Hat sanatı ve üstadları | Wardom Bilginin Adresi, Forum ve Bilgisayar Güvenliği

Hat sanatı ve üstadları

ESTERGON

Genel Moderator


Hat Sanatı


Hat sanatı, Arap harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatıdır. Bu sanat Arap harflerinin 6. yüzyıl ve 10. yüzyıl arasında geçirdiği bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmıştır. Hat, Arapça çizgi demektir.

Türkler, Müslüman olduktan ve Arap alfabesini benimsedikten sonra uzun bir süre hat sanatına herhangi bir katkıda bulunmamışlardır, bu dönemde Hat sanatının Mükemmel örneklerine Rastlamak mümkün değildir.Bu dönemdeki biçim ve üslup var olan gelişmiş Türk Hat Sanat'ına benzememektedir. Türkler hat sanatıyla Anadolu'ya geldikten sonra ilgilenmeye başladığı tahmin edilmektedir. Bu alanda en parlak dönemlerini de Osmanlılar zamanında yaşadılar. Yakut-ı Mustasımi'nin Anadolu'daki etkisi 13. yüzyıl ortalarından başlayıp 15. yüzyıl ortalarına kadar sürdü. Bu yüzyılda yetişen Şeyh Hamdullah (1429-1520) Yakut-ı Mustasımi'nin koyduğu kurallarda bazı değişiklikler yaparak Arap yazısına daha sıcak, daha yumuşak bir görünüm kazandırdı. Türk hat sanatının kurucusu sayılan Şeyh Hamdullah'ın üslup ve anlayışı 17. yüzyıla kadar sürdü. Hafız Osman (1642-98) Arap yazısına estetik bakımdan en olgun biçimini kazandırdı. Bu tarihten sonra yetişen hattatların hepsi Hafız Osman'ı izlemişlerdir.

Türkler altı tür yazı (aklâm-ı sitte) dışında, İranlılar'ın bulduğu tâlik yazıda da yeni bir üslup geliştirdiler. Önceleri İran etkisinde olan tâlik yazı 18. yüzyılda Mehmed Esad Yesari (ölümü 1798) ile oğlu Yesarizade Mustafa İzzet'in (ölümü 1849) elinde yepyeni bir görünüm kazandı. Türk hat sanatı 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında da parlaklığını sürdürdü, ama 1928'de Arap alfabesinden Latin alfabesine geçilince yaygın bir sanat olmaktan çıkıp yalnızca belirli eğitim kurumlarında öğretilen geleneksel bir sanat durumuna geldi.


KAYNAK

Yabancı sanatçılardan Hat Örnekleri:


















Yukarıda anlatılan Hat Sanatının üstadlarını bu başlık altında toplamaya çalışacağım.

Konuya meraklı üyelerimizin katkısını da bekliyorum.

Kolay gelsin.
 
- Yönetici düzenlemesi: :

ESTERGON

Genel Moderator



Sultan Abdülmecid (1823 -1861)

Sultan- Abdülmecid, tarihteki rolünün yanısıra, çok önemli bir hattat olan İkinci Mahmud'un oğludur.

Osmanlı'da babası tarafından başlatılan modernleşme hareketlerinin ilerlemeye başladığı sırada, 1839'da tahta geçen Abdülmecid, devlet işleri arasında hat sanatına da merak sararak devrin ünlü hattatı Mahmud Celâleddin'in öğrencisi Tahir Efendi'den altı çeşit yazı ve celî dersleri alarak yetişti. Önce Tahir Efendi'den, daha sonra da devrinin en büyük hattatlarından olan Kazasker Mustafa İzzet'ten de ikinci bir icazetname aldı.

Sultan Abdülmecid, klasik Osmanlı celî yazısına aykırı bir ekol kuran Mahmud Celâleddin'in üslubunu izledi. Yazdığı levhalara tezhip yaptırıp genellikle vezirlerine hediye ederdi. Yazıda Üçüncü Ahmed ve İkinci Mahmud kadar mahir değilse de, hat tarihinde önemli bir yere sahiptir ve İstanbul'daki bazı camilerde yazıları vardır.


Örnekleri:


 

ESTERGON

Genel Moderator



Hulusi Yazgan (1869 -1940)

Osmanlı'nın son dönemi ile Cumhuriyet'in ilk yıllarının en önemli ve en usta hattatlarından olan ve "Hulusi Efendi" olarak tanınan Hulusi Yazgan, İstanbul'da doğdu. Medresede okudu ve Farsça öğrendi. Daha sonra "Mesnevihan" oldu, yani "Mesnevi okutma" izni aldı. Hulusi Efendi, özel hayatında son derece mütevazı davrandığı için Mesnevihanlığı çok az kişi tarafından bilinir.

Hasan Hüsnü ve Çarşambalı Arif Beylerden meşketti, icazetini Sami Efendi'den aldı. Sonraki senelerde Darüşşafaka'da ve Hattat Mektebi'nde dersler verdi. Sülüs yazıyı da en iyi yazan hattatlar arasında olan Hulusi Efendi'nin eserleri müzelerde ve hususi koleksiyonlardadır, bir hilyesi de Topkapı Sarayı Kütüphanesi'ndedir.
Gelibolu Mevlevihanesi'nin talik kitabesi Hulusi Yazgan'a aittir ve en tanınmış öğrencileri Halim Özyazıcı ve Kemal Batanay'dır.

Hulusi Efendi'nin 20. yüzyıl Türk Hat Sanatı'nın en güzel örneklerinden olan ve 'Yeter, Kâfi!" anlamına gelen "Kefâ" sözünün yazılı olduğu bu levhası özel bir koleksiyondadır ve hattat eserinde sanki "Bu yazı, işte böyle yazılır, bu kadarı kâfidir" demektedir..



Örnekleri:


 

ESTERGON

Genel Moderator




Kâmil Akdik (1861 -1941)


20. yüzyılın Hafız Osman'ı derecesinde usta bir sanatkâr olan Ahmet Kâmil Akdik, İstanbulludur.

İlk yazı derslerini, ilköğrenimi sırasında Süleyman adında bir hattattan aldı. Genç yaşında Dahiliye Muhasebesi'ne memur olarak girdi. Bir müddet sonra büyük sanatkâr Sami Efendi'den de ders alarak dört yıl sonra sülüs, nesih ve celî sülüs yazılardan icazet sahibi oldu. Daha sonra Divan-ı Hümayun Mühimme Kalemi'nde vazife gördü. Bu arada Sami Efendi'den tuğra ile beraber divanî ve celî divanî yazılarını öğrendi ve Sami Efendi'nin emekli olması üzerine hocasının memuriyetine tayin edildi.

1914'te Bab-ı Ali'de açılan Hattat Mektebi'nde, bugün Galatasaray Lisesi olan Galatasaray Sultanîsi'nde ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler verdi. Hilyeleri, kıt'aları ve levhaları hususi koleksiyonlarda bulunan hattatın, davet üzerine gittiği Kahire'de de eserleri vardır.



Örnekleri:


 

ESTERGON

Genel Moderator
Yedikuleli Seyyid Abdullah (Vefatı: 1781)


Istanbul'da Yedikule'de doğduğu için bu ad ile tanınmaktadır.

Ünlü hattat Hafız Osman'dan aklâm-ı sitte yazılarını öğrenerek 1690'da icazetname aldı ve hocasına yakın derecede bir sanatkâr oldu.

Başka bir ifadeyle, hocasının kurduğu hat ekolünde akranlarının en iyisi idi. Daha sonra İstanbul ve Edirne saraylarında yazı hocalığı yaptı.


EMİR EFENDİ

"Emir Efendi" olarak da anılan sanatkârın kaynaklarda 24 adet Kur'an yazdığı kayıtlıdır ve bunların ikisi, Sultan Üçüncü Ahmed'in emriyle yazılmıştır. Ayrıca bin kadar çeşitli eseri de vardır.

Abdullah Efendi, peygamber sülalesinden geldiği için "Seyyid" unvanını taşırdı.
Nesih yazısında hocası Hafız Osman derecesinde usta olan Yedikuleli'nin hattat silsilesi, çağımızın ünlü hattatı Halim Özyazıcı'ya kadar ulaşır.

Yedikuleli Seyyid Abdullah'ın bu sülüs-nesih kıt'ası, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ndedir.



Örnekleri:


 
- Yönetici düzenlemesi: :

dildem

Forum Kalfası
HAT SANATI
Hat sanatı denilince Kur'an harfleri çevresinde oluşmuş güzel yazı sanatı akla gelir. Bu sanat Kur'an harflerinin 6 ile 10. yüzyıllar arasında geçirdiği uzunca bir gelişme döneminden sonra ortaya çıkmıştır. Kuran-ı Kerim'in bir araya toplanmasından sonra, İslam dininin bilime verdiği özel önemin etkisiyle, çok sayıda katip yetişmiş, yazı da doğal olarak büyük aşamalar göstererek önemli sanat kolu olmuştur. Bu yazının ilk biçimi olan ve adını Kufe kentinden alan köşeli karakterli kufi yazısının yerini 9. yüzyıldan sonra aklam-ı sitte (altı çeşit yazı) almaya başladı. H at sanatı, tarihi seyir içersinde yer yer ve kol kol gelişmiş, mükemmelleşmiş ve güzel sanatlar arasında seçkin yerini fiilen almıştır. Bunun farkına varamayanlar, garp tarihçilerinin adetlerine uyarak hat sanatına “mimari süsleme” deyip geçmişlerdir. Oysa ki mushaflar, cüzler, hilyeler, fermanlar, murakkalar, meşkler, karalamalar gibi değişik konularda verilmiş nice eserler vardır ki mimari süsleme ile hiçbir alakası yoktur. Hat sanatı;

“Cismani aletlerle ortaya çıkan ruhani bir hendesedir” şeklinde tarif edilmiştir.

YAZI ÇEŞİTLERİ

1- Kufi yazı: İslam yazısının en eski örneği olan bu yazı, İslamiyetin zuhurunda Arap yarımadasının birçok yerinde kullanılmakta idi. Nitekim ilk Kur'an-ı kerimler bu yazı ile yazılmıştır. Düz çizgiler ve köşelerden oluşan bir yazı çeşididir. Kufi denilen yazının en temelli karakteri geometrik olmasıdır.

2- Sülüs: Sülüs yazı hicretin 4. yılında ortaya çıkmıştır. Kufi yazıdaki düz ve köşeli şekiller bu yazıda yerini yuvarlaklığa ve eğri çizgilere bırakmıştır. Sülüs yazının, bir santim veya daha fazla genişlikte açılmış kalemle yazılmış olanına “ celi sülüs ” adı verilir. Büyük levhalar, kitabeler ve birçok mezar taşları bu yazıyla yazılmıştır.

3- Nesih: Nesih,sülüs türünün gövde oluşları bakımından en ilkel olan şeklidir. Nesih yazısının gövdesi,sülüs ve celi tiplerine göre çok yalındır. Kalem uç genişliği sülüsünkinin üçde biri kadardır. Kur'an-ı kerim, Delail, En'am, Hadis kitapları, Tefsirler ve Divanların yazılmasında bu yazı kullanılmıştır.

4- Muhakkak: Sülüs yazıdaki harflerin yatay kısımlarının daha genişletilmesi sonucunda ortaya çıkmış bir yazı çeşididir.

5- Rika': Buna, nesih yazının dişsiz, yuvarlak ve kıvrak bir çeşidi diyebiliriz. İcazetler bu yazı ile yazıldığı için “ icazet yazısı ” da denilir.

6- Tevki: Sülüs yazının daha değişik ve ufaltılmış bir türüdür. Daha ziyade resmi evrakta kullanılmıştır.

7- Ta'lik: Bütün harfleri yuvarlağımsı olan bu yazı, her şeyden evvel çizgilerin bir musikisidir. İran'da icad edilmiştir. Bir santim veya daha fazla genişlikte açılmış kalemle yazılmış olanına “ celi ta'lik ” adı verilir.




Hattat: Erol Dönmez (Abdülhadi)
Ah min'el-aşk
"Ah! Aşkın elinden..."




Hattat: Hasan Çelebi
"-celle celalühü-"



Hattat: Hasan Türkmen
Reyhani Simetrik İstif

kaynak
 

sudem

Forum Ustası
Hattat Şeyh Hamdullah

Şeyh Hamdullah



İslam yazı sanatını zirveye taşıyan hattat olarak tanımlanan Şeyh Hamdullah Amasya’da doğmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte tarihçiler 1426-1429 olabileceğini kaydetmektedirler. Hamdullah Çelebi, dini ilimleri ve edebi bilgileri devrinin meşhur alimi Şehzade II.Bayezid ve Ahmed’in hocası Hatip Kasım Efendi’den tahsil etmiş, ileri seviyede Arapça öğrenmiştir. İlk hat hocası Sufi ***** Çelebi-zade Ali Çelebi olmuştur. Onun Fatih Sultan Mehmet’e katip olması üzerine Amasya’da Hayrettin Halil Çelebi hocalığında yazı eğitimini tamamlamıştır. Şeyh Hamdullah asıl gelişmesini Yakut Musat’sımi ve Abdullah Sayrafi’nin yazıları üzerinde yaptığı uzun çalışmalar sonucunda elde etmiştir. Şeyh Hamdullah yazdığı yazı ve kendine has üslûbu ile “Kıbletül Küttab” diye anılmıştır. Yazı onun elinde o derece gelişip güzelleşmiştir ki zamanındaki ve daha sonraki hattatlar ona benzemeye çalışmışlarsa da sanatına yaklaşabilen çok az olmuştur.

II.Bayezid, şehzadeliği ve Amasya valiliği sırasında Şeyh Hamdullah ile yakından ilgilenmiş, hatta Hamdullah’ın yazı hokkasını kendi elinde tutarak üstada hizmette bulunmuştur. Davetlerde de en yakınında oturtmuş, diğer misafirlerden ayrı tutmuştur. 1481'de Fatih Sultan Mehmed Han’ın vefatı üzerine tahta davet edilen Şehzade Bayezid, Amasya’dan ayrılırken hocası Şeyh Hamdullah’ı İstanbul’a davet etmiştir. Bayezid Han’ın saltanat tahtına çıkmasından bir süre sonra Hamdullah İstanbul’a gitmiş, Amasya’da iken arkadaşlık yaptığı Hattat Abdullah ve Hattat Cemaleddin Amasi’nin evine misafir olmuştur. Hocasının İstanbul’a geldiğini işiten Sultan Bayezid Şeyh’e olan muhabbetinden, ona yakın olmak ve sohbetinde bulunmak için sarayın harem dairesi civarında oda tahsis etmiştir. Daha sonra Şeyh Hamdullah, saraya katip ve saray hüddamlığına muallim tâyin edilmiştir. Hattatların piri Şeyh Hamdullah, “Şeyh” unvânını ok atıcılığından almıştır. Ok ve yay yapmakta meşhurdur. Şeyh Hamdullah iyi bir ok atıcısı olduğunu, 1100 adımlık atışıyla göstermiştir. Pehlivanlar arasında ok atış rekoru kırarak menzil sahibi üstat olmuştur.

ESERLERİ




Ok atma, eski Türklerin belli başlı bir sporu idi. Bu sporda muvaffak olanların isimlerini Türk milleti asırlardanberi unutmamıştır. Ok atma sporu sade pazı kuvveti değil, kafa kuvveti de istiyen bir beden hareketi sayılırdı.


Zamanının en yaman sporcularından olan Hattat Hamdullah'ın emsali arasında hakikaten şaheser sayılan nefis bir yazısı.



 

sudem

Forum Ustası
Hat Sanatında Kullanılan Malzemeler

Hat Sanatında Kullanılan Malzemeler

KALEMLER.

Hem musuki aleti(ney) hemde kalem olarak kullanılan kamış, bu kudretiyle İslam ve doğu aleminin esrarlı havasını aksettiren belki yegane alettir. Sıcak ülkelierin nehir ve göl kenarlarındaki sazlıklardan alınan kamış, koparıldığı haliyle kalem olma vasfından uzaktır. Sarımsı beyaz renkli olan bu kamışlar kurumaları için uzvi sıcaklığı daima muhafaza eden gübre içine konulur; burada yavaş yavaş suyunu kaybedip sertlik kazanırlar ve cinsine göre, kırmızımsı, kahve veya açık yahut koyu kahverengine, hatta siyaha dönerler.

Kalem açılıpta kullanılmaya başlandıktan sonra, kağıda temas eden ağız kısmı zamanla bozularak yeniden açılmak icab eder. Ancak mushaf gibi yazılması uzun süren kitaplarda bunun mahzuru vardır. Kalem yeniden açılırken ağzının genişliği kıl kadar farklı olsa, bu, hele nesih gibi ince yazılarda büyük bir estetik kusur teşkil eder. Böyle uzun metinleri ince hat ile yazmak için Cava adasında yetişen bir tropikal ağacın yaprak diplerindeki siyah renkli sert, düzgün ve ince uzantıları işte bu maksadla kullanılır ve Cava Kalemi adıyla bilinir, bunun ağzı kolay aşınmaz.



Yazının kalınlığı arttıkça kalemin ağzına da ona göre açabilmek için, ney kalınlığında kamışlardan (buna kargı kalem denir) veya sert bambu kamışlarından faydalanılır.Kamış kalem, açmak için sol elin içine yatırılarak,orta boşluğu ve cidari badem biçiminde görünene kadar,yukarıdan aşağıya meyilli olarak yontulur.

Dil gibi uzadığı için kalem dili denilen bu yassı kısmın iki kenarı, kalem ağzının ne kadar genişlikte olması isteniyorsa, ona göre alınır. Kalemin ağız kısmının birkaç santimetre çatlatılarak iki yakaya ayrılmasına kalem Şakkı denir. Bunun yapılışında kalemin boyuna paralel çatlatılması, eğri olmaması icab eder. Arada hasıl olan ve ince bir hazne vazifesi gören bu çatlağa mürekkep dolarak, yazarken devamlı bir şekilde aşağıya akar. Kalemin kalemtraş yardımıyla şakk edilirken makta (her ikiside ayrıca tanıtılacaktır) üzerindeki yive oturtulması lazım gelir. Kalemin ağzının kesilip düzeltilmesi de makta üzerinde yapılır.Bu kesme işlemine kalemi makta'a vurmak veya üzerinde yapılır.

Bu kesme işlemine kalemi makta'a vurmak veya katt-ı kalem denilir.Kullandıkça ağzı bozulacağı için harfler pürüzlü olarak çıkmaya başlar Bu takdirde yeniden makta'a vurulur. Ta'lik kalemi sülüse nazaran daha az eğri ağızlıdır. Nesih kalemi ondan da az, rık-a kalemi ise düze yakın eğriliktedir.

Kalemi ağzındaki eğrilik kağıda tamamiyle intibak edecek şekilde tutup, yukarıdan aşağı dik olarak hareket ettirmekle ince, sağdan sola yürütmekle kalın harf kısımları yazılmış olur. Harflerin ölçüleri nokta ile tespit edildiği, nokta da kalemin kalemin ağız genişliğine bağlı olduğu için, kalem hat sanatında estetiği sağlayan en önemli unsurdur.

Kalemler bazen divit adıyla anılan yandan hokkalı kalem mahfazalarında, bazen de kalemdan (kalemlik) denilen, silindir yahut sandık biçimi, sade veya sanatlı kutular içinde saklanır. Kalemdanın silindir biçiminde olanlarının adı da kubur'dur




HOKKA




"Küçük Kutu" manasına gelen Arapça bir kelimedir. Yazı yazmak için kamış kalem ve is mürekkebinin kullanıldığı devirlerde, yazı takımlarında veya yazı çekmecelerinde Yazı yazmak için kamış kalem ve is mürekkebinin kullanıldığı devirlerde, yazı takımlarında veya yazı çekmecelerinde hokka olarak okur-yazar zümrenin üzerinde taşıması için ise divit şeklinde mutlaka bulunan mürekkep hokkası, kültür hayatımızın en mühim unsurlarından biriydi. Madeni hokkalar, müstakil olmaktan ziyade, içine kamış kalemlerin konulduğu kubur denilen, silindir biçimindeki kalemdanların dip yanına çıkıntılı olarak tutturulurdu. Eski hokkalara mürekkep doğrudan doğruya konulma; Lika denilen ham ipekten bir tutam, hokkanın içine yerleştirilip de mürekkep bunun üzerine dökülürse, lika, mürekkebi sünger gibi emer ve kalemin hafifçe likaya bastırılmasıyla, lüzumu kadar mürekkebi kalemin ağzını bular.



KUBUR




KALEMTRAŞ


Zamanımızda kurşun kalemin içinde döndürülerek açıldığı kalemtıraşla, eskiden kamış kalem açmak maksadıyla kullanılan kalemtıraşın bir şekil benzerliği yoktur. Kalemtıraş tig denilen kesici kısım, kıymetli malzemeden yapılmış sap, bu ikisini birbirine bağlayan parazvanadan meydana gelir. Boyu 10-20 cm arasındadır.


MAKTA
Makta 2-3cm eni,10-20 cm boyu olan, 2-3mm kalındığında kemik veya fil dişi bir plakadır. Bağa ve sedeften yapılan da makbuldür. Kalemin şakk ve katt ameliyesi, cam, mermer yahut maden gibi sert satıhlı yerde yapılırsa kalemtıraşın kesici ağzı zedelenip zamanla kullanılmaz hale gelir. Makta üzerinde, kamış kalemin çapına uygun yive bulunan küçük bir çıkıntı bırakılmıştır. Makta'ın bir ucuna doğru yer alan bu yive , kalemin sap tarafı , sağa sola kaçmaması için tespit edilir;kalemtıraşın keskin ağzı, kalemin boyuna paralel olarak tutulup iç veya dış tarafından kalem şakkolunur, yine yive oturtularak kalemin kattıda tamamlanır. Makta imalini bilhassa Mevlevi dervişler; çakı, mil ve kıl testere yardımıyla ince bir sanat haline getirmişler, eserlerini nakış, çiçek, yazı ve Mevlevi Sikkesiyle süsleyerek, bu aletin pek latif numunelerini ortaya koymuşlardır.




KAGIT

Eskiden kağıdlar bugün olduğu gibi doğrudan doğruya yazı yazabilecek şekilde fabrikadan çıkmazdı. Hariçten (Çin, Hindistan, Buhara, Avrupa...) olsun, yerli imalathanelerden (Kağıdhane, Yalova, Bursa, Beykoz...) olsun ; gelen kağıdlar, pürtüklü ve kalemin yürümesine müsait olmayan bir haldeydiler.

Hatta bazıları mürekkebi yayarlardı. Bunları kullanabilmek için terbiye edilmeleri şarttı.

Umumiyetle beyaz renkte olan bu "ham kağıd" lar gözü yorduğundan önce arzu edilen renge boyanır sonra aharlenir (cilalanır), nihayet aharin kağıda tesbiti ve pürüzlerin giderilmesi için mührelenir, yani tazyikle adeta ütülenip parlatılır.

Kağıdı boyamak için, ekseriya nebatlardan istifade edilmiştir. Renk veren nebati madde kaynatılır o rengi alan su bir tekneye boşaltılır; kağıdlar içine batırılır, suyu emerler. Kurutulunca istenen rengi alırlar. Yahut da bu renkli su bir sünger veya pamuk yardımıyla kağıd üzerine sürülür, sonra kurutulur. Bu usulde sürülme yolları leke gibi belli olabilir. Kağıd boyamakta kullanılan maddelere ve verdikleri renklere birkaç misal: çay (krem rengi,) ,cevizin yeşil dış kabuğu veya nar kabuğu (kahve rengi) , cehri tohumu (sarı), albakkam (kırmızı), mor bakkam (mor), şekerciocağı isi (şekerrengi) , soğankabuğu (kırmızımtırak)...En çok krem renginin tercih edildiği boyama işleminden sonra sıra aharlemeye gelir. Eski usulle cilalanmış kağıd bir koruyucu tabaka teşkil eden ahar, is ile hazırlanan mürekkebi kağıdın bünyesine geçirmeden, kendinde tutar.

Bu hususta en çok kullanılan usul, şapla kestirilmiş yumurta akının kağıd üzerine 1-2 kat süngerle sürülmesidir. Aharlenen ham kağıd , eğer bir hafta içinde mührelenmezse, daha geç yapılacak mühreleme işlemi sırasında çatlamaya başlar, kağıdın terbiyesi için verilen emekler boşa gider. Mührelenecek kağıdlardan bir tabaka ,mühre tahtası veya pesterk denilen, damarsız olduğu için ıhlamur ağacından hazırlanması tercih edilen büyükçe bir tahta üzerine konulur. Tahtanın çok düzgün, içe hafif kavisli ve eksiz olması şarttır. Mührenin rahatça kayabilmesini sağlamak maksadıyla kuru sabuna sürülmüş bir çuha parçası, mührelenecek kağıdın üzerinde gezdirilir. Sonra çakmak mührenin tahtadan yapılmış iki kolundan tutularak, çıkıntılı taraftaki çakmak taşı alta gelecek şekilde, kağıda tazyikle sürülmeye başlanır. Kağıd serbest bırakılarak mühre ileri geri muhtelif istikametlerde hareket ettirilir. Kağıt hemen pırıl pırıl parlar ve ütülenmişçesine düzelir. Mührelenen kağıdlar üst üste konularak ağırlık yardımıyla baskıya alınırlar. Bir yıl kadar dinlendirildikten sonra kalemin rahatça yürüyüp yazabileceği bir hale gelirler.





İS MÜREKKEBİ
Tarihimizde ve bilhassa Hat sanatında kullanılan iş mürekkebinin, Çin, (veya Galat: çini) mürekkebiyle karıştırmamalıdır. Bu mürekkebinin yapılışı ve kullanılma yerleri çok ayrıdır. İs mürekkebinin terkibindeki is, yapılınca is veren bezir yağı, balmumu, neft yağı, gaz yağı gibi maddelerden elde edilir. Çıradan veya zeytinyağından çıkan is, çok yağlı olduğu için makbul sayılmaz. İs mürekkebinin terkibine giren ve onu kağıd üzerinde tespit eden arapzamkıdır. İs mürekkebi yapmak için pek çok formüller yazılı olarak devrimize kadar gelmiştir. Bu mürekkebin hazırlanış tarzı zamanla değişmiş ve nihayet en gelişmiş terkibin "İs, zamk eriyiği ve saf su" dan ibaret olduğu görülmüştür. Sanat eserlerini yazmak üzere kullanılan mürekkep, kendi kendine kurumaya terkedilirdi.

Resmi yazıların kurutulması için yazının üzerine rıh (veya rik) denilen bir çeşit ince kum dökülürdü.

Geçmiş yüzyıllarda okuryazar zümrenin hokka içinde daima yanında taşıdığı is mürekkebinin zamanla hiçbir surette solmadığından, Batı usulü mürekkebe karşı çok üstünlüğü vardır.

Bugünkü kalem sisteminde kullanışlı olamaz: Kamış kalem için mükemmeldir. Modern çağda çıkan siyah boyaların hiçbiri onun yerine konamaz. Çünkü bu mürekkep bir is süspansiyonudur. Yani is parçacıkları erimeden zamkın yardımıyla suda asılı kalmışlardır. Aharli kağıda yazıldığı vakit satıhta kalır, silinip kazınmaya, hatta yalanmaya elverişlidir. Bu ise, eski sanat yazılarımız için gerekli olup okumuş yazmış kimseler hakkında kullanılan "fazla mürekkep yalamış" tabiride buradan gelir.



RENKLİ MÜREKKEBLER
Tarihimizde hayli değişik renklerde mürekkep yapılmışsa da, en ziyade kullanılanları sarı (zırnık), kırmızı (lal), beyaz (üstübeç), ve altın (zer) mürekkepleridir.



Zırnık Mürekkebi : "Zırnık" adıyla bilinen tabiattaki sodyum ve arsenik sülfürün zahmetlice ezildikten sonra arap zamkı mahlulu ile karıştırılması, sarı renkli bu mürekkebi verir.

Lal Mürekkebi : Lotur + Şekerci çöğeni + şap + su muayyen nisbetlerde karıştırılıp kaynatıldıktan sonra suyu alınır ve bunun içine "kırmızböceği" nin kurutulmuşu, iyice dövülerek ilave edilir. Tekrar kaynatılmakla elde edilen lal mürekkebinin, pek cazip kırmızı rengi vardır.

Üstübeç Mürekkebi : Zırnık yerine üstübeç kullanılarak, aynı usulle yapılır. Bilhassa mushafların süre başlıklarını, altın zemin üstüne yazmakta kullanılır.

Altın Mürekkebi : Hususi surette dövülerek mikronla ölçülecek kadar inceltilmiş yüksek ayarlı altın varaklarının koyu arap zamkı mahlulu veya bal yardımıyla bir çini tabakta uzun emekle ezilmesi ve suyla yıkanıp süzülerek bir başka tabağın dibinde toplanması, bize bu mürekkebin esası olan altın zerrelerini verir. Kullanılacağı zaman jelatinli su ilavesiyle ve fırçasıyla kamış kalemin ağzına sürülüp yazılır; Zer-endüd (sürme altın) yazıların esası budur.





MİSTAR
Yazı sanatında yer alan harf veya harfler topluluğunun satır içinde duruşu ve belli bir çizgi hizasında dizilişi, bir takım kaidelerle belirlenmiştir. Latin alfabesinde de bu böyledir. Tarihimizde satır çizgilerini belirtmeye yarayan ve mıstar (satırlık) adıyla tanınan bir basit alet benimsenmiştir.

Yazma eserin tertibinde, yazının kaplayacağı sahadaki satır düzeni bu maksat için kullanılacak kamış kalemin nokta boyutuna göre hesaplanır ve sahife büyüklüğünde bir mukavva üzerine çizgiyle tespit edilir; satırın başı ve sonu iğne ile delinir.
Mıstar'ın kullanılması şöyle olur. Aharlenmiş kağıdların her bir tabakası sahife düzenine göre mıstarın üstüne yerleştirilerek, henüz yıkanıp yağdan arındırılmış parmaklar,ibrişinin kabarıklığıyla hissedilmekte olan satır çizgileri üzerinde dolaştırılırsa, bunların izi kağıda çıkar ve metinler bu çizgi izine göre yazılır.



YAZI ALTLIĞI
Eski hattatlar sandalyede oturup masa üzerinde yazmazlar, sedir veya mindere yerleştikten sonra, sağ dizlerini dikerek onun üstünde yazarlardı. Bakış açısının 90 derece olarak muhafazası ve kağıdın dizde düzgün durabilmesi, eskilerin zır-I meşk (meşk altı) dedikleri takriben 20*25 cm ebadında kaba kağıdların üstüstte tutturulmasıyla hazırlanan bir altlığın diz üstüne konulmasına bağlıdır. Sert bir satıh kullanılmayışı, ele serbest bir hareket imkanı sağlamak içindir.



gördüğümde hayranlıkla izlediğim ve merak saldığım eserlerdir...
böyle değerli bir konuya değindiğin için teşekkür ettim ESTERGON...
 
- Yönetici düzenlemesi: :

ESTERGON

Genel Moderator
Aziz Efendi (1872 -1934)


Şeyh Mehmet Abdulaziz (Aktuğ) Efendi olarak da bilinen hattat, Trabzon'un Maçka kazasında doğdu, ailesiyle birlikte İstanbul'a geldi.

İlk tahsilini yaptıktan sonra Filibeli hattat Arif Efendi'den sülüs ve nesih yazılarını öğrendi. Ayrıca devam ettiği Muhsinzade Abdullah'tan yazı diploması aldı, talik yazıyı da öğrenerek Karinâbâdlı Hasan Hüsnü Efendi'den de icazetname elde etti. Bilhassa nesta'likte Sami Efendi'den istifade etti ve böylelikle muhtelif yazıları öğrenmiş oldu.

Uzun müddet Meşihat Dairesi'nde kâtip olarak çalıştı. Bir aralık Medresetü'l-Kuzat'ta ve Mahmudiye Mektebi'nde yazı hocalığı yaptı. Mısır Kralı Fuad zamanında bir Kuran yazmak için Kahire'ye davet edildi ve Mısır'da iki hat okulu açması için yapılan teklif üzerine Kahire'de 15 yıl boyunca kaldı, güzel yazı ve tezhip dersleri verdi.

Eserleri müzelerimizi süsleyen hattat, 12 adet Kur'an yazmış, Arap âleminde yazının gelişmesine büyük katkıları olmuştur. Bugün bazı eserleri özel kolleksiyonlarda da bulunmakta olan Aziz Efendi nesih yazıda Hafız Osman, celi yazıda Mustafa Rakım, talikte de Yesarizade Mustafa İzzet ekolüne bağlıdır.
Aziz Efendi'nin üzerinde bir hadisin yazılı olduğu bu celi sülüs levhası, Ekrem Hakkı Ayverdi kolleksiyonunda bulunuyordu.



Örnekleri:


 

yasba

Forum Ustası
Hem göze hitap eden hemde açıklayıcı bilgiler veren çok güzel bir çalışma olmuş , ilgiyle okudum hem Estergon'a hemde diğer katkıda bulunan arkadaşlara teşekkürler .
 

ESTERGON

Genel Moderator
Hafız Osman (1642 -1698)


Şeyh Hamdullah'ın, Fatih ve İkinci Bayezid devrinde "aklâm-ı sitte" yan, "altı çeşit kalem" denen yazılara bir Türk üslubu getirmesine rağmen, bu yazıların ufak tefek eksiklerini tamamlamak da 17. yüzyılın meşhur hattatı Hafız Osman'a nasip oldu.
Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa'nın himayesinde tahsil görerek zamanın geçerli bilimlerinin yanında Büyük Derviş Ali, Suyolcuzade Mustafa Eyyubi ve Neferzade İsmail Efendi adlı üç usta hattattan da yazı dersleri alarak yetişti ve devrin en meşhur hattatı oldu. Sultan İkinci Mustafa ile sonraların Sultan Üçüncü Ahmed'i olacak olan Şehzade Ahmed'e yazı dersleri verdi.

Hafız Osman harflerin bazılarında Düzeltmeler yaparak küçültmüş, kelimelerin ve harflerin aralıklarına yeni oranlar ve görüşler getirmiş, daha güzel bir görünüm kazandırmıştır. Hazreti Muhammed'in vasıflarını anlatan ve "hilye" denen metni ilk olarak özel bir şekilde tertip ederek yazan Hafız Osman'ın, Topkapı Sarayı Müzesi'nde altı adet hilyesi vardır.

Hattatın sayısız eserleri bugün müzelerimizin ve kütüphanelerimizin birer şaheserleri gibidir. Kurduğu ekole "Hafız Osman aklâm-ı sitte ekolü" adı verilir. Halen bütün İslam ülkelerinin hattatları, onun üslubunu devam ettirmektedirler.
Hafız Osman'ın bu levhası, Topkapı Sarayı Müzesi'ndedir.
 

ESTERGON

Genel Moderator


Hâmid Aytaç (1891 -1982)


Hem Osmanlı, hem de Cumhuriyet devrinde yaşayan, tarihi binaları, evleri hatta İslam ülkelerinde emirlerin ve kralların malikânelerini güzel yazılarıyla süsleyen, hat sanatında Türk üslubunu 20. yüzyılın ikinci yarısında başarıyla sürdüren ve dünyaya yayan bu ünlü hattatımız Diyarbakır'da. doğdu.

Asıl adı, Musa Azmi idi. İlk öğrenimini doğduğu şehirde yaptı ve liseyi bitirince İstanbul'a geldi. Önce Hukuk Mektebi'ne girdi, resme olan merakı yüzünden Sanayi-i Nefise Mektebi'ne (Güzel Sanatlar Akademisi'ne) devama başladı ama geçim zorluğu yüzünden ayrıldı.

Memleketinde iken oranın yazı hocalarından aldığı derslerin de yardımıyla 1910'da Gülşen-i Maarif Mektebi'ne yazı hocası oldu. Bu tarihlerde fırsat buldukça İstanbul'un ünlü hattatlarından olan İsmail Hakkı Altunbezer, Kamil Akdik ve Hulusi Efendi'ye danışarak yazısını geliştirdi ve kısa zamanda İstanbul hattatlarına kendini tanıttı. Aslında, hiçbir hocaya devamlı olarak gidememiş ve Allah vergisi kabiliyetiyle kudretli bir sanatkâr olmuştu.

Bab-ı Ali'de açtığı bir atölyede isteyene yazı yazdı. Bütün yazı çeşitlerinde üstat idi. Sayısını kendisinin de bilmediği kadar eser verdi. Çok öğrenci yetiştirdi. Kendisi icazetname sahibi değildi ama başkalarına diploma verdi. En tanınmış öğrencileri Halim Özyazıcı, Hasan Çelebi, Hüseyin Gündüz, Hüseyin Kutlu, Hüseyin Öksüz, Bekir Pekten ve Savaş Çevik'tir. Eserleri dini binalarda ve hususi koleksiyonlardadır.



Örnekleri:


 
Üst