Osmanlının yanlış ata oynaması .

  1. mydos

    mydos Forum Ustası

    Katılım:
    11 Ekim 2008
    Mesaj:
    15,866
    Beğeni:
    3,334
    Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı.


    Halifeliğe kadar olan Osmanlı, nam-ı diğer Türk İmparatorluğu ile halifelikten sonra Araplaşan İmparatorluğumuz…


    Ve Araplaştıkça daha çok batan koca İmparatorluğumuz…

    Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu, ta ki halifelik sevdasına düşülene kadar…


    O günkü şartlarda halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlüklülerin elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler, bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerindir. (1517)


    Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası, halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler.


    İşte bu sorunu çözmek, Arapları Türk halifeye bağlamak için, Arapların da kabul edebileceği bir orta yol bulunur.

    Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarında seçilecek iki bin civarında ulemanın, mollanın, Ebu Suud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlayarak imparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir deyişle Türk İslam’ının terk edilerek Arap İslamı’na doğru evrilmesini, dönüştürülmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.


    Bu projeyi Araplar da destekleyince proje gerçekleştirilir ve maalesef, bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, Türküm, Türkmenim diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir. (Bu dönemde, sadece Kuyucu Murat Paşa’nın Türküm, “Türkmenim dedikleri için kafasını kestirip kuyulara doldurduğu insanların sayısı 158 bindir.)



    Maalesef, Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur, 1603 yılına gelindiğinde, artık Ehli Beyt Türk tekkeleri yasaklanır kapatılır, yerine Halid-i Nakşi Kürt-i tekkeleri kurulur.


    Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir, 1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulur. (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)


    Yine bu dönemde, Türkler saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilir… Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, kırdırılır, ganimeti bile toplatmazlar…

    Ganimeti de saraylardaki Arap mollalarla işbirliği eden yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…


    Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak içinde Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.


    Bu aşiretler ve boyların önde gelenleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır…

    Buna tarihimizde “Ekrad Türkmanlar” denir…

    Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı Başkent Tahran’dır…)


    Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu bu politikalar yüzünden gelişir ve büyür. Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki ne halifelikten vazgeçebilir artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir.


    Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmıştır, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…


    Mollalar, başta matbaa olmak üzere birçok konuda bir sürü saçma sapan fetva verirler… Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar… (Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudilerle gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur ve 1563’te ise Rumların matbaası vardır.

    Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz ama bilgiye sahip olmak için çok geçtir artık…)11 Eylül 1683.


    Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır, 1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir ‘’Türk imparatorluğu’’ Osmanlı varken neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip bir de kurtuluş savaşına mecbur kalmıştır?!.. (Bu dönemde, 1683 Viyana Bozgunu’ndan 1922’de Ankara, Haymana Ovası’ndaki Sakarya Savaşı’na kadar geri çekilme durdurulamamıştır.)


    Acaba, halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi-mezhepçi politikalara dönülmeseydi koca bir imparatorluk batar mıydı?..



    Ve yine Mevlanaların, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaş'ların, Seyit Gazilerin, Ahmet Yesevilerin… İslam’ı, İslam değil miydi?


    Osmanlıyı kuran Şeyh Edebalilerin İslam’ı, Akşemseddin’lerin İslam’ı İslam değil miydi de Ebu Suudlara teslim edip batırdık koca İmparatorluğu!..

    Bugün de aynı sürecin devam etmesi tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir.



    Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi der ki: “Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!” İşte bu yüzden ‘’Arap sevici, mezhepçi” değil, Cumhuriyetçiyiz.




    Gazi Güder


    Kaynak
     
    #1
Yükleniyor...