Gila/Atmış yıllık serüven ( 60- 70 ) | Wardom Bilginin Adresi, Forum ve Bilgisayar Güvenliği

Gila/Atmış yıllık serüven ( 60- 70 )

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Uzun süredir bir konu yapmaya gayret ediyordum

Konu çok uzun

Dallı budaklı

Öyle üç günde bitebilecek şekilde bir şey değil



Bir gaza geliyorum, başlıyorum yazmaya, resimlerle videolarla süslemeye

Ertesi gün geliyorum, resimlerin bir kısmı sırra kadem basmış

Resim yükleme sitelerini kullandık ta ne oldu?

Gün geldi o siteler ya kapandı, ya işi paralı üyeliğe bağladı

Paralı üyeliği reddedince bizim resimler na böyle bir şey haline geldi


















İki gün önce yaptığım konunun yazı metnine uygun resimlerin kayıp olması sinir bozucu tabii

Hal böyle olunca moraliniz bozuluyor, gardınız düşüyor, eliniz klavyeye gitmiyor



Atmış yıllık serüven başlıklı bir konuyu bir süredir hazırlamaya çalışıyorum

Görülen odur ki; Bu iş te uzayacak

İyisi mi, uzamadan konuyu bir an önce ön sayfaya taşımak lazım


Öncelikle atmışlı ve yetmişli yıllardan bahsederek başlangıç yapıyorum

Ardından seksenli yıllar gelecek ki; Seksenli yıllar bir hayli uzun sürecek

Çünkü Türkiye'de 60 sonrası birinci değişimin temellerinin atıldığı yıllar, ihtilal sonrası 80 li yıllardır

Ardından doksanlı yıllar gelecek



Ömrümüz yeterse sonrasına bakacağız..





Konuyu tamamlayıp buraya koymayı arzu ediyordum ancak, görüldüğü kadarıyla o iş biraz uzun sürecek

İyisi mi, atmışlı yetmişli yıllardan başlayarak girizgahı yapmak.

 
Son düzenleme:

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
ATMIŞLI YILLAR!!

O zamanlar çekilen Türk filmleri replikleri gibiydi


Nnnnatırladınmıı ihtiyar, bir zamanlar fakir ama gururrlu bir genç vardı

















Hani bir fabrikatörün kızı tutar da fakir bir gence
aşık olur

Fakir oğlan sırtındaki yamalı cekete bakmadan

Bütün temiz duygularıyla kızı babasından istemeye köşke gider

Kızın anası çulsuz delikanlıyla dalga geçer, kahkaha atar

Babası şayet adamlarına dövdürtmediyse uşaklarına emreder, genç adamı yaka paça evden atarlar

Gün gelir, çulsuz genç adam başarı basamaklarını üçer beşer tırmanırken

Patron olan baba iflasın eşiğine gelir

Ya fabrikasını satmaya ya da o günün zengin insanlarından birisinin kapısına borç para istemeye gider

Tesadüfe bakın ki; Kapısına gittiği o adam, bir zamanlar köşkün kapısından tekme tokat kovduğu genç adamdır



İşte o zaman dünün fakir, bugünün muhteşem zengini genç adam meşhur repliği patlatır

Nnnatırlıyormusunuz, bir zamanlar kapınızdan kovduğunuz fakir ama gururlu bir genç vardı


















Atmışlı yıllar tam olarak böyleydi

Yani, insanlar fukaralıktan patronluğa yükselmiyordu tabii

Ama, insanlar fakir ama gururluydu

YOKSULDU AMA YOKSUN DEĞİLDİ

Bir baba çalışır, evine ve çocuklarına bakardı

Evin hiç bir ihtiyacı eksik etmezken, çoluk çocuğun eğitim masraflarına da yetişirdi

Vakti zamanı geldiğinde emekli olur, aldığı emeklilik ikramiyesiyle bugünkü gibi kredi, kredi kart borçlarını kapatmaya çalışmaz

Çoluk çocuğunu evlendirir

Mütevazı bir ev alır, ömrünün kalan kısmını huzur içinde geçirirdi



İnsanlar gerçekten fakirdi ama hepsi bir iş sahibiydi

Mutlulukları yüzlerinden okunabiliyordu


















Atmışlı yıllarda eğitim ve öğretim bugünkünden farklıydı

Çocuklar okullara eti senin kemiği benim mantığıyla bırakılırdı

Öğretmenin vurduğu yerde gül biterdi

Benim rahmetli biraderimin kulakları delik deşikti

Sebep?

Adı Mediha olan kadın öğretmen tırnaklarını kulaklarına batıra batıra çekerdi

Valide bir taraftan merhem sürer, bir taraftan üzüntüsünden ağlardı



Bugün öyle görüntüler yok

Öğrenciler kendi göbeklerini kendileri kesiyorlar


















Türkiye, kabuğunu kırmak ve yaşam denilen şey ile tanışmak üzereydi

Köyden kentlere ve dış ülkelere iş gücü olarak büyük katkıda bulunurken

Diğer yandan yıllardır fakirlik çeken insanlarımızın parayla tanışmasına tanık olunuyordu

Köyden büyük şehirlere gelenler mutlu

Almanya, Hollanda gibi ülkelere giden insanlar yarınlar için umutluydu

Trenler dolusu iş gücü ihraç etmeye başladığımız yıllardı


















İnsanların bugünkü gibi istedikleri kıyafetleri alıp giyme imkanı pek yoktu

İsraf neredeyse sıfırdı

Eskiyen pantolon ve ceketinizi ihtiyaç sahiplerine verirdiniz

Ceketlerin astarları sökülür, ters yüz edilir ve yeniden kullanılır

Pantolonlarda yırtık varsa yama yapılır, kullanılırdı

Yamalı pantolon, ceket giymek kesinlikle ayıp değildi, yadırganmazdı

Günümüzde modanın bir çeşidi olarak karşımıza çıkan yama, atmışlı yıllarda doğal yaşamın bir parçasıydı


















Henüz atmışlı yılların ortalarıyla sonlarına yakın dönemler

İstanbul yeni yeni büyüyor, genişliyor

Türkiye'nin nüfusu 31 milyon, İstanbul bir buçuk milyon

Köyden şehire göç, büyük şehirlerde yeni yerleşim alanları ihtiyacı ortaya koydu

GECEKONDU KÜLTÜRÜ yerleşmeye başladı


















Şöyle oluyor: Gündüzden gözüne bir alan kestiriyorsun


Eline kazmayı alıp, kare şeklinde çizerek tespit ediyorsun

Akşam olunca gaz lambası ışığında biriket, harç üst üste koyup sabaha kadar evi çıkartıyorsun

Sabah olunca belediyeciler gelip yıkıyorlar

Akşama yeniden yapıyorsun

Üç beş gün sonra yeniden gelip yıkıyorlar

Yeniden yapıyorsun


İşin özü şu.. Bu süreç içinde o kadar çoğalıyorlar ki, sonunda bir şekilde galip geliyorlar


















Elektrik yok

Su yok

Yol yok

Okul yok

Ne var?

Yüzlerce, binlerce sonra on binlerce insan var

İnsanın olduğu yere de mecburen hizmeti götürmek zorunda kalıyorsun

Sonuçta seçim zamanı gelecek ve o insanlara ihtiyaç olacak

Aşağıdaki resim, 1971 yılında benim geldiğim Gültepe'nin birebir görüntüsüdür

Yapılaşmaya bak, hizaya gel :cool:


















Televizyon henüz test yayını yapıyordu

Teknik Üniversite'nin Maçka kampüsünde yapılan yayınlar haftada iki gün, dört beş saat kadardı

Zaten televizyonu olan ev sayısı bir elin parmakları kadardı

Evlerde lambalı radyolar vardı

Düğmesine basarsın, önce lambaları ısınır, sonra yayına başlardı

TRT radyosundan başka istasyonu da yoktu


















Asıl revaçta olan, kapıcı radyosu da denilen transistörlü radyolardı

Bunların özelliği antenindeydi

Anteni uzatınca Kahire radyosuna kadar bir çok yayını almak mümkündü

Transistörlü radyo duvardaki çiviye asılır, Allah'ın kulu cesaret edip te dokunamazdı

Evin reisi gelir, istediği kanalı açar, hane halkı mecburen onu dinlerdi


















Buz dolabı zenginlik alametiydi, her evde yoktu

Fırın dediğin zaten henüz kültürümüze girmemişti

Börek tepsileri bile ekmek fırınına götürülür, fiş karşılığı teslim edilir, bir saat sonra gelip tepsi pişmiş olarak geri alınırdı

Elektrik zaten sadece büyük şehirlerin büyük semtlerinde mevcuttu

İstanbul'un yarısından fazlasının elektriği yoktu

İnsanlar gaz lambalarıyla aydınlanır

Dersler gaz lambası ışığında çalışılırdı


















Atmışlı yıllarda spor deyince akıllara sporun bir çok dalı gelirdi

Bugünlerde olduğu gibi bol futbol üstüne az basketbol garnitürlü, kazanmak için ne gerekirse yapan, kazanamadığında ortalığı yakıp yıkan bir felsefe henüz ürememişti

Futbol kadar güreş, boks, atletizm de önemli sporlar arasındaydı



Futbol denilince akıllara gelen ilk ve tek takım Fenerbahçeydi

Taraftarların çoğu da Fenerliydi

1968 Yılında Şampiyon kulüpler turnuvasında İngiltere şampiyonu M. City'yi elemesi, o yıllardaki çocukların Fenerbahçeli olmasında rol oynamıştı


















Maçlar radyodan dinlenilir, ertesi gün gazetelerin spor sayfalarında okunurdu

Gazeteler denilince akla Hürriyet ve Tercüman gelirdi

Gazeteler zamanla yarışırlardı

Günün gelişen olaylarını üç beş büyük şehir ertesi gün gazetelerden okurken

Taşra denilen uzak yerlere bir gün gecikmeli haberler giderdi

Anadolu insanı tuttuğu takımın şampiyon olup olmadığını ya da küme düşüp düşmediğini ancak salı günü öğrenebilirdi


















Medya demişken...

Gazetecilik onurlu meslekti

Gazeteci düzgün adamdı

HÜRRİYET ve TERCÜMAN, günün en çok satan iki gazetesiydi

SON HAVADİS genelde öğleden sonra çıkar, taze haber verirdi

Dedikodu haberleri veren SON gazetesi sadece sekiz sayfaydı


İçinde verdiği günlük KİLLİNG serisi sayesinde çıktığı gibi biterdi



KİLLİNG romanı şimdilerde pek bir şey ifade etmese de, dönemin en ünlü resimli romanıydı

KİLLİNG İSTANBUL'DA filmi bile çekildi




Özetle; Killing, kötüleri öldüren acımasız bir katildir.

Taş gibi hatunları çatır çatır götürdükten sonra acımasızca öldüren

Öldürdüğü insanların yüz maskelerini yapıp yüzüne geçirip aksiyonlar yapan bir karakterdir


















Yine o yıllarda resimli roman furyası vardı

Teksas Tommiks Zagor gibi resimli romanların yanı sıra kızlar için de CEP FOTOROMANI vardı ki, çıktığı gibi orta öğrenim gören kızlar tarafından kapışılırdı


















İster şehirli olsun ister taşralı

İnsanlar akşamları ev misafirlikleri dışında mutlaka çay bahçelerine gider, sosyalleşmeye çalışırdı

Sinemalar hafta sonlarında dolup taşar

Yaz dönemlerinde yazlık sinemalar insanların sosyalleşme mekanları haline gelirdi

Her şey bir yana, yazlık sinemanın tadını hiç bir şey vermezdi


VİZONTELE filminde gördüğünüz, sinemanın yan tarafındaki evlerin beleş film seyretmeleri

O sahne tamamen gerçekti

Örneğin benim şu an oturduğum evin üst katındaki yatak odasından yatağa uzanarak film seyreden insanları bilyorum

Yazlık sinemalar sıcak ve samimiydi

Kışlık sinemaların aksine, seyretmeye gelen insanların bir çoğu birbirini tanıyan komşulardan oluşurdu
















TİYATRO VARDI TİYATRO!!!

Radyo her sabah ajansı ( haberleri ) verdikten sonra hava durumuna geçer

Daha sonra şehir tiyatroları ve özel tiyatrolarda oynanan oyunları anons ederdi

ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ - CADI KAZANI




Açılışından kısa süre sonra CADI KAZANI oyunu oynanırken sahnede bir kıvılcım çıkar

Seyirci cadıyı yakmak için alev çıkartıldığını zannedip alkışlamaya başlar

Kısa süre sonra bunun gerçek bir yangın olduğu anlaşılır

AKM hala kimin kundakladığı belli olmayan bir yangın ile ilk yarasını aldı


















Atmışlı yılların alış veriş şekli de bugünkülerden tamamen farklıydı

Bakkal, manav, kasap dışında yoğur, zeytinyağı, balık satan seyyarlar kapınıza kadar gelirdi

Bugünlerde alıştığımız süper marketler yoktu ama, süper marketin dedesi vardı

MİGROS

KOÇ grubunun daha o günlerde dışarıdan getirdiği arabaların içinde etinden kıymasına, sütünden peynirine kadar her şey mevcuttu

MİGROS arabaları, bugünkü marketlerin temel taşıdır


















Siyasette bugünküne benzer ve farklı unsurlar söz konusuydu

Benzer konu, İsmet İnönü o zamanlarda da pek sevilmezdi

Farklı olan unsur, siyasetçiler meydanlarda ana bacı küfretmezler, hakaret etmekten çekinirlerdi

Siyaset yine yalan dolan unsurlar taşır ama seviyeyi korurdu

Hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet yok denilecek kadar azdı



Daha sonraki yıllarda Demirel'in yeğeni Yahya Demirel 2.5 milyon liralık mobilya yolsuzluğu yapacak ve ülkede yer yerinden oynayacaktı


















Atmışlı yılların sonlarına doğru televizyon yayınları haftada 3 gün, beşer altışar saate çıkmaya başladı

Radyolar, daha kibar görüntülü hale gelmişti

Evinde pikap olmayan insan neredeyse yok gibiydi

İlginç gelecek ama, her evde mutlaka bir Müzeyyen Senar, Safiye Ayla plağı olmasa da

Mutlaka bir düzine Hint müziği plağı mevcuttu

Raj Kapor olmayan ev neredeyse yoktu

Yıllarca AVARAMU sandığımız Avara hu herkesin bildiği şarkıydı











 

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
YETMİŞLİ YILLARIN GİRİŞ YAPMASIYLA BİRLİKTE

Ülkede bir çok alanda hareketliliklerin başladığı gözlemlenmeye başladı

Özetle; Bir babanın beş nüfusa baktığı dönemler bitmiş, bir aileye bir yerine dört beş maaşın girmeye başladığı dönemler başlamıştı

Fazla para demek, fazla harcama ihtiyacı demekti

Bu paracıkları kendine çekmek isteyen sektörler de doğal olarak kendini göstermeye başlamıştı

Giyim - Eğlence - Turizm - Fuhuş sektörlerinin zirve yaptıkları yıllar, yetmişli yıllardır



Eğlence sektöründen başlayacak olursak; Bizim bir Hollywood'umuz yoktu

Millet kör kemancı ile zengin ailenin şımarık kızı filmlerinden bıkmış usanmıştı artık











Sinemayı bu dar boğazdan kurtarmak için bir formül bulmak lazımdı


Daha ucuza mal edilerek kar güdülen bir malzeme bulmak lazımdı

Yani?

Para değeri düşük ülkelerden filmler getirip piyasaya sürmek lazımdı

O zamanlar dünyanın en komik parası İtalyan Lireti

Bir Türk lirası = 100 İtalyan lireti

Başka?

Çin parası, Hint parası bizim paramızdan düşük



2000 li yıllarda bir Hintli ile yurt dışında gerçekleştirdiğimiz sohbette BOLLYWOOD'un ne kadar muhteşem olduğundan bahsediyordu

Düşünsene diyordu. Yüz binlerce film var ve her filmde en az yirmi tane dans kareografisi
Bollywood filmlerinden bugüne kadar milyonlarca dans kareografisi cıktı. Bu hangi ülkede var?

Doğru söylüyordu ama cebi para görmüş, bendini çiğneyip kendini sokaklara atmış Türk insanı

Bol göz yaşlı, romantik film istemiyordu artık

Hele hele savaş kazanmış muzaffer komutanların bile zenne gibi kıvırtmaları hiç te erkeksi değildi ;)

















Hindistan'ı eledik

Geriye ne kaldı?

Çin

İstikamet Çin sinemasıydı



Bir gün bir afiş gördük

KOLSUZ KAHRAMAN

Çin sineması ve Wang Yu ile ilk tanışmamız bu filmle gerçekleşti

Adam çekirge gibi hopluyor, zıplıyor, Battal Gazi'nin adam öldürme rekorlarını alt üst ediyordu

Çok beğenildi

Sinemalar doldu taştı

















Kolsuz kahraman - Kolsuz kahramanın intikamı - Kolsuz kahramanın dönüşü - Kolsuz kahramanın oğlu

Yürü be kim tutar seni

Ne kadar ipe sapa gelmez Çin filmi varsa piyasayı doldurdu

Çin filmi oynatılmayan hafta, oynatmayan sinema yoktu

Türk insanı Wang Yu ile birlikte Dawid Chang, Ti Lung gibi aktörlerin bütün filmlerini tekrar tekrar izlemeye başlamıştı

Ta ki; Bruce Lee'nin filmi gelene kadar

ÖLDÜREN KARATECİ filmi, diğer bütün Çin filmlerinin pabucunu dama attı

İnsanlar yavaş yavaş diğer abuk subuk Çin filmlerini izlemektense Bruce Lee'nin diğer filmlerini gözler olmuştu

















Çin filmleri iyiydi hoştu ama erotizm yoktu be birader

Türk insanı evlerinden caddelere akmaya başlamış

Bir meme ucunun bile gösterilmediği Çin filmleri de bir yere kadardı anadınmı

Bu durumu fark eden sinemacılar, bir diğer ucuz sektör olan İtalya'ya yöneldiler


Ve..

ERKEK DEDİĞİN filmiyle Lando Buzanca Türk sinemasına giriş yaptı

Filmin orjinal adı Homo Eroticus olmasına rağmen,
ERKEK DEDİĞİN bizde acayip tuttu

















Bu da bir sürecik idare etti ama kesmedi

Dahasını istiyorduk

Daha.. Daha..

Daha çok meme

Daha çok meme verdiler

Daha çok popo

Daha çok popo verdiler

İşin aslını görmek istedik

Doymak bilmeyen nefislere yeni yeni filmler sunuldu

Glorida Guida, Edwig Fenech, Florida Bolkan gibi aktrislerle o yıllarda tanıştık

Namuslu, ahlaklı Türk insanına otobüs fortçuluğunu aşılanmasına sebep olan film belki de aşağıdaki filmdir kim bilir :cool:






 

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Bu arada Türk sineması da boş durmadı

Yeşilçam artık osuruktan tayyare aşk filmlerini bırakıp seks ve avantür filmlerine yöneldi

Özellikle Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney'in başı çektiği filmler çok tutuyordu ama yetmedi

Amerikan sinemasında Ringo, Cango gibi kovboy filmlerine alternatif filmler ürettiler, kesmedi



















HABABAM SINIFI çekildi ve izlenme rekorları kırdı

Rahmetli Rıfat Ilgaz'ın Hababam ile ilgili ne kadar romanı varsa hepsi filmleştirildi












Bu film sayesinde Türkiye Kemal Sunal ve Şener Şen'i yakaladı

Uzun yıllar
Kemal Sunal ve Şener Şen üzerinden onlarca film yapıldı, hepsi de izlenme rekorları kırdı

Yine de Türk sinemasını ayakta tutmaya yetmedi

















Bütün bunlar yetmezdi tabii

Sinemadan kaçan insanları tekrar sinemalara getirmek için son bir çare ile erotik filmlere el atıldı

Bildik jönler geri planda kaldı, yerlerini günde 25 liraya dayak yiyen figüranlar aldı

Türk sinemasının en iyi dayak yiyen adamları Behçet Nacar ve Kazım Kartal ilk kez baş rollere çıkmaya başladılar

PARÇALA BEHÇET - YIRT KAZIM o dönemin flaş film afişleriydi


















Ardından
Aydemir Akbaş, Hadi Çaman, Ali Poyrazoğlu gibi tiyatronun bildik isimleri Yeşilçam'da soyunmaya başladılar


Erotik Türk sineması, Yeşilçam'ın ölmeden önceki son solunum cihazıydı

Aslında filmler erotik falan değil, komediydi

Bana göre HASAN ALMAZ BASAN ALIR - BALDIZ gerçekten izlemelik filmlerdi

Son nefesini buralara harcayan Türk sineması uzunca süre ölüm sessizliğine gömüldü






 

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Büyük şehirlerde mantar gibi fabrikalar yükseliyor

İlaç fabrikaları, ambalaj fabrikaları, sabun fabrikaları


İlle de bir ilaç fabrikasına karı koca kapağı atmışsanız

Size karada ölüm yoktu

İlaç fabrikasından emekli olup ta mutluluğu tatmayan kimse yok gibiydi

















Bir gün işini kaybeden, ikinci gün derhal iş bulabiliyor

İş demek, para demek

Para demek, bütün ailenin yükünün bir kişinin omuzlarından alınması demek

Rahatlık, ferahlık demek

Mutluluk demek

İnsanlar artık iş ve para sahibiydi

Hafta sonları sinemaya gitme modundan her akşam eğlenme moduna geçmişti


Geçmiş yıllardaki yoksulluğunun acısını çıkartırcasına sokaklardaydı insanlar



Bir gün bir gazetenin magazin sayfasında kocaman bir haber vardı

ÇİÇEK PASAJINDA BİRA PATATES 8 LİRA!

Biranın kendisi zaten bakkalda 6 liraydı

Yanında bir de patates kızartma

E hadi gidip bakalım ;)


















Görüntü şöyle..

Ortalıkta tabure niyetine serpiştirilmiş ahşap bira fıçıları

İnsanlar karşılıklı olarak fıçıların üstünde oturuyorlar

Ortada bir başka fıçının üstüne düz bir levha yerleştirilerek masa haline getirilmiş

Bira içiyorlar, patates yiyorlar


İnterneti araştırdım, tam da 1974 yılına ait Çiçek Pasajı'nda çekilmiş bir resim buldum

Diyeceksiniz ki, bira içmeye de kravatla mı gidilir?

Türk insanı işle, parayla buluştukça kendine harcama yapıyordu

Şık insan gibi görünmenin yolunun ceket, gömlek, kravattan geçtiğini zannediyordu




















Bu haber, sanki bir işaret fişeği gibiydi

Çiçek Pasajı'nda oluşan ilgi, bir anda bütün ülkeye virüs gibi yayıldı

Çok kısa bir sürede Anadolu'nun en ücra köy ve kasabalarında dahi birahaneler açılmaya başladı


İnsanlar düne kadar at sidiği tadında Tekel Birası içerken gerçek birayla tanışmanın ve para kazanıp harcıyor olmanın keyfini çıkartıyordu

Birahaneler her akşam tıklım tıklım dolup taşıyordu



O dönemlerden bir resmi de internette buldum

Kaybolmazsa duvarımızda çerçeve olarak kalsın ;)



















Dedik ya, insanlar iş ve para sahibiydi

Birahanelerle sınırlı kalmadı

Her şehrin önemli merkezlerinde nezih, lüks meyhaneler, içkili lokantalar oluşmaya başladı

Örneğin; İstanbul Boğazı'nda yüzlerce içkili lokanta var

Önceden rezervasyon yapılmazsa hafta sonu oturacak bir tek sandalye bulunamazdı



Bendeniz yaşı tutmaya başladığı gün itibarıyla Ali Babacıydım

Her cumartesi akşamı iki büyük masayı bitiştirir, gelmemizi beklerlerdi

Hiç birimiz banka müdürü değildik ama her cumartesi on, on iki kişilik masa donatır, geceyi kahkahalarla sonlandırırdık


















Bununla birlikte, içkili ocak başı kültürü yerleşmeye başladı

Haftanın bir günü balık lokantası, iki günü ocak başı muhabbeti, iki üç gün birahane muhabbetindeydik

Ayda bir iki hafta sonu da mutlaka Çiçek Pasajı'nda alırdık soluğu


Bu bahsettiğim La Fontaine'den masallar değil, yetmişli yıllardaki sıradan insanların yaşantısıydı

Bir de çok para kazananların ne yaptıklarını siz düşünün :cool:

Aşağıda gördüğünüz kare çiçek pasajında çekilmiştir


Çiçek Pasajı'nın Çiçek Pasajı olduğu zamanlarda bir taraftan çilingiri kurmuşuz

Masada yok yok

Diğer taraftan seyyar midye dolmacıyı yanımıza çekmişiz

Adam ha babam de babam limonluyor, biz löp löp atıyoruz

İki arkadaş bıkana kadar yedikten sonra hesap sorduk, 42 tane yemişiz.



















Parayı bulan insanlar, ilk iş olarak giyim kuşamlarına çeki düzen vermeye başladılar

Yamalı ceketler, kullanılmış pantalonlar artık devre dışıydı

Başkasının kullandığı hiç bir şeyi giymediğiniz gibi, gıcır gıcır ceketinizi verseniz, kimse tenezzül edip sırtına geçirmezdi

Kış geldiğinde yün palto giymeye başladık

Bir patloya 2.5 m kumaş gider

O günlerde giydiğimiz yün paltoların bugünkü fiyatları ( nisan 2020 ) metresi 65 dolar

Çarp 2.5 metreyle: 163 dolar

Çarp tl ile: 1100 lira

Koy üstüne işçiliği, malzemeyi: 2000 lira


Nisan 2020 itibarıyla en düşük emekli maaşının 1500 lira olduğunu düşünürseniz

O yıllarda sıradan para kazanan insanların nasıl yaşadıkları hakkında fikir sahibi olabilirsiniz :cool:





Terzilerin en iyi para kazandıkları yıllar, o yıllardı

İGS, HATEMOĞLU, BEYMEN gibi markaların doğduğu yıllar, o yıllardı


Ceket - pantalondan oluşan takım elbiselerimiz eksik olmazdı

Lakin...

En pahalısı blue jean di.

O yılların en önemli markaları Rifle - Wrangler ya da Lewis 501 marka cin pantalonları almak için ya merdiven altı dükkanlara gideceksiniz, ya dışarıdan getirtecektiniz

Orjinal olup olmadığını anlamak için etiket uzmanı olmuştu millet







 

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
İşin özü şuydu..

İnsanlar para kazanıyor, harcıyor, yine kazanıyor, yine harcıyor, yine harcıyordu

Harcanan paradan pay kapmak için çeşitli teşebbüsler giderek artıyordu

Ekonomi alabildiğine büyüyordu

Tek kelimeyle mutlu bir toplum oluşuyordu

( Ki; Gün gelecek mutluluktan mutsuzluk duyanlar devreye girecek, insanlara dünyayı dar edecekti

Siyaset bölümünde bunlara değineceğiz )






Yetmişli yıllar, bir çok sektör gibi eğlence sektörünün de zirve yaptığı yıllardı


Tiyatro düne kadar yine vardı

İnsanların alım gücünün düşüklüğü, tiyatroyu zengin eğlencesi olmaktan öte götürmüyordu

Oysa yetmişli yıllarda her insanın parası her şeye yetebilecek nitelikteydi

( Araba hariç

O yıllarda araba almak, gerçek zenginliğin göstergesiydi )



( Tiyatrolar ve tiyatrocular yetmişli yıllarla birlikte para kazanmaya başladılar

Ta ki; Bademler iktidara gelene kadar. O konuya da ileride değineceğiz )




Devekuşu kabare dün de vardı ama yetmişli yıllarla birlikte bütün ülkece tanınmaya başladılar

Zeki - Metin ikilisi tiyatrodan sonra sinema alanında da ülkeyi uzun yıllar kasıp kavurdular

Tabii bunda televizyonun da büyük rolü olmuştu


















İstanbul'da protest oyunlarıyla öne çıkan Ferhan Şensoy da yine televizyon aracılığıyla bütün ülkeye tanıtılmıştı


En önemli oyunları olan ŞAHLARI DA VURURLAR, 12 yıl sahnelendi ve her oyunu ful çekti

( Daha sonra bu oyunuyla Humeyni rejimini eleştiren Ferhan Şensoy tahditler alacak, yılmayacak, inadına 1001 GECE CİNAYETLERİ isimli oyununu sahneye koyacak, zamanın iktidarı ANAP tarafından oyun yasaklanacak, daha sonra MUZIR MÜZİKAL oyununu sahneye koyacak ve yobazlar tarafından bir kaç kez oyun sırasında taciz, tehdit edilecek, nihayet oyunu sergilediği ŞAN MÜZİKHOLÜ bir gece kundaklanarak yanacaktı )

















Halk artık bendine sığmaz taşmış durumdaydı

Hep dışarıdaydı

Hep dışarıda olan insanlara hizmet yağıyordu

Düne kadar sayıları belli olan müzik sanatçılarının sayısı yetmiyordu

Derhal müzik yarışmaları yapıldı

Yarışmalarda birinci ikinci gelenlere plaklar dolduruldu

İnsanlara onlarca, yüzlerce alternatifler sunuldu

Yılların eskitemediği Erol Evgin, Nilüfer gibi sanatçılar TOPLU İĞNE müzik yarışmasında ünlenmişti


















İnsanları evde tutabilmek neredeyse imkansızdı

Mevsimine göre kapalı veya açık hava sinemalarında sık sık konserler tertiplenir, insanlar sevdikleri sanatçıları canlı canlı dinlemeye giderdi

Parası olanlar Maxim gibi gazinolara giderek Bülent Ersoy, Zeki Müren gibi assolistleri dinlemek için para dökerken

Orta halli vatandaşlar da halk tipi gazinolara giderek stres atıyorlardı




Arabesk müziğin doğuşu da yine bu yıllarda Orhan Gencebay öncülüğünde gerçekleşti

Ardından Ferdi Tayfur, Hakkı Bulut gibi ses sanatçıları, müzik piyasadaki yerlerini almaya başladılar

Çünkü...

Plak sektörü yerini kaset sektörüne devretmek üzereydi ve bu sektöre onlarca sanatçı yetmezdi

Sanki onlarca sanatçı buz dolabında tutulmuş, kasetin icadıyla birden piyasaya salınmış gibiydi

Bergenler, Tüdanyalar, Kibariyeler hep bu süreçte ön plana çıkan sanatçılar oldu


















Alman, Japon marka kaset çalarlar evlerde ve arabalarda yerlerini almaya başlamıştı

Pioneer kaset çalar sahibi olmak, karizma gereğiydi :cool:



















Yetmişli yıllarla alakalı sık sık insanların parayla buluşmalarını vurguluyorum.

İnsanlar gerçekten bir anlamda işe ve paraya boğulmuşlardı. Bunu vurgulamazsam, o günler ile bu günler arasındaki fark anlaşılamaz




Para neredeyse, hizmet oradadır

Yetmişli yılların başlarıyla birlikte önce haftalık televizyon program gün ve saatleri uzamaya

Peşinden insanlar evlerine televizyon almaya başladılar

Siyah beyazdı ama bambaşka bir dünyaydı televizyon

Piyasa bir anda hiç adını sanını duymadığımız televizyon markalarıyla doluşmaya başladı

Alman markaları tercih sebebiydi


















Televizyon, Türk insanına bambaşka bir dünyanın kapılarını aralamıştı

O güne kadar Mehmet Ali Clay olarak bildiğimiz Muhammed Ali'nin maçlarını izlemek için insanlar sabahın köründe televizyon başına geçiyordu

Sokakta televizyonu olmayanlar, sabah 5 çayına televizyonu olanların evlerine doluşurdu


















İnsanlar televizyon sayesinde dış ülkelerdeki yaşam ile ilgili bilgi sahibi olmaya başladılar

Dünya savaş belgeselleri

Olimpiyat oyunları

Boks, güreş

Futbol, basketbol maçları



Bugünlerdeki halimiz ile karşılaştırınca, gerçekten mutlu, keyifli günler yaşamışız :cool:


















Derler ki; Televizyon, Ford'un arabayı bulup sokaklara döktüğü insanları evlere toplamak için icat edilmiş bir alettir

Bunu kendimize uyarlarsak, parayı bulup kendini sokaklara atan insanlarımızın eve toplanmasında önemli bir rol tutmuştu televizyon

Peş peşe yapılan komedi, şov programları, haftalık diziler, insanları yine evlerinde bir arada tutmaya yetiyordu

O yılların en çok seyredilen yabancı dizisi Komiser Kolombo, Dallas dizileriyken

En çok izlenen yerli dizi Aziz Nesin'in YAŞAR NE YAŞAR NE YAŞAMAZ isimli romanından uyarlanan dizi ile KAYNANALAR dizisiydi

















Fuhuş sektörü de büyük atılım yapmıştı

Devlet kontrolündeki genel evlere rakip mekanlar çoğaldı

İsimleri daha kibardı. Randevu evleri

Aralarındaki iki önemli fark, randevu evlerinin fiyatları genel ev fiyatlarının neredeyse on katıydı

Sebepler belliydi..


















Genel evlerde aynı kadın için dışarıda bekleyen sekiz, on kişilik kuyrukta sıranızı bekliyordunuz

Randevu evlerinde beyefendi muamelesi görüyordunuz


Genel evlerde tanıdık birilerine görünme ihtimali vardı

Randevu evleri müstesna yerlerdi



Genel evde Hade laaan çabuk ol, nikahlı karın mı var altındaaa

Öfff leş gibi de içmiş gelmiş gibi hakaretlere uğrar, ya acele eder, ya işi bitiremeden çıkmak zorunda kalınırdı

Randevu evlerinde arzu ediyorsan içki de ikram edilirdi.. Parasıyla tabii ;)


















Yetmişli yılların en tatsız bölümleri, siyaset ile alakalı olan bölümlerdir

Bu kadar mutluluk Türk insanına yeter de artar diyen siyasetçilerimiz de vardı

Kalkınmakta olan bir ülkenin çarklarının arasına çomak sokan bu siyasetçilerin aslında bu ülkeye hizmet etmediklerini, başka ülkelere taşeronluk yaptıklarını düşünürüm hep
 

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Yetmişli yılların siyasetini anlatabilmek için biraz atmışlara geri dönmek gerekir..




Atmışlı yıllarda ilk hatırladığım, 1969 seçimleriydi

Henüz ilk okul 3. sınıfa gidiyordum

Bir pazar akşamı babam transistörlü radyodan seçim sonuçlarını dinlerken henüz beline kadar geldiğimi hatırlıyorum

KIRAT KIRAT diye keyifleniyordu

ÇOBAN SÜLÜ kazanıyordu
















Çoban Sülü her ne kadar kazandıysa da, oy oranında hafif düşüş, buna karşın CHP içindeki kıpırdanmalardan rahatsızlık duyuyordu

Bülent Ecevit, İsmet Paşa'ya bayrak açmış, genel başkanlığa oynuyordu

Bu, Süleyman Demirel'in Adalet Partisi için tehlikeli bir durumdu

İnönü pek sevilmezdi

Ülkeyi ikinci dünya savaşına sokmadığı için kahraman ilan edilmesi gerektiği yerde, o günlerdeki kıtlık ve sıkıntılardan dolayı günah keçisi ilan edilmişti

Çoban Sülü, bunu fırsata çeviren ilk siyasetçiydi



Meydanlarda; Garneyle ehmek aldığıız günleri ne çabuh unuttuğuz demesi bile yeterliydi

( Aslında gayet düzgün Türkçe konuşabildiği halde Anadolu'ya gittiğinde böyle konuşmayı tercih ederdi

Anadolu insanı, onu kendisinden görürdü ;) )


















Velinimeti İsmet Paşa'nın siyaset dışı kalması, kendi iktidarı için büyük tehlikeydi

Bu arada zırt pırt darbeler, müdahaleler oluyordu

Acilen bir düşman yaratması, kaçan oyları geri toplaması gerekiyordu

10 ŞUBAT 1969 Tarihinde İstanbul'a uğrayan Amerikan Altıncı Filo'nun öğrenciler tarafından protesto edilmesi

Tam da Süleyman Demirel'in aradığı fırsattı

Aranan kan bulunmuş, ülke insanını tekrar kendisine çevirecek tehlike ortalığa çıkmıştı

KOMONİSTLER!

Anadolu insanının tarif ettiği komonistler, aynen aşağıda yazdığım gibiydi

Din iman tanımazlar

Camileri kapatırlar

Kız kardeşleriyle birlikte yatarlar

Evlerine gelen misafirlerin, analarıyla ilişki kurmasından memnuniyet duyarlar


















Bu ALLAHSIZ KOMONİSTLER söylemi öyle tuttu, halk öyle sindirildi ki, masanın üstünde tadından yenmez bir pasta vardı ve bu pastayı Süleyman Demirel'e tek başına yedirmezlerdi

Madem millet komonistlere karşı tepki içindeydi

O halde bu büyük kitleden başkaları da pay kapmalıydı

Kimdi o başkaları?

ALPARSLAN TÜRKEŞ ve NECMETTİN ERBAKAN


















Necmettin Erbakan, şeriat özlemi dolayısıyla kapatılan Milli Nizam Partisi'nin devrik başkanıydı

Milli Selamet Partisini kurmuş, kendi gençlik teşkilatına AKINCILAR adını koymuştu

AKINCILAR şiddetten uzak, o günün şartlarına göre kıtıpiyoz bir örgüttü

Yaptıkları en büyük eylem, duvarlara yazı yazmak

Arada bir cuma namazı çıkışlarında tekbir getirmekten öte gitmiyordu

Çok daha ileriki yıllarda İBDA-C yapılanması gerçekleşecek ve cinayetler işleyecekse de, yetmişli yıllarda o taraklarda bezleri yoktu

Yüzde 14 - 16 arasında gidip gelen bir oy potansiyeli söz konusuydu


















Alparslan Türkeş, daha etkili bir yolu seçmişti

Asker kökenliydi ve demokratik güce falan inanmazdı.

Kendi aksanıyla gomonistlerden kurtulmasının tek yolu Milliyetçi Hareket Partisi çatısı altında toplanmaktı

Ülkü Ocakları Derneği üyesi gençlere KOMANDOLAR adını vermişti ve bu gençler ülkeyi komonistlerden kurtaracaklardı

Kızlı erkekli gençler MHP saflarına katılıp komando olmak için kayıt yaptırıyorlardı

Nesin?

Komando!

Kulağa hoş geliyordu


















Komando adı altındaki gençler Adapazarı, İzmit, Kayseri gibi şehirlerin kırsal alanlarında dövüş sporları ve silahlı eğitimlere tabi tutulmaya başlanmıştı

Bir şeylere hazırlık yapıyorlardı

Süleyman Demirel olayın farkındaydı ama bu yasa dışı uygulamalara karşı harekete geçmek işine gelmiyordu

Gün gelir, lazım olabilirler ;)


















Yetmişli yılların başlarında korkulan oldu

Bülent Ecevit CHP başkanlığına adaylığını koydu ve İsmet Paşa'yı koltuğundan indirdi

Süleyman Demirel adına artık rüzgarlar tersten esmeye başlamıştı

Ecevit'in önlenemeyen yükselişi, ilk seçimlerde CHP'nin iktidarını işaret ediyordu

Öyle de oldu

1973 Seçimlerinde AP'nin önüne geçen CHP tek başına iktidarı yakalayamadıysa da, hükümet kurma görevini eline aldı


















Futbolda Fener - Galatasaray rekabeti neyse, siyasette AP - CHP rekabeti aynıydı

Asla bir araya gelmez, birbirlerini sevmez, destek vermezlerdi


Dolayısıyla AP ile koalisyon hayali suya düşmüştü

Oysa ülkenin böyle güçlü bir beraberliğe çok ihtiyacı vardı

Formaliteden görüştüler, anlaşamadılar

Olmadı


















Geriye iki parti kalıyordu

MHP - MSP

Alparslan Türkeş her fırsatta CHP'yi solcu ve komonist ilan ettiği için yapılan görüşmeler formaliteden öteye geçmedi

Tek çare kalmıştı

ERBAKAN



O güne kadar açtığı siyasi parti kapatılan ve o günden sonra da sürekli kapatılacak olan Erbakan, koalisyon teklifine balıklama atladı

Türkiye hükümetsizlikten kurtuldu

CHP - MSP koalisyonu kurulmuş oldu


















ÜÇ BUÇUK YIL süren bu koalisyon süreci içinde yıllardır hiç bir siyasetçinin yapmaya cesaret edemediği bir hamle gerçekleşti

Kıbrıs'ta Yunan zulmüne karşı Barış harekatı gerçekleşti

Ecevit Londra'da barış görüşmesine gitmişti ve işler istediği gibi gitmiyordu

Türkiye ile kısa bir telefon görüşmesi yaptı

Muhtemelen yaptığı konuşmalar dinleniyordu

O, parolayı verdi

AYŞE TATİLE ÇIKSIN


















Ayşe tatile çıktı

Erbakan ve Ecevit gönüllerde taht kurdu

Ecevit KARAOĞLAN, Erbakan MÜCAHİT olarak anılmaya başlandı



Solcu dedikleri

Komünist dedikleri

Milliyetçilikle alakası yok dedikleri ECEVİT

En baba milliyetçilerin yapamadıklarını yapmış, Kıbrıs çıkartmasını gerçekleştiren başbakan olarak tarihte yerini almıştı


















Bu arada..

Ecevit'in iktidar olmasıyla birlikte ülkede tuhaf işler olmaya başladı

Piyasada akaryakıt birden bire kesildi

Yemek yapmak için ev kadınları yağ bulamaz oldular

Limon fiyatları uçtu gitti

Tavuklar yumurtlamaktan vaz geçti

Şaka gibi ama, piyasadan yumurta da yok oldu

Millet üç kuruşluk ihtiyacını alabilmek için saatlerce kuyruklarda vakit geçirirdi



Tabi ki, bütün bunların sebebi, AP'ye yakın üretici iş adamlarıydı

İktidarı düşürmek için var güçleriyle bir ihanet yarışı içindeydiler


















Bülent Ecevit bütün bu baskılara dayanamadı

İlk yerel seçimlerde ciddi oranda oy kaybetti

Bugünlerde ( 2020 ) olduğu gibi belediyeleri kaybettiği yerlerden intikam almayı değil,

Halkın bize olan güveni sarsıldı değerlendirmesi yaparak erken seçime gitmeyi tercih etti

Ve seçimi kaybetti

Kaybetti ama, hükümet kuracak kadar oy kazanabilen bir parti de çıkmadı

Koalisyon yolu görünüyordu







VE....

BİRİNCİ MİLLİYETÇİ CEPHE HÜKÜMETİ kuruldu


















Cephe nerede olurdu?

Savaş meydanlarında

O halde bu cephe milliyetçiydi

Karşısında olanlar solcu, komünist, vatan hainleri

( Ne kadar da bize oy vermeyen dinsizdir, vatan hainidir, teröristtir propogandası yapan akp düzenine benziyor :cool: )




Cephenin merkezinde Süleyman Demirel'in Adalet Partisi

Hemen yanı başında Necmettin Erbakan'ın Milli Selamet Partisi

Diğer yanında Alparslan Türkeş'in Milliyetçi Hareket Partisi bulunuyordu


















Ülke ufaktan ufaktan savaş alanına dönmüştü

Sol gruplar kendi aralarında 40 küsur fraksiyona bölünmüştü

Kimileri halkı bilinçlendirmek adına teorik çalışmalar yaparken

Kimileri de pratik eylemleri tercih ederek silah kullanma yoluna gitmişlerdi



Bu gruplara sağ taraftan cevap veren tek örgüt ÜLKÜCÜ GENÇLİK DERNEKLERİYDİ

Ve tabi ki Türkeş'in komandoları


Ülke insanının bir CİNAYET SABAHINA uyanmadığı gece neredeyse yoktu

Her gün insanlar sokak ortalarında tavuk gibi boğazlanıyordu


















Derken, Ecevit'in seçime gitmesiyle gerçekleşen erken seçimin ardından

Gerçek seçimler yapıldı

Yine hiç bir parti tek başına iktidarı alabilecek kadar oy toplayamadı

İKİNCİ MİLLİYETÇİ CEPHE HÜKÜMETİ kuruldu

Ülke kan gölüne dönmüştü

15-16 yaşında sağcı, solcu gencecik çocuklar güpegündüz sokak ortasında öldürülüyordu



Bugünlerde ( 2020 ) televizyonlarda ÇUKUR denilen bir dizi var

İç işleri bakanı Soylu Süleyman'a göre lanet bir dizi


















Dizinin bir çok şeyi saçma

Örneğin, tavuk boğazlar gibi insan öldürülüyor

Ve sanki, o ülkede, o şehirde hiç güvenlik güçleri görev yapmıyormuş gibi

Her bölümde onlarca insan öldürülüyor

Bir Allah kulu da çıkıp kimdir bunların katili, hangi silahtan çıktı mermiler diye sormak ihtiyacını hissetmiyor



................

TÜRKİYE AYNEN BÖYLEYDİ!



BİR GÜN...

Çok daha büyük bir eylem yapıldı

KAHRAMAN MARAŞ KATLİAMI!!


















Kadın, kız, yaşlı, genç, bebek demediler

120 Türk insanını öldürdüler

200 den fazla ev yıkıldı

Yüzlerce iş yeri tahrip edildi

Yapanlar devletin ajanları değilse, Türkeş'in komandolarıydı



O günlerde ALPARSLAN TÜRKEŞ ve SÜLEYMAN DEMİREL'in şu sözleri meşhurdur



Benim komandolarım, güvenlik güçlerine yardımcı oluyorlar. A. Türkeş

Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz. Başbakan Demirel




















Bir bomba sesine uyanmadığımız sabah yoktu

Kurşun sesi duymadığımız gece yoktu

MİLLİYETÇİ CEPHE EŞLİĞİNDE ÜLKE TAM OLARAK İKİYE BÖLÜNMÜŞTÜ

Bizden olanlar - Olmayanlar

Ya bizdensin ve milliyetçisin, ya bizden değilsin ve vatan haini komünistsin

Ya bizdensin ve devrimcisin, ya bizden değilsin ve oligarşinin uşağısın


















Duvarlarda çeşitli örgütlere ait yazılar görmek mümkündü

İGD - ÜGD - TİKKO - DEVYOL - DEVSOL -

Bunlar, başı boş insanların kurdukları ve mücadele ettikleri örgütlerin kısaltmalarıydı

Daha da vahimi, başka dernek kısaltmaları da görmeye başlamıştık

POLBİR - POLDER gibi

POLBİR, ülkücü polisler birliğiyken POLDER devrimci polisler örgütüydü

Ülkenin güvenlik güçleri de kendi aralarında bölünmüştü


Sağcı polislere denk gelen ülkücüler arka kapıdan salınıyordu

Solcu polislere denk gelen solcular yan kapıdan uçup gidiyorlardı





Bir sabah ( sanırım 1976 yılı falandı ) duvarlarda alışık olmadığımız bir yazıyla karşılaştık

P K K

Yeni bir örgüt türediğini düşündük

Bu örgütün Kürt kökenli olduğunu öğrenmek uzun zaman almadı

Elli küsur örgüt var. Bir eksik bir fazla deyip geçtik

Oysa gerçek farklıydı

Ülke bölünmeye ve parçalanmaya gidiyordu ve halk henüz bunun farkında değildi

PKK, Güneydoğu'da oluşacak bir yapılanma için öne çıkmış, kendi haritalarını çoktan çizmişti bile


















Evet ülke parçalanmaya gidiyordu ve bizler henüz bunun farkında değildik

( Bir çok eksik ve hatalı yönleri olmasına rağmen 12 eylül darbesine hep bu pencereden baktım, hep haklı buldum )


Süleyman Demirel, şartlar ne olursa olsun iktidar koltuğunu bırakmama derdindeydi

Alparslan Türkeş'in amacı, ülkenin bölünmesini engellemek ve elindeki silahlı güçler ile yönetime ortak olmak ve ülke yönetiminin başına geçmekti




Hal böyleyken, ülke bölünecekse Erbakan da kendi adına bir şeylerin peşine düşmüştü

Hilafet rüyaları görüyordu



İlk, Atatürk'e küfrederek herkes safını belirlesin hesabına gittiler

Kimler karşıya geçecek, kimler yanlarında duracak, onu görmek istediler

Ve çekirdek kadroyu oluşturdular

O çekirdek kadro içinde olup ta bugün ( 2020 ) devlet yönetiminde olanların sayısı sanıldığından da fazladır



















Atatürk'ü reddettiler

İstiklal marşını reddettiler

Türk bayrağını reddettiler

TÜRKİYE CUMHURİYETİ söylemini reddettiler

( Ne kadar da açılım sürecini hatırlatıyor )


Ve gün geldi..

Konya mitinginde İstiklal marşını yere oturarak dinlediler

Peşinden yeşil bayrak açıp hilafet isteriz sloganlarıyla boy gösterisi yaptılar


Madem ülke bölünecekti, onlar da kendi cumhuriyetlerini kurmanın planlarına düşmüşlerdi


















Amaç siyaset, siyasi polemik olmadığı için sadece Maraş katliamından bahsettim

1 MAYIS toplu katliamı, sendika başkanlarının öldürülmeleri, siyasi kişiliklerin öldürülmeleri, bombalamalar, sokak ortasında öldürülen insanlar....

Sağdan ve soldan binlerce genç fidan, siyasetçilerin gudubetliğine, inadına kurban gitti


TÜRKİYE'NİN HİÇ BİR YERİNDE HAVA KARARDIKTAN SONRA SOKAĞA ÇIKMAK MÜMKÜN DEĞİLDİ

Biz alkolikler hariç :cool:

Yolda mutlaka ya sağcı, ya solcu çevirmelere denk gelinirdi

Sallandığımızı gören solcular bizim için
lümpenler derken, sağcılar şerefsizler der, adam yerine koymazlardı

Kim demiş alkol zararlıdır diye? ;)




Yeri gelmişken biraz 1 Mayıs cinayetinden bahsetmek isterim...



1977 Yılının 1 mayıs günü Taksim Meydanı'nda işlenen toplu cinayet sonucu 33 vatandaşımız hayatını kaybetmişti

Bu, belki de ülke tarihinde en ince detaylandırılmış cinayetti

Bu konuyu okuyan ve meraklı olanlara Ferhan Şensoy'un KAZANCI YOKUŞU adlı kitabını okumalarını tavsiye ederim


















Taksim Meydanı'nı bilen bilir

Meydan hınca hınç doluysa ve bir yerde bir silah patladıysa

İnsanların koşarak kaçabilecekleri dört bölge vardır

Şişli tarafı, İstiklal Caddesi, Cihangir tarafı - Kazancı yokuşu

Kazancı yokuşu tercih edilen bir yer olmamakla birlikte, o bölgede olanlar için can simididir

Daracık bir yokuştur



















Taksim Meydanı'nda silah patlayıp insanlar panik halinde kaçmaya başlayınca

O yokuşta hiç olmaması gereken bir kamyon park etmiş, kurbanlarını beklemekteydi

Kamyona ilk gelenler sağından solundan kaçabilmişse de, hemen arkasındakiler kamyon ile arkalarından gelen insan seli arasında sıkışarak can verdi

Ölümlerin çoğu sıkışmaktan, nefessiz kalmaktan ve ezilmekten gerçekleşti


















Seksenli yılların girişinde ( 12 eylül 1980 ) ülkenin parçalanmasına kesin bakıldığı bir anda ordu yönetime el koydu

Bütün siyasetçiler bir süreliğine dinlenmeye alındılar, siyasetten el çektirildiler

O günlerde ülke insanının istisnasız tamamına yakını bu darbeden mutlu oldu




 
Son düzenleme:

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Yetmişli yıllarda ülke insanı sporun farklı çeşitleriyle tanıştı

Bildiğimiz üç tane spor vardı

Futbol, güreş, boks

Onları da gazetelerden takip ediyorduk

Televizyonun hayatımıza girmesiyle birlikte dünyada neler olup bittiğine tanık olmaya başlamıştık

Yine de, önce futbol :cool:



Türkiye'ye gelen yabancı teknik adamlar ağırlıklı olarak Yugoslavdı

Futbolcu transferleri de tek tük Bulgar, Rumen, yoğunlukla Yugoslav futbolculardan oluşurdu


Galatasaray 1970 başında farklı bir yol izleyerek İngiltere'den Brian Birch'ü teknik adamlığa getirdi

Deli dolu manyak bir tiplemeydi

Katı disiplin uyguladı

Futbolculara nefes aldırmadı

Üç yıl peş peşe şampiyonluğu aldı, ülkesine geri döndü


















Fenerbahçe bu işe pek bozuldu

Fener yaparsa en iyisini yapar dedi ve Brezilya'dan dünyaca ünlü Didi'yi getirdi

Didi, geldiği iki sene üst üste lig şampiyonu olurken

Takımın üç as futbolcusunu süresiz kadro dışı bıraktığı için taraftarın tepkisiyle karşılaştı ama pek te umurunda olmadı

Üçüncü sezonunda işler kötü gidince tribünlerin homurtusuna dayanamadı, istifa etti


















O yıllarda kuruluşunun üzerinden sadece 7 -8 sene geçmiş olan Trabzonspor birinci ligde fırtına gibi esiyordu

Önce iki yıl üst üste, sonra üç yıl üst üste şampiyon olarak tarihteki yerini alacaktı


Avrupa kupalarında Liverpool ile eşleşirler

Liverpool takımı Trabzon'a gelir, otele yerleşirler

O zamanlar Trabzon'da bugünkü gibi görkemli oteller yok

Trabzonlu taraftarlar sabaha kadar otelin önünde davul çalarak futbolcuların uyumalarına izin vermezler

Sonuç: Trabzon yorgun Liverpool'u yener


















O yıllarda Türk insanı farklı bir spor dalıyla daha tanıştı


Öteden beri Judo Karate ile uğraşan belli bir azınlık olsa da, Çin filmlerinin ülkeye giriş yapmasıyla birlikte Karate - Judo - Taekwondo sporlarına üyelik yapan, ders alanlar çığ gibi çoğalmaya başlamıştı

Yetmişli yıllarda koca Türkiye'deki siyah kemerli sporcu sayısı beş on ile gösterilirken

Yetmişlerin sonlarına doğru siyah kemerli sporcu sayımız binlerle ifade ediliyordu

Ki; Bendeniz de bu sporlardan nasibini alan bir kişiyim :cool:

Aşağıdaki resim 1975 yılına ait bir turnuva üçüncülük kupasıdır



















Yine hayatımıza giren televizyon ile birlikte olimpiyatları izleme şansı bulduk

Nadya Komaneci'yi tanımış, uzaktan uzaktan aşık bile olmuştuk

En azından ben olmuştum :)

















Basketbol, yetmişli yıllar itibarıyla hayatımızın bir parçası olmaya başladı

Wimbledon Tenis turnuvasını ve tenisi öğrendik

Amerikan basketbolunu tanıdık

Ama en önemlisi, Muhammed Ali'nin o yıllardaki bütün ünvan maçlarını izledik

Dünya kupası maçlarını naklen izledik


Bu gözler Maradona'yı, Cruyff'u, Müller'i, Beckenbauer'i izledi


















Kısacası, parası olana hizmet koşa koşa geliyordu

Parası olana hayat güzeldi

Yetmişli yıllarda hayat Türk insanına güzeldi :cool:





Yazılı medyada gazete sayıları artarken

Bir gün bir mizah dergisi çıktı

GIRGIR


















Kısa sürede gençlerin sevgilisi olan dergi, tiraj bakımından dünyada üçüncü büyük dergi haline geldi

Şayet dünyada birinci sıraya yükselemediyse, bunun sebebi sağ iktidarlardır

Bugün de olduğu gibi kendilerine muhalefet eden yayın organlarını hain ilan ettikleri için

Sağ görüşlü partilerin peşinden gidenler bu dergiden mahrum kaldılar

Oysa GIRGIR demokrat bir dergiydi

Yanlışını eksiğini gördüğü herkese giydirirdi

Aşağıdaki karikatür, MHP destekli AP için çizilmiştir






 

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Hazır yetmişli yılların özetini geçiyorken turizm ve tatil meselesini de es geçmeyelim

Köyden gelip şehire yerleşen insanların çocukları yani onlara göre ikinci kuşak,

Babalarına göre daha kolay, daha hızlı ve daha çok para kazanıyorlardı

Dolayısıyla harcamayı da çok seviyorlardı

Madem para harcayacak birileri var, o halde o paraya talip olan birileri de vardır



Yetmişli yılların gençliği, ülkede gezecek, denize girecek, eğlenecek yerler olduğunu keşfetmeye başladı

Yaz ayları geldiğinde iki üç haftalığına Güney'e giden gençler, Marmamris, Bodrum, Kaş gibi yerlerin farkına varmaya başladılar

Yetmişli yılların sonu, Ölüdeniz ve bendeniz :cool:


















İnsanlar tatillere gidip para harcamaya başladılar ya

Artık otomotiv sektörünün de hamle yapma zamanıydı



Henüz sıradan insanlar otomobil alabilecek kapasitede değillerdi çünkü çok pahalıydılar

Taksicilik eski model amerikan arabalarıyla yapılırdı ve yerli oto henüz yoktu

1946 Model, 1954 model arabalar piyasadaydı ama katır gibi de güçlü arabalardı


















Hazır insanlar para sahibi oluyorken, ilk yerli araba üretildi

Bakmayın bugünlerde ( 2020 li yıllar ) ülkenin başındaki şahsın ilk yerli otomobili üretiyoruz palavraları sıktığına

Ona kalırsa ülkede buz dolabı, fırın gibi ürünler de onun zamanında geldi

Kendisi hangi zamandan bizim zamanımıza ışınlandıysa artık :cool:


Prototipi 1969 yılında hazırlanan ilk yerli araba ANADOL piyasaya sürüldü

Reklamında şasesi sağlam falan dediğine aldanmayın

Dandik arabaydı, direksiyonu çevirebilmek için ciddi kol kuvveti gerekiyordu

















Hemen peşinden efsane Hacı Murat denilen Murat 124 piyasaya sürüldü

Ufak tefek, şirin bir arabaydı

Tek sıkıntısı vardı, kaportası konserve kutusu gibiydi

Elinize bir konserve açacağı aldıysanız, bir uçtan bir uca arabayı konserve gibi açabilirdiniz :cool:


Ve.. İşte Murat 124 ün ilk reklamı

















Türkiye, yetmişli yıllarda iki ayrı görüntü veriyordu

Bir tarafa kafanızı çevirdiğinizde silahlar patlıyor, bombalar, kundaklamalar, insan kanı oluk oluk akıyor

Diğer tarafa baktığınızda giderek ekonomik gücü artan, gece yaşantılarında oluk oluk para saçan insanlar


Yetmişli yıllarda insanların parayla tanışmalarının en net kanıtı

Yeni evlenen gençlerin anne ve babalarının alışkanlıklarının tersine, farklı evlerde oturmaya başlamalarıydı

İş var, para var, huzur var

Önceleri bu ayrılıklar aile büyükleri tarafından buruklukla karşılandıysa da, yıllar içerisinde gelenek halini aldı

Artık kaynanasıyla birlikte yaşayan gelin neredeyse yok gibi


















Yetmişli yılların aşk meşk meselelerine dokunmazsak olmaz

Çok zordu çok!!

Muhallebiciler ve çay bahçeleri buluşma yerleriydi

Günümüz gençleri gibi tanıştıktan üç beş gün sonra cumba yatağı aklından bile geçirmeyeceksin

Kızın elini tuttun mu, sevgilin demektir

Yanağından öpebilirsen, ileride torunlarına anlatacak bir çapkınlık anın olmuştur

Hele dudağından öptüysen, artık helalindir :cool:


















Hiç abartmadan süreci anlatıyorum..



Kız ve erkek pencereden pencereye bakışırlar

Bakışırlar

Bakışırlar

Bakı.....

Çoğu zaman bu bakışmalar aylar sürer de iki kelime konuşamazlar


Kız, her türlü saç bakımını yapar, takıp takıştırır, cama öyle çıkar

Makyaja fazlaca bulaşmaz

Ya kendisini hafif kız zannederse?


Çocuk, tıraşını olur, saçlarını tarar, zırt pırt perdenin önüne gelir

Bakışırlar

Bakışı....


















Kıza bir şekilde bir mektup iletmeye çalışılır

Bu bazen mahallenin küçük bir kızı aracılığıyla olur

Bazen kibrit kutusunun içine sıkıştırılmış bir mektupçuk ile olur

Bazen gençler birbirlerine ne yazacaklarını bilemez, kopya çekerlerdi

Sırf bu yüzden kitap basmış, para kazanmış insanlar söz konusudur


















Bir muhallebici ya da çay bahçesinde buluşma ayarlanır

Kız, evinden kolay izin alamayacağı için mutlaka yanına bir kız arkadaşını alır da gelir

Sevtap'a ayakkabı bakacağız hesabı, evden izin kopartılır



İlk buluşmalarda komşu kızı iyidir

İkincisinde eh, idare eder

Üçüncüye artık tek gelmesi istenir

Elinden tutacaksın, şanslıysan öpeceksin

Hele biraz şurasını burasını mıncıklamak istersen, cevap genelde nettir: EVLENMEDEN OLMAZ



















Atmışlı yıllarda telefon, zenginlik göstergesiydi

Yetmişli yıllarda lükstü

Telefon makinası satın almak iyi paraydı lakin, hat yoktu

Şayet hatlı telefonunuz var ve satışa çıkartmışsanız, karşılığında ciddi paralar kazanabilirdiniz



Bununla birlikte şehirler arası konuşmak için çelik gibi sinir gerekirdi

Ankara ile görüşmek için santrale numarayı yazdırır, beklemeye çekilirdiniz

Üç saat, üç gün, ne kadar zamanda çıkacağı belli olmazdı

Bazen siz Ankara ile görüşürken bir başkasının Adana ile görüşmesine denk gelir, dörtlü konferans gibi konuşmak zorunda kalırdınız

ADANA ÇIK ARADAN esprisi buradan doğmuştur







 

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Seksenli yıllar, Türkiye Cumhuriyet tarihi içinde çok önemli yeri olan bir süreçtir.

Bir çok köklü değişimin yaşandığı bu süreci şu ara pek te sağlam olmayan kafayla yapmak istemediğim için, konunun devamı muhtemelen bayram sonrası gelecektir
 

fearof

Forum Ustası
İhtiyar anlaşılan yaşın yetmediği için 60 ve 70 leri kısa kesmişsin.:D

60ve 70 lerde insanların daha özgür olduklarını, hergün terör kaynaklı ölümler olmasına rağmen fikirlerin rahatça söylendiğini,başbakandan milletvekiline,herkesin rahatça eleştirilebildiğini,çocukların apartman ya da kreşlere okullara mahkum edilmeden sokaklarda oynayabildiğini,hiçbir çocuğun ya da ailenin acaba çocuk badelenmeden eve gelebilecekmi diye endişe duymadığından,kendine din adamı adını veren bir yığın hokkabazın bırak rahatça konuşmasını, kafasını somyanın altından çıkaramadığından daha pek çok güzelliklerden bahsetmeyi ya atlamışsın ya da kısa olsun Aydın havası olsun demişsin.
 
Son düzenleme:

Gila

Moruk Moderator
Site Yetkilisi
İhtiyar anlaşılan yaşın yetmediği için 60 ve 70 leri kısa kesmişsin.:D

60ve 70 lerde insanların daha özgür olduklarını, hergün terör kaynaklı ölümler olmasına rağmen fikirlerin rahatça söylendiğini,başbakandan milletvekiline,herkesin rahatça eleştirilebildiğini,çocukların apartman ya da kreşlere okullara mahkum edilmeden sokaklarda oynayabildiğini,hiçbir çocuğun ya da ailenin acaba çocuk badelenmeden eve gelebilecekmi diye endişe duymadığından,kendine din adamı adını veren bir yığın hokkabazın bırak rahatça konuşmasını, kafasını somyanın altından çıkaramadığından daha pek çok güzelliklerden bahsetmeyi ya atlamışsın ya da kısa olsun Aydın havası olsun demişsin.
Yahu ben bu konuyu yapmayı aylardır düşünüyordum. Bir yerini ele alsam, bir yeri eksik kalıyor. Açıkcası, siyasetten uzak bir konu yapmaya da özen gösteriyorum ki; İnsanlar o günlerle bu günlerin farkını algılayabilsinler. Seksenli yıllar sanıyorum en uzun konu olacak. Bu arada desteklerinizi de memnuniyetle kabul ederim :cool:

Şu işi halledeyim, daha sırada resimleri kaybolmuş ARŞİV var. İşimiz çok :D
 
Üst