takımı olarak gösterilen Barcelona’yı 4-1 ile ezip geçtiklerinde sahanın asıl yıldızıdır. 2 yıl üst üste hem de ayrı takımların forması ile Şampiyonlar Ligi şampiyonu olan ilk oyuncu olur. İlerleyen yıllarda işler biraz sarpa sarsa da, Milan Milan’dır, Marcello da Marcello… Şampiyonluklar, Berlusconi ile özel yemekler, Sacchi’nin gelmesi ile asıl yeri olan savunmanın ortasına geri dönüş derken 90’lı yıllarda dünyanın en ünlü savunma oyuncusu olmuştur Marcel Desailly.

Ama asıl Desailly efsanesi Fransa forması ile yeniden yazılır. Houllier’li, Cantona’lı, Ginola’lı çalkantılı yıllardan sonra Aimé Jacquet ile yeniden “takım”laşan Fransa’nın belkemiğidir Desailly… Önce 98 Dünya Kupası’nda neredeyse santrforsuz oynayarak kendilerinden çok daha iyi birçok takımı eleyerek Dünya Şampiyonu olunacaktır. Tabii ki Zidane vardır sahada ama Zidane Bordeaux’da da, Juve’de de vardır. Fransa’da ise adeta Marcel ve yakın dostu Deschamps’ın sahadaki futbol kişiliklerinde vücut bulan tam anlamıyla bir takım vardır. Euro 2000’de kral yine Fransa olur. Kısıtlı hücum silahlarına rağmen, 90 dakika tam saha pres yapan, takım haline hücuma kalkıp, takım halinde savunmaya çekilen geminin 2. kaptanı Marcel’dir. Kadim dostu Deschamps Milli Takımı bırakınca 1. kaptanlığa terfi edecektir. Thuram tarafından kırılana kadar 116 maçla en fazla Fransa Milli Takımı’nda oynama rekoru onun olacak, Milli Takımı bıraktıktan sonra ise bıraktığı boşluk asla doldurulamayacaktır.

Milan’dan sonra yetmezmiş gibi bir de İngiltere Ligi’nin yolunu tutan “Kaptan”, önce Ada’daki aşırı hızlı futbola alışamaz. Ama 6 ay sonra Chelsea’nin “kayası”na dönüşüverir. Tıpkı “babası” olarak gördüğü Mösyö Desailly gibi bir su gibidir ve girdiği şişenin şeklini alır, bir gün buharlaşıp gökyüzüne karışıp tekrar yağacağı günü bekleyen, sadece hayallerinin peşinde koşan tüm insanlar gibi… İngiltere Ligi’nde sıradan bir takımlıktan büyük takım hüviyetine terfi eden Chelsea’nin bu dönüşüm sürecinde Marcel Desailly’nin oynadığı rol yadsınamaz. Zaten halen Chelsea taraftarlarının kalbinde bambaşka bir yeri vardır. Sadece şimdiki kaptan Terry’yi yetiştirmesi bile Desailly’nin futbola katkısını en güzel özetleyen örneklerden birisidir.

Profesyonel futbolcu olarak son yıllarını Katar’da geçiren “Kaptan” bugünlerde kökleri ile hüzünlü hesaplaşmasına kaldığı yerden devam etmeye hazırlanıyor. Çok yakın bir zamanda Gana’nın başına teknik direktör olarak geçecek. Bugüne kadar hiç yanlışı olmadı. Stoichkov kendisine en iğrenç ırkçı hakaretlerde bulunduğunda bile olması gereken bir profesyonel gibi davrandı ve hepimize harika dersler verdi. Profesyonelliği sadece parasını almaktan ibaret zanneden birçok genç Türk futbolcusu için Marcel Desailly çok büyük bir ders niteliğinedir. Gana’da doğan, sonra Fransa’da, İtalya’da, İngiltere’de girdiği şişelerin şeklini alan ama hep kendisi olarak kalan bu futbol seli, en yakın zamanda yine kaldığı yerden yağmaya devam edecektir. Keşke herkes senin gibi olsa Marcel!
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Fernando Redondo



Sonradan Barça’ya kaptan olan Luis Enrique dışında bir zamanlar Real Madrid formasını giyen bir oyuncu asla Madrid kralcılarının can düşmanları Barcelona’lılar tarafından bu kadar sevilmedi, sayılmadı. Futbolun yavaş yavaş güzel bir oyun olmaktan çıkıp dünyanın silah ticareti ile birlikte en büyük endüstrisine dönüşmesinin en sancılı sürecinde olacak iş değildi, ama oldu. Eğer Fernando Redondo, La Liga’nın 1991-92 ve 1992-93 sezonlarında ligin son haftasında Tenerife formasıyla Real Madrid’i iki kez yenip şampiyonluğu sol ayağında hayat bulan altın tepside Barcelona’ya hediye etmeseydi de bu kadar sevilir miydi?

Sevilirdi çünkü teknik direktörü Valdano ile birlikte Madrid’in kralcılarına tarihlerinin en büyük şoklarını yaşattıktan sonra Real formasını giydiği 6 sezonda Barcelona’ya defalarca kök söktürmesine rağmen bir gün olsun diğer Real’li süper yıldızlar gibi yuhalanmadı, hatta birçok kez Barça’lılar Redondo’yu oyun kuralları dahilinde durduramayıp İtalyanvari tekmeler savurduklarında Barcelonalıların bile içi cız etti. Nasıl etmezdi ki? 1990’lı yıllarda hiçbir orta saha oyuncusu bu kadar güzel, bu kadar ateşli değildi; ondan başka hiç kimse sakatken oynayamadığı için kulübünün ödediği maaşı reddetmedi, ondan sonra hiçbir önlibero futbolu bu kadar güzelleştirmedi.

Cruyff’tan dolayı babamızın hatırına Barça’lıydık. Büyüyüp Barça’nın bir futbol kulübünün çok daha ötesinde dünya düzenine karşı alınan en şık tavırlardan biri olduğunu öğrenip fanatikleştiğimizde bile Redondo’yu sevmeye devam ettik. Hala da severiz, özleriz, laf ettirmeyiz… 1991-1994 yılları arasında Cruyff’un yarattığı Barcelona gelmiş geçmiş en güzel takımsa, o yıllarda Barça’da oynamasını istediğimiz tek Real Madrid’li de Redondo’nun ta kendisidir. Yollar hiç kesişmedi, çünkü Redondo Real Madrid’i sevmişti bir kere, Figo gibi yapamaz, para için dinini değiştiremezdi.



İlk defa 16 yaşındayken 17 yaş altı Güney Amerika Kupası’nda karşımıza çıktı. Nestor Rossi, Antonio Rattin, Sergio Batista’nın mihenk taşları olduğu Arjantinli 5 numara geleneğinin en büyük mirasçısıydı. Arjantin’de 5 numara stoper ya da liberolara değil, savunmanın hemen önünde Beckenbauer çağında libero, endüstriyel futbol çağında ise defansif orta saha ya da önlibero olarak tanımlanan pozisyondaki oyunculara verilirdi. Ama Arjantin’de önlibero, Avrupa’da sadece rakibin ataklarını ne pahasına olursa olsun kesip topu tekniği çok daha iyi olan 10 numaraya veren piyon vasıflı oyuncudan ibaret değildi. 5 numara, orta sahanın mutlak hakimi, iki cezaalanı arasında sürekli mekik dokuyan, atakları ateşleyen, sürekli hücumu düşünen güzel futbol anlayışının veziriydi.

Redondo, henüz 16 yaşında Güney Amerika Kupası’nda Arjantin ile şampiyon olduğunda dünyanın dört bir tarafından gelen televizyonlar maçtan sonra sadece onun yüzünü yayınladılar. Ağlıyor, sesi titriyordu. O gün tüm dünyada o habere rast gelen, futbolun f’sinden bile habersiz genç kızlar bu Manet tablosunu andıran androjen yüze öyle bir vuruldular ki bir daha kayıtsız kalamadılar. 1994 Dünya Kupası’nda Arjantin kupaya erken veda ettiğinde, mahalledeki tüm kızlar yas tutacak, bir daha da Redondo oynamayacağı için hiçbir Dünya Kupası’na o günkü ilgiyi göstermeyeceklerdi.

O, Brigitte Bardot ile Alain Delon’un çocuğuymuş kadar güzel yüzdeki gözlerden bambaşka bir futbol ateşi yayılıyor, hepimizin zihnini esir alıyordu. Arjantin önce 1992 yazında Konfederasyon Kupası’nı, bir dahaki yaz da Copa America’yı kazandığında, futbolun peygamberi Hazreti Maradona, halefini gururla ilan etmişti: “Sergio Batista, mükemmel bir orta saha oyuncusuydu ama Batista bile orta sahada hem bu kadar yıkıcı hem de yapıcı oynamak bağlamında Redondo’nun gerisinde kalır. Bir anda rakip takım boğucu bir baskı kurduğunda, tek bir hareket ile o baskıyı rakip alana yıkmayı başaran, oyunun her iki yönünde de eşit biçimde bu kadar etkili olan başka bir Arjantinli görmedim. Redondo için Arjantin hücumları, rakip takım onun üzerine doğru geldiği anda başlıyor. Eğer 1990’da oynasaydı, İtalyan mafyası ve onun en büyük ortağı FIFA bile bizi durduramazdı.”

1990’da oynasaydı… Oynayabilirdi… Kimine göre Bilardo onu Maradona’nın baskısı ile kadroya davet etmiş ama Redondo, Bilardo’nun aşırı defansif oyun anlayışına uymadığı için yedek kalacağını düşünerek İtalya’ya gelmek istememişti. Redondo’nun ailesi ise, Bilardo’nun ona açık açık yedek kalacağını belirttiği için Redondo’nun üniversite eğitimini seçtiğini ileri sürdü. Redondo ise bu konu hakkında tek söz etmedi, çünkü sonraları Arjantin formasıyla arasına öyle kara kediler girecekti ki 1990 yılının gizli gerçeği, Redondo-Arjantin tarihinde sadece bir virgülden ibaret kalacaktı. Ama 1990’da sakat sakat oynamak zorunda kalan Maradona çoğu zaman olduğu gibi haklıydı, orta sahadaki tüm yaratıcı yük onun sırtına binecek, Caniggia’nın kart cezalısı olduğu final maçında tek bir tehlikeli pozisyon bile yaratamayacaklardı.



1994 Dünya Kupası’nda Bilardo’nun halefi Basile’nin bebek yüzlü asiyi ilk 11’de oynatmaktan başka şansı yoktu çünkü ikinci kez Tenerife formasıyla son haftada Real Madrid’i yıktıktan sonra artık teknik direktörü Valdano ile beraber Madrid’e transfer olmuştu ve uzun bir aradan sonra sonsuzuncu kez yeniden doğan Maradona yanına o zamanlar dünyanın en iyi ligi olan La Liga’nın en iyi 5 numarasını istiyordu. Maradona, doping skandalından sonra kupadan ihraç edildiğinde, Redondo hayatının şokunu yaşadı. İkinci turda Maradonasız Arjantin, Romanya’ya elendiğinde kupanın en başarılı Arjantinlisi açık ara farkla Redondo’ydu.

90’lı yılların en iyi defansif orta sahası, Real Madrid’de dünyaları kazansa da Basile’den sonra bir daha Arjantin forması giyme şansını pek bulamadı. Çünkü Arjantin’i, eski bir hesap uğruna Maradona ve kalıntılarından temizlemek isteyen Passarella böyle buyurmuştu: “Hippi kılıklı, uzun saçlı, küpeli, Arjantinli erkeklere değil de Amerikalı kadınlara benzeyen uzun saçlılar bir daha asla o kutsal formayı giyemeyecekler çünkü bu formaya yakışmıyorlar” Redondo’nun cevabı son derece net ve manidardı: “Passarella, o formayı alsın, münasip bir yerine soksun!” Bu milli formayı önemsememek ya da vatan hainliği değildi, bir vatan haini varsa o da Passarella’nın ta kendisiydi. Futbolcuyken 1986 Dünya Kupası’nda Maradona’yı kıskanan ve oyuncular arasına nifak sokmaya çalışıp başaramadıktan sonra kadro dışı kalan Passarella, Arjantin’i çalıştırırken oyuncuları form durumlarına göre değil de, saçlarının uzunluğuna göre ayıracak, aslında Maradona’nın en yakın arkadaşları olan formunun zirvesindeki Caniggia ve Redondo’yu kadroya almayarak Arjantin’in ayağına kurşun sıkacaktı. Veron parlak elmas küpesi, Batistuta ise Redondo’dan çok daha uzun saçlarıyla 1998 Dünya Kupası’nda Arjantin’in en iyi isimleri olurken, sadece tükürdüğünü yalayacak ama Redondo’yu bizlerden mahrum bırakarak en başta kadınlar olmak üzere hepimizin haklı nefretini kazanacaktı.



Passarella, Arjantin’i kişisel hesapları uğruna batırıp kovulduktan sonra Bielsa, Redondo’yu yeniden milli takıma çağırdı. Redondo’lu Arjantin 1999 yılında Brezilya’yı 2-0’lık net bir skorla yenerken, o gün Rivaldo’yu sahadan silen Redondo, maçın adamı seçildi. Ama artık bir kez, Arjantin formasından soğutulmuş, bir daha da ısınamamıştı. 1994-2000 yılları arasında Bernabeu’da Roberto Carlosvari bir azizin mertebesindeydi ve o sadece futbol oynamak istiyordu. Sadece kendisi istediği için saçlarını kesmiş, Passarella’nın provokasyonuyla ikiye bölünen Arjantin tribünleri için tartışmalı bir isim olmaktansa kendisine tapan Bernabeu ahalisine daha fazla layık olmayı tercih ederek milli takımı bıraktı.

Onun kendisini keşfeden Valdano ile beraber Tenerife’den R.Madrid’e geçmesiyle Barcelona sultası bir az olsun yıkıldı. Tenerife forması ile R.Madrid’e yaşattığı ilk şokta takımının son maçta kümede kalmasını sağlamıştı. 1993’te ise Tenerife’ye UEFA Kupası yolunu açmış, sonunda bir zamanlar Fenerbahçe’nin yaptığını yapan R.Madrid, kendisine karşı bu kadar iyi bir performans gösteren Arjantinli’yi Valdano ile beraber renklerine bağlamıştı. Redondo’dan önce Real tarihiyle eşanlamlı olan Sanchis ve Hierro değişmeli olarak önliberoda oynuyorlardı. Sanchis, oyunun savunma yönünde, Hierro ise hücum yönünde daha etkiliydi. Ama Valdano, ikisinin toplamının yaptığı işi Redondo’nun tek başına yapabileceğini bildiği için, hiç tereddüt etmeden Redondo’yu onların yerine monte etti. Bu değişiklik, Hierro ve Sanchis ikilisinin savunmanın ortasına çekilerek yeniden doğmalarını da sağlarken 1995 ve 1997’de R.Madrid nihayet Barcelona’yı geçerek şampiyon olacak, Şampiyonlar Ligi’nde de yeni bir R.Madrid efsanesi doğacaktı.

Real, önce 1997-98 sezonunda sonra da 2000 yılında Şampiyonlar Ligi’nde şampiyon olurken finalde her iki takım arasındaki farkı Redondo belirliyordu. Rakipler ikişer önlibero ile orta sahada üstünlük kurmaya çalışırken, oyunun her iki yönünü de aynı ustalıkla oynayabilen Redondo 90 dakika boyunca oyunun ritmini dikte ederek, hem Roberto Carlos’un sol kanatta sonsuz hücum hünerlerini sergilemesini sağlıyor hem de Zidane’ın ikili mücadelelerde yıpranmasını engelliyordu. Valdano’dan sonra 1997’de La Liga şampiyonluğunu kazandığı teknik direktörü Capello, Redondo’yu yere göğe sığdıramıyor: “Önliberoyu Milan’dayken Deasilly’yi orta sahada savunmanın hemen önünde oynatmaya başladığım için benim icat ettiğim söylenir. Belki de doğrudur. Ama benim için sahada kırmızı çizgilerle ayrılmış alanlar yoktur. Önemli olan savunmanız ile forvet hattınız arasındaki mesafeyi kısaltmak, hatlar arasında yakın bir bağlantı kurmaktır. Milan’dayken Desailly’yi bu işi yapması için saatlerce çalıştırmıştım. Ama Real’e geldiğimde hazıra kondum. Çünkü Redondo, oyunun ritmini belirlemede, hatlar arası bağlantıyı kurmakta eşsiz bir yeteneğe sahipti. Ona hiçbir şey söylememe gerek yoktu, o zaten küçüklüğünden beri böyle oynuyordu. Sadece kendisi gibi oynadı, bu bize yetti de arttı.”

2000 yılında R.Madrid, bir kez daha Şampiyonlar Ligi şampiyonu olduğunda yılın en iyi oyuncusu ne Roberto Carlos ne de Zidane seçildi. Nihayet, Şampiyonlar Ligi ödüllerini verenler, yıllardır Bernabeu’dan yükselen Arjantin çığlığına kayıtsız kalmadılar. Redondo, yılın oyuncusu ödülüne layık görülürken, çeyrek finalde Manchester United karşısında yaptığı asistle tüm dünyadaki futbol severlerin kalbinde asla silinmeyecek bir iz bırakmıştı. Her iki maçta da o zamanlar dünyanın en iyi defansif orta sahası olarak görülen Roy Keane’i adeta sahadan silen Redondo, oyunun rölantide olduğu anlarda birden sol kanattan Overmars’ı andıran bir hızla ileri çıktı. Sol açıkta karşısına çıkan Berg, o ana kadar sahanın en iyi oyuncularından biriydi ama Redondo, ona öyle bir çalım attı ki bir daha Berg’den haber bile alamadık! Redondo, Berg’i karşısına aldı ve bir anda sol ayak topuğu ile topa bilardo oynanan istekalarla bile verilemeyecek bir falso verdi, Berg yukarısı dahil her yerde topu ararken, saçlarını düzelten Redondo çizgiye inmiş, topu boş kaleye yuvarlayacak Raul’un önüne al da at dercesine bırakmıştı. Bir zamanlar Barçalıların yaptığı gibi, böylesine bir futbol güzelliği karşısında Old Trafford’u tıklım tıklım dolduran Manchester United taraftarları sadece ayağa kalkıp alkışlıyorlardı.



Ama daha sonradan Makelele gibi bir abideye bile aynı haksız muameleyi yapacak olan başkan Perez alkışlamıyor, birkaç hafta sonra ilk icraatı olarak “Defansif bir oyuncuyu İtalyanlara 18 Milyon Euro’ya sattım” diyerek kendince böbürleniyordu. Aynı günlerde binlerce Real Madrid’li, Bernabeu’nun çevresinde toplanıp başkanlığının henüz birinci ayındaki Perez’i istifaya davet etti. Kulübü basmakla ve Perez’in evini yakmakla tehdit eden taraftarlar, bir sabah gazeteyi açtıklarında Redondo’nun Milan formasıyla resmini gördüklerinde, Bernabeu’ya şu pankartı astılar: “Redondo’yu satan Real’i satar”

Redondo gibi 90 dakika boyunca her şeylerini ortaya koyan oyuncularla gelen başarılardan sonra Perez’in parasını aklamanın en kestirme yolu olarak kurduğu “Süper Yıldızlar Topluluğu” taşa vurdukça, taraftarlar sık sık Perez’i protesto etmek için 5 numaralı Redondo formalarını tribünlere astılar. Bu maçlardan biri de 2002-03 sezonu Şampiyonlar Ligi karşılaşmasında Redondo’nun Milan formasıyla, Bernabeu’ya döndüğü gündü. Milan’a gittikten sonra iki sezon boyunca sakatlığı yüzünden hiç forma giyemeyen Redondo, o gün kendisini daha İspanya’ya gelmeden önce futbola başladığı Argentinos Juniors’la sahaya çıktığı ilk günkü gibi hissediyordu: “Ayaklarım titriyordu, bayılacak gibi olmuştum. Ben artık Real Madrid’de oynamıyordum ama kafamı her kaldırdığımda tribünlerin her yerinde üstünde Redondo yazan 5 numaralı R.Madrid formasını görüyordum. Halbuki üstümde sakatlanmama rağmen benden asla umudu kesmeyen ve bir hayat borçlu olduğum Milan’ın forması vardı. Yine de ayağıma gelen bütün topları o gün rakibim olan bir zamanların en iyi arkadaşlarıma atmamak için kendimi zor tuttum. Biz zaten gruptan çıkmayı garantilemiştik, o yüzden onların kazanmasını istiyor ama bu yüzden kendimden utanıyordum”

Tüm bunları hisseden Ancelotti, Redondo’yu oyundan aldığında asıl kıyamet koptu. İlk kez rakip takımda oynayan bir futbolcu için bütün Bernabeu ayağa kalkmış, kendilerine maçı kazandırmışçasına alkışlıyordu. Real Madrid’i yavaş yavaş batıran Perez, Redondo’yu para için satmıştı. Ama Redondo, Milan’a para için gitmemişti. Redondo’nun değerlerinde para Perez için olduğu gibi ilk sırada olsaydı, Milan’da sakatlanıp iki sezon boyunca hiç forma giyemediğinde kendisine ödenen maaşı reddetmezdi. Redondo’nun bu önerisi karşısında Galliani çok şaşırmış, ne yapacağını bilememişti ama Redondo’nun ısrarları karşısında bu daha önce eşine rastlanmamış teklifi kabul etmek zorunda kaldı. Yine de Redondo’nun ısrarla geri vermek istediği araba ve evi geri almayı kabul etmedi. Bu eşsiz davranışı karşısında, iki yıl sonra sahalara döndükten sonra hemen sözleşmesi uzatılan ve maaşına zam yapılan Redondo, her ne kadar Real formasıyla özdeşleşse de Milan’ın da o büyük kalbinde bambaşka bir yeri oldu:
“Milan, çürük Redondo’yu baş tacı yapmıştı, tabii ki o hiç hak etmediğim parayı alamazdım, onlara hayat borçluydum. Komada yatarken, bir an bile gözünü kırpmadan bekleyen bir sevgili gibi Milan”​

Bir başka futbolcu olsa, iki yıl boyunca sahalardan uzak kalmasına sebep olacak ağırlıkta bir sakatlıktan sonra hiç düşünmeden futbolu bırakırdı. Ama doktorlara göre bir daha oynaması imkansızken Redondo’yu futbola döndüren de Milan’a karşı hissettiği vefa duygusuydu. Başka türlü bir insandı Redondo. Saha içinde nasılsa, saha dışında da öyleydi. Onun için hayatın her anı, Bernabeu kadar devasa bir futbol sahasıydı. Diğer önliberolar gibi kimseye arkadan tekme atmadı, aynı futbol çağındaki diğer meslektaşları için futbol ne pahasına olursa olsun bir kazanma endüstrisiyken, Redondo için bir sanat biçimiydi. Beckham’ın endüstriyel, kozmetik ve plastik güzelliği, Redondo’nun dünya güzeli yüzünden sol ayağına yansıyan kozmik güzelliğinin yanında beş para etmez. Barça’lılar bir daha asla bir Real’liyi bu kadar sevemezler. Redondo’dan başka hiç kimse yıllık 5 milyon Euro’luk maaşından ölse bile kolay kolay vazgeçemez.

2006’da düzenlenmesine maddi manevi büyük katkılar sağladığı Evsizler Dünya Kupası’nda Redondo’yu izlerken, sevgilim onu unutmamıştı: “Bu o çocuk değil mi, hani senin karşı takımında oynarken tekme attıklarında ayağa kalkıp kendi takımına kızdığın bebek yüzlü çocuk?” Evet, ta kendisi, Fernando Redondo, hayatını Galatasaray Lisesi futbol takımına adayan Göksel Hoca’nın “Kız olsaydı, hemen yarın evlenirdim” dediği bir zamanların futbol dünyasının en güzel yüzü, en güzel ruhu!
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Ryan Giggs



1 Eylül 1989… Alex Ferguson, Manchester United devrimini daha yeni başlatmış… Manchester şehri, Beatles’ın ilk albümünden beri gelmiş geçmiş en güzel ilk albüm olan Manchester’lı Stone Roses’ın grupla aynı adı taşıyan albümünün dünyayı kasıp kavurması ile gururlu, heyecanlı… Birkaç yıl içinde Manchester dünyanın müzik ve futbol kabesi olacakmış gibi harika kızıl bir rüzgar esiyor, hafif tebessüm eden Manchester Eylülü güneşine teğet geçip Old Trafford’un çimlerini tarıyor…

Birazdan başlayacak olan FA Cup Gençler maçını izlemeye gelen yüzler, o tarihin en efsanevi gecelerinden birini aydınlatan yıldızlardan bile daha parlak: Manchester United futbol devrimini yeni başlatmış olan Alex Ferguson, hemen yanında daha birkaç saat önce o zamana kadarki en pahalı savunma oyuncusu olarak Manchester United’a imza atan Gary Pallister ve Ferguson’un ısrarıyla birazdan seyretmeye başlayacakları 90’lı ve 2000’li yılların en güzel futbol filminin baş aktörünü uzun bir zaman kardeşi, oğlu gibi bağrına basacak kaptan Paul Ince…

Takımlar sahaya çıktığında Ferguson, her zamanki dobra dobralığı ile “İşte o, 11 numaralı kıvırcık saçlı, melez çocuk… 1-2 sene sonra onun yanında sizin ikinizin bile esamesi okunmayacak, gözünüzü kırpmadan seyredin…” dediğinde Pallister önce biraz şaşırır… Ama maç başladığında 11 numara daha ilk 10 dakikada öyle bir resital verir ki o anda Manchester tarihinde onla tek karşılaştırılabilecek olan şeyler George Best ve Stone Roses’ın “I am the Resurrection” 45’liğidir… Pallister, hemen Ince’in kulağına eğilir: “Bu 11 numara, bu sezon A takıma çıkacaksa ben hemen gidip antrenmanlara başlayayım, yoksa herkese madara olurum…”



Gecenin devamını şöyle anlatıyor Pallister:
“O çocuk daha 15 yaşındaymış ve hala okula gidiyormuş. Ama ben sahada 15 yaşında bir öğrenci değil, George Best’in reenkarnasyonunu, hatta ondan bile daha hızlı bir amok koşucusu görüyordum. İnanmayacaksınız ama top onun ayağına geldiğinde, gözlerim ayaklarını yakalayamıyordu, gidip yüzümü yıkadım geldim. Ve onun A takıma geleceği güne kadar her gün herkesin 2 katı antrenman yapmaya karar verdim. En azından benle aynı takımda oynayacaktı, bir de rakibi olmak vardı ki, son sezonumda Middlesbrough’da oynarken korktuğum başıma gelecekti!”​

Maçın bitiminde Ince sahaya indi ve o gün 4 gol atıp 3 asist yapan melez çocuğa sanki öz kardeşine sarılıyormuş gibi sarıldı. O andan itibaren Ferguson baba, Ince de büyük abiydi 11 numaralı kızıl fırtına için. Ne de olsa babası, büyük rugby yıldızı Danny Wilson’dan her ne kadar genetik olarak hızını, dengesini ve üstün yarı zenci fiziğini almış olsa da annesini aldattığı, onları bırakıp gittiği için ondan nefret ediyor, onun soyadını bile kullanmıyordu. Annesinin kızlık soyadını taşıyan Ryan Giggs, her ne kadar küçükken okulda ırkçı hakaretlere maruz kalsa da yarı zenci ve Gallerli olmaktan hayatı boyunca gurur duydu. O zamanlar etnik kökenlere bakılmaksızın İngiltere’de okula giden herkesin formasını giyebildiği Okullar İngiltere Milli Takımı’nın kaptanıydı. Bundan da gurur duyuyordu ama Alex Ferguson’un onu kendi öz evlatlarından ayırmadan en az onlar kadar sevmesi, adeta onu evlat edinmesi hayatındaki en büyük gurur kaynağıydı ve hayatı boyunca da onun sevgi ve saygısına layık olmak için mücadele edecekti.

7 yaşındayken babası Swinton’a transfer olunca, 29 Kasım 1973’te dünyaya gözlerini açtığı Galler’in başkenti Cardiff’ten Manchester’a taşınmışlardı. Her hafta babasının maçına gider, hatta annesini dövmediği zamanlar babasını çok severdi. Bir ara onun gibi Rugby’ci olmaya kadar verdi ama babası bir gece yine annesine vurunca ilk aşkı futbola kesin dönüş yaptı. Galler’de melez teni yüzünden ırkçı hakaretlere uğrayan Ryan Giggs, Manchester’a ilk geldiğinde de okulda Galli aksanı yüzünden alay konusu olmuş, sınıfta susmuş ama o çocuklara cevabını yeşil sahada vermiş, okul turnuvasındaki diğerlerinin oynadığından binlerce ışık yılı üstün futbolu ile hepsiyle çok daha fazla alay etmişti.



O maçlardan birinde Grosvenor İlkokulu’na giderken okula süt getiren bir sütçü, faturaları beklerken Giggs’i keşfeder. Bence en az Einstein kadar tarihi öneme sahip olan bu kâşif, aynı zamanda ek iş olarak sütçülük yapan Manchester City futbolcu izleme komitesinden Denis Schofield’den başkası değildir. Onu hemen tesislere getirir. İlk maçında takımı 9-1 yenilir ama Giggs maçın adamı seçilir. Manchester City yıldızlar takımı deneme maçında 6 gol birden atar ve takıma seçilen ilk oyuncu olur.

Yine de daha o zamanlardan kalbinde sadece Manchester United vardır, ilk antrenmanlarında Manchester United forması giydiği için Manchester City’li antrenörleri tarafından sert bir şekilde ikaz edilir ama o Manchester City formasının içine United’ın kızıl formasını giymeye devam eder. İflah olmaz bir Mark Hughes ve Bryan Robson hayranıdır. Bir kez Robson’dan imza alambilmek için tam 3 saat kuyruğa girip bekler.

O zamanlar Manchester City’nin pilot genç takımı olan Salford Boys formasını giyerken Manchester United’ı Giggs’in 3 gol, 1 asisti ile 4-3 yenerler. Maçın bitiminde Alex Ferguson hemen yanına gelir ve onu Manchester United’a davet eder. “Anneme sormam lazım” cevabı üzerine Ferguson ertesi gün Giggs’in evine gider. Bu pamuk yüzlü adama hemen güvenen anne Giggs, Ferguson’un Manchester United’ın büyük patronu olduğunu öğrendiğine “Çok teşekkür ederim, sayenizde bir mavi, bir kırmızı iki forma yıkamak zorunda kalmayacağım” der ve o esnada Bryan Robson posterlerini düzenleyen oğlunu yanına çağırarak, oğlunu pamuk yüzlü adama emanet eder.

1 Eylül 1989 tarihli resitalden tam 14 ay sonra, Stone Roses “Fool’s Gold” 45’liği ile tüm dünyada 1 numaraya yükseldiği anlarda, Ryan Giggs 17 yaşındayken profesyonel sözleşmeye imza atar. Sözleşme imzalandıktan hemen sonra Ferguson 2 yıl boyunca medya ile konuşmasını yasaklar. İlk antrenmanında Ferguson ona en büyük hediyesini verir ve pas çalışmasında ilahı Bryan Robson ile eşleştirir. İlk çift kale maçında, bu harika çocuğu daha 1 sene önce keşfeden Pallister bir katakulli yapıp onunla aynı takımda olur, onu tanımayan o zamanların en hızlı sağbeki Paul Parker ise doğduğuna pişman... Giggs’in o zamanki tek eksiği, kalenin dibinde olsa da Robson ile beraber diğer bir ilahı Mark Hughes’ü araması ve topu ona duyduğu korkunç saygı ve sevgiden dolayı kale yerine sürekli ona atmasıdır.

O yılların İngiltere Ligi’nin en iyi bek oyuncuları Paul Parker ve Denis Irwin bir gün soyunma odasında dertleşirken
“Bu çocuk neredeyse Best’ten bile daha iyi, hatta Cruyff bile onunla karşılaştırınca en fazla bizim kadar iyi dripling yapıyor”​
derler. O gün antrenmanı izlemeye gelenler arasında ilk defa kendisi ile karşılaştırılmaya cüret edilen Giggs’i görmeye George Best de gelmiştir:
“Bu çocuk cidden benden bile daha iyi gözüküyor”​
Yanındaki bir başka Manchester United efsanesi Bobby Charlton da Best’e katılır:
“George, bunun bir gün olabileceğine inanmazdım, kızma ama bu çocuk senden bile daha iyi…”​
Best son noktayı koyar:
“Beni boşver de bu çocuk senden bile daha çok oynar Manchester United’da; ayrıca hepimizden çok kupa kazanır, Ferguson büyük bir dahi…”




Aynı anlarda, İngiltere U-21 teknik direktörü Lawrie McMenemy, Alex Ferguson’u Giggs’in İngiltere Milli Takımı’nda oynaması için ikna etmeye çalışmaktadır. Ferguson’un cevabı kısa olduğu kadar fazlasıyla da manidardır: “Elimden gelse İskoçya için oynaması için çok şeyimi veririm ama o sadece Galler için oynamak istiyor, bunu birçok kez konuştuk”

Giggs’in hiçbir zaman Dünya Kupası’na katılamayacağını bile bile aldığı bu karar, aslında 90’lı ve 2000’li yıllarda sol açıksızlıktan kırılan, kıvranan ve bu yüzden asla finale kalamayan İngiltere Milli Takımı’na indirilen en büyük darbe olacaktır. Uzun yıllar, her elenişten sonra pub’larda “Neden şampiyon olamıyoruz?” sorusunun cevabı son derece nettir: “Giggs olsaydı, bizi kimse tutamazdı!”

Manchester United forması ile çıktığı ilk maçtan itibaren de kimse onu tutamaz. 2 Mart 1992’de sakatlanan Denis Irwin’in yerine ilk kez Manchester United forması ile sahaya adımını attığında Irwin rakip Everton’ın sağbeki Ablett’a “İşte şimdi, sonun geldi!” der. İlk 11’de sahaya çıktığı ilk maçında ise karşısında bir zamanlar içine giydiği Manchester United formasının üstüne giydiği Manchester City vardır. 1-0 biten en az Galatasaray-Fenerbahçe derbisi kadar hayat memat meselesi maçın tek golünü atar. Nisan 1992’de Manchester United forması ile ilk kupasını kazanırken yine 1-0 biten maçın McClair’in attığı tek golünün asistini tabii ki Giggs yapar.



1992-93 sezonu başladığında, sadece Stone Roses değil, diğer Manchester’lı gruplar ki –hepsi fanatik United’lı ve daha da fanatik Giggs’çidir- Happy Mondays, Inspiral Carpets, 808 State ve New Order tüm dünyaya Madchester devrimini yaşatmaktadırlar. Her yerde sadece onların çaldıkları Rave partileri vardır. Aynı sezon Manchester’da sanayi devriminden beri en büyük devrim olan “Ferguson devrimi” de gerçekleşecektir. Lee Sharpe gibi büyük bir yıldızı keserek sol açığı tekeline alan Giggs, bu devrimin Gavroche’udur… Ama ne Gavroche, ne çocuk! Böylesine ele avuca sığmaz, cin gibi bir çocuğun yanında Tom Sawyer’ların, Huckleberry Finn’lerin, Gavroche’ların bile esamesi okunmaz: O sezon abisi yaşındaki Cantona ile saha içinde geliştirdiği telepatik ilişki, daha önce hiçbir futbol ikilisi ile değil daha çok Beatles’taki Lennon-McCartney, Rolling Stones’taki Keith Richards-Mick Jagger, Stone Roses’taki John Squire-Ian Brown ilişkileri ile karşılaştırılabilir. Top Giggs’in ayağına geldiğinde öyle bir elektrik hasıl olur ki Old Trafford’da ya da dünyanın herhangi yerindeki bir statta, kimse ne aklıyla ne de gözleriyle kavrayamaz sadece inanmakla yetinir. O sezon boyunca Manchester United o kadar kolay ve rahat goller atar ki, İngiltere Ligi’nde birçok maçta Giggs’i durdurmak için birçok takım sahaya iki sağbekle çıkar. Ama Best’ten bile daha hızlı, Cruyff’tan bile daha hareketli bu ele avuca sığmaz çocuk daha öncekilerden çok farklıdır. Sol kanadı boş gördüğünde kendi cezaalanından rakip ceza alanına kadar herkesi ipe dizer, kanat tıkalı olduğunda içeri doğru kateder, sürekli alan değiştiren Cantona ve Hughes’ün arasına karışarak jenerik gollere imza atar. Bir maçta bu kırmızı şeytan üçgeninin içine düşen o yılların en usta savunmacısı Colin Hendry şöyle anlatıyor: “Top Giggs’e geldiğinde tek çarem yere yatıp ona dalmaktı ama top ayağına o kadar yakışıyordu ki… Top ayağındayken bu kadar güzel gözüken kimseyi görmedim… Ona kıyamadım… 4 tane yedik ama olsun, saha içinde madara olurken bile onu izlemek büyük zevkti. Herkes onu izlemek için dünya kadar para ödüyordu, bense üstüne para alıyordum bir de…” O maçta bir Manchester United golünde üst üste Cantona, Giggs ve Hughes’ün ceza alanındaki topuk paslarını yine topuğu ile Sharpe tamamlayacak, bu gol uzun yıllar TRT’deki “Avrupa’dan Futbol” programının değişilmez jeneriği olacaktı.

O zamanlar Madchester’ın, Stone Roses’ların, New Order’ların öncüsü olan müzik tarihinin gelmiş geçmiş en efsane şarkılarından biri olan Joy Division’ın “Love will tear us apart” Old Trafford ahalisi tarafından Giggs’e uyarlanır: “Giggs will tear you again – Giggs yine sizi ortadan ikiye ayırıcak” Sol kanatta top ayağına geldiğinde ise tüm Old Trafford Robin Hood türküsünü Giggs’e uyarlanmış aranjmanını dört bir ağızdan haykırır: “Ryan Giggs, kanattan gidiyor, her şeyi yapabilir, siz sadece seyredersiniz, bizim gibi…”



1994 yılında BBC’nin yaptığı habere göre Ryan Giggs, Ada’da en çok imzası alınan insandır. Bir zamanlar Bryan Robson’dan imza almak için saatlerce kuyruğa giren melez çocuktan imza almak için milyonlarca insan sıradadır. Daha 17 yaşındayken Galler Milli Takımı’nın formasını giyen en genç futbolcu olan Giggs, milli forma ile kendi ülkesinde oynadığı ilk maçta ilk golünü Belçika’ya atmış, henüz 20 yaşındayken Best ve Cantona’dan sonra gelmiş geçmiş en büyük Manchester United’lı futbolcu seçilmiştir. İlk kez üst üste 2 yıl, Sezonun En İyi Genç Oyuncusu ödülünü alan ilk futbolcu olduğunda günde tam 4000 mektup almaktadır. 14 Şubat 1994’te Sevgililer Günü’nde tam 6000 aşk mektubu alır.

O yıl en çok satan dergilerin tümünün kapağında onun resmi vardır. Tüm gazeteler onun posterini vererek tirajını arttırmaya çalışır. Beckham o zamanlar Preston North End’de kiralık oynamaktadır, adını Victoria başta olmak üzere kimse duymamaktadır. Giggs, George Best’leştirilmeye çalışılırken onun imdadına önce manevi babası Ferguson sonra da nihayet A takıma alınan Beckham yetişir. Bu arada Dani Behr, Davinia Taylor gibi dışı harika içi bomboş insan taklitleri ile ilişkiye girmiştir. Ünlü şarkıcılar ve futbolcularla ilişkiye girerek ceplerini dolduran bu iki erkek avcısından Ferguson’un araya girmesi ile kısa zamanda kurtulmayı başaran Giggs, kaldığı yerden devam edecektir.

En azından güzel yüzü, harika fiziği ve saha içindeki eşsiz yeteneği ile hooliganizm damgasından kendisini kurtarmaya çalışan İngiltere Ligi’nin bugünlere gelmesinde önemli bir rol oynayacaktı. İkinci sınıf erkek avcılarından yakasını kurtardıktan sonra daha çok hayır işlerine kendisini adaması Giggs efsanesini daha da fazla büyüdü. Kendisi de melez olduğu için futbola musallat olan ırkçılık belasına karşı herkesten daha da duyarlı olan Giggs, bir maçta manevi abisi Ince’e iğrenç tezahüratlar yapılınca attığı golü ona adar, golden sonra formasını açtığında, içinden Ince’in forması çıkar. UNICEF’in “Dünyayı Mayınlardan Temizleyelim” kampanyası için çektiği tanıtım filminde başroldedir: “Bacaklarım olmasa ben bir hiçim. Ama ne yazık ki her yıl binlerce çocuk, mayınlar yüzünden bacaklarını kaybediyor”

O en zarif, en ince ve en hızlı bacaklar sanki o bacaklarını kaybeden çocuklar için de birkaç kişilik oynuyormuşçasına bizlere her sezon birbirinden jenerik goller hediye eder: Her sezon yılın en iyi 10 golüne en az 2 golü girerken, 1993’te QPR’a, 1994’te Tottenham’a, 1995’te Everton’a, 1996’da Coventry’ye attığı gollerden daha güzel bir gol olabilir mi diye düşünürdük. Ama 1999 FA Cup Finali’nin uzatmalarında o zamanların tartışmasız en iyi savunması Arsenal karşısında kendi sahasından aldığı topla Adams ve Keown’u geçerek öyle bir gole imza attı ki, hala o gün o sahada nasıl olur da o kadar yorgunken o golü attığı üzerine tartışıyoruz. Belki de o gol yüzünden İngiltere FA Cup Finali artık tek maç üzerinden yapılıyor ve ilk maç berabere bitince ikinci maç oynanmıyor. O gün bu kadar büyük bir Giggs hayranı olan ben bile Tony Adams gibi bir ustanın düştüğü içler acısı duruma derinden üzülmüştüm.

1999 yılı aslında bir nevi Giggs yılıydı. Manchester United, Premier Lig, FA Cup ve Şampiyonlar Ligi’nde şampiyon olup 3’leme yaparken, FA Cup’ı getiren efsanevi golün altına imzasını atan Giggs, Şampiyonlar Ligi Finali’nde de maçı döndüren Sherigham’ın golünün asistini yapıyordu. Üstelik 90 dakika boyunca alışık olduğı sol kanatta değil, takımdaki eksiklerden dolayı sağ kanatta oynamış ama bize yine de hayatımız boyunca unutamayacağımız bir gece yaşatmıştı. Zaten o geceki finale Juventus maçının son dakikasında attığı golle takımını finale taşımış, Palmeiras ile oynanan Kıtalararası Kupa’da da Brezilyalılara karşı yaptığı Galler sambası ile de Maçın Futbolcusu seçilmişti.

Denis Irwin Manchester United’dan ayrıldığında takımın en tecrübeli oyuncusuydu ve hala 29 yaşındaydı. Bryan Robson, Steve Bruce, Mark Hughes, Gary Pallister, Beckham, Stam, Schmeicel, Keane gibi efsanevi yıldızlarla aynı takımda oynamış, şimdi de Rooney, Ronaldo gibi yıldızlara abilik yapacaktı. Newcastle, en yakın arkadaşlarından Butt’ı transfer ettikten sonra rekor ücretle onu da renklerine katmak istemiş ama ne Ferguson ne de Giggs bu teklif üzerine bir an bile düşünmemişti. Onun için sadece Manchester United vardı ve sadece Manchester United olacaktı. George Best haklı çıkmıştı: Bu satırlar yazıldığında Giggs, Charlton’dan sonra 146 gol attığı 716 maçla Manchester United tarihinin en çok forma giyen oyuncusu, üstelik 30 yaşın üstündeki oyuncularla sadece 1 yıllık sözleşme uzatan Kırmızı Şeytanlar’la sözleşmesi istisnai bir şekilde 2008’e kadar uzatıldı. Büyük ihtimalle Giggs, Charlton’ın rekorunu kıracak. Ama sahi, 9 Lig, 4 FA Cup, 2 Lig Kupası, 1 Şampiyonlar Ligi olmak üzere toplam 16 şampiyonluk rekorunu bir gün birileri kırabilecek mi? Çok çok zor, eğer Best 3. kez reenkarne olup, bir sütçü alması gereken faturalarını beklerken onu fark etmezse, bunun gerçekleşmesi bir daha Cantona gibisinin gelmesi kadar zor.



Futbolda rekor ve Giggs sanki eş anlamlılar. İngiltere Ligi’nde 9 kez ile en çok şampiyon olan futbolcu tabii ki Ryan Giggs. Premier Lig tarihinin sürekli forvet olarak oynamamasına rağmen tüm zamanların en çok gol atıp santrafor oynamayan tek oyuncusu da Giggs; 1995 Kasımı’nda Southampton maçının 15. saniyesinde attığı harika golle Manchester United tarihinin en hızlı golünü atan oyuncusu da Ryan Giggs. Diğer bir Galler futbol efsanesi Gary Speed’le beraber Premiership başladığından beri her sezon gol atmış olan iki oyuncudan bir tanesi de Ryan Giggs. Şampiyonlar Ligi’nde 12 sezon üst üste gol atan tek oyuncu da ne Ronaldo, ne Romario, ne de Stoichkov, Ryan Giggs’in ta kendisi…

Yine de bütün bu istatistikler, sayılar, rekorlar Giggs gerçeğinin yanında pek de fazla bir şey ifade etmiyor. Her şeye rağmen ısrarla ve gururla “mağrur” İngiltere yerine “mağdur” Galler’in formasını 16 yıl boyunca giymesi başlı başına çok büyük bir fenomen. Roy Keane’in aslen Senegalli olan Patrick Vieria ile kavgasının sebebi de bu olay. Kariyerinin ilk yıllarında ısrarla George Best’leştirilmeye hatta David Beckham’dan önce Backham’laştırılmaya çalışılan bu efsane sol ayağın, endüstriyel futbolun tüm iki yüzlü nimetlerini elinin tersiyle iterek, hayatı boyunca sadece Manchester United’da forma giymiş olması, çıktığı tüm sponsorluk reklamlarının gelirlerinin büyük bir kısmını UNICEF’in anti-mayın kampanyasına ayırması, 2006 yılında Galler forması ile çıktığı maçta Brezilya karşısında 33 yaşında sahanın en iyisi olurken, Dunga tarafından “Bugün o Ronaldinho ve Kaka’dan bile iyiydi” övgüsüne karşı “O Dunga’nın güzelliği, iyiliği, ben bugün sadece melez kökenlerime ve Galler’e layık olmak için” oynadım açıklaması, Ada’nın en güzel kadınları peşindeyken çok sevdiği sevgilisi Stacey’den iki çocuğu olması ve daha bu satırlara sığmayacak, her anı başlı başına incelik ve yaşama sanatıyla dolu olan her şeyiyle Ryan Giggs gibisi daha önce olmadı, bundan sonra da olmayacak gibi…



Tüm bunların üzerine otobiyografisinde “Ben özel olarak hiçbir şey yapmadım. Neysem oyum ve neysem o olarak kalacağım. Sadece Manchester United ve Ferguson’a layık olmaya çalıştım. Hepsi bu.” demesi başlı başına izlediğimiz en güzel filmlerden birisi değil mi? Umarım, bu satırları yazarken, biz sana layık olmuşuzdur. Bir gün futbolu bırakacağın düşüncesi bile beni o kadar üzüyor ki, oturup çocuklar gibi ağlamak geçiyor içimden.
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Claudio Taffarel



Tek bir sorum hakkım vardı o kısacık anda… Koluna dokundum hafifçe, bana baktı yanında beraber futbol oynadıkları küçük oğlundan bile daha muzip gözlerle… “Sor bakalım genç!” dedi. “Neden diğer kalecilerin aksine penaltılarda tek elinle en köşeye kadar uzanıyorsun, diğer elini hiç kullanmadan?” dedim. Topu uzaklara, havalara dikti; sonra oğluna “Hadi bakalım dripling çalış, bütün ağaçlar rakibin, bak o en büyük olan Bülent tamam mı? Hepsini geç ve sonra bizim yanımıza gel… Maracana’da, Sami Yen’de oynar gibi… Hadi göreyim seni…” dedi ve yanıma oturdu:

“Bak şimdi, kalecilerin aşil tendonu, penaltılardır. Dünyanın en iyi kalecileri Lev Yaşin, Meier, Fillol bile kendilerini dünyanın en zavallı insanı gibi hissederler rakip penaltı için topun başına gelirken… Eskiden, futbolcular penaltıları kalenin ortasına vururlardı. Çünkü kaleciler daha topa vurulmadan bir köşeye doğru Allah ne verdiyse atlarlardı. Şansları yarı yarıyaydı. Şansı tutan kahraman, tutmayan ters köşeye yatan aptal olurdu. Sonradan penaltı atışlarının önemi artınca kalecilere penaltı çalıştırılmaya başlandı, büyük turnuvalardan önce. Uzun süre çalıştım ve oyuncuların %90’ının penaltıları yerden köşeye attıklarını tespit ettim. Ben aslında çok yetenekli bir kaleci değilim ama çok çalışıyorum. Penaltılarda da yaptığım çalışmalar sonucu öyle atlamaya karar verdim”

O sırada, çocuk geri geldi… Ne kadar da babasına benziyordu, cin gibi gözleri ve ele avuca sığmaz elleriyle… Sürekli babasının şortunu çekiştiriyordu… Taffarel, “Biz gidiyoruz, çalışmamız lazım” dedi ve hızla gözden kayboldu… Tamamen büyük bir tesadüfün eseri olarak oradaydım… Motorum bozulmuştu, iyi ki de bozulmuştu… Çok güzel bir tesadüftü… Onu orada görmek, hatta onunla konuşmak, saha içindeki gibi dünyalar iyisi bir adam olduğunu yakından görmek… Bütün tesadüfler gibi güzeldi…



Ama Taffarel’in başarısı kısacık konuşmamızda da altını çizdiği gibi hiç mi hiç tesadüf değil… Efsanevi kaleci antrenörü Datcu, Taffarel için “Onun kadar çalışan bir kaleci daha görmedim” diyor… Maradona ise Taffarel’in kaleciler bazında tarihsel önemini belirtmek için “1982 ve 1986’daki Brezilya takımı, 1994’te Dünya Şampiyonu olan takıma 5 çekerdi, 5! Tabii eğer Taffarel 80’lerde Brezilya’nın kalesini korusaydı, her maçta herkese 5 çekerlerdi o ayrı…” diye yazıyor…

Bence de Maradona yerden göğe kadar haklı… Çünkü biz Türkiye’nin İngiltere’den 8 yediği yıllarda Dünya Kupaları’nda kendi milli takımımız gibi desteklediğimiz Brezilya, hiçbir şeyden çekmemişti, kalecilerden çektiği kadar… 1982’de adını bile hatırlamak istemediğim eldivenli felaket ve daha sonradan Türkiye’ye Malatya’ya transfer olan Carlos, sadece sahada en kötü futbol oynayan oyuncular olduğu için mahalle maçında kaleye atılmış kabiliyetsiz çocuklar gibilerdi.

1966 yılında Cláudio André Mergen Taffarel adıyla doğan, Taffarel, diğer Brezilyalı çocuklar gibi o anda forma giyenler arasında en kabiliyetsizi olduğu için kaleci eldivenlerine mahkum olmamıştı. Onunkisi pekâlâ bilinçli bir tercihti… İstese, savunma ya da orta sahada da oynayıp yine milli takıma seçilebilirdi. Ama yıllardır kaleci kabızlığı yaşanan bu dünyanın en büyük futbolcu fabrikasında iyi bir kaleci demek, bulunmayan Hint kumaşı demekti.



Aslen Alman ve İtalyan melezi olan Taffarel, kaleci olmaya karar verdiğinde diğer futbolcularla çift kale antrenmanı yaparken orta saha ve savunmada oynamaya devam etti. Bunun sebebi, ona göre bir kaleciyi vazgeçilmez yapacak en önemli özelliğinin oyunu okuma kapasitesi olduğuna inanmasıydı. “Bir kaleci nasıl olmalı?”nın tarifi yapılırken Taffarel’i tarif ediyoruz aslında: Her şeyden önce sahanın en soğukkanlı, en dengeli oyuncusu; aynı zamanda takımın gizli oyun kurucusu ve maçın kaderini belirleyecek anlarda minimum hata ile oynaması gereken en önemli oyuncu…

Oynadığı tüm takımlarda bu modern kaleci tarifinin olmazsa olmaz özelliklerini sahaya yansıtırken, üst üste 3 Dünya Kupası’nda Brezilya’nın banko kalecisi olmuş, 1994’te 24 yıl sonra gelen şampiyonluğun en büyük mimarlarından birisi olmuştu. Brezilya Milli Takımı tarihinin 2. en çok milli olan kalecisi ilk olaran Taffarel hayatımıza 1990 Dünya Kupası’nda girdi. Dünyanın gelmiş geçmiş en futbol fakiri olan kupasında Brezilya, savunma ağırlıklı bir oyun sergileyerek herkesi hüsrana uğratırken Careca ve Rai ile beraber takımın en çok göze hitap eden oyuncusuydu. Geriden eliyle oyun kurması, sürekli geriye yaslanan, Brezilya forması giymiş ama İtalya gibi oynamaya çalışan takımın geriden oyunu sabırla kuran beyniydi. Bir anlık Maradona-Caniggia mucizesi sonucu 2. turda Arjantin’e elendiklerinde Brezilya basını kupanın onlar açısından tek olumlu yönünün nihayet bir kaleciye sahip oldukları olduğunu yazmışlar, tarihinin en kötü Brezilyası’nın tek kazancı olarak onu övmüşlerdi.



1994 Dünya Kupası’na kadar bu övgülere layık olmak için kendisini daha da fazla geliştiren Taffarel, ilk tur grubunda sadece bir gol yemiş, finale kadar da kalesinde sadece 2 gol daha görmüştü. Dünya Kupaları’nın penaltılar sonucu şampiyonu belirlediği tek finalinde İtalya karşısında, sahanın tartışmasız yıldızıydı. Baggio, Baresi gibi penaltı ustaları Taffarel’in karşısında topu avuta yollamışlar, penaltı ustası Massaro’nun vuruşu ise yazının başında bana anlattığı gibi plonjon yapan Taffarel’in elinde eriyip gitmişti.

Daha sonra 1998 Dünya Kupası’nda Fransa’da yarı final karşılaşmasında Hollanda’nın en önemi penaltı ustası Cocu’nun atışını yine aynı şekilde kurtarmış, takımını finale taşımıştı. 1989 ve 1997’deki Copa America şampiyonluklarında da yine başroldeydi. Pele’nin belirlediği Gelmiş Geçmiş En İyi 125 futbolcu listesindeki 9 kaleciden birisi olan ve o 9 kaleci arasındaki tek Brezilyalı olan Taffarel ile olan asıl büyük aşkımız ise onun 1998’de Galatasaray’a transfer olmasıyla başladı. Daha önce 1984-90 yılları arasında Internacional, 1990-93 yılları arasında Parma, 1993-94 yılları arasında Reggiana, 1994-97 yılları arasında Atlético Mineiro formaları ile başarılı bir kulüp kariyerinin altına imza attıktan sonra Türkiye’yi seçmesi birçok futbol otoritesini şaşırtmıştı. Ama kaleciliğin ne kadar nankör bir meslek olduğunu onun kadar bilen çok az insan olduğu için o bu tercihi fazlasıyla isteyerek ve bilinçli bir şekilde yapmıştı.



Çok güzeldi Taffarel’in Türkiye macerası, 2001 yılına kadar formasını giydiği Galatasaray ile çok büyük başarıların altına imza attı. O olmasa Galatasaray UEFA Kupası’nı kazanabilir miydi? Hagi’ye rağmen kazanamazdı çünkü o yıl en az Cruyff’lu Barça, Dalglish’li Liverpool gibi kaleden en ileri uca kadar mükemmel bir orkestra gibi futbol icra eden Galatasaray’ın en arkadaki oyun kurucusuydu, en kritik anların en soğukkanlı adamıydı. O en zor pozisyonda bile çok rahat kurtarışlar yaptığı için “Panter Kaleci”, “maçı kurtaran adam” olarak pek anılmadı çünkü biz ona hemen alışmıştık. O mesela en efsane kalecilerden Meier, Dassaev ya da Bonner gibi direkler arasında kanatlanmış panterler gibi uçmazdı. Neredeyse bütün şutlar kucağına gelir, en sert toplar bile ellerinin arasında erir giderdi. Topun gideceği yeri sanki direklere konan melekler sürekli kulaklarına fısıldıyormuş gibi hep doğru tahmin eder, her zaman üç direk arasında olunabilecek en doğru zamanda en doğru yerde olurdu. Her degajı bir asist ya da ölümcül bir kontratak başlangıcı niteliğindeydi. Top tekniği, beraber oynadığı savunma oyuncularının Popescu hariç hepsinden çok çok daha iyiydi. O harika teknikle pekala Türkiye’de ya da dünyada birçok takımda orta saha oyuncusu olarak da oynayabilirdi. Galatasaray’a gelmeden önce 3 yabancı sınırlaması yüzünden İtalya’da kadroya giremediği dönemlerde Rahipler Ligi’nde santrafor olarak gol kralı olmuş, Galatasaray antrenmanlarında attığı jenerik gollerle akşam spor haberlerinin en önemli malzemesi olmuştu.

Bir Adanaspor maçında Okan Buruk’a yaptığı mükemmel asisti bir de Hagi yapabilirdi sadece… Her şey bir yana saha içinde o gelmiş geçmiş en güzel Galatasaray takımının Hagi ile birlikte en büyük orkestra şefiydi. Aslında en zayıf yönü yan toplarıydı ama savunmasını öyle bir yerleştiriyor ve öylesine ustalıkla yer tutuyordu ki sanki bütün toplar rakip takımın santraforuymuş gibi ona geliyordu. UEFA Finali’nde Maçın Adamı seçilecek, daha önce Dünya Kupası’nı kazanmış olmasına rağmen en çok sevinen oyuncu olacaktı. Çünkü her daim içindeki hiç yaşlanmayan çocuk sürekli gözlerinde, sözlerinde pırıl pırıl parlıyor, en başta Galatasaraylılar olmak üzere hemen herkese yaşama sevinci aşılıyordu.



Çok sevdiği iki çocuğunun yanı sıra 40 kadar çocuğu da evlatlık edinen bu çocuk yürekli adam, Florya’ya bisikleti ile herkesten önce geliyor, UEFA’yı kazanıp şampiyonluğu garantiledikleri dönemlerde bile herkesten çok çalışıyor, yine bisikleti ile en son evine dönen oyuncu o oluyordu. Buralardan ayrılana kadar ne kaleci ne de insani refleksleri bir nebze olsun zayıflamadı. Kendisine verilen tüm riskli geri paslarda bir an bile telaşa kapılmadı, en zor durumda bile harika bir ayak içi ile rakip ceza alanının önündeymiş gibi atılabilecek en stil pasla oyunu baştan kurdu. Galatasaray’da kurduğu ilişkilerde de en az oyun kurmasındaki kadar zarif ve ustaydı. 100. yıl maçı için geç saatlerde geldiği otelde “Oyuncular dinlensin, ben rahatsız etmeyeyim” diyerek iki çocuğu ile beraber yandaki 2 yıldızlı otelde kalmayı tercih etti. Onun için yıldız olmak, çok fazla bir şey ifade etmiyordu. Bir gün televizyonda söyledikleri kariyer hırsı ile hayatlarını mahveden milyonlara ders olacak nitelikteydi: “İyi bir futbolcu muyum? Bilmiyorum, çok da önemsemiyorum… Ama iyi bir insan olarak hatırlanmayı tercih ederim”



Tabii ki öyle hatırlayacaktık onu, onun istediği gibi, gördüğümüz en zarif gönüllü insan olarak… Ondan başka kim 1994’te Dünya Şampiyonu olduktan sonra profesyonel futbola ara verir, kimsesiz çocuklara karşılıksız futbol dersi verirdi ki başka? Bizler “Kalede Taffarel var, gerisi önemli değil” diyip saha içiyle yetinirken o topları kurtarmaktansa dünyayı kurtarmanın çok daha önemli olduğunu gösteriyordu bize… Brezilya’da Milli Kahraman olan tek kaleciydi, İtalya Serie A’da forma giyen ilk yabancı kaleciydi. UEFA Finali’nde Henry’nin kurtarılması imkânsız kafasını kurtardıktan sonra sadece “Tanrı’nın eli” demişti. 1985 Ümit Milli Takımlar Güney Amerika Şampiyonluğu, 1985 Ümit Milli Takımlar Dünya Şampiyonluğu, 1987’de Pan Amerikan Oyunları’nda altın madalya, 1988 Seul Olimpiyatları’nda gümüş madalya, 1989 Amerika Kupası Şampiyonluğu, 1992 İtalya Kupası Şampiyonluğu, 1993 Avrupa Kupa Galipleri Kupası Şampiyonluğu, 1994 Dünya Kupası Şampiyonluğu, 1995 Amerika Kupası İkinciliği, 1997 Amerika Kupası Şampiyonluğu, 1997 Conmebol Şampiyonluğu, 1998 Dünya Kupası İkinciliği, 1999 ve 2000 Türkiye Ligi Şampiyonluğu, 2000 Türkiye Kupası Şampiyonluğu’nu, dünyaları kazanmıştı. Ama onun için Galatasaray ile Maçın Adamı seçildiği 2000 Uefa Kupası Şampiyonluğu’nun kelimelerin ötesinde apayrı bir anlamı vardı. “Hayatımın en güzel gecesiydi. Bu dünyaya sağlıklı bir şekilde gelmiş, tek aşkımla evlenmiş, iki çocuk babası olmuştum – bir de Galatasaray ile UEFA Şampiyonu…” demişti, üstelik de bizdeki reyting saplantılı aptal kutusundaki kanallardan birine değil, hayatını anlattığı Brezilalı papaza…

Galatasaray’dan sonra ikinci kez formasını giydiği Parma’da oynarken, Empoli’den iyi bir teklif almıştı. Empoli’ye giderken yolsa arabası bozulmuş ve kendi başına tamir etmeye uğraşırken uzun uzadıya düşünmüştü: “Artık bırakmalı mıyım? Arabanın bozulması bir işaret olabilir mi?” Arabasını tamir ettirdi ama görüşmeye gitmedi, dönüşte Parma’da manastırın hemen yanında bir restoran açtı, peynirleri İstanbul’dan getirtti. İstanbul’u, Galatasaray’ı hiç unutmadı; çocuklarını anadili Türkçe olan bir okula vermiş, Alman-İtalyan kökenleri ve Brezilyalı kimliğinin üstüne bir de Türkiyeliliği eklemişti. En iyi telaffuz ettiği kelime hep “Çok güzel, çok güzel” oldu… Asıl bizim için o çok güzeldi, her şey onun “çok güzelliği”ydi…

Duyuyor musunuz? Yine çok uzaklardan eliyle topu, bize doğru atıyor… Acele edip yakalamamız gerek… Sadece bir futbol topu değil Taffarel’in buralara kadar gönderdiği o meşin yuvarlak… İçinde insanlığın, insancıllığın yüz akı saklı… Tüm sınırların, dinlerin, cinslerin, fikirlerin ötesinde çok çok sıcak bir yüz… Çocuklar gibi muzip gözlerde hiç batmayacakmış gibi ışıldayan bir Nisan güneşi, üzerinde Taffarel yazıyor… Kaderin bu topraklara en güzel, en ebedi hediyelerinden birisi… Düzeltip ona geri yolluyoruz, çünkü en çok onun eline yakışıyor kurtarmak…
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Pascal Nouma



Pascal Nouma’nın her anı bir festival, her hareketi gökkuşağının başka bir büyülü rengiydi. Onu yaratan Tanrı’nın gerçeküstücülüğü keşfettiği o delilik ile dahiliğin düşman ikizler kesildiği anlarda, Nouma isimli gökkuşağının tüm renkleri iç içe geçtiğinde, siyah-beyaz’ın en güzel hali olan sonsuz bir tayf bahşedildi bizlere… Onu İnönü’de, sokakta ya da televizyonda her gördüğümüz an en iyi arkadaşımızı, rahmetli babamızı görmüş gibi hissettik hep… Pascal Nouma, bizim tribünden, bizim mahalleden, bizim ailedendi… O “biz”dik, hepimiz Zenci’ydik

Futbolcuların, parası olanların elinde kölece yaşatıldığı, birer otomatik portakala dönüştürüldükleri sanal bir cennette, her kahraman gibi “psikopat” olarak addedildi. Leeds maçında dünyanın en tiksinç ırkçılarından Faşist Cephe üyesi Danny Mills’e attığı Osmanlı tokadının ya da kazanmak için her yolu mübah sayan yerel Materazzi taklidi Gençlerbirliğili Tomas’a attığı kafanın Zidane’ın insan müsveddesi Materazzi’ye attığı kafadan ne farkı var Allah aşkına? O en doğal insani tepkinin, olabilecek en çılgınca dışavurulduğu andaki psikoloji ile Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’un tefeci kadını öldürdüğü andaki psikolojisinin birbirlerine olan ikiz kardeşler misali benzerliği, tam da 21. Yüzyılın şizoid insanı değil mi?




Hem de ta kendisi… Baudelaire’in çok önceden müjdelediği gibi “bir can sıkıntısı çölündeki dehşet vahası” Pascal Nouma… Asiliğin, asaletin ta kendisi olduğunu, yeşil sahalarda en yüksek sesle haykıran katıksız hayata susamışlığın ta kendisi! O Osmanlı tokadı ve Abdülcanbaz kafasından sonra “kötü adam”, “psikopat” dediler. Evet, “kötü adam”dı çünkü “kötü adam” zencilerin argosunda beyazlara isyan ederek, zencilerin sonsuz saygısını kazanan adam demekti zaten. Baba Hakkı’dan beri kim bu kadar sevildi, kim bu kadar sayıldı Beşiktaş mitolojisinde? Pascal Nouma! Çünkü Pascal Nouma, yıllardır üst üste gelen saha içi ve masa başındaki yenilgilere, ezilmişliğe, haksızlığa atılan en güzel, en siyah-beyaz tokattı. Nouma, İnönü’ye adımını her attığında o ve onu sevenler o anda kendilerini dünyadaki tüm dağları devirecek kadar güçlü hissettiler.

“Psikopat” dediler ona… Bizzat kendisi de Beşiktaş’la olan sonsuz aşkının ikinci cildine başlarken “Beşiktaş taraftarını çok özledim, onları çok seviyorum… Onlar da benim gibi psikopat, sadece onlara layık olmaya çalışacağım” demişti. Biz de “onun gibi psikopat”tık, doğru. Beyaz Zenci'de ne demişti Norman Mailer:
“Modern çağda psikopat diye nitelenen kişi, hakiki anlamda özgür olan insandır sadece”​
Başta parasından başka hiçbir özelliği olmayan plastik başkanlar ve hakem eskisi televizyon yıldızları olmak üzere tüm maskeli balocuların anti-tezidir Pascal Nouma. Ve biz onu bu kadar sevip, diğerlerinden bu kadar nefret ettiysek, biz Türkler olarak Avrupa’nın zencileri olduğumuz içindir her şeyden önce. Türkiye tarihinde, ülkemize gelen Avrupa Birliği vatandaşlarından sadece Pascal Nouma, “Ben Türküm” diyerek pasaport gişesinde sefil kuyrukların olduğu Türk Vatandaşları Gişesi’nden giriş yapmıştır. Çünkü bizzat Beşiktaş ile Leeds deplasmanına gittiğinde görmüştür, Türklere nasıl da zenci muamelesi yapıldığını… O da her zoraki göçmen zenci gibi, sadece çok iyi futbol oynadığı için asla kendisine bahşedilen pasaportunda yazan ülkeye kendisini ait hissetmemiştir. Havalimanına iner inmez İstanbul toprağını öptüğü 2005’te, Cezayirliler Paris’in gettolarını yaktığında ne demişti bize: “O mahallelerde ya Zidane olursunuz ya da arabaları yakarsınız. Ben de insanların kümesteki hayvanlar gibi yaşadığı o mahallelerde yaşarken o arabalardan yakmıştım”



Yaptığı en büyük “psikopatlık” olarak nitelenen ve kendisini ait hissettiği yerden kovulmasına sebep olan elini şortuna sokma olayında da herhangi bir Türk’ten farklı davranmamıştı ki! Biz Türkler, sokakta, evde, kahvede, her yerde tombala çekmiyor muyuz? O da öyle demişti zaten: “Sokakta herkesin yaptığı bir hareketi yaptım” Sadece kendisini kovma cüretini gösteren maskeli balocular, yani tüm aşağılık kompleksleriyle davrananlar dışarıda yapmaz o hareketi – yatak odalarında çocuğu yaşındaki kızlara yaparlar sadece… Zaten uzun bir süre bu hareketi “Antrenmandaki Sinan Engin taklidi” olarak yorumladı bazıları… Belki de hem çok daha güzel ve çok daha erkek olduğu, hem de yaşı yaşına daha çok uyduğu için sözde şeref tribününde oturan plastik başkan yerine kendisini seçen kız meselesine gönderme yaptı o kadar…

O ağzından puro eksik olmayanlara, bize “psikopat” diyenlere göre, onların adi kurallarıyla oynamayan herkes psikopattır, gangsterdir. “Büyükler”in sahte cenneti ile bir türlü uzlaşamayan, yani onların bakarkör gözünde asla büyümeyen bir çocuk olan “psikopat”ın temel dürtüsü çocukluk fantezilerini yaşamaktır. Pascal Nouma, İnönü Stadı’ndaki her saniyesinde o çocukluk fantezilerinden ibarettir. Çocuklar mahallede top oynadıklarında arkadan tekme sallamazlar… Tüm uyarılarına rağmen arkadan tekme atanlar, önce tokadı yerler, sonra da bir daha o oyuna katılamazlar.



O anda Mills değersiz bir böcekti çünkü karşısında rakibi olan Avrupa’nın zencileri Türkleri aşağılıyordu… Tomas da en az Mills kadar değersizdi o kafayı suratına yediğinde, hakemin görmediği anlarda rakibin anasına sövmek, arkasından diz kapağına tekme sallamak ile Ku Klux Klan’ın farkını söylesenize! Muhammed Ali’ye kadar tüm siyah boksörler özel hayatlarında birer sözleşmeli köle, halkın karşısında bir kraldı. Bunu ilk Muhammed Ali tersine döndürdü. İnönü Stadı’nda ise Pascal Nouma bu kaderi ölümsüzleştirdi. Hatırlasanıza, asker eskisi kendini beğenmiş hakem, o günlerde ilerideki muhtemel televizyon yıldızlığına yatırım yaparken nasıl da kaçırmıştı ağzından: “Beşiktaş’ın zenci futbolcusu….” Zavallı bilmiyordu ki James Brown’un harika şarkısındaki gibi en yüksek sesle biz hepimiz zenciydik ve bunla gurur duyuyorduk!

Pascal, asla hakemleri tanımadı çünkü sahaya hakim oldukları ölçüde hakkaniyetten yoksundular kara gömlekli beyaz adamlar. Sahi söylesenize, neredeyse nüfusunun dörtte biri siyahi olan koskoca Avrupa’da neden nüfusun milyonda birisi kadar siyah hakem yok? O zaman tabii “psikopat”a dönüşür Pascal Nouma… Deniz Gezmiş, maaşını Amerikalılar’dan alan mahkemeyi tanımamıştı, o da “psikopat”tı. Beyaz Türklerin siyah Türklerden gaspettiği paraları gömdükleri bankaları soydu, kendi ülkesini yönetmeye çalışan Amerikan askerlerini kaçırdı, hem psikopat, hem de gangsterdi o zaman! O bağlamdaki “gangster”, modern zamanlarda kahramanın, kralın muadilidir. Asılmadan hemen önce pekala özür dileyebilir, hatta ileride bazı arkadaşları gibi o devletin vekili bile olabilirdi. Ama kendi idam sehpasını kendisi tekmeledi. O tekme kölelik ettiği sahte cennete atılan tekmeydi, gözlerini kapadı, nefesi kesildiğinde diğerlerinin cehennem sandığı cennette sonsuz hükümran oldu. Nouma da pekala, Mills’e tokadı atıp 6 maç ceza almayabilir, sonraki maçlarda yeteneğinin yarısını kullanarak bir çok gol atıp İngiltere’nin, İtalya’nın en iyi takımlarına gidebilirdi. Yıllarca bir sürü yabancı futbolcu geldi gitti ülkemize. İyi bir performans sergileyenler, hemen daha büyük paralara Beyaz Avrupa’ya geçtiler. Çoğu parasını aldıkça yüzümüze güldü, arkamızdan salladı durdu. Bizi hakir gördü, dilimizi bir tek kelimesi bile öğrenilmeye değmez bir kabile dili gibi aşağıladı, kültürümüzü anlama zahmetine bile girişmedi. Ama Pascal ne demişti bize: “Futbolcu olmasaydım, gangster olur, hapislerde çürürdüm” Futbolu bıraktığında da bizim gibi “gangster” oldu zaten ama zihnimizdeki hapishanede asla çürümedi. Yaşamlarının her anını sınırlardan ibaret bir “düzen” adlı hapishanede yaşayan ve bu sınırları ancak kendi aralarında ihlal edebilen bir halka seslenen bir sınırsızlık fantezisiydi. Beyaz bir düzenin biz siyahlara layık gördüğü köşeleri sıradanlık, boyun eğme ve unutmak olan şeytan üçgeni şeklindeki kaderden kaçarken, bizi de oradan kaçırdı, bir daha geri dönmeyecek şekilde özgürleştirdi.



Buraları hiç terk etmek istemedi… Katar’a sürgüne gittiğinde attığı gollerin bir videosunu Lucescu’ya yolladı, filmin son karesinde sadece kendisi vardı, “Beni yuvama geri al” diye yalvarıyordu. Tüm siyahlar gibi her zaman kendisine bir yuva aradı, Nouma’nın yuvası İnönü’ydü. Öldüğünde bile oraya gömülmek istiyordu. Bir gün geri dönüp İnönü’nün çimlerini yiyecek, kendisini görünce avazı çıktığı kadar “Fransa’da doğdu, Beşiktaşlı oldu, helal olsun sana, Pascal Nouma” diye bağıran insanlar, içindeki asla büyümeyecek çocuğu ilk doğduğu günkü gibi ağlatacaktı. Televizyondaki aynı derebeyleri “Şov” dediler. Allah aşkına, her şeyi paraya tahvil edilebilecek bir şov uğruna yapsaydı, zar zor iş bulduğu başka bir takımda, Livingston’da oynarken “Ölene kadar siyah-beyaz” der miydi hiç? O derebeyleri, herkesi kendileri gibi sanıyordu sadece… Çünkü hiçbirisi şişkin cüzdanlarından bir zırnık bile ayırıp bizim gibi depremden çok çeken Pakistan’a ayırmazdı, o paralarla anlaşmalı maçlara bahis oynayıp kazandıklarında susarlar, kaybettiklerinde de “Türkiye’de futbol şaibeli” diye avazları çıktığı kadar bağırırlardı. Tabii ki Kızılay’ın Pakistan’a yolladığı 30 çelik evden birkaçının parasını cebinden hiç düşünmeden çıkaran Pascal Nouma’yı sevmiyorlardı çünkü o gittikten sonra Türkiye’de bize futbol diye yutturulmaya çalışılan pisliği deşifre etmişti. Sevmesinlerdi zaten… Biz de onları sevmiyorduk hiç! Ölseler üzülürdük belki ama kesinlikle ağlamazdık. Bizim Pascal ile olan aşkımız Dostoyevski’nin Beyaz Geceler’indeki katıksız aşkla karşılaştırılabilirdi ancak: “Bir anı bile binlerce ömre değerdi” Pascal bize “Bir dakika daha siyah-beyaz formayı giymek için ölürüm” demişti. Onun ölüsü bile bizi diriltmeye yeter!

Ona yazdığımız 2000’li yılların en güzel şarkısı “Fransa’da doğdu” diye başlıyordu. …



Nüfuz cüzdanında yazana göre de 6 Ocak 1972’de Fransa’da Epinay-sur-Seine’de doğmuştu. Paris Saint Germain altyapısının en büyük yeteneğiydi. 1988-1992 arasında 37 maçta forma giydi. 1992-93 sezonunda Lille’de, 1993-94 sezonunda Caen’de kiralık olarak oynadı. Caen’de oynadığı sezon 32 maçta 7 gol atınca PSG’ye geri döndü. 1996’ya kadar PSG formasını giydi. 1996-1998 yılları arasında Strasbourg’da 57 maçta 22 gol atınca, Fransa Milli Takımı teknik direktörü Aimé Jacquet tarafından kadroya alınmak istedi ama Pascal Nouma kendini yeteri kadar Fransız hissetmediğinden olsa gerek Jacquet’ye çok sıcak yaklaşmadı. O zamanlar 1998 Dünya Kupası’nda Zidane’ın doğaüstü yetenekleri sayesinde şampiyon olan Fransa, <span style="font-weight:bold;">neredeyse bütün turnuva santrforsuz oynamıştı. Jacquet, kupanın ilk maçlarında Nouma’yı kadroya almadığı için eleştirilmiş ama Fransa’nın Dünya Kupası tarihinde kazandığı ilk ve tek şampiyonluğun harala gürelesinde her şey unutulmuştu. Ama Nouma’nın 1998-2000 yılları arasında Lens forması ile gösterdiği muhteşem performanstan sonra tartışma bir kez daha ateşlenmişti. Sonunda Jacquet, Pascal’ı tam kadroya alacakken, bizimkisi bir maçtan sonra Nouma’lığını yapmış, Jacquet “Çok iyi bir oyuncu ama aşırı hırçın” diyerek son anda onu kadro dışı bırakmıştı. Jacquet’nin “aşırı hırçınlık” olarak nitelediği olay ligde oynanan bir Lens maçından sonra yaşanmıştı: Maç esnasında kendi takımında 5 siyahi oyuncu oynamasına rağmen rakip oyunculardan birisi Nouma’ya “Pis zenci, bok rengi aşağılık köpek” demiş, adeta eceli gelen köpek gibi cami duvarına işemişti. O zamanlar Beşiktaş taraftarı ile henüz tanışmamış olan Nouma, kafası attığında rakibe kafa atmak için maç sonlarını bekliyordu. O gece de maçın sonunu beklemiş ama maç biter bitmez soluğu rakip soyunma odasında almıştı. “Nereye gidiyorsun?” diye soran çoğu siyahi birçok takım arkadaşına “Bize bok rengi diyen herifi öldürmeye” demiş ama kimse yardımına gelmeyince tek başına rakipten 16 futbolcu, 5 yönetici ve 6 teknik heyet mensubunun olduğu odaya ringe dalan Muhammed Ali gibi dalmıştı. Önce diplomatik yolu denedi: “Bana kim bok rengi dediyse öne çıksın, onu öldüreceğim sadece… Diğerlerinin korkmasına gerek yok” Ama saniyeler ilerledikçe, kendisine “bok rengi” diyen böcek bir türlü ortaya çıkmadı. Üstelik rakibin siyahi oyuncuları da bu duruma hiçbir tepki göstermemişlerdi. O anda Nouma “Fransa Milli Takımı’na da, Jacquet’ye de, Fransa’ya da, anasına da…” diyerek tam 27 kişiye saldırdı. O esnada, ırkçı böceğin korkaklığının kurbanı olan diğer oyuncular, kurunun yanındaki yaş dallar gibi Nouma yangınında yanıp kül oldular… Soyunma odasından 8 polis tarafından güç bela çıkarıldığında, her yer kan revan içinde kalmıştı.




Bu maçtan sonra Nouma zaten Lens’te kalamazdı, büyük bir ceza alacağı için Fransa Ligi’nde başka takımda da oynayamazdı. İyi ki de orada oynamadı! Zaten, o ırkçı böcek yerine kendisine ceza verenlerin yönettiği bir ligde bir daha oynamak istemiyordu. Pasaportunda vatandaşı olduğu ülkenin Milli Takımı’nda oynasa da asla “Fransız” olmayacağını çok daha iyi anlamıştı. Tam da o günlerde Fransa, neredeyse 11’i siyahlardan oluşan bir takımla Avrupa Şampiyonu olup sonradan başkanlık seçimlerinde tulum çıkaracak Le Pen tarafından fazla “zenci” ve az “Fransız” olarak nitelendiği günlerde ilk kez Beşiktaş’ın adını duydu. Bu Türk takımının renkleri tam da onun ruhunu yansıtıyordu. İnönü’ye adımını attığı ilk anda Beşiktaş seyircisi ona, o da Beşiktaş seyircisine aşık oldu. O aşk her geçen saniye daha da büyüdü. İlk Nouma’lığı, sürekli Beşiktaş aleyhine haber yapan, gazetesi Beşiktaş tribünlerinde tuvalet kâğıdı muamelesi gören kanalın magazin muhabirine tekme tokat dalmak oldu. Geceyi karakolda geçirdi. Ama nedense bütün Beşiktaş taraftarları kendisini destekledi. Aynı hareketi Nouma’dan önceki gözbebeğimiz, “Seba gitsin” Ahmet Dursun bile yapsa kızardık aslında. Ne olursa olsun, Beşiktaş futbolcusuna yakışmayan bir hareketti Süleyman Seba değerleriyle yeşermiş gönlümüzde. Ama Seba gitmiş, Playboy’lar hükümdar olmuştu. Kaybolan yıllar içimizde birikmiş, her an patlamaya hazır bir volkana dönüşmüştü. Nouma, magazincilere attığı uçan tekmede o volkanın ta kendisiydi sadece…

Kesinlikle profesyonel bir futbolcu gibi davranmıyor, tekmeye kafa sokuyor, hiç durmadan koşuyor, yenilgiyi asla kabullenmiyordu. Zaten ülkemizde profesyonellikten anlaşılan ahlaksızlığın en katıksız, en tiksinç haliydi. O önümüzü dahi göremediğimiz puslu havada, tünelin dibinde parlayıp içimizdeki çocuğun gözlerine yansıyan ışık gibiydi. Ne yaparsa yapsın yüzümüz gülüyor, Serdar Topraktepe’lerin, Alpay’ların binbir çabasına rağmen öldüremediği siyah beyaz ruhun vücut bulmuş haliydi. Biz ki bizim bir aylık maaşlarımızı bir gecede en adi mekanlarda bitiren gece alemcisi futbolculardan ölümüne tiksinmiştik, bir gün Nouma’ya “Diskoya götür bizi” diye tezahürat bile yapmıştık. Ben de oradaydım, sanki her an Nouma tellerden atlayıp “Hadi gidiyoruz” diyecek gibi bakıyordu bize, o her daim mahzun, dünyanın en güzel, en muzip çocuğu gözleriyle…. O gün olmasa da, diskoya olmasa da, bir gün gelecek, hepimizi Beşiktaşlıların efsanevi Kazan Meyhanesi’ne götürecekti!



İlk sezonun sonunda, Tomas’a attığı kafayı bahane ederek önce onu sonra da hepimizi ağlata ağlata uzaklaştırmışlardı Beşiktaş’tan… Daha önce neler neler yapmıştı, Tomas’a attığı kafa, daha sonradan yapacaklarının yanında bardağı taşıran bir damladan bile küçüktü… Asıl neden, Seba’dan sonra “biz her şeyi biliyoruz” diye ortaya çıkan başkan ve yönetimin Süleyman Seba’nın zamanında evini ipotek ettirerek Beşiktaş’a kazandırdıklarını bir sezonda çarçur etmesiydi. Yıllardır binbir emek ile kulübün kasasına girmiş paralar, önce bir günde “beyin hastası” olduğunu keşfettikleri Nevio Scala’nın tazminatına, sonra da Fazlı, Erman gibi asla Beşiktaş formasına yakışmayan beşinci sınıf futbolcu taklitlerinin şişirme bonservislerine harcamışlardı. Nouma da sadece o yıl kendisiyle birlikte takımın en iyi oyuncuları olan Karhan, Munch gibi daha fazla maaş ödenmemek için yok pahasına satılmıştı.

Nouma, 2000-2001 sezonunu Marsilya’da geçirdi ama “Fransa’nın zencileri” olarak bilinen göçmen takımı bile 24 maçta 18 gol atıp sayısız asist yaptığı Beşiktaş’tan sonra onu kesmedi, sadece 10 maçta forma giyip tek bir gole imza attı. Velodrome’da, asla İnönü’de olduğu gibi üst direğin iki kafa yukarısına zıplamadı, bir tek saniye bile savunmaya yardım etmedi. 100. yılda Beşiktaş’a dönüşü, kesinlikle bir yıl önce kendisini satanların son kozuydu çünkü 100. yıl olmasına rağmen her geçen gün artan borç batağından kurtulmanın tek çaresi olan kombineler satılmamıştı.

Nouma, Atatürk Havalimanı’na üzerinde Beşiktaş forması ile inmeden bir saat önce ise neredeyse bütün kombineler tükenmişti. O sezonun başında Lucescu ile konuştuğumda Nouma için çok da istekli gözükmüyordu ama her zamanki “İnsanları ne olursa olsun kazanmaya yönelik” tavrı ve kişiliği ile bambaşka bir Nouma doğuracaktı. Ne de olsa sadece Luce, Sergen’den bile “futbol yıldızı” olarak yararlanabilmişti. İlk maçında oyuna girer girmez kendisinden “Zenci futbolcu” olarak bahseden Ali Aydın tarafından anında oyundan atılacak, bir sonraki hafta İnönü’nün her yerinde “Hepimiz Zenciyiz” pankartları açılacaktı. Ne olursa olsun biz de, o da çok mutluyduk… O sene şampiyon olmasak bile yine dünyanın en mutlu taraftarı olurduk… Şükürler olsun ki en büyük aşkımızla baş başaydık…

O sezonun ortalarında bir kez daha anladık ki Lucescu yüzlerce litre Passiflora’dan, Prozac’tan daha da etkili bir sakinleştiriciydi. Nouma neredeyse hiç kart görmedi… Hatta attığı bir golden sonra gidip “ilacı”nın, Luce’nin elini öptü… Dünyanın en güzel aşk filminde bile bu kadar duygusal bir an olamazdı! İnönü’deki Dinamo Kiev maçı başladığında ise uzun bir zamandır ilk kez bir Beşiktaş maçına gitmiştim. Top Nouma’nın ayağına her geldiğinde, bütün stat aynı anda ayağa kalkıyor ve avazı çıktığı kadar en güzel aşk şarkımızı söylüyordu: “Fransa’da doğdu, Beşiktaşlı oldu, helal olsun sana, Pascal Nouma…” İkinci devrenin başlarında, Nouma’nın o olağanüstü aşırma golünü atacağı kaleye hücum ediyorduk. Nouma yine sahanın her santimetrekaresinde olağanüstü bir savaş veriyordu. Top Beşiktaş’ın sol kanadından dışarı çıkmıştı, normal şartlarda tacı atması gereken İbrahim Üzülmez her zamanki verimliliği ile gayreti ters orantılı kanat bindirmelerini yapa yapa çok yorulmuştu. Birden Nouma, Kiev cezaalanından oraya kadar geldi ve tacı atmak için topu eline aldı. O anda herkes bir daha ayağa kalktı, herkes dünyanın en ateşli sevgilileri gibi avazı çıktığı kadar bağırıyordu. İlk kez bir İrlanda ya da İskoçya maçı dışında dünyanın başka bir yerinde birileri “sadece” tacı atan adamı avuçları patlarcasına alkışlıyorlardı. Yaklaşık beş dakika sonra Nouma da aşkımıza verilebilecek en güzel cevabı verdi: Aslında sadece çok yorulmuştu ve o orta saha ile ceza alanı yayı arasında aldığı topu daha fazla sürmeyip son bir can havliyle aşırtma bir vuruşla kaleye yollamıştı. Ama olanlar oldu, top İnönü’de Nouma’nın ayağına geldiğinde bir anda Hagi’ye bile dönüşebilirdi… Oldu da… Beşiktaş, daha önce yine Nouma’nın muhteşem performansı ile yendiği cihan pehlivanı Barcelona’dan sonra başka bir dünya devini, Dinamo Kiev’i yenerek elemişti. Yine o vardı! Ama zaten ona o kadar aşıktık ki, o golü atmasa bile hiçbir şey değişmezdi… Bu ruh halinin de dünyanın başka hiçbir stadında bir eşi benzeri yoktu, olmadı da…



Hiç gerek yok, Pascal’ın tek tek yaptıklarını anlatmaya… Bütün o anların toplamında ortaya çıkan binlerce niteleme sıfatı ve Ahmet Hamdi Tanpınar kelimesinden kat be kat üstün ruh hali, sonsuzluğun ta kendisi. Yoksa “tombala”dan önce Fenerbahçe’ye attığı gol de herhangi bir futbolcunun ve taraftarın hayatında başlı başına bir resitaldi… Ama Nouma-Beşiktaş aşkında sadece bir noktaydı… Keşke o golü hiç atmasa, gol sevinci niyetine tombala çekmeseydi… Ya da o zamanlar Beşiktaş’ın başında olanlar Nouma’nın binde biri kadar cesur olup onu anında kombine bir biletmiş gibi satmasalardı. Bu ülkede neler neler olmuştu, oluyordu, olacaktı da… Susurluk mafyasının eski metresi kendilerini bizden daha fazla Müslüman gören “hep kendine Müslümanlar”ın gecesinde konser verip yılın annesi seçilmişti. Türkiye tarihinin gelmiş geçmiş en değerli insanlarından Abdi İpekçi’yi öldürenler serbest bırakılmış, hatta onlarla gurur duyulmuştu. Sokağın ortasında bir güvercin kadar savunmasız Hırant Dink’in ensesine kurşun sıkanlar baş tacı edilmiş, Dink’in cesedi bir hayvan cesedi gibi sadece bir gazete parçası ile örtülmüştü. Amerikalı bir çavuş, bir Türk subayının kafasına çuval geçirmiş, içtimalarda kendi evlatlarına kan kusturan paşalar kıllarını bile kıpırdatmamışlardı. Yetimhane çocukları, insan kılığındaki hayvanların tecavüz fantezilerinden ibaretti. Polisler suçlular, suçlular da polis olmuştu. Neler neler olmuştu, daha neler neler olacaktı! Artık kimse hiçbir şeye şaşırmıyordu. Türkiye’nin ana haber gündemindeki her olay büyük bir şaka gibiydi… Nouma’nın tombalası da en fazla hepsine göre son derece zararsız bir şakaydı. Ama Pascal’dan başka hiç kimse bu ülkeden kovulmadı. Her şey unutuldu, bir tek Nouma’nın tombalası unutulmadı.

Onu sevmek için Beşiktaşlı olmaya bile gerek yoktu. Hatta birçok Beşiktaşlı için Nouma’dan sonra Beşiktaş’ı eskisi kadar sevmeye de gerek yoktu. Kulübün anlı şanlı adı şikelere, mafyaların yurt dışına firar etme maceralarına bulaştı. İnönü’ye nifak sokup küfürlerle Seba’yı yollatanlar, Nouma’nın Mills’e attığı tokat gibi tarihin affı olmayan tokadını yiyip o küfürlerin çok daha fazlasına maruz kaldılar ve Nouma olayında olduğu gibi hemen kaçtılar çocukları yaşındaki kızlara sığındılar. Beşiktaş kulübü kurulduğundan beri son<span style="font-weight:bold;"> anda kümede kaldığı yıllar dahil asla böylesine bir borç batağına saplanmamıştı. Kulüp çalışanlarına ödenemeyen maaşları Pascal Nouma’nın ödemesi ne kadar da manidar! Bizimle Kazan’da içmeye geldiğinde kendisine “Ahmet Dursun’la olmak için mi geldiniz? Yoksa İstanbul’da size hayran olan kadınlardan birisinin mi yanına gidiyorsunuz?” diye soran salaklara “Hepiniz Gay’siniz” demesi yetmezmiş gibi bir de “Galatasaray sizi istiyor, gidecek misiniz?” sorusu karşısında midesi bulanmış gibi “öğğğ” yapması! Ne desek boş! Pascal’ın midesini bulandıran Galatasaray değildi asla, Beşiktaş’ta bu kadar sevilen, böylesine sembol olmuş bir adamın ezeli rakibine transfer olma düşüncesi(zliği)ydi. Nouma’nın kitabındaki ahlaksızlığa, profesyonellik diyorlardı buralarda… Ama 10 puan öndeyken karşılıklı katakullilerle sadece şampiyonluğu değil, kulübün ruhunu satanlar profesyoneldi! Kulübün antetli kağıtlarını mafyaların hizmetine sunanlar profesyoneldi. Nouma değildi, Nouma bizim tribünden, bizim mahalleden, hepimizin en yakın arkadaşıydı. 2005-06’da Port Vale’de, 2007’de Katar’da ve Burundi’de oynarken de Beşiktaşlıydı Nouma…

Nouma Beşiktaş, Beşiktaş da Nouma görmesini, hissetmesini bilene… Hepimiz Nouma’yız, Beşiktaş’ız… Onu gönderip geri almayanlar sadece Beşiktaş’ı parası ile gasp edenler, gelene paşam gidene ağam diyenler… Beşiktaş asla onlara kalmayacak, hep bizim olacak… Ölünce bizi de İnönü’ye gömün, Pascal Nouma’nın yanı başına…
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Recep Çetin

Yıllardan 1990… 12 Eylül darbesinden sonra bir Tanrı’ya bir de Beşiktaş’a inanmakla yetinen bir baba, siyah-beyaz özenle yetiştirdiği oğlunu ilk kez deplasmana götürür… Hem de Bolu’ya… Futboldan hazzetmese de eşinin kendisinden sonraki en büyük aşkını sevmeye çalışan, zaten başka bir şansı olmayan anne de “Bolu güzel yer zaten” deyip peşlerine takılır… Zaten o yıllarda Metin vardır, Feyyaz vardır, Ali Gültiken vardır… O zamanlar moda kolej takımıdır, mafya menajer takımı değil! Güzel yüzlü, okumuş, nesli tükenmekte olan eski İstanbul beyefendilerinden Süleyman Seba’nın öz oğullarıymış gibi davranan 11 pırıl pırıl genç ve daha 10 sene önce kümede zar zor kalan bir takımın önlenemez yükselişi… O zamanların en gözde televizyon dizisi “Kartallar Yüksek Uçar”… O haftasonu Bolu deplasmanına gidilmez de ne yapılır ki Kenan Evren’lerin 10 metrekareye indirgediği yaşamda?

Anne, Metin’le, Feyyaz’la tanışmak istemektedir. Beşiktaş’ın kamp yaptığı otele gidilir. O zamanlar televoleler, magazin sapkınlıkları zihinlerimizi iyiden iyiye iğdiş etmemiştir. Şampiyon olan takım o sezonun sonunda olacağı gibi Layla’ya, Reyna’ya para saçmaya gitmez, TRT 1’e çıkıp oturduğu yerden el çırparak “Civelek” türküsünü söyleyerek kutlama yapar…

Süleyman Seba’nın İngitere’den gelen kayınbiraderiymiş gibi kişiliği ve yöneticiliği ile kendisine benzediği Gordon Milne, tatlı sert bir disiplin anlayışı uygulamaktadır. Maçtan önce oyuncular, eşleri, arkadaşları ile otelin çevresindeki ormanlık alanda turlamaktadırlar. O hayata en güzel siyah beyaz gözlüklerle bakan baba ve peşinde sürüklediği anne gibi birkaç aile daha oyuncularla hatıra fotoğrafları çektirmek için otelin çevresinde mevzilenmişlerdir. Beklemekten sıkılan ve oyunculardan sadece Metin ve Feyyaz’ı bilen anne, babanın ceketini çekiştirir: “Gel bak, şuradaki takunyalı komiye soralım oyuncular nerede?” Baba kafayı kaldırır ve takunyalı komiyi görünce hemen ceketini düzeltir ve eşinin kulağına eğilir: “Ne diyorsun sen ya? Ne komisi, Recep o Recep Çetin, savunmanın belkemiği”

“Takoz Recep mi?” Tabii ki Takoz Recep! Ben şimdi diyeceğim ki Beşiktaş savunmasında bıraktığı boşluk asla doldurulamadı. Bazılarınız bana diyecek ki “Bırak Allah aşkına, orta yapardı gol olurdu, ne boşluğu?”

Hem de öyle bir boşluk ki anlatabilecek kelimeleri bulmak, cümleleri kurmak en az Recep Çetin’in karşısında sol açık ya da santrfor oynamak kadar zor! Ne demişti Lineker 8-0 rezaletinin rövanşı 0-0 bitince: “Beni dünyanın en çirkin adamı tuttu. Öyle bir tuttu ki bir tekme bile atmadı, bir dirseğe bile yeltenmedi sadece beni marke etti. Kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmemiştim.” Ah, o dünyanın en çirkin adamı sağ kanattan ayrıldığından beri de biz uzun süre kendimizi o kadar çaresiz hissettik ki, bir bilsen Lineker!

Dünyada ondan başka yere düştüğü zaman, ellerinin üstünde koşmaya devam eden ikinci bir futbolcu daha yoktur. Ondan başka hangi yıldız futbolcuya “takoz” diye hitap ederseniz size Goikoetxea’nın Maradona’ya, Massing’in Caniggia’ya, İtalyan savunmacıların Ronaldo’ya yaptıklarını yapar… Ama söz konusu “takoz” Recep Çetin ise, bir pazartesi günü antrenmandan sonra oto sanayi sitesine gidip, kendisinden daha büyük bir takozun üstüne yatıp gülümseyerek poz verir. 90’ların vahşi neo-liberalizminin arabesk versiyonu Özalizm’in en insafsız yaşam şartları altında dilencinin aldığı sadakadan az paraya çalıştırılan tornacılara cebinde ne kadar para varsa dağıtır, üstelik onlar da kendisine “Takoz Abi” diye hitap ederler ama o değil kızmak daha da fazla gülümser… “Recep sana çirkin diyorlar?” sorusuna cevabı daha da anlamlıdır: “Ben kendi çapımda yakışıklıyım. Ayrıca Fenerli Ümit yakışıklıysa ben Alain Delon’um!”



Bence de Recep kendi çapında son derece “yakışıklıdır”. Ondan başka (imza verirken gözüne kalem girip antrenmanda bir hafta sadece düz koşu yapması hariç) asla sakatlanmamış ikinci bir savunma oyuncusu var mıdır allah aşkına? Ya da orta diye yaptığı top çataldan döndüğünde başlayan kontra atakta kendisinden 30 metre ilerideki rakip forveti kendi ceza alanına girmeden yakalayabilen ikinci bir canlı var mıdır? Bence gayet “yakışıklı” adamdır Recep Çetin… Bir kez olsun ne herhangi bir takım arkadaşı ne teknik direktörü ne de herhangi bir rakibi ile en ufak bir tartışma yaşamamış onun tipinde ikinci bir oyuncu gelmiş midir bu dünyaya? En fazla kafası kızdığında maçın bitiminde Kosice-Beşiktaş maçından sonra olduğu gibi hakeme elini uzatır, hakem de elini uzattığında aniden elini çeker ve saçını tarar: “Zıttt Erenköy!”

Futbolun yarısı savunma, savunmanın da yarısı kademeye girmekse o zaman Recep Çetin derim ben size… Recep Çetin varken bilirsiniz bir de Naumoski vardı Efes Pilsen’de… Kimse ama kimse, her türlü ikili üçlü sıkıştırma ile bile durduramazdı Naumoski’yi… Bir gün bir Efes Pilsen-Beşiktaş maçında Naumoski yine basketbol sanatının tüm hünerlerini sergilerken, arkadan birisi bağırmıştı, sonra basket sahalarında adına tezahürat yapılan ilk futbolcu olmuştu Recep Çetin: “Vereceksin Recep’i başına, ne Naumoski kalır ne Efes!”

Hatta sevgili Vedat Okyar bir keresinde yine çakırkeyif maç yorumlarken Recep’in kademeye girme yeteneği hakkındaki en unutulmaz yorumu yapmıştı:
“Recep bugün Gökhan’ın, Ulvi’nin hatta sol bekteki Kadir’in bile kademesine girdi. Hatta zaman zaman oyundan düşen, aşırı baskıdan bunalan önlibero Zeki’yi bile rahatlattı kademeleriyle. Beşiktaş taraftarı kalbini ferah tutsun: Bizim Recep icabında tribünlerdeki taraftarın bile kademesine girer başları sıkıştığında…”​
1965 yılında Sakarya’da dünyaya gelmiş, futbola Sakaryaspor altyapısında başlamıştı. Boluspor’da hızı ve markaj yeteneği ile dikkat çektikten sonra 1988-89 sezonunda Beşiktaş’a gelmişti. Geliş o geliş, 10 yıl hiç durmadan Beşiktaş formasını giydi. 4 Lig, 3 Türkiye Kupası, 4 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 2 Başbakanlık Kupası ve 5 TSYD Kupası şampiyonluğu yaşadı. 274 lig maçında sadece 4 gol attı. Ama attığı her gol jeneriklerin değişilmezlerine girdi.
En fanatik Beşiktaşlılar, Feyyaz ve Ali’nin toplam 4 golünü ancak hatırlarlar ama Recep’in 4 golünü de asla unutamazlar. Hele bir tanesi vardı ki, dünyada bir tek o atabilirdi. O yıllarda Beşiktaş’ın en büyük kâbusu Bursaspor’du… Tüm sezon herkesi alaşağı eden Beşiktaş, Bursa karşısında nedense hep çok zorlanırdı. Ama bir gün bu zor günler öyle bir golle bitti ki bir daha Bursaspor uzun zaman kendine gelemedi. Maçın sonlarına yaklaşıyorduk, Beşiktaş şampiyonluk potasından düşmemek için mutlaka gol atmalıydı. Gordon Milne gibi tutucu bir teknik adam bile Bursa kilidini açmak için her türlü fanteziyi denemiş, Feyyaz ile Ali bütün bir maç hiç durmadan çapraz koşular yapmış, Rıza Çalımbay en az 20 tane eşsiz lezzetteki muz ortalarından açmıştı. Hatta Şifo Mehmet’i, Zeki’si kaleyi her gördüklerinde tüm sezon atmadıkları kadar harika şutlar çıkarmışlar ama yine de kilit kırılmamıştı. Artık herkes doldur boşalt’ın kısır döngüsüne sıkışmış maçın son düdüğünü bekliyordu. Tam o esnada, herkesin umutlarının tamamen tükendiği anlarda Recep aniden orta sahanın biraz ilerisinde topla buluşmuş, top Recep’in ayağına geldiğinde birçok Beşiktaşlı çoktan maçın bittiğine inanmıştı. Ne de olsa ne zaman top rakip sahanın sağ kanadında Recep’in ayağına gelse spikerlerin söyleyeceklerini herkes biliyordu: “Recep çok hızlı, kimse tutamıyor, Recep hızla ilerliyor, kimse karşısında duramıyor, Recep şut ve taç!”
Ama bu kez Recep topu fazla sürmedi, her zamanki gibi aniden binlerce ışık hızı yılı hızlanmadı da… Birden topu sadece yürümek için kullandığı sol ayağına alıverdi. O anda o toptan gol çıkma şansı Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme şansından bile daha azdı. Ama bir anda Salvador Dali’den beri gelmiş geçmiş en gerçeküstücü tablo ortaya çıktı. Tribündeki ve televizyonların başındaki herkese göre “takoz” orta yapmıştı ama Recep kendinden son derece emindi: “Kalecinin diğer köşede olduğunu gördüm, ben de vurdum, sol ayağımla mı, sağ ayağımla mı attım hatırlamıyorum, o ayrı!”



Belki sahiden de kaleye vurmuştu, kim bilir? Ya da her attığı golde olduğu gibi orta yapmıştı ama 1991-92 sezonunda Samsunspor’a attığı golü bir yıl evvel o zamanların en klas golcüsü Romario bile atamazdı.
Bu golü sadece bizler görebilmiştik, akılla kavranabilecek bir şey değildi, sadece gol olduğuna ve Recep’in attığına inanmakla yetindik. Ama 5 kez Ümit, 1 kez Genç, 7 kez Olimpiyat olmak üzere toplamda 69 kez giydiği Türkiye Milli Takımı formasıyla attığı sadece 1 gole tüm dünya tanıklık etme şansını yaşadı.
O gün 14 Aralık 1994, Euro 96 elemeleri maçı, kendi sahamızda İsviçre’yi ağırlıyoruz. Müzmin olduğu ölçüde sadece Hababam Sınıfı beden maçlarında yapılacak komiklikteki savunma hataları ile 2-0 yenik duruma düşmüşüz. O zamanların modası 3-5-2. Bizim orta beşlinin sağında da Recep oynuyor (bir karşılaştırma için not düşelim Almanya’da Reuter, İngiltere’de Anderton, Brezilya’da Cafu kendi orta beşlilerinde Recep’le aynı pozisyonda oynamaktalar).
Maçtan önce Sabancı, İsviçre’ye gol atan ilk oyuncumuza Toyota vereceğini açıkladığından mı artık, yoksa Recep’in maçtan sonra dediği gibi “Bizim forvetlere kızdım, kaleye vurdum” dediğinden mi bilemiyoruz. Ama tek hatırladığım Recep orta sahanın çok az ilerisinden o efsane vuruşunu yapmadan önce eliyle diğer oyunculara “İçeri girin” işareti yapmış olması. Belki de sahiden de içinden “Bakın şimdi takozlar, gol nasıl atılır, görün öğrenin” demişti. Bu kez sağ ayağı ile klasik falsosuz, hatta bu sefer futbol biliminde yeri olmayan yarı ters falsolu bir vuruşu yaptığında, radyodaki yorumculardan birisi “Ama böyle emanet mandaya vurur gibi vurulmaz ki” demişti. Ama o anda o vuruş nedense bana Commodore 64’ün efsanevi oyunu Emyln Hughes Soccer’daki joystick’i hafif geriye ve yana çekerek yapılan, kalecinin kurtarması imkansız olan vuruşları hatırlatmıştı. Sonuç da tıpkı Emyln Hughes Soccer’daki gibiydi, top filelerde milyonlarca Türk ayaktaydı. Topu her kaleye vurmaya çalıştığında “Atma Recep, din kardeşiyiz” diye onla alay edenler bile küçük dillerini yutmak üzereydiler. O gün 2-1 yenilecektik, çünkü Recep ikinci kez öyle bir vuruş yapmayacaktı!
O gol, Eurosport tarafından o hafta elemelerinin golü seçilecekti. Tabii ki Recep’i pek de yakından tanımıyorlardı. Ama onu en yakından tanıyanlar da adı kadar eminlerdi o golü sadece Recep Çetin atabilirdi, bir başkası değil. Yıllar sonra geçtiğimiz sezon Liverpool’lu Alonso benzer bir gol attı, ama o gol bile Recep’in bu efsanevi golünü jeneriklerden silemedi. Tamam kabul ediyorum, boş kaleye bile olsa, Recep’in ayağına o noktada topu verseniz bir gol daha olması biz Türklerin uzaya insan göndermesi kadar zor bir şey! Ama belki de o uzay mekiklerine Recep Çetin vursaydı, bugün Amerika’yla Rusya ile aşık atıyorduk uzay konusunda!
O yılların vazgeçilmez esprisiydi İnönü’nün: “Aman arabayı stattan uzağa bıraktın değil mi? Recep orta falan yapar, araba tuzla buz olur!” Sahiden de her maç o efsanevi sıfır falso ortalardan mutlaka birisi stadın dışına gider, her Beşiktaş maçında mutlaka top değiştirilirdi. Ama mutlaka o ortalardan bir diğeri de kaleyi bulur, ya kaleci son anda kornere çelerdi, ya da top çataldan dönerdi. Böyle böyle Türk futbol literatürüne yeni bir vuruş çeşidi, yeni bir kavram kazandırdı Recep Çetin: “Orta şut karışımı vuruş”
Recep Çetin’in eşi benzeri asla olmayacak olan olağanüstü markaj, kademe, orta şut karımı vuruşlarının yanı sıra bir başka özelliği de Türk futbol literatürüne geçmiştir. Adeta kendisine “takoz” diyenlere gününü göstermek, aslında savunmada oynamak zorunda olduğu için vuruş tekniklerini fazla gösteremediğini ispatlamak istermiş gibi her maçta bir röveşatası vardı Recep Çetin’in. Normalde kafa ile uzaklaştırabileceği bir uzun topu aniden röveşata ile kapalının hemen önünden taça yollar, her maç sanki önceden söz vermiş gibi tekrarladığı bu hareketi ile tüm tribünler tarafından ayakta alkışlanırdı. Skora en ufak katkısı yokmuş gibi gözüken bu hareketler aslında hem tribünleri hem de takımı ateşler, en kötüsü aşırı baskı altında oynanan bir maçta hem oynayanların hem de seyredenlerin rahatlamasını, oyundan zevk almasını sağlardı.

Yine böyle bir gün, 19 Eylül 1990 akşamı, Recep unutulması imkansız bir vuruşla yine olağanüstü bir gole imza atacaktı. Beşiktaş, Malmö deplasmanında o yılların en iyi takımlarından olan İsveç temsilcisine kök söktürüp maçı 2-2’ye taşımışken, son 10 dakikada adeta kendi sahasına hapsolmuştu. O yılların Recep-Kadir-Ulvi-Gökhan dörtlüsü Türkiye’nin en iyi savunması olsa da her klasik Türk savunması gibi yan toplarda Avrupa’nın diğer takımlarına göre olağanüstü bir zaaf yaşıyordu. Bunu bilen Malmö sürekli kanatlardan yükleniyordu. Ancak savunmanın sağında Recep olduğu için onlar sol açık yerine sağ açıktan kanat organizasyonları yapmayı tercih ediyorlardı. Son 3-4 topta Recep birkaç kez topu kafa ile uzaklaştırmıştı. Bu maçta henüz o meşhur röveşatalarından birini atmamıştı. Malmö’nün 1.90’lık ikiz kuleleri karşısında hava toplarında Recep bile zorlanmaya başlamıştı ve artık röveşata zamanıydı! Sağdan gelen ortaya Recep öyle bir yükseldi ki ve topa öyle bir röveşata-vole karışımı vuruş yaptı ki o top Beşiktaş kalesine değil de Malmö kalesine girmiş olsaydı Maradona’dan sonra asrın golü olurdu!

O topa kaleci Engin Yörükoğlu olağanüstü bir planjon yapmıştı ama yetmemişti. Maçtan sonra dönüş uçağında Recep’in Engin’e söyledikleri ise en az o gol kadar unutulmazdı: “Yahu Engin alem adamsın! Bir de topu çıkaracakmışsın gibi doksana atlıyorsun, sen benim şutumu çıkarabilir misin Allah aşkına?”

Çıkaramazdı! O topu Engin değil, Schmeichel hatta Ümit Aktanca söylersek “Bütün Maykıllar gelse” çıkaramazdı. Belki Recep o golü kendi kalesine atmasaydı, Beşiktaş rövanşta 2-0 öne geçip 2-2 berabere kalarak elenmezdi. Ama olsun, hiç kimse o zaman Recep’e kızmadı, şimdi de kızmıyor. Hatta gülümseyerek, neşe ile hatırlıyoruz. Eğer hata ise hataydı, ama asla bu yüzden Recep Çetin’e kızamazdı. Sadece o maçta o ana kadar savunmada gösterdiği insanüstü performans ile Beşiktaş’ı maça ortak etmiş, Teknik kapasitesi o sahadaki tüm İsveçliler’den yüksek olsa da rakiplerinin yarı hızında olan libero Gökhan Keskin’in zorlandığı anlarda yaptığı kademe hamleleri ile dört yıldızlık oynamıştı. O zamanlar kendi kalesine attığı gol yüzünden gazeteler bir yıldızını silseler de şimdi o maç için ona beşinci bir yıldızı vermek gerek. Dünyada kendi kalesine gol atıp, taraftarları tarafından hedef tahtası olmayan başka hangi oyuncu vardır ki?

Tabii ki bir tane daha yok, olmayacak da! Bizler normal hayatımızda, futbolcu olmamamıza rağmen dizimizin ön çapraz bağı sakatlandığında aylarca yataktan kalkmaz en az 6 ay değneklerle dolaşırken, o tam 6 sezon kopuk çapraz bağ ile oynamış, bir gün bile halinden şikayet etmemiş, tek antrenmanı kaçırmamıştı. Televole saçmalıklarında, “Futbolcular Hükümeti” yapmışlar, ona da akılları sıra çok esprili bir şekilde “Orman Bakanlığı”nı layık görmüşlerdi. Bir de bize sorsanıza, Recep Çetin ne bakanı olur, ne olmaz! Bizim için Recep Çetin demek emek demektir… O Beşiktaş formasına öyle bir ter döktü ki kimse o 2 numaranın sırtından emeğin ölümsüz sıcaklığını çıkartamaz asla!

Onu en son Beşiktaş PAF Takımı’na olağanüstü başarılar yaşatıp anlamsız bir şekilde görevden alındıktan sonra gördüm. BJK TV’ye çıkmıştı, kimseye kırgın değildi, arka fonda o efsanevi 11’in resmi vardır, şimdi Türkiye Ligi’nde herkesin içselleştirdiği değer(sizlik) yargılarıyla bakılınca o resim, Salvador Dali tablolarından bile daha gerçeküstücüydü. O tablonun hemen altında, Recep Çetin konuşuyordu, “emekli takoz”un söyledikleri insan kılığına girmiş milyonlarca takozun televizyonlarda gevelediklerinin yanında Orhan Veli şiiri gibi kalıyordu: “Bir şekilde futboldan koptum ama iyi oldu aslında. Artık çocuklarım için yaşıyorum. İyi eğitim almaları, örnek insanlar olmaları için çabalıyorum. Futbolculuk ve teknik adamlık dönemlerimde bu işleri boşlamışız, onu fark ettim. Bambaşka bir dünya var kitap sayfalarında saklı. Zamanında okumam gereken ama okuyamadığım kitapları okuyorum. Şiiri çok seviyorum, en çok da Nazım Hikmet’i okumaktan eşsiz bir mutluluk duyuyorum.” Sonra bir Nazım Hikmet şiiri okuyor, hem de ezberden; benim gözlerim doluyor… Sen onları boşver Recep, sen hepsinden güzel adamsın, bütün insanlar senin gibi bir “takoz” olsalar keşke…
 

SimeVrsaljko

Forum Ustası
Carles Puyol



Türkiye’de futbolun, global standartlara göre Malta seviyesinde olduğu yıllardan, Nihat Kahveci’nin olmadığı yerde Selçuk Yula’ya Thierry Henry dendiği zamanlardan kalma bir futbolcu eskisi, Türk Milli Takımı’nın son anda zar zor Avrupa finalleri biletini almasının nedenini şöyle açıklıyor: “Efendim, Türkiye’de doğru dürüst savunma oyuncusu yok.” Bugüne kadar, mensubu olduğu camianın başkanını, takımın kaptanı olan milli kaleciyi dövdürttüğünde bile savunan, baş tacı eden, böylece yıllardır futbol maçlarından daha uzun süren yorum programlarında kendisine sürekli iş bulan futbol dahisi (!) şöyle devam ediyor: “Gökhan Zan, porselen bebek gibi, yere düştü mü hemen bir yeri kırılıyor, 2 ay oynayamıyor. İbrahim Toraman, Barbaros Bulvarı’ndaki trafik polisi gibi, gelene ağan gidene paşam diyerek herkese yol veriyor. Servet, kafa toplarında Allah vergisi boyunu kullanıp idare ediyor ama top yerden geldiğinde kokainmanlar gibi burnunu çekiyor, yanından geçen adamı göremiyor. Emre Aşık, 35 yaşında topa hala bomba muamelesi yapıyor… Halbuki Real Madrid’de Pungol var, o yıllardır tek başına savunma yapıyor… Bize de bir Pungol lazım”

Yerden göğe kadar haklı, bize bir Pungol (!) lazım; futbolu yorumlayacak… Türk futbolunu müthiş potansiyeline rağmen gündelik manşetler uğruna Malta seviyesine indirmeye çalışan yöneticilere yalakalık yapıp televizyon yıldızlığına soyunmayacak… Çok eleştirdiği hakemler gibi gördüğünü, zihnini esir alan güç dengelerinin eyyamına kurban etmeyecek… Futbolu sadece sarı-lacivert, sarı-kırmızı ya da siyah-beyaz ne pahasına olursa olsun kazanılacak bir maç gibi değil de tüm renklerin bir araya geldiği gökkuşağı gibi bir oyun olduğunu inkar etmeyecek… İşte o zaman bizim savunma oyuncuları da Barcelona’lı Puyol gibi olacak…

Şu anda dünyanın faal en büyük savunma oyuncusu olarak gösterilen Carles Puyol da Gökhan Zan, İbrahim Toraman ya da Servet gibi doğar doğmaz emeklemeye başladı, Zlatan İbrahimoviç’i marke etmeye değil… Futbola kesinlikle en fazla Servet ya da Emre Aşık kadar yetenekliydi. Ama onu büyüten futbol ülkesi Barcelona’ya asla hiç kimse sadece diğerlerinden daha çok parası var diye başkan olmadı, futbol yorumcuları da asla o başkanın paralı askeri olmadılar. Uzun vadeli, planlı, dünya standartlarını belirleyen bir fiziksel ve ruhsal gelişim süreci sonucunda Carles Puyol önce dünyanın en iyi savunma oyuncusu, sonra da Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldıran ilk Katalan kaptanı olmayı başardı.

Puyol’un başarısı, taraftarıyla, yorumcusuyla, başkanıyla Barcelona’nın başarısının ta kendisi. Bugün Türk savunma oyuncularının Puyol kadar başarılı olamamalarının ana nedeni de futbolcularımızın ondan daha az yetenekli olmaları değil… 8-0’lık Liverpool hezimetinde Toraman’ın yanından geçip ağlarımıza giren her top aslında siyah-beyazlı savunma oyuncusundan çok Sinan Engin’in, Yıldırım Demirören’in, Adnan Aybaba’nın, onları seçenlerin, seçtirenlerin bacaklarının arasından geçip gitti, tarihi bir hezimet olarak filelerimizle buluştu.

Tarih madalyonunun diğer yüzünde Nadal, Guardiola, Abelardo, Sergi, Ferrer gibi dünya çapında savunmacılar yetiştiren Barcelona’nın “güzel futbol” bayrağını dünyanın kalbine dikerken, bu kalibrede savunma oyuncularını ve onların en gelişmiş modeli olan Puyol’u çıkarmasından daha doğal bir şey olamaz. Nasıl dünyanın en büyük Rock yıldızları ailelerinin çocuklarına ilk doğum günü hediyesi olarak gitar aldıkları Britanya’dan, en iyi kanat oyuncuları her sokağında bir futbol okulu olan Hollanda’dan çıkıyorsa Puyol’un dünyanın halen top koşturan en büyük savunma oyuncusu olarak Barcelona’lı olması da toplumsal değerleri ve dinamikleri Türkiye’dekinden en az başka bir gezegen kadar farklı olan bir yaşam dizaynının ürünü.

13 Nisan 1978’de Katalanya’nın La Pobla de Segur şehrinde dünyaya gelen Carles Puyol Saforcada, hayatının en büyük ideali Barcelona’da oynamak olan ama asla hiçbir profesyonel futbol takımında kendisine şans bulamayan ve kulübe olan sonsuz aşkından asla vazgeçmeyen bir babanın oğlu. Baba Puyol, Cruyff’un Barcelona’ya gelişinden sonra ilk olarak futbol sahalarında sona eren Franco diktatörlüğü, henüz sosyo-kültürel alanda devam ederken, yeni doğan oğluna Barcelona’yı kuran 11 sporcudan birinin adını vererek ona parlak bir gelecek belirliyor. Şimdilerin en iyi savunmacısı Puyol’a o zaman adını veren Carles Puyol da 29 Kasım 1899’da Joan Gamper’le beraber FC Barcelona’nın kuruluşunun temellerini atan bir savunma oyuncusu.



Ama küçük Carles Puyol, futbola doğduğu kasabanın takımı olan La Pobla de Segur’da kaleci olarak başlıyor. Henüz 15 yaşındayken omzundan geçirdiği sakatlıktan dolayı futbol hayatı başlamadan bitme noktasına gelmesine rağmen, o günlerde babasıyla arasında geçen diyalog hayatının kalanında yaşayacaklarının da özeti gibi:

“Oğlum, ben istiyorum diye değil, eğer sen de çok istiyorsan her şeye rağmen Barcelona’da oynama hayalini gerçekleştirebilirsin.”
“Evet, çok istiyorum ama doktorlar artık kaleye geçemeyeceğimi söylediler.”
“İyi de sen herhangi bir takımın kalesine geçmeyi mi yoksa nerede olursa olsun Barcelona’da oynamayı mı istiyorsun?”
“Ben hangi mevkide olursa olsun Barcelona’da oynamak istiyorum”​

Kaleci oynamasını engelleyen omuz, hayat boyu iyileşmeyecek olmasına rağmen, Puyol ertesi gün antrenmana gider ve forvet oynamaya başlar. Antrenörleri, Puyol’u zaman zaman orta sahada, kanatlarda ve savunmada da görevlendirir. Tam da o günlerden birinde Barcelona Oyuncu İzleme Komitesi’nden Joan Martinez Vilaseca’nın geldiği maçta hem sağ kanatta, hem de savunmanın ortasında futbol hayatının kalanında da yapacağı gibi her tekmeye kafa sokup döktürdüğünde Barcelona’ya seçilen ilk oyuncu oluyor.

Barcelona Akademisi La Masia’daki ilk antrenmanda, antrenörler savunma oyuncularının bir adım öne çıkmasını istediğinde, ilk öne çıkan Puyol olur. Daha sonra orta saha oyuncularının öne çıkması istenir. Puyol yine en önde, antrenörünün karşısına dikilir. Forvet oyuncularının öne çıkmasını istediğinde yine Puyol’u gören teknik direktörleri peki sen tam olarak nerede oynuyorsun diye sorduklarında Puyol hiç düşünmeden cevabını yapıştırır: “FC Barcelona’da!”

1999’a kadar Barcelona B takımında, sahanın her yerinde aynı başarıyla forma giyerken, yaz sonunda Barcelona patronu Van Gaal, altyapı hocalarına bir sağbek, bir stoper bir de önliberoya ihtiyacı olduğunu söylediğinde antrenörlerü hiç düşünmeden “O zaman size hemen Puyol’u verelim, bir taşla üç kuş vurursunuz” dedi ve 21. yüzyılın en güzel Barcelona’sının tohumları Nou Camp’ın çimenlerine ekildi. 2 Ekim 1999’da Puyol, ilk kez Valladolid’e karşı Barcelona formasını giydi. İlk maçından itibaren Nou Camp’ın ve Van Gaal’in gözdesi olan Puyol, o sezon takımın direkt oyuncularından birisi olduğunda başta kendisi ve Van Gaal olmak üzere hiç kimse onun hangi mevkide oynadığını bilmiyordu. Uzun zaman savunmanın ortasında tek bir oyuncuya yer vererek Ajax’taki 3-1-3-3 sistemini Barcelona’ya yerleştirmeye çalışan, bu yüzden de zaman zaman sert biçimde eleştirilen Van Gaal’ın imdadına Puyol yetişir: “Guardiola gördüğüm en teknik Katalan oyuncuydu, Puyol teknik açıdan onun yanında en fazla bir İtalyan ya da Alman kadar teknikti ama Puyol futbolu savunma ve hücum olarak birbirinden kesin çizgilerle ayırmıyordu. O yüzden ilk 11’i kurarken ilk olarak onun ve Luis Enrique’nin adını yazıyordum. Çünkü sadece o ikisi savunmanın top rakip kaleciye geçtiği anda başlayıp, hücumun rakip takım kalemize yaklaştığında başladığını biliyordu. Şimdi dönüp bakıyorum da Puyol Barça ile eş anlamlı”

1999’daki El Classico’da Real Madrid karşısında sergilediği oyunla sadece Nou Camp tarafından değil tüm Katalanya ve İspanya futbol dünyası tarafından baş tacı edilen Puyol, 2000 Sydney Olimpiyatları’nda İspanya Milli Takımı ile gümüş madalya kazandı. Bunun üzerine başta Manchester United’lı Alex Ferguson ve Arsenalli Arsene Wenger olmak üzere tüm dünya çapındaki genç yetenek avcıları, Puyol’u takımlarına transfer etmek istediler. Barça yönetimi Manchester United’dan o zaman için tam 50 Milyon Euro talep ettiğinde Ferguson küplere bindi. Bugün ise Puyol’un başka bir takıma gitmesi için tam 150 Milyon Euro’luk bir tazminat bedeli talep ediliyor. O zaman Barça yönetiminin Ferguson’a verdiği cevap halen Nou Camp’taki bayraklarda yankılanmaya devam ediyor: “Puyol’u satmak, Barcelona’yı satmaktır”



2001’de İspanya U-21 takımı ile Avrupa 3.’lüğünü kazandığında da Barcelona geleceğini satmamaya inat etti. 1999-2004 yılları arasında tarihinin en başarısız günlerini yaşayan Barça’da Rivaldo, Cocu, Figo gibi efsanevi yıldızlar bile satılsa da “Türk yorumcuların altı üstü bir sağbek” olarak nitelediği Puyol, Barcelona ile eş anlama geldi. Bu aynı zamanda gündelik başarılar yerine istikrarlı bir geleceği hedefleyen bir kulüpten, bir anonim şirketten çok daha fazlası olan futbol takımının geleceğin en büyük takımının temellerini atmasını sağladı.

Puyol, biz Türklerin hayatına 2002 Dünya Kupası esnasında girdi. Efsanevi spikerimiz Orhan Ayhan’ın anlatmakla görevli olduğu tüm İspanya maçlarını Puyol sayesinde bambaşka bir gözle izledik. 2. turdaki İspanya-İrlanda maçı Orhan Ayhan’ın açıkça tuttuğu takımı açıklamasıyla başladı: “Sayın Ahmet Üründür, ben İspanya’yı tutuyorum çünkü Puyol var, ya siz?” Neyse ki Ömer Üründül futbolun en güzel hali olan Dünya Kupası’nı izlemek isteyenlerin yüreğine su serpti: “Puyol, henüz 24 yaşında olmasına rağmen İspanya takımının ruhu… Aslında boyu 1.78 ama hava toplarında 2 metrelik birçok stoperden daha başarılı. Sürekli ayağa pas yapan, bloklar arası bağlantıyı kuran, takım arkadaşlarının kademesine girerek hatalarını örten İspanya’nın dinamosu” Puyol’u ilk kez izleyenler, bir savunma oyuncusunun nasıl takımın dinamosu olabileceğini en başta anlamadılar. Ama Puyol sadece o gün değil, izlediğimiz tüm maçlarda da takımının dinamosuydu, ruhuydu. O maçta Puyol önce karşısında oynayan İrlanda’nın en büyük kanat silahı Damien Duff’ın diğer kanada çekilmesini sağladı, sonra da bocalayan Hierro’nun yanına ortaya geldi ve 1.78’lik boyuyla gelmiş geçmiş en büyük hava topu silahlarından 2 metrelik Niall Quinn’e kafa tuttu. İspanya 10 kişi oynadığı uzatmalardan sonra maçı penaltılara taşıyıp turu geçtiğinde tüm İspanyollar Puyol’un etrafında kenetlendiler. Maçın bitiminde Orhan Ayhan’ın “Yaşasın sayın Mehmet Ürünzür, Puyol’u izlemeye devam edeceğiz” derkenki çocuksu sevincine ayrı bir anlam yüklenmiş oldu.

Van Gaal’den sonraki teknik direktörler için de Puyol bir sağbek ya da stoperden çok daha fazlasını ifade etmeye devam etti. Rijkaard, Barça’nın başına geçtiğinde ilk olarak Puyol’a neyin eksik olduğunu sordu. Aldığı cevap bir dahaki sezondan itibaren oynanacak muhteşem futbolun parolasıydı: “Hiçbir eksiğimiz yok, biz Barcelona’yız. Sadece Barcelona olduğumuzu yani dünyanın en güzel taraftarlarına dünyanın en güzel futbolunu sergilemek zorunda olduğumuzun bilincine varmamız yeterli” Rijkaard ilk olarak takımda birçok harika forvet oyuncusu olduğu için yedek kulübesine mahkum kalan Iniesta’ya Puyol örneğini göstererek ondan yepyeni bir orta saha oyuncusu yarattı. 2004 yılının ikinci devresinde küme düşme hattının hemen üstündeyken birden şahlanan takım bambaşka bir futbol oynamaya başlamıştı. Bu Barcelona, Cruyff’un yönetimindeki Stoichkov’lu, Romario’lu Barça’dan bile daha güzeldi. 3’lü forvetin arkasına orta sahada Iniesta ve Deco gibi daha önceleri forvet oynayan isimleri yerleştirerek 21. yüzyıl futbolunda kimsenin cesaret bile edemeyeceği bir şeyi gerçekleştiren Rijkaard’a göre bunun sırrı yine Puyol’du: “2000 yılında Hollanda’yı çalıştırırken de benzer bir oyun tarzını benimsemiştim. Ama o kadronun takım savunması bağlamında önemli bir eksiği vardı. Barça’da ise geride Puyol’un varlığı, bizim savunma ve hücum arasındaki keskin ayrımı yok etmemizi sağlıyor. Puyol, savunmadan top çıkartırken Beckenbauer gibi sakin, birçok maçta onun başlattığı akınlarda 2 pasla gol buluyoruz. Top rakibe geçtiğinde ise savunmanın ortasında ya da sağında olsun Puyol’un varlığı bile bir kişi fazla olmamızı sağlıyor.”



2004-05 sezonunda Barcelona uzun yıllardır özlediği La Liga şampiyonluğunu kazanırken Puyol sadece 4 maçta forma giymedi. Bunların ikisinde kart cezalısıydı. Diğer ikisinde ise Barcelona’nın Şampiyonlar Ligi’ndeki kritik mücadelelerinden önce olduğu için Rijkaard tarafından dinlendirildi. Puyol’lu Barça, 2005-6’da La Liga’da yine şampiyon olurken Şampiyonlar Ligi’nde de şampiyon olmayı başardı.

Cocu’nun PSV’ye dönmesi ve Luis Enrique’nin futbolu bırakmasından sonra sadece 5 yıldır Barçalı olmasına rağmen henüz 25 yaşındayken Barcelona kaptanı olmuştu. Oyuncular arasında yapılan oylamada dünyanın en ünlü futbolcusu Ronaldinho’yu bile geçmiş, hatta bizzat Ronaldinho’nun verdiği oy farkıyla kaptan olmuştu: “Ben Ronaldinho olarak dünyanın en ünlü futbolcusu olabilirim. Ama biz Barcelona’yız ve birçok kişi için Barcelona Ronaldinho demek olsa da bizim için Barcelona demek Puyol demek”

Barcelona taraftarı da Ronaldinho ile aynı fikirdeydi. Brezilyalı süper yeteneği bir futbol mucizesi olarak gören Barça’lılar için futbolun sonsuzluğu Puyol’du. Kaleci Valdes’in yine akıl almaz bir hatasından sonra tam gol oldu diye herkes ayağa kalkmışken herkes bir anda bütün vücudunu topun önüne atan ve topu çizgiden çevirdikten sonra kafasını direğe çarpan Puyol’un kanayan kafasını gördüler. Nou Camp’taki 100.000 kişi ayakta ruhlarının ete kemiğe büründüğü kaptanlarını alkışlıyorlardı. Ama Puyol kalkar kalkmaz, Valdes’in yanına geldi ve onu alkışlamaya başladı, o anda Nou Camp’tan “Valdes, Valdes” sesleri yükseldi. Valdes’in hemen Puyol’a açtığı top Barça hücumuna dönüştü, Puyol sıfıra inip ortasını yaptığında Eto’o Barça’nın golünü atmıştı bile. Puyol bu kez Eto’o’nun yanına koştu, önce Puyol sonra da tüm Nou Camp, Kamerunlu yıldızı alkışlıyordu. Puyol yerine döndü ve maç yeniden başladı. Puyol’un alkışlanmaya ihtiyacı yoktu çünkü o zaten Nou Camp’ın ta kendisiydi! Maç bitip Barça 5-0 kazandığında Puyol, dizlerinin üstüne çökmüş tribünleri alkışlıyordu. Maçtan hemen sonra duşunu aldı ve galibiyet primini Sokak Köpeklerini Koruma Derneği’ne bağışladı: “Barcelona bana hiç para ödemese de ben yine ölene kadar bu formayı giyerim. Bu takımda futbol oynamak bir insanın başına gelebilecek en güzel şey.”


 
Üst