İz Bırakanlar Serisi -2Manisa Tarzanı | Wardom Bilginin Adresi, Forum ve Bilgisayar Güvenliği

İz Bırakanlar Serisi -2Manisa Tarzanı

MuRaTTK

Co-Admin
Site Yetkilisi
Bu bölümde tarihte yaşanmış radikal olaylar ve kişileri ele alacağız,eğlenceli olur umarım..



TEK RAKİBİ HAVA YOLLARI BURT MUNRO

68 yaşında bir ihtiyar, kırık dökük malzemelerle toplanan bir motor ve 40 yıldır kırılamayan bir rekor...



Bir evin bir oğlu denir ya Burt da onlardan biridir işte. İkiz kardeşi doğumda (1899) ölünce ailesi adeta üzerine titrer.
Hekimlere sorarsanız bu cılız veled de gidicidir, utanmadan tarih belirler, ölmemiş çocuğa kefen biçerler...
Ama öldürmeyen Allah öldürmez.
Emekleme, tay tay, ilk mektep, orta mektep, kolej... Acaba bu yıl mı ölecek? Bu yüzden hoşça tutulur, bir dediği ikiletilmez.
Oyuncak araba, paten, bisiklet derken henüz 16 yaşında motosiklet sahibi olur ve dolu dolu keyfini sürer.
1920... Burt 21 yaşında bir delikanlıdır artık. O yıl 50 sterline bir Indian Scout alır ve mahalli yarışlara katılır.
Kah geçer kah geçilir, düşer kalkar adrenalin kovalar.
Bu arada yapacağı ufak tefek değişiklerle motorunu güçlendirebileceğini kavrar.
İlerleyen yıllarda tek eğlencesi motor toplamak olur, barakasına kapanır ve bu pis izbede modifiye ilminin kurallarını yazar.
Dünya yansa dert etmez, çimlerini biçmez, parmaklıkları boyamaz, sağa sola petrol varilleri, çıkma lastikler, paslı demirler atar. Çocuklarla arası iyidir, onları ciddiye alır, sorulardan sıkılmaz. Halbuki iyi bir örnek sayılmaz, lakayttır, tertipsizdir, zaman zaman ağzını bozar. Hepsi bir yana vakitli vakitsiz motorunu test eder, alemin sabah keyfine limon sıkar. Bu küçük ve sessiz kasabanın (Invercargill) sakinleri için dayanılacak şey değildir bunlar.





SÖK TAK SİL BAŞTAN

Neyse... Onun elinden geçen Indian roket gibi olur ve rakiplerine fark atar.
O pist, filan asfalt derken motoru paralamayı başarır. Emektar adeta isyan eder “tamam” der, “benden bu kadar!”
Şimdi bunu son vidasına kadar dağıtmalı ve sil baştan toplamalıdır. İlk işi vites kutusu ile oynamak olur, silindirler içindeki gücü kayıpsız aktarmaya bakar.
Kam millerini ikiden dörde çıkarır, valfleri yandan üste taşır. Volanlarla, pistonlarla oynar... Kendisi farkında mıdır bilmiyoruz ama motor teknolojisine çok şey katar.
Düşünebiliyor musunuz bir başına kalıp hazırlar, parça döker, tornaya sokar, eğeler, zımparalar... Zaman zaman “işte bu” deyip yumruğunu sıkarsa da çoğu defa başa sarar, çatlak dökümleri kül tablası yapar. Bu arada aerodinami üzerine kafa yorar.
Uzatmayalım... Orijinal 600 cc’lik V motorlu bir Indian taş çatlasa 95 km hız yapar ama o gücü ve sürati ikiye katlar. Yeni Zelanda kuytu sahillerinde makinenin sınırlarını zorlar.
1957’de 750cc haline getirdiği motoruyla 230 km sürate çıkar.
1962’de 850cc ye yükseltilen alamet 288 km hız yapar.
1966 yılında hacmini 920cc ye çıkardığı canavarla adeta alçaktan uçar.



O EV
Bakımsız bahçe ve eğreti baraka... Komşuları ondan pek hoşlanmazlar. Ama mahallenin çocukları daima Mr. Burt’un yanında olurlar.

BÜYÜK HAYAL...
O yıllarda hız tutkunları ABD’de Bonneville Tuz Çölüne gelmekte ve maharetlerini sergileme fırsatı bulmaktadırlar. Daha da önemlisi burada yaptığınız sürat kayıtlara geçer, sizi klasmana alırlar. Evet bir keresinde 318 km/h ile polis radarına yakalanmıştır ama... Ama bu rekor bile olsa dikkate alınmaz.
Yeni Zelanda nere Amerika nere? Böyle bir işin masrafı boyunu aşar. Ama o kararlıdır, evini ipotek edip 2 bin dolar borç alır ve kırık dökük bir şileple yola çıkar.
İskeleden el sallayan bir kişi vardır sadece... Tekaüd maaşını ödeyen memure... Hoş o da bir başarı beklemez, vazifesini yapar kendince.

O MOTOSİKLET
En yüksek teknoloji... En uyduruk malzeme...
 
- Yönetici düzenlemesi: :

MuRaTTK

Co-Admin
Site Yetkilisi
VER ELİNİ AMERİKA...
Sıkıcı bir yolculuktur bu, tıfıl tayfaların sulu şakalarına katlanır, kah patates soyar, kah bulaşık yıkar.
Gümrük ayrı derttir, orijinali 600 cc olan motor 950 cc’ye yükseltilmiştir ve kaportası Kızılderili kayığını andırır... Kuş desen değil, deve desen hiç değil. Böyle bir motor ne görülmüş ne işitilmiştir, memurlar hangi kategoriye sokacaklarını bilemez, tutulup kalırlar. Hem yarışmaya geldim diyen bir ihtiyara ne kadar inanmalıdırlar?
Bakın şu tersliğe ki dalgalı denizde yükler devrilmiş sandık kırılmıştır, motor biri iki çizikle kurtulur, halbuki ezilebilir de pekala.
Burt’un ilk işi kendine iyi kötü yürüyen bir külüstür (51 Chevrolet - 250 dolara) almak olur, motoru basit bir römorka oturtur, peşine takar.
Bu araba hem evi oteli olur hem de onu Los Angeles’tan taa Utah’a ulaştırmaya yarar.
Bin macera ile Bonoville Tuz çölüne gelir ama asıl çile orada başlar.

O TEZGAH
Burt Munro’nun arkasında sponsorları yoktur, oturur parçalarını kendi yapar. Çatalı bıçağı eritir, tornada çekmeye bakar.

HOŞ GELDİN, GEÇ KALDIN
Bir kere kayıtlar kapanmıştır, bu saatten sonra onu yarışmaya alamazlar.
Hayda... Burada dikilip gelecek seneyi bekleyecek değildir ya.
Müsabıklar inatçı ihtiyarın azmine hayran kalır, organizasyon komitesi ile görüşüp önünü açarlar.
İkinci problem teknik heyetin önünde çıkar. Zira egzost izole edilmemiştir bu haliyle bacağını kebap yapar. Frenler 50 yıl evvelinin teknolojisidir, paraşüt bulunmaz. Düşünebiliyor musunuz benzin deposunu mantar tıpa ile kapar. Dengeli de değildir, yüksek süratte yalpalamaya başlar. Kaldı ki dişlerini kazıdığı lastikler hiç güven vermez, ya patlarlarsa?
Hepsi bir yana 68 yaşındadır, kalbi tekler, prostatı tutar, reflekslerini de kaybetmiş olmalıdır ihtimal.
Bunlara rağmen “dokunmayalım eğlensin” moduna girer, “hadi sıra sende” buyururlar.
Burt Munro’nun yanmaz aşınmaz elbiseleri yoktur, uyduruk bir gözlük, tırıvırı bir kask. Zincir kapmasın diye pantolonun paçalarını çorabın içine tıkar. Nitekim daha ilk kilometrelerde gözlüğünün kayışı kopar, rüzgar gözlerini adeta kafatasına sokar. Sonra paçası açılır, keçeler kayar, egzost başlar mı direkt temasa? İhtiyar kurt, bacaklarını kavuran hararete rağmen 205.67 mph (çarpı 1609 eşittir “331” kmh) sürat yapar ve müthiş bir rekora imza atar. Belki daha da fazlası da mümkündür ama havagazı borusundan imal ettiği bir parça ritme dayanamaz, patlar.
Yıl 2008, aradan 40 yıl geçmiş. 1000 cc altında o rekor kırılamadı hâlâ...


Amerikan efsanesi
Bildiğimiz arabalar vardı zamanında... Desotolar, Studebakerlar, Packardlar... Sonra Rambler, Datsun, Talbot, Simca, Tatra, Zastava...
Ve bindiğimiz motorlar... Planet, Norton, NSU, Zündapp, CZ, Jawa...
Bunları çoğaltabiliriz... Indian Motors mesela.
Efendim, Massachusetts’li George ve Oscar Hedstrom’un ilk Indian’ı yola çıkardıklarında Milwaukee’li S. Harley ve A. Davidson imalata başlamamıştır daha... Indian ilk olmanın avantajlarını kullanır, zaten korunan ve kollanan bir firmadır. Amerikan ordusuna hayli motor satar.
İlk seriler bisikletten bozmadır, taş çatlasa 50 km hız yapar. Ancak V motora geçince talep patlaması yaşanır (1920). Yılda 20 bin adetle dünyanın en büyük motosiklet üreticisi olur, ünlü Chief (büyük şef) ve Scout (kaşif) modelini piyasaya sunarlar.
Bu arada cihan harbi bitmiştir, Avrupa’dan dönen askerler motosiklet kültürünü de taşırlar. İsyankar kovboylar patırtılı atlardan pek hoşlanır, motorlarını adeta palanlarla eyerlerle donatırlar. Bir dizgini üzengisi eksiktir hani, heybelere kesik derilerle şekil yaparlar. Bunlar özgürlük savaşçısı gibi sunulsalar da asabi amcalardır, kiloludurlar, ayık dolanmazlar, durduk yerde hır çıkarırlar.
İşte Indian’ı efsane haline getiren Model 441 o yıllarda (941) üretilir, ki iri çamurlukları ve güçlü motoruyla (1265 cc 40 beygir) göz alan okkalı alamet 160 yapar. Gel gelelim yatırım hırsıyla ayaklanan patronlar yakalarını Britanyalı tefecilere kaptırırlar. Faizciler yaz günü şemsiye verir, yağmurda tipide ellerinden alırlar. Kalırlar mı cascavlak ortada?
Ve firma batar. 1953’de üretim durur, 1960’da kepenk kapatırlar.

Alıntıdır..​


 

Unzile

Forum Ustası
Orange Country Cooper geldi aklıma okurken :)

Yalnız ilk paragraı iki kez yazmışsınız sayın Co pilotum :)

Güzel bir çalışma.. Teşekkürler :)
 

ESTERGON

Genel Moderator
Teşekkürler Muratım.

Metni, fotoğrafları ve videosuyla harika bir konu.




Orange Country Cooper geldi aklıma okurken :)

Yalnız ilk paragraı iki kez yazmışsınız sayın Co pilotum :)

Güzel bir çalışma.. Teşekkürler :)
Sende bir şeyi görmesen olmaz mı? Kadı kızı... :D
 

(-S-A-S-24-)

Forum Ustası
çok güzel olmuş teşekkür ederim ellerinize sağlık.
 

MuRaTTK

Co-Admin
Site Yetkilisi
Sırada bizden biri....

Cumhuriyet Öncesi Ahmet Bedevi adıyla bilinen, Cumhuriyet Dönemi resmi kayıtlarına göre ise asıl adı "Ahmeddin Carlak" olan ve Manisa'da yaptığı yeşillendirme, ağaç dikme çalışmaları, çevreciliği ve yaz kış sadece bir şort ile Manisa sokaklarında dolaşması nedeniyle Manisa Tarzanı olarak da bilinen kişidir.


Sadece şort ve doğa'nın dostluğunu giyinen adam

Ahmet Bedevi 1899 yılında Bağdat'a 100-125 km kadar kuzeyde olan Samarra şehrinde dünyaya gelmiş Kerkük kökenli bir Türkmendir. Kurtuluş Savaşı'ında savaştığı için kırmızı şeritli İstiklal Madalyası sahibidir. Hayatını Manisa'yı tüm Türkiye'ye örnek olacak şekilde ağaçlandırmaya adamış ve yaşadığı süre boyunca binlerce ağaç dikmiştir. Spil Dağında yaşayan ve Manisa sokaklarında üzerinde sadece şort ile dolaşan Ahmet Bedevi'ye halk Manisa Tarzanı adını takmıştır. 1963 yılında hayatını kaybedince Manisa halkınca bir efsaneye dönüştürülmüş, heykeli dikilmiştir. Her yıl ölüm yıldönümü olan 31 Mayıs'da Manisa'da Ahmet Bedevi için törenler düzenlenir.Manisa ilinde bir çok heykeli vardır.

Hayatı

Türk Ordusu'nda hem I. Dünya Savaşı, ardından hem de Kurtuluş Savaşı' na katılır. Ancak Kurtuluş Savaşı'ndan hemen önce, Kafkas Cephesi'nde Kâzım Karabekir Paşa'nın komutası altında er olarak olarak görev alır.

Kurtuluş Savaşı' nın ardından Türkiye Büyük Millet Meclisince Kırmızı Şeritli (kurdelalı) İstiklal Madalyası ile şereflendirilir. Her resmi kutlamada göğsüne bağladığı bir palmiye yaprağının üzerine bu madalyayı takar ve tören alanına büyük bir gurur içinde katılır.

Kurtuluş savaşı sonlarında işgalci düşmanın orduları yurdumuzu terk edişleri sırasında Batı Anadolu' daki her yeri ateşe verirler. Alevler öyle kuvvetlidir ki Manisa' nın yemyeşil manzarası katran karasına dönüşür.

Tutkulu bir doğa sevdalısı olarak bu durumu üzüntüyle gören Bedevi, savaş sonrasında Manisa'nın manzarasını tekrar yeşile dönüştürmek üzere burada kalmaya karar verir. Askerlik bitmiştir, ancak ona göre bu vatan için ağaç dikmek yeni bir kutsal görevdir. Azimle mücadele ederek bir kaç senede mutlu sona ulaşır.

Yoksul ve yalnız bir yaşam geçirir. 1 Haziran 1933'te 30 lira aylıkla bahçıvan yardımcısı olarak Manisa Belediyesi'nin kadrosuna alınır.

Kendisi de yoksul olduğu halde Belediye'den aldığı aylığı fakirlere yiyecek ve giyecek almak için harcayacak kadar yardımseverdir.

Yaz, kış şortla ve lastik pabuçlarla dolaşır, Sadece üzerine eski gazete sererek kullandığı ahşap bir sedirinin bulunduğu Spil Dağı'ndaki küçük kulübesinde yorgansız, yataksız ve yastıksız uyur.

Tek malvarlığı bunlardır. Yaşamında fazla masrafı olmadığından paraya ihtiçaç duymaz, kazancını fakirler için harcar.


Bir süre sonra saçını ve sakalını uzatmaya karar verir ve görünümünden ötürü halk ona "hacı" demeye başlar. Başkalarının 25-30 dakikada çıkabildiği Spil Dağın'daki Topkale Tepesine o, lastik pabuçlarıyla birkaç dakikada çıkar, kendi saatine göre saat 12:00 olunca muhtemelen askeriye'den kalma eski bir top arabasından 1 el top atışı yaparak saatin 12:00 olduğunu halka da bildirir. Bu yüzden halktan bazıları ona "topçu hacı" da der.

Ve 31 Mayıs 1963'te hayata gözlerini yumar.

Yaşamıyla iyi bir spor adamı ve gençlere iyi bir modeldi. Manisa Dağcılık Kulübü'nün kurulmasında yardımcı olmuştur. Ağrı, Cilo ve Demirkazık Dağlarına Tırmandı. Sinema tutkunu, okumayı seven, yeniliklere açık biriydi.

Herşeyin doğal olanını kullanmayı tercih ederdi. Üzerine sürdüğü güzel kokuları bile özenle seçtiği bitkilerin yağından, kendi eliyle hazırlardı. Hep soğuk suyla duş alarak vücudunu zinde tutardı. Böylesine takdire şayan biriydi.

Makam ve mevkii sahibi olmayı ve ihtiyacından çok para elde etmeyi aklından bile geçirmezdi. Hayatını Manisa'ya ve Manisalılara hizmet etmeye adamıştı.

En ilginç özelliğiyse yetiştirdiği her ağaca ve çiçeğe "çocuklarım" diye hitap edip onlarla dertleşmesiydi.

Bir gün başrolünde Johnny Weissmuller' in oynadığı 1934 yapımı Tarzan filmi Manisa sinemalarında gösterime girdiğinde halk, Ahmet Bedevi'nin yaşamını bu filmle özdeşleştirerek bu kahramanı Manisa Tarzanı olarak anmaya başlar.


Manisa Tarzanı Diyor Ki:

Ben Tarzan . . .

“Yaşayışım gayet basittir. Yaz, kış , Topkale’ deki kulübemde ve mağaramda yaşarım. Evim meyve ağaçlarıyla , çiçeklerle çevrilmiş cennet gibidir. Yazın yaş, kışın kuru meyveler yerim. Günde üç kez , buz gibi suyla yıkanırım. Vücudumu korumak için, kendi yaptığım bitkisel yağı sürünürüm. Eski ve yeni yazıyı bilirim. Türk müziğine hayranım. Sinemanın tutkunuyum. Zaten dertle,gamı bunlarla unutuyorum. Gazete ve dergi elimden düşmez, hepsini alıp okurum”.

“Üzüntü, dağın üzerine gelip duran buluta benzer. Çok durunca yağmur olur,kar olur,yerleşir kalır. Başında üzüntüyü çok durdurmaya gelmez. Bulutu daha bulut halindeyken kovmak lazım”

”Ahmet Bedevi bir çıplak, garip adamdır. Amma ölünce, ağaç sevgisi sembolü olacak, hangi idareci, ağaç kestirirse rüyasına girecek, boğazına sarılacağım. Bu memleketin yeşile, yeşilliğe, ağaca, çiçeğe ihtiyacı var. Bu sevgiyi yaşatın ne olur”


Manisa Tarzanıyla İlgili Anılar

1) "Anıtın Çiçeklerine Ben Bakarım"
Tarih 8 Eylül 1956. Manisa Dağcılık Kulübü öğrencilerinden Engin Kongar Niğde'deki Aladağ ların Demirkazık zirvesine tırmanırkaen kayalıklardan yuvarlanarak hayatını kaybeder. Kongar bu şekilde ölen ilk dağcımızdır.

Üç yıl sonra Kongarın anısına yapılan bir anıt için açılış düzenlenir ve kalabalık arasında Bedevi de vardır.

Bedevi'nin aklına birden nişanlısı Meral in ölümü gelir. O da Kurtuluş Savaşında Türk Ordusuna katkıda bulunmak üzere gönüllü olarak Bedeviyle beraber cepheye giderken kayalıklardan yuvarlanarak hayatını kaybeder. Bedevi hamle yapsa da onu kurtaramaz.

Bu acıyı tekrar hissederek Kongar'ın gözü yaşlı annesinin yanına gelir ve "Anneciğim üzülme, ben bu anıtın çiçeklerine her gün bakar, onları hiç soldurtmam" der

2) "Onu görmek için halk izdiham yaratıyordu"

Manisa Dağcılık Kulübü Kurucularından Haydar AKSAKAL anlatıyor:

"Tarzan'la birlikte Konya'ya gitmiştik. Orada Mevlana Müzesi'ni gezmeye karar verdik. Tarzan, kenti her zamanki gibi şortuyla geziyordu ve müzeye geldiğimizde kapıdaki görevli, onu bu kılığıyla içeri alamayacağını söyledi. İçeri girmek için direnmemiz işe yaramadı. Ancak daha sonra Tarzan, görevliye kapıdaki tabelayı gösterdi. Tabelada Mevlana'nın o meşhur sözü, "Ne olursan ol gel" yazıyordu. Bunun üzerine görevli çok mahçup oldu; özür dileyerek bizi içeri kendisi davet etti.

Tarzan her zamanki gibi Konyada da kılığıyla çok dikkat çekmişti. İnsanlar onu görmek ve ona dokunmak için birbirini eziyor, zaman zaman trafiğin bile aksamasına neden oluyorlardı. Bu nedenle dönemin Konya Valisi şehirde gezmemizi yasaklamıştı ve şehirden ayrılana kadar stadyumda kalmamızı istemişti. Niğde'de de insanların izdihamı yüzünden ezilme tehlikesi atlatıp polise sığındık. Buna rağmen Tarzan insanların arasına çok karışmayan, içe kapanık bir yapıdaydı."




 
İ

İnsomnia

Misafir Üye
Çok güzel bir konu olmuş ellerinize sağlık :)Burt Munro'yu biliyordum az çok yanılmıyorsam belgesel gibi filmide mevcut.Manisa tarzanını ilk defa duyuyorum öğrenmiş oldum teşekkürler :)
 
Üst