Neşet Ertaş Anısına 1938 - 2012

DJ_HarrY
Forum Kalfası
Büyük Usta Neşet Ertaş'ı Rahmetle Anıyoruz..

Neşet Ertaş, (d. 1938, Çiçekdağı, Kırşehir - ö. 25 Eylül 2012, İzmir)
Türk Ozan. Bozkırın Tezenesi olarak da bilinir. Kırşehir Abdal'larındandır.

Ertaş, türkülerinde aşkı ‘Leyla’ figürü ile simgeleştirir. Leyla, kendisinin bir zamanlar eşi olan kişi zannedilse de, aslında aşık olduğu tüm kadınları temsil etmektedir. Neşet Ertaş kendisini Leylasını arayan bir Mecnun olarak nitelendirmiştir. Aşk, Ertaş’ın türkülerinin en önemli üretim sebebi ve kendisinin de yaşam kaynağı olmuştur.

Hayatı ve Çocukluk Yılları: Türk halk müziğinin önemli isimlerinden biri olan Neşet Ertaş, 1938 yılında, Muharrem Ertaş ve Döne Ertaş’ın çocuğu olarak, Kırşehir’in Kırtıllar Köyü’nde dünyaya gelir. Doğduğunda duyduğu ilk ses, babası Muharrem Ertaş’ın ve bağlamasının sesi olur. Müzisyen bir babanın çocuğu ve Abdal Aşireti’ne mensup bir ailenin ferdi olması sebebiyle, çocukluğundan itibaren müzik onun yaşamında vazgeçilmez bir unsur olarak yer alır.

Neşet Ertaş’ın çocukluk yıllarında eline aldığı ilk çalgı, annesinin çamaşır tokacına tel takmak suretiyle yaptığı oyuncak bağlamadır. ilerleyen yıllarda babasının eve gelmediği günlerde, onun bağlamasıyla uğraşarak icrasını ilerletir. Hiçbir zaman babası Muharrem Ertaş’tan birebir bağlama eğitimi almamıştır.

Ona hayatının en güzel hediyesi olan tokaçtan bozma bağlamasını veren annesi, en son çocuğunu dünyaya getirirken vefat edince, Neşet Ertaş ve kardeşleri küçük yaşta öksüz kalır. Eşinin ölümünün ardından çocuklarıyla birlikte memleketinden ayrılan Muharrem Ertaş, Yozgat’ın Kırıksoku Köyü’ne yerleşir. Geçimin dilencilikle sağlandığı ve Abdal Aşireti’ne mensup insanların yaşadığı Kırıksoku Köyü’nde tanıştığı Arzu Hanım ile üçüncü evliliğin yapar. Muharrem Ertaş, önceki evliliğinden olan üç aylık kızı Muhterem’in ölümünün hemen ardından askerlik görevini yapmak üzere evden ayrılır. Bu dönemde Neşet Ertaş ve kardeşleri, üvey anneleri ile birlikte yaşarlar.

Köçeklikten Dilenciliğe, Dilencilikten İcracılığa: Abdal Aşireti’nde, meslek olarak karşımıza çıkan köçeklik, dilencilik ve icracılık aynı zamanda bu geleneğin birer parçasıdır. Bu gelenekte, köçeklik çok küçük yaşlardaki erkek çocukları tarafından yapılmaya başlanır. isteyen, ileriki yaşlarda da bunu bir meslek olarak sürdürebilir. Neşet Ertaş da 5 yaşından 11-12 yaşlarına kadar düğünlerde zil çalıp oynayarak, babasının sazına ve çalgı takımına eşlik etmiştir. Kendisiyle yapılan çeşitli söyleşilerde, Abdal Aşireti mensubu olmasından ötürü dışlandığını belirten Ertaş için köçeklik, her geçen gün ikinci bir dışlanma sebebi olarak etkisini artırır. Fakat bu sayede küçük yaşta ritim duygusu gelişmiş ve düğün repertuarını erken yaşta öğrenmiştir.

Babasının askerlik görevini yapmak üzere evden ayrıldığı dönemde, evde ciddi bir geçim sıkıntı yaşamı-. Ev bütçesine katkıda bulunabilmek için, Neşet Ertaş da çalışmaya başlar. Kırıksoku Köyü’nden elinde sazıyla çıkar ve bir akrabasıyla birlikte on-on beş köyü günlerce gezerek dilenir.

Ertaş, 11-12 yaşlarında köçekliği bırakıp önce darbuka, ardından cümbüş ve keman çalmaya başlar. Babası ve çalgı takımıyla birlikte çevre köylerin düğünlerine, artık çalgıcı sıfatıyla katılır. Ertaş, bu çalgıların tamamını kendi kendine öğrenmiş ve hiçbir solistlik kaygısı duymadan, sadece babasının bağlamasına eşlik etmek suretiyle çalmıştır. Zira yörenin müzik uygulamalarında yer alan ‘tam çalgı’ içerisinde bağlama, solist sıfatıyla ön planda icra edilmektedir. Diğer çalgılar ise bağlamaya eşlik eder. Bağlamaya çalan ve türküleri söyleyen kişi müzikte ustalık mertebesindeki kişidir. İcrada ustanın önüne geçmek, onun icrasını arka planda bırakmak, bu tarz icra geleneklerine aykırı bir tutumdur. Babasının ustalığına hürmeten yanında hiçbir zaman bağlama çalmamış olan Neşet Ertaş, diğer çalgıları da yalnızca düğünlerde onun yanında çalmıştır.

Hayat Mektebi: “Ben çocukluğumu 5 yaşıma kadar yaşadım. Köy köy dolaşsak da çocukluğumu yaşadım. 5 yaşımdan sonra bitti her şey” diyerek öksüz katmanın bedelini küçük yaşta ödemeye başladığını belirten Neşet Ertaş, hiç okula gitmemiştir. Ağabeyi Necati’den alfabeyi, kendi kendine de okumaya öğrenir. Muharrem Ertaş’ın işinin düğün çalgıcılığı olması ve bu sebeple köy köy dolaşmaları, Neşet Ertaş’ın ilk eğitim sürecini okul yerine düğünlerde tamam-lamasına sebep olmuştur.

Abdal kimliğinden ötürü yaşıtları ve hatta yetişkinler tarafından dışlanmak, ölüm acısını hem anne hem de kardeş üzerinden yaşamak, kimi zaman açlık sınırlarına ulaşan bir fakirlik görmek ve sürekli mekan değiştirmekten ötürü sosyal yaşama entegre olamamak, Neşet Ertaş’ın erken yaşta hayata atılmasının sebepleri arasında yer alır. Böylece hayat mektebinin Kırşehir ve Yozgat gibi küçük şehirlerindeki dönemini tamamlayarak büyük şehirde daha zorlu bir dönemine başlar.

Büyük Şehre İlk Yolculuk: Neşet Ertaş’ın aklında Kırşehir’den ayrılma fikri çocukluğundan beri vardır. Bir gün, Muzaffer Sansözen’in Yurttan Sesler Programı’nda Hacı Taşan’ın çalıp söylediğini duyunca, bağlamasını alıp Ankara Radyosu’na gider. Yaşının küçük olması sebebiyle hiçbir şey çalıp söyletilmeden geri gönderilir. Fakat Ertaş’ın büyük şehre gitme isteği o kadar güçlüdür ki, kısa bir süre sonra Ankara’ya tekrar gider; Emin Aldemir’in tavsiyesi üzerine Yurttan Sesler Programı’nda bir türkü okumayı başarır. Sazı ve sözü Muzaffer Sarısözen tarafından öyle beğenilmiştir ki, o günden sonra Sarısözen iki-üç ayda bir Neşet Ertaş’ı çalıp söylemesi için Yurttan Sesler Programı’na çağırır.

İstanbul ve Ankara: Neşet Ertaş, Kırşehir’den İstanbul’a 14 yaşında göç etmiştir. Cebinde 2,5 lira ile yola çıktığı için ancak Ankara’ya kadar gidebilmiş, otobüs muavinleri-ne sabaha kadar bağlama çalma karşılığında İstanbul otobüsüne binebilmiştir. İstanbul’a gider gitmez bir otele yerleşip iş aramaya başlayan Ertaş, yedi günün sonunda Şençalar Plak Şirketi’nde iş bulur. Şençalar Plak’ın kapısına gidip iş aradığını söylediğinde ondan çalıp söylemesini isteyen Kadri Şençalar, yeteneğine inandığı Ertaş’la plak yapmak üzere kontrat imzalar. Böylece Neşet Ertaş’ın Neden Garip Garip Ötersin Bülbül adli deyişi seslendirdiği ilk plağı için artık tüm koşullar hazırdır. Kadri Şençalar, yatacak yeri ve parası olmadığını anlayınca, bağlamadaki ustalığına güvenerek Neşet Ertaş’ı Beyoğlu Saz adli pavyonda işe başlatır. Yaklaşık 2 yıl burada çalışan Ertaş, maddi bakımdan düzene girince otelden ayrılıp Hacıhüsrev’de yaşlı bir kadının evinde kiracı olarak yaşamaya başlar.

Ertaş, bir dönem, akşamları pavyonda çalıp söylemesinin yanı sıra günlerini, Ömer Gök’ün Kasımpaşa’daki ve Şemsi Yastıman’ın Beşiktaş’taki saz evlerinde geçirir. Bu saz evlerinde çeşitli sanatçılarla tanışma fırsatı bulur. Bir süre sonra, tüm sosyalleşme çabalarına rağmen İstanbul’da büyük bir yalnızlık hissine kapılıp şehrin zorlu şartlarına ayak uyduramayarak Kırşehir’e dönmeye karar verir. Fakat radyolarda ve İstanbul pavyonlarında çalışmış olan Neşet Ertaş için Kırşehir, artık mesleki’ açıdan onu tatmin edebilecek bir yer değildir. Bu sebeple kısa bir süre sonra tekrar Kırşehir’den ayrılır ve bu kez kendi memleketine daha yakın bir başka büyük şehir olan Ankara’ya göç eder.

Ertaş, Ankara’ya ilk gittiğinde Kırşehirli bir hemşehrisinin pavyonunda çalıp söylemeye başlar. Kısa süreliğine bir tanıdığın evinde kalır, daha sonra tek odalı bir eve çıkar. Artık buraya tamamen yerleşip hayatının Kırşehir fashnı tamamen kapatır. Zaten küçüklüğünden beri gidip geldiği Ankara Radyosu’nun açtığı imtihandan geçerek, ‘mahallî sanatçı’ unvanıyla ayda iki kez 15 dakikalık programlar yapmayı. başlar.

Radyo programları Ertaş’ın Ankara ve çevre illerdeki düğünlere çağırılmasına, konser ve hatta turne teklifleri almasına imkan sağlar. Neşet Ertaş, başkalarının turnelerine katılmış olmakla birlikte, kendi turne ekibini de kurarak dört-beş yıl boyunca Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde konserler verir. Radyo programıyla her geçen gün ünlenen Neşet Ertaş, zamanla plak piyasasında da tercih edilen bir icracı olur. Plak kaydı için sık sık İstanbul’a gider. Bu piyasada yılda 5-6 plak kaydedecek kadar ünlenir. Ertaş’ın ilk plak kaydettiği yıllar gramofonun kullanıldığı yıllardır, fakat Neşet Ertaş’ın asil üne kavuştuğu yıllar pikap dönemine rastlar.

Neşet Ertaş Ankara’da yaşadığı yıllarda aynı zamanda saz yapımcılığıyla uğraşmıştır. Buradaki günlerini Ulus’ta Hüseyin ve Ahmet Usta’nın saz evine gidip bağlama teknesi oyarak geçirir. Bir süre sonra bu dükkanın sahipleri dükkanı Neşet Ertaş’a devretmişlerdir. Böylece Neşet Ertaş Saz evi oluşmuş ve Ankara icracılarının uğrak yeri olmuştur. Neşet Ertaş Saz evi, Ertaş’ın, ilk eşi Leyla Hanım ile tanışmasına da vesile olur. Ailesinin muhalefetine rağmen, saz evine, kendisini sık sık görmeye gelen Leyla Hanım ile evlenir. Bu evlilikten Döne, Hüseyin ve Canan adli üç çocuğu olur. Fakat bu evlilik 7-8 yıl sürmüş ve Neşet Ertaş’ın askerden dönmesinin ardından sona ermiştir. Ertaş bu yılları mutsuz ve zorlu yıllar olarak tanımlar.

Almanya: Neşet Ertaş içkili mekanlarda çalışmaktan ve evli olduğu dönemdeki mutsuzluğunu giderme ihtiyacından ötürü aşırı alkol tüketmeye başlar. Gün geçtikçe bağımlılık boyutuna varan bu tüketim, bir gün sahnede çalarken parmağının tutulmasına ve başka bir gün de İstanbulda plak kaydındayken tamamen çalamaz hale gelmesine sebep olur. Bunun üzerine Hacettepe Hastanesi’nde uzun süre tedavi görür. Ertaş, daha sonra, bu tedaviyi tamamlamak için Almanya’ya gittiğini belirtmiş olsa da, Türkiye’den ayrılmasının başka sebepleri de olduğu muhakkaktır.

Ağabeyi, Ertaş’ı tamamen Almanya’ya yerleştirmek ister. Ertaş da ağabeyinin desteğiyle, hem tedavi olmak, hem de yaşamını düzene sokmak için Almanya’ya yerleşmenin yollarını aramaya başlar. O güne kadar çalıştığı yerlerden gerekli evrakı toplayarak profesyonel müzisyen olduğunu kanıtlar ve 1976 yılında Almanya’da yaşama hakkını elde eder. Gurbetteki ilk günler çocuklarıyla birlikte ağabeyi ve yengesinin desteğiyle geçer. Daha sonra düğünlerde ve konserlerde çalıp söylemeye devam eden Ertaş, maddi durumunu düzelterek, Berlin’de ağabeyinden ayrı bir ev tutar ve üç çocuğuyla burada yaşamaya başlar.

Türkiye’de çıkarmış olduğu plaklar, yaptığı radyo programları, konserler ve düğün performansları sayesinde büyük bir üne sahip olan Neşet Ertaş, Türkiye ile bağlarını sürdüren Almanya’daki birinci kuşak göçmenlerin de o dönemde severek dinlediği bir sanatçı olmuştur. Neşet Ertaş Almanya’ya yerleştiği dönemde, oraya Kırşehir, Yozgat, Kayseri, Konya, Niğde ve Ankara gibi Orta Anadolu illerinden göç eden ilk kuşak göçmen işçi kesimiyle iyi ilişkiler içine girer. Bu sebeple Neşet Ertaş’ın müziği hemşehrilerinin müzikal zevkini tatmin eder ve sanatçı yoğun ilgi görür. İlk dönemlerde sadece Almanya’daki düğünlerde, müzikhollerde ve çeşitli konser mekanlarında çalıp söyler. Bu dönemde bir müzik okulundan saz dersi vermesi için kendisine teklifte bulunulmuş ve Neşet Ertaş burada 2 yıl saz öğretmenliği yapmıştır. İleriki yıllarda Hollanda, Belçika, Fransa, Avusturya, İsveç, Danimarka ve İsviçre gibi diğer Avrupa ülkelerinden de düğünlerde çalması ve konserler vermesi için davet alır. Aynı dönemde kendisinin sebep olarak gösterdiği üzere, Avrupa ülkelerinden gelen düğün taleplerini karşılayabilmek için daha merkezi bir şehirde yaşama zorunluluğundan ötürü Köln’e yerleşir.

Neşet Ertaş Köln’e yerleştiğinde, okullarına devam etmeleri için, çocuklarını, Berlin’de ağabeyi ve yengesinin yanında bırakmıştır. Çocuklarından ayrı kalmış olsa da, onları okutmuş olmanın kendisi için büyük gurur kaynağı olduğunu sıklıkla dile getirmiştir. Ekmek peşinde düğün çalgıcılığı yaparken, çocuklarının eğitimlerine devam etmeleri için büyük çaba harcamıştır.

Neşet Ertaş Türkiye’ye seyrek aralıklarla gelmiş olsa da memleketi Kırşehir’e ancak 1984 yılında babası Muharrem Ertaş’ın rahatsızlanması sebebiyle gitmiştir. 1975-85 yılları arası kendisini Türkiye müzik piyasasından tamamen soyutladiğı yıllardır. Hiçbir radyo ve TV programına katılmaz. Hatta o yıllarda kendisinin ölmüş olduğu haberlerinin dolaştığı rivayet edilir.

Memlekete Dönüş Neşet Ertaş 1990’lı yılların sonunda kendisiyle ilgili çıkan ölüm haberlerini bertaraf etmek amacıyla, piyasanın talepleri doğrultusunda ve ülkedeki müzik ortamının hazırladığı şartların uzantısında, Türkiye’deki çeşitli TV programlarına katılmaya başlar. Yaklaşık olarak 2000 yılından itibaren Türkiye’ye yoğun bir şekilde gelip giden Ertaş, bu tarihten itibaren Türkiye’de pek çok konser vermiştir. Bu tarihlerden ölümüne dek hem Almaya’da hem de İzmir’in Karabağlar ilçesindeki evinde yaşamını sürdürmüştür. Yaşamının son iki yılında kansere yakalanan sanatçı, uzun bir tedavi sürecinin ardından 25 Eylül 2012 tarihinde İzmir’de vefat etmiştir. Vasiyeti üzerine yolculuğunun başladığı yer olan Kırşehir’de babası Muharrem Ertaş’ın mezarının yanına defnedilmiştir.

Kişiliği: Neşet Ertaş’ın kişiliğinde hâkim olan unsurların başında ‘hikaye anlatalğı’ ve (cloğaçlama yeteneği’ gelir. Ertaş’ın soyundan miras aldığı bu unsurlar, müziğinin yanı sıra, kendisiyle yapılan söyleşilerde ve sohbetlerde açıkça hissedilmektedir. Ertaş’ın bu özellikleri sebebiyle, söyleşilerde sorulan sorulara verdiği Ertaş’ın kişiliğinde önplâna çıkardığı bir diğer unsur ise cacı’dır. ‘Acı’, yaşamı boyunca çektiği çilenin ve bunun sonucunda çıkan eserlerin temelini oluşturur. Ertaş, bu unsur üzerine kurguladığı yaşam hikayesini, aşıklık, Abdallık gibi farklı toplumsal kimliklerle beslemiştir. Bu kimlikler, onun yaşamdan soyutlanmasına sebep olmuş gibi gözükür. Fakat Ertaş’ın düğünlerde çalmasından ve bu ortamın kurallarını yerine getirmesinden ötürü, gündelik ve sosyal bir yaşam içerisinde de varlık göstermiş olduğu muhakkaktır.

Aşıklık ve Aşk: Neşet Ertaş, rüyasına giren pirin elinden bâde içip tarikat sırlarını öğrenen ‘Hak aşığı’ veya `badeli aşık’ tipine uymaz. Kendisi de rivayetler -kendi söylemiyle hikayeler- üzerine kurulu bir sistemin aşığı olmayı reddetmiştir. Ustalaşma sürecine kadar geçirdiği evrelere bakıldığında Ertaş, ‘aşık’ özelliği taşıyor gibi gözükmektedir. 14-15 yaşlarına kadar babası Muharrem Ertaş’ın çırağı olarak aldığı eğitim, usta bir aşık olma yolundaki evrelerin tamamını kapsar. Hâttâ kendi deyimiyle babası tarafından kendisine ‘Garip’ mahlasının verilmesi, Neşet Ertaş’ın aşıklık yolunda son mertebeye eriştiğini gösteren bir durum olarak değerlendirilir. Fakat Neşet Ertaş’ın müzisyenliğindeki belirleyici faktör, asıl olarak düğün çalgıcılığıdır. Bu sebeple, Neşet Ertaş’ı çoğunluğun aksine, Anadolu’daki aşıklık geleneğinin modern çağdaki bir temsilcisi veya aşıklığın şehirli bir versiyonu olarak görmek yerine, profesyonel bir müzik üreticisi ve icracısı olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.

Ertaş’ın hayatı, küçükken evcilik oynadığı sevgilisine karşı hissettiği naif duyguların peşinden koşup, aynı duyguları farklı insanlarda bulmaya çalışmakla geçmiştir. Kırşehir’de, İstanbul’da, Ankara’da ve Almanya’da aradığı sevgili aslında, türkülerine ilham olan, müzikal üretimini tetikleyen tamamen kendi zihninde yarattığı bir hayaldir. Ertaş, türkülerinde aşkı ‘Leyla’ figürü ile simgeleştirir. Leyla, kendisinin bir zamanlar eşi olan kişi zannedilse de, aslında aşık olduğu tüm kadınları temsil etmektedir. Neşet Ertaş kendisini Leylasını arayan bir Mecnun olarak nitelendirmiştir. Aşk, Ertaş’ın türkülerinin en önemli üretim sebebi ve kendisinin de yaşam kaynağı olmuştur.

Müzikal Kimliği/Türk Müzik Piyasasındaki Yeri ve önemi: Muharrem Ertaş’ın bir baba ve usta figürü olarak Neşet Ertaş’ın yaşamında büyük bir yeri vardır. Neşet Ertaş, yöre icracılarının, ama en çok da babasının bozlakları ve türküleriyle büyümüştür. Fakat hayatı boyunca dinlediği bu bozlak ve türküleri icra etmiş biri olarak, babasını taklit etme yöntemine hiçbir zaman başvurmamıştır.

Ertaş, soyunu, Kerem, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi isimlere bağlayarak bu soyun, babası Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali ve kendisiyle sürdüğünü bir ayrıcalık olarak belirtmiştir. Bazı müzik araştırmacıları tarafından ‘Muharrem Ertaş Ekolü’ olarak adlandırılan bu grup içerisinde Neşet Ertaş, oluşturduğu müzikal tavırla bu ekolden büyük ölçüde ayrılır.

Halk müziği piyasasında bozlak türünün ustası olarak nitelendirilen babasına karşın kendisi, asil olarak bir türkü ustasıdır. Neşet Ertaş’ın türkü türünde faaliyet göstermesi, müzikal bakımdan oldukça zengin bir yer olan Kırşehir’de yetişmesi ve türkünün, bozlak gibi bir uzun hava türüne oranla, şehirdeki dinleyici kitlesi tarafından daha kolay anlaşılır bir tür olmasından kaynaklanır. Neşet Ertaş kendi soyunu, türkü söyleme özelliği ile diğer topluluklardan ayırdığı gibi, kendisini de, şiirini çoğunlukla kendisinin yazdığı eserler besteleme özelliği ile Kırşehirli meslektaşlarından ayrılmıştır.

Ertaş, gelenekten gelen türküleri kendi üslubu ile icra ederek, olduklarından daha farklı bir şekilde dinleyiciye sunmuştur. Bu durum, türkülerdeki mahalli üslubun kırılmasına yol açmış olsa da, türkülerin yeniden gündeme getirilmesini ve şehir dinleyicisiyle buluşmalarını sağlamıştır. 1960’11 yıllarda Türk halk müziği, ülkenin müzik kültürünü oluşturma misyonunu edinen TRT sanatçıları, geleneğin kendisini bizzat yaşayan ve yaşatan yöre sanatçıları ile dönemin popüler müzik kültürünü halk müziği ile harmanlayan sanatçılar tarafından icra edilmektedir. Neşet Ertaş, geleneğin içinde yetişmiş bir icracı olsa da genç yaşlarda şehirde çalışmanın etkisiyle, popüler müzik kültürünü halk müziği ile harmanlayan sanatçılar kategorisine girmektedir.

Yaklaşık 400 plak, onlarca kaset ve bir o kadar long play kaydetmiş olan Neşet Ertaş’ın eserlerinin külliyatının tamamını olmasa da önemli bir kısmını günümüze taşımış olan albümler, Kalan Müzik Yapım tarafından 16 CD halinde piyasaya sunulmuştur. Zülüf Dökülmüş Yüze, Gönül Dağı, Dane Dane Benleri Var Yüzünde, Mühür Gözlüm, Niye Çattın Kaşlarım, Seher Vakti Çaldım Yarin Kapısını, Hapishanelere Güneş Doğmuyor, Anam Ağlar Başucumda Oturur, Çiçek Dağı, Vay Vay Dünya gidi türküler sayısını kendisinin dahi bilmediği onlarca eserinin arasından yalnızca birkaçıdır.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından devlet sanatçısı olma teklifi yapılmış fakat kendisinin halkın sanatçısı olduğunu öne sürerek bunu kabul etmemiştir. TBMM tarafından “Üstün Hizmet Ödülü” verilmiştir. Mütevazı kişiliğe sahip Neşet Ertaş, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) ile imzalanan Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması Sözleşmesine göre Yaşayan İnsan Hazineleri Türkiye Ulusal Envanterine alınarak Yaşayan İnsan Hazinesi olarak kabul edilmiştir.

KENDİ AĞZINDAN HAYAT HİKAYESİ


bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
kırtıllar köyünde geldin dediler
babama muharrem, anama döne
dediysen atayı bildin dediler

dizinde sızıydı anamın derdi
tokacı saz yaptı elime verdi
yeni bitirmiştim üç ile dördü
baban gibi sazcı oldun dediler

o zaman babamdan öğrendim sazı
engin gönül ile hakk'a niyazı
o yaşımda yaktı bir ahu gözü
mecnun gibi çölde kaldın dediler

zalım kader devranını dönderdi
tuttu bizi ibikli'ye gönderdi
babam saz çalarken bana zil verdi
oynadım meydanda köçek dediler

anam döne ibikli'de ölünce
tam beş tane öksüz yetim kalınca
beşimiz de perişan olunca
babamgile burdan göçek dediler

yürüdü göçümüz tefleğe doğru
bu hali görenin yanıyor bağrı
üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
bunlara bir ana bulun dediler

yozgat'ın kırıksoku köyü'ne vardık
bize ana yok mu diyerek sorduk
adı arzu dediler bir ana bulduk
işte bu anadır buldun dediler

en küçük kardaşı kayıp eyledik
onun için gizli gizli ağladık
üstelik babamı asker eyledik
yine öksüz yetim kaldın dediler

zalım kader tebdilimi şaşırttı
heybe verdi dalımıza devşirtti
yardım etti yerköy'üne göçürttü
biraz da burada kalın dediler

yerköy'den kırıkkale'ye geldik
babam saz çalarken biz çümbüş aldık
kırşehir'e varınca kemanı çaldık
aferin arkadaş çaldın dediler

yarin aşkı ile arttı hep derdim
babamı bir yere dünür gönderdim
başlık çok istemişler haberin aldım
istemiyor yarin seni dediler

kırşehir'de yedi sene kalınca
düğün düzgün hepsi bize gelince
burada herkese yer daralınca
ankara'ya gider yolun dediler

ankara'da (sünnetçi) veysel usta'yı buldum
epeyce eğleştim, evinde kaldım
yüz lirayı verip bir yatak aldım
etti isen böyle buldun dediler

bir ev kiraladım münasip yerde
kaldı kavim kardaş hep kırşehir'de
bu aşk hançerini vurdu derinde
çaresini bulmazsan öldün dediler

yarin aşkı ile döndüm şaşkına
arada içerdim yarin aşkına
canan acımaz mı garip dostuna
bunu da içeriye alın dediler
Kaynak 1
Kaynak 2
 
Son düzenleme:
Gila
Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Emeğine sağlık.

Arada bir konu açmayı denemelisin

Bu şekilde ne tür konular daha az, ne tür konular daha fazla ilgi görüyor, yaşayarak öğrenirsin, kendi yönünü çizersin.

Yönetici olduktan sonra bu bir öneriden çok gerekliliktir sayın modum :)
 
eflatunn
Moderator
Yönetici
Bak bunu mutlaka izlemelisin.


Sevgili Ehtiyar,
Ben Kırşehir de doğup büyüdüm. 18 yaşımda üniversite hayatıyla birlikte ayrıldım oradan. Neşet Baba Kırşehir halkı için tarifi imkansız sevgi adamıydı. Taparlar onun için . Çocukluk yıllarımdan ergenlik çağıma geçiş sürecinde Almanya dan Kırşehir kültür şenliklerine gelmişti ve o zamanın ünlü sanatçılarıda bu etkinlikte sanatlarını icra etmek için gelmişlerdi. Neşet Baba bir koca stadyumu doldurdu, bütün Kırşehir halkı sadece onun için o statdaydı ve dolup taşmıştı. Adam sahne almadan bütün tribünleri dolaştı yaşlıların elinden öptü bütün stat onu tribünler de sırtından indirmedi. Ne büyük sevgiydi anlatılmaz.
Anlatılan cenaze töreninde bütün şehir ayaklanmış mezarı haftalarca ziyaretçi akınına uğramış. Böyle bir gönül dostu inanların kalbine işleyen mütevazilik abidesi bir adamdı.
Tekrar mekanı cennet olsun bu ruhu güzel adamın.
 
Gila
Moruk Moderator
Site Yetkilisi
Sevgili Ehtiyar,
Ben Kırşehir de doğup büyüdüm. 18 yaşımda üniversite hayatıyla birlikte ayrıldım oradan. Neşet Baba Kırşehir halkı için tarifi imkansız sevgi adamıydı. Taparlar onun için . Çocukluk yıllarımdan ergenlik çağıma geçiş sürecinde Almanya dan Kırşehir kültür şenliklerine gelmişti ve o zamanın ünlü sanatçılarıda bu etkinlikte sanatlarını icra etmek için gelmişlerdi. Neşet Baba bir koca stadyumu doldurdu, bütün Kırşehir halkı sadece onun için o statdaydı ve dolup taşmıştı. Adam sahne almadan bütün tribünleri dolaştı yaşlıların elinden öptü bütün stat onu tribünler de sırtından indirmedi. Ne büyük sevgiydi anlatılmaz.
Anlatılan cenaze töreninde bütün şehir ayaklanmış mezarı haftalarca ziyaretçi akınına uğramış. Böyle bir gönül dostu inanların kalbine işleyen mütevazilik abidesi bir adamdı.
Tekrar mekanı cennet olsun bu ruhu güzel adamın.
Madem oralardansın, ben de bir anımı anlatayım.

Muhtemelen tanırsın, Ekrem Ertaş diye bir yeğeni mi ne var rahmetlinin.

Bu Ekrem Ertaş, inanılmaz gıcık bir adam. Yani döveceksin, niye dövdüğünü söylemeyeceksin, kahrından ölsün dedikleri türden :)

Kıbrıs'ta askerlik yapıyoruz. Bu lavuğun bir ekibi var, o ekiple halk türküleri programlarına falan çıkıyor. Sesini de rahmetlinin sesine benzetmiş, havasından geçilmiyor.

Ben bunun havasını alıverdim.

Nasıl? Arabeskle tabii. Kendisi beceremiyor, bize kıl kapıyordu lavuk :D

Askerliği bilirsin. Millet arabesk dinlemeye bayılır. Eh ben de o zamanlar full idmanlıyım, Ferdi ve Gencebay'ın her türlü parçasını gözüm kapalı çalıyorum.


Subay gazinosunda program var. Bu namert kendi ekibiyle çıktı, üç beş bir şeyler parçaladıktan sonra indi.

Sıra geldi bize :)

Lan.. Baktım bu lavuk geldi, bizim ekibin içine oturdu. Aldı eline dümbeleği. Sanki ekibin parçasıymış gibi başladı bizimle birlikte çalmaya.

Biz bir parçaya girdik, ben çalıyorum, Kayserili bir arkadaş söylüyor, bu lavuk da dümbelek çalıyor ama öyle böyle değil. Ha babam de babam çaktırmadan tempoyu yükseltiyor. Yükseltiyor ki, parmaklar karışsın, şarkı boka sarsın.

Ben bu lavuğa sert bakışlar atıyorum, herifin umurunda bile değil. Gözümün içine baka baka tempoyu ha babam yükseltiyor.

Kazasız belasız programı atlattık ama sonradan nizami ölçülerde atabildiğim kadar fırça attım lavuğa.

Cevap?

Pis pis sırıttı yüzüme baka baka :D
 
Üst