Oyun İncelemeleri

CoMpUcOrSaN
Forum Kalfası
Oyun Adı:Crash 'N' Burn
Sistem:pS2

PC'de olsun, PS2'de olsun yıllarca yarış oyunları oynadık durduk. İyileri oldu, kötüleri oldu. Benim gibi fazla araba manyağı olmayanları bile kendine bağlayan oyunlar oldu. Colin McRae Rally, Mitdown Madness, Test Drive, Beetle Crazy Cup, Need For Speed, Corvette, Burnout, Crazy Taxi... Bunlar içinde en iyileri Beetle Crazy Cup, Need For Speed serisi ve Burnout bana göre. Ama şimdi konumuz bunlar değil. Konumuz Crash'n Burn. Bakalım bu oyunlar arasında kendine nasıl bir yer edinebilecek?

Aslında bu oyun Need For Speed ve Burnout karışımı olarak bizlere duyuruldu. Bizim de haliyle bir anda ilgimizi çekti ve beklemeye koyulduk. Ama beklentiler yüksekti. Belki de gerekenden fazla beklentilerimiz olmuş olabilir. Sonuçta 2 hit oyunun karışımı demek, bir klasik doğabilir anlamına geliyor. Şu iki satırda heyecanınızı artırmak ve meraklandırmak için sarf ettiğim sözler umarım başarılı olmuştur ama hepinizin baştan puanı okuduğunu göz önüne alırsak; işin keyfi biraz baltalanıyor :)

Dvd'yi büyük beklentilerle Ps2'mize taktık. Hemen karşımıza dil seçenekleri çıktı. İngilizce, Fransızca, İspanyolca, İtalyanca, Almanca seçebileceğimiz diller arasında. Çoğunuzun yapacağı gibi ben de İngilizce'yi seçtim. Az sonra ana menüden bahsederken İngilizce olarak seçeneklerden bahsedeceğim. Şimdiden söyleyeyim, sonra uyarmadı demeyin.

Oyunun yayıncı ve yapımcısı Eidos ile Climax'in amblemlerini gördükten sonra, hızlı bir parçanın eşliğinde kum pistte yüzlerce arabanın müthiş hızda gittiği bir video giriyor. Tam bu sırada video yavaşlıyor ve 2 araba burun buruna kalıyor. Frenler yetmiyor ve iç içe geçiyorlar. Paramparça oluyorlar. Sonra ortam kaza içinde, patlamalar falan çok güzel olmuş. Kısa ama hoş bir açılış videosu.

Artık "Profile" kısmına girme vaktimiz geldi. Rock müzik bizi bu ekranda da bırakmıyor. Açıkçası ben hiç beğenmedim müzikleri. Eğer sizin de hayatınız rapten ibaret ise; siz de beğenmezsiniz. Tabi buna oyunun bir eksisi diyemeyiz. Sonuçta zevkler ve renkler tartışılamaz. Neyse, bu konuyu geçelim. Çünkü işimiz gücümüz var. Profile ekranını tek tek söyleyeceğiz, oyuna gireceğiz, karşılaştırmalar yapacağız, grafikleri, zorluğu her şeyi tek tek anlatacağız. Elimden geldiğince oyunu sizlere aynen yansıtmaya çalışacağım. Bu konuda herhangi bir şüpheniz olmasın.

Ana Menüden önce karşımıza Profile ekranı çıkıyor az önce de dediğim gibi. Burada sırasıyla; Select Profiles, Create Profile, Rename Profile, Delete Profile, Load Profiles seçenekleri mevcut. Buradan Create Profile seçeneğini seçiyoruz. Oradan çıkan ekrana da "Emre" yazıyoruz; yazıyorsunuz öhöm pardon ben yazıyorum. Benim haricimdekiler kendi isimlerini yazabilir :) Kısaca kendi ismimizi yazıyoruz ve artık ana menüye geçebiliriz.
 
CoMpUcOrSaN
Forum Kalfası
Oyun Adı:The Punisher
Sistem:pC
Bilgisayar oyunlarının konu açısından sıkıntı çektiği, başta bu oyunların hayatlarının önemli bir kısmını oluşturan bizler için acı bir gerçek... Hem bu nedenle hem de özellikle ABD'de "piyasa"larının iyi olması nedeniyle oyun şirketleri İkinci Dünya Savaşı'na ek olarak sıkça çizgi roman karakterlerine hayat veriyorlar. Küreselleşmenin en berbat sonucu olarak da başka ülkelerdeki bilgisayar oyunu meraklıları ister istemez konu olarak bunlarla yatinmek zorunda kalıyor. Konu, eğer oyun teknik olarak yenilikler getiriyor, göze kulağa hitap ediyorsa çekiliyor, bir de üstüne kalitesiz olursa hiç çekilmiyor... Maalesef Punisher'da bu durumla yine karşı karşıyayız...

Oyun yapımcıları – özellikle ABD kökenli olanlar - İkinci Dünya Savaşı'na ek olarak sıkça çizgi roman karakterlerini baz alıyorlar demiştik. İşte Spiderman'in yaratıcısı Marvel Comics'in karakterleri de bu konuda oldukça popüler...

Punisher da bir Marvel karakteri... (Türkçesi Cezalandırıcı veya Cezalandıran Adam) Oyunun girişi oldukça etkileyici ve tatmin edici, ancak bir süre sonra Spiderman oyun serisinin yarattığı hayal kırıklığının ardından Max Payne benzeri ancak çok da iyi olmayan bir tekrarıyla karşı karşıya olduğumu farkettim. Sadece eklenen birkaç "görsel yenilik" oyunu orijinal kılıyor, şimdi bu detaylara geçelim dilerseniz.

Benzer konu; Ailesi mafya tarafından katledilen Frank Castle New York'da yargıç ve cellat olmaya karar verir ve kötüleri öldürüp intikam almaya başlar. Suçluların bulunduğu ve çalıştırdığı yerleri basıp, yaşayan canlıların büyük çoğunluğunu öldürür ve "en üstteki" asıl kötü adama ulaşmaya çalışır vb... vb...

Tüm bunları yaparken de adamımız tam bir "şiddet gösterisi" sunuyor. Farklı ateşli silahlara ek olarak boynundan yakaladığı insanları "sorgulayıp" konuşturma yeteneğine sahip... Bunu midesine yumruk atıp, boğazını sıkıp veya silah sokup, burnunu kırıp yapıyor. Adamı konuşturup serbest bırakırsanız bonus da veriyor oyun...

Oyunun orijinalitesi buraya eklenmiş çünkü 3rd person action oldukça standart; İşaretli kötü adamları yakalayıp işaretli bir noktaya götürüp gerçekten tüyler ürpertici yöntemlerle "sorgulama" imkanı tanıyor oyun... Örneğin, matkapla kafa delmek, kafayı sıvı alüminyuma sokmak, balkondan aşağı sallandırmak, kafasını dönen fanın içine sokmak veya çıplak elektrik kablosuyla işkence yapmak gibi...

3rd person perspektifle oynanan oyunu Max Payne'nin "bullet time" eksiltilmiş bir taklidi olarak tanımlamak pek de haksız olmaz sanırım. Aslında bullet-time benzeri bir "slaughter mode" yani "katliam" modu mevcut. Bu modda görüntü akışı siyah beyaza geçip ve yavaşlarken "Cezalandıran Adam" ellerine bıçakları alıp herkesi "katlediyor".

Grafik motoru oldukça eski ve çevreyle etkileşim de yetersiz. Örneğin shotgun'la çevresel detay olarak konulmuş bir televizyona ateş ettiğinizde öylesine "taş gibi" tüp yapmışlar ki, TV hasar görmüyor :) Alt veya orta sınıf bir grafik kartıyla oyunu rahat rahat oynayabilirsiniz, çünkü hardware DirectX 9 desteğine ihtiyaç duymuyor. Sadece Punisher ve boss karakterlerin grafikleri doğru düzgün render edilmiş. Bu arada okuduğum kadarıyla konsoldan port edilmiş oyunun PS2 ve XBOX sürümleri daha kötü grafiklere sahipmiş.

Ses efektleri ve müzik de oyunun genel kalitesine uygun, yani o derece yetersiz ve özensiz. Hani 3rd person dedik ya Prince of Persia ile karşılaştırılınca görsel detayın ne kadar önemli olduğunu anlıyor insan. Hem teknik hem de oynanıştaki tekdüzelik nedeniyle özellikle Half-Life 2 ve Riddick gibi oyunlarla karşılaştırınca içime sıkıntı bastı doğrusu.

Uzun lafın kısası; piyasaya çıkmadan önce büyük ilgi gören "Punisher" hem görsel, hem de işitsel açıdan bekleneni veremiyor. 3rd person türüne korkunç "sorgulama" sahneleriyle bir miktar orijinalite katan oyun genel olarak başarısız. Eğer tek bir adamın biryerleri basıp kötü adamları katliama maruz bırakmasından zevk alalabiyor ve hele hele oyundaki korkunç sorgulama tekniklerini merak ediyorsanız bu oyunu alın. Bu sıralarda benim yaptığım gibi elinizde hiçbir oyun kalmadı ve sabahtan akşama kadar oyun oynayıp bitirmeyi iş edindiyseniz de oynayabilirsiniz tabi :) Yoksa boşverin gitsin, önümüzdeki günlerde ard arda doğru düzgün oyunlar çıkacak piyasaya gidin onları alın.

Bu arada en önemli uyarıyı da en sona sakladım; Çocuk yaştaki oyun meraklılarının bu oyundan kesinlikle uzak durmaları gerekiyor, çünkü cidden zihin sağlığına aykırı...

Herkese kaliteli oyunlarla dolu az uykulu günler dileğiyle...
 
CoMpUcOrSaN
Forum Kalfası
Vampire: The Masquerade - Bloodlines
Bundan yüzyıllar önce, yapraklardaki sakin rüzgar dokunuşu ve kuş cıvıltılarıyla dolu dünyanın sessizliği bir ışıkla bozuldu; bu ışık, barış rüzgarlarını dindirip dünyanın tüm benliğini sömürecek olan olgunun, insanlığın ilk hüzmesiydi. Adem ve Havva adındaki fırtına öncesi sessizliğin ilk fısıltısı, sonraları evlenecek ve 3 tane de oğulları olacaktı; Caine, Abel ve Seth. İlk doğan Caine, bitkileri yetiştirdi. Onları suladı ve büyüttü, hayat verdi. İkinci doğan Abel hayvanlara baktı. Onları besledi ve büyüttü.

Bir gün babaları Adem, iki oğluna keskin bir ses tonuyla; "Caine ve Abel, yukarıdaki için bir kurban getirin. Getirin ki yaratıcınıza olan minnetiniz bilinsin." dedi. Caine, yukarıdaki için en tatlı meyvelerini, en olgun bitkilerini getirdi. Abel ise en genç, en güçlü hayvanını kurban etti.

İki kardeş de kurbanlarını Adem'in ocağına koydular ve ateşe verdiler. Duman onları yavaşça yukarı doğru götürdü. Abel'in kurbanı tatlı bir koku yayıp kabul edilirken, Caine'inki kabul edilmedi ve Caine sert bir şekilde azarlandı.

İlk doğan (Caine) ağlamaya başladı, gece gündüz yukarıdakine dua etti.

Gel zaman git zaman, Adem kurban vaktinin yeniden geldiğini söyledi. Abel yine en güçlü ve genç hayvanlarından birini öldürdü. Caine ise eli boş geldi, çünkü kurbanının istenmeyeceğini biliyordu. "Caine, neden bir kurban getirmedin?" diye sordu Abel. İlk doğan, gözleri yaşlı bir şekilde kardeşinin kalbine mızrak saplayarak onu kurban etti; hayatta en çok sevdiği şeyi.

Bu olayın ardından yukarıdaki onu cennetten attı, ve Nod denilen bir yere sürgün etti.

Caine karanlıkta yalnız kalmıştı. Açtı, üşüyordu ve ağlıyordu... Karanlığın içinden tatlı bir ses geldi. Siyahlar içinde bir kadın Caine'e doğru yaklaştı:

"Hikayeni biliyorum, Nod'lu Caine. Açsın, bende yemek var. Üşüyorsun, bende kıyafetler var. Üzgünsün, bende rahatlık var". Şaşırmış olan Caine:

"Benim gibi lanetli birini niye rahatlatasın? Neden giydiresin? Neden besleyesin?" dedi, ve alacağı cevapla daha da şaşıracaktı:

"Ben senin babanın ilk karısıyım. Yukarıdakine karşı geldim ve özgürlüğü karanlıklarda buldum. Ben Lilith'im. Bir zamanlar ben de üşüyordum. Benim için sıcaklık yoktu. Bir zamanlar ben de açtım, benim için yemek yoktu. Bir zamanlar ben de üzgündüm, benim için rahatlık yoktu."

Lilith Caine'i ağırladı ve onu besledi, rahatlattı. Caine onun evinde bir süre kaldı, ve bir gün ona sordu:
"Sadece karanlıktan, bu evi nasıl yaptın? Nasıl kıyafetler yarattın? Yiyeceklerini nasıl yetiştirdin?"

Lilith gülümsedi ve cevap verdi: "Ben uyandım. Bu sayede istediğim gücü yaratıyorum". Gözleri parıldayan Caine: "Beni de uyandır Lilith, benim de güce ihtiyacım var. Ben de kendi evimi, giysilerimi, yiyeceklerimi yaratmalıyım."

"Uyanmanın sana ne yapacağını bilmiyorum. Sen baban tarafından lanetlendin. Ölebilirsin, sonsuza kadar değişebilirsin." İçini kemiren heyecanla Caine:

"Güç olmayan bir yaşamın ne önemi var? Sen olmadan ben ölürüm, ama senin kölen olarak yaşayamam."
 
CoMpUcOrSaN
Forum Kalfası
devamı

Lilith Caine'i seviyordu. Sonuçlarından emin olmadığı için istemese de Caine'e olan sevgisi, içinden gelen sesin önüne geçti ve onu uyandırdı. Bileğinden gelen kanı bir kaba koydu ve Caine'e içirdi. Caine Abyss'e düştü, o kadar uzun süre düştü ki bu ona sonsuzluk gibi geldi. Gözlerini açtığında karanlık bir yerdeydi.

Karanlığın içinde Caine parlak bir ışık gördü. Gecede parlayan ateş, Michael, Kutsal Ateşin koruyucusu ona gelmişti, ve şöyle dedi. "Adem ve Havva'nın oğlu, suçun büyük ama babamın bağışlayıcılığı daha büyük. O seni affetti."

Kızgın ve kırgın Caine cevap verdi: "yukarıdakinin acımasıyla değil ancak kendi vicdanımla gurur içinde yaşayabilirim." Reddetmişti. Ve Michael ona ilk lanetini verdi:

"Bu diyarlarda gezdiğin sürece, sen ve senin çocukların ateşten korkacak. Ateşim sizin derinizi yakacak ve sizi mahvedecek."

O gecenin sabahında, ufuktan Raphael, güneşin koruyucusu göründü. Caine'e şöyle dedi: "Adem'in oğlu, Havva'nın oğlu, kardeşin Abel cennetten senin günahlarını affetti. Tanrı'nın bağışlamasını kabul etmeyecek misin?"

Caine cevap verdi: "Abel'ın bağışlaması bir şey ifade etmez. Ancak ben kendimi affedebilirsem gerçekten affolmuş sayılırım", ve reddetti. Onun için değişen pek olmamıştı, bir şey dışında; Raphael ona ikinci lanetini vermişti:

"Bu diyarda gezdiğin sürece sen ve çocukların gün doğuşundan korkacak. Güneşin ışınları sizi ateş gibi yakacak. Şimdi git ve karanlık bir yere saklan, saklan ki güneşin gazabını hissetme!"

İçini hırs bürüyen Caine kaçtı, kaçtı... ve karanlık bir mağaraya saklanarak derin bir uykuya daldı. Uyandığında ölüm meleği Uriel onu kanatlarının arasında tutuyordu. Caine'e doğru eğilerek kulağına fısıldadı: "Adem'in oğlu, Havva'nın oğlu, Tanrı senin bütün günahlarını bağışladı, kabul et ve bütün lanetlerinden kurtul.."

Büyük bir fırsat gibi görünen bu teklife kırgınlığı dinmeyen Caine cevap verdi: "Tanrının bağışlamasıyla değil, kendi bağışlamamla yaşayacağım. Ben benim. Yaptıklarımı yaptım. Bu asla değişmeyecek".

Ve Tanrının kendisi, Uriel'ın ağzından Caine'e son ve en büyük lanetini verdi:

"Sen ve senin çocukların, bu diyarda gezdiği sürece karanlığa tutunacaklar. Sadece kan içecekler. Sadece kül yiyecekler. Bir ölü gibi yaşayacaklar, fakat ölmeyecekler. Son günlere kadar dokunduğunuz her şey yok olacak!"

Bu lanetle Caine acı bir çığlık attı, gözlerinden kan geliyordu. Kanı bir kabın içine doldurdu ve içti.

Kafasını kaldırdığında Gabriel karşısında duruyordu. Fırtına sonrası sessizliğinin verdiği yankıyla: "Adem'in oğlu, Havva'nın oğlu; babamın bağışlayıcılığı sandığından çok daha büyük. Şimdi bile affedilmeye bir yol açıldı. Bu yola "Golconda" diyeceksin. Çocuklarına ondan bahset, çünkü sadece bu yolla yeniden ışıkta yürüyebileceksiniz."
 
CoMpUcOrSaN
Forum Kalfası
Gelelim incelemeye...

Bundan yüzyıllar önce, bilinmeyen bir zamanda böyle başlamıştı işte vampirlerin hikayesi. Yıllardır her türlü eğlence öğesince kullanılan, hatta bazılarınca sömürülen ve Hollywood sağ olsun, iyice suyu çıkarılan, klişeleşen bir temadır vampirler... Sivri dişli gıcık görünümlü yaratıklar dünyayı ele geçirecekler, masum insanların kanlarını tüketerek daha da güçlenecekler ve dünyayı gittikçe yaklaşan bu felaket sondan kurtarmaya aday bir vatansever, bu kötü adamların önüne geçecek. Peki ya bu olaya vampirlerin bakış açısıyla bakarsanız?Hollywood filmleri vampirleri öyle hale getirdi ki vampir olgusuna gerçek desteği veren yegane firma White Wolf'un hikayeleriyle bile tezata düşer oldu vampirler. Herkes kafasına eseni yapıyor, "sivri dişli durmadan laf sokan bir karakter yaratayım, bir de aksiyon olsun, tamamdır" mantığıyla hazırlanan filmler, vampir efsanelerinin güzelliğinin kalbine bıçağı saplayıveriyordu. Bu durumu gören idealist Troika ekibi, bizzat White Wolf'la çalıştığı için uzun zamandır görülmeyen derinlikte bir vampir temalı yapım çıkarmayı başarmış. Zaten Bloodlines'ın oyuncuyla duygusal bağ kurmasını sağlayan şey de, bu efsaneye bağlı kalınmasının verdiği kalite. Belki de hiçbir film veya oyunun yapamadığı derecede başarılı bir şekilde yansıtılan vampirlerin iç dünyaları, düşünceleri, politikası, kısacası maskenin altındaki kısım Bloodlines'ı hikaye anlatımı ve atmosferi en sağlam oyunlar arasına oturtuveriyor.
 
CoMpUcOrSaN
Forum Kalfası
devamı

Önceden de söylediğim gibi White Wolf ile içli dışlı olarak hazırlanan Bloodlines, başına oturduğunuz andan kalkana dek sizi rahat bırakmayan bir oyun. Hikayedeki sürprizler, karşınıza çıkan yeni olaylar ve bağlantılar, oyunun ne denli kaliteli ve dikkatlice hazırlanmış bir hikayeye sahip olduğunu sizlere vurgular nitelikte. Şöyle söyleyeyim; aldığınız hemen hiçbir görev göründüğü gibi değil, daima dallanıp budaklanıyor. Hele ki sonlara doğru prensten aldığınız (bu prense daha sonra değineceğim) bir nesneyi bulma görevi var ki bunu yapana kadar muhtemelen birkaç yaş yaşlanacaksınız, en azından öyle hissedeceksiniz. Ama bu his, yaşlılığın verdiği umutsuzluk ve mutsuzluktan çok farklı olarak, sizlere çok az oyunun yaşattığı tatmin duygusunu yaşatacak.
Yasak yollarla "embrace" edildiğiniz, yani vampir olduğunuz oyuna embrace eden efendinizin (sire), vampirlerin kralı konumundaki prens tarafından ölümle cezalandırılmasıyla başlıyorsunuz oyuna. Filmlerin bize öğrettiklerinin aksine boyundan bir ısırık alınan kişi vampire dönüşmüyor, bu iş için özel ayinler düzenleniyor. Hatta oyunun başlarında bu olayla ilgili dalgasını da geçmiş yapımcılar. Her neyse, çaylak bir vampir olarak amacınız ise vampir olmanın gerektirdiği şartlara uyarak prensin verdiği görevleri yerine getirmek, ve bu sırada da karşınıza çıkan sürprizlerle şaşırmaktan şaşı olmak. (?)
 
CoMpUcOrSaN
Forum Kalfası
devamı

Her RPG oyununda olduğu gibi Bloodlines'a da kendinize bir karakter yaratarak başlıyorsunuz. Bu noktada karşınıza iki seçenek çıkacak; dilerseniz yöneltilen sorulara vereceğiniz cevaplara uygun bir karakteri oyun yaratsın, dilerseniz tüm özellikleriyle kendinizin ilgilendiği bir karakter yaratın, seçim sizin. Ben soru-cevap kısmını seçtim ve açıkçası sonradan pişman oldum, zira çok tipsiz bir vampir gelmişti karşıma. (Gangrel'ler çok zibidi) Size tavsiyem kendi karakterinizi kendiniz yaratın, kısacası ben ettim siz eylemeyin. Bu noktadaki bir başka önemli unsur ise oyunda bulunan klanlar. Oyunda, Camarilla, Sabbat ve Anarch olmak üzere üç grupta toplanan vampirler toplam 13 klandan oluşuyor. Camarilla oluşumu iyi gibi gözükse de antipati toplayan prens sayesinde Camarilla'yı sevmeyebilirsiniz. Camarilla'nın dışında Sabbat, oyunun kötü adamlarından. Anarch ise Camarilla'nın politikalarına karşı gelen, adı gibi anarşik bir grup. Klanlarla ilgili ayrıntılı açıklamayı yazının sonundaki ufak tam çözüm kısmında bulabilirsiniz, oyunu oynamayı düşünenler mutlaka o yazıyı okumalılar.Klanımızı da seçtiğimize göre artık bizi kimse karanlıklar dünyasına balıklama dalmaktan alıkoyamaz. Hemen her RPG'de bir ana görev, bir de deneyim kazanıp karakterinizi geliştirmeye yarayan yan görevler bulunur; fakat Vampire'da durum biraz daha farklı. Her şeyden önce oyunda ana göreviniz yok, ancak vampirlerin başı olarak kabul edilen prensin verdiği görevleri ana görev olarak da sayabiliriz; zira bir hayli uzunlar. Los Angeles'ta geçen oyunda Santa Monica, Downtown, Hollywood ve Chinatown gibi 4 merkezde bulunacaksınız. Ne var ki RPG hastalarına bu 4 mekan kesinlikle yetmeyecektir, zira çoğu RPG oyunundaki şehirlerden daha küçük bu mekanlar –ki bu benim için bir hayal kırıklığı oldu. Gerçi tüm oyun boyunca bu 4 mekanda bulunmayacaksınız sadece, bazı görevlere özel, sadece bir kere gideceğiniz pek çok yer var. (genellikle bunlar malikane, ev gibi yerler oluyor)Yalnız bir şey dikkatimi çekti, yer altı –neredeyse- yer üstünden daha büyük. Özellikle Hollywood'un altındaki Nosferatu barınakları ve puzzle'dan farkı olmayan kanalizasyon sistemi sizi rahatlıkla içine çekip kaybedecek büyüklükte. Biraz önce de dediğim gibi, mevzubahis yer üstü olunca iş değişiyor, 4 mekanın yetersizliğinden yakınıyorsunuz. Kaldı ki bu 4 yerin de –oyuna başladığımız yer olan Santa Monica haricinde- çok iyi kullanıldığı söylenemez. (özellikle Chinatown'un) Biz böyle eleştireduralım, işin bir de başka, teknik boyutu var ki ona da az sonra değineceğim. Şehirlerin çok büyük olmamasının en büyük sebeplerinden biri de performans kaygısı olsa gerek.Oyunda iç mekanlar, dış mekanların aksine alabildiğine geniş hazırlanmış. Daha doğrusu, ev, otel vb. yerlerde en alakasız şeyler (odalar vs.) bile ayrıntılı ve özene bezene hazırlanmış. Her ne kadar bulunduğunuz her yer insanla dolu olmasa da yaşanan yer hissini vermeyi çok iyi başarabiliyor. Ve evlerin içi de en az iç mimar eli değmiş kadar başarılı yapılmış. Kısacası dış mekanların eksisinin üzerine dik bir çizgi koymayı çok iyi başarabiliyor iç mekanlar.
 
CoMpUcOrSaN
Forum Kalfası
devamı

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama az önce altını çizdiğim unsur oyunun atmosferini olumsuz yönde etkilemiş. Her şeyden önce koca Los Angeles'ta çevrede dolaşan kişi sayısı çok az (belki gecenin bir yarısı olmasından da olabilir), daha da önemlisi bu kişiler ortalıkta başıboş şekilde, bilinçsizce adımlar sarf ediyor. Yani orada bulunmalarının bir amaçları yok, gidecekleri bir yer yok, yağmurda karda kışta öylece bir dam altına girme ihtiyacı bile duymadan bekleyip duruyorlar. İnsanların yanı sıra oyunda fare dışında bir hayvan da bulunmuyor. (dövüştüğünüz o iğrenç yaratıkları saymazsanız) Farelerin de bulunmasının bir amacı var, eğer Ventrue gibi kalitesiz kan içmeyen bir klana mensup değilseniz fareleri yiyebiliyorsunuz. (çok küçük kan veriyorlar ama olsun) Canlıların dışında da şehir alabildiğine "ölü". Sayıca çok olmayan araçlar, ne yazık ki sokaklarda park etmekten başka bir işe yaramıyor. Dış mekanlarda bomboş yollarda dolaşırken kendinizi 2 yüzyıl öncesine gitmiş gibi hissedebiliyorsunuz; fakat "her" iç mekanda birer bilgisayar görünce ironiye kapılıveriyorsunuz.İç mekanlara değinmişken, evet, oyunda girebileceğiniz her yerde bir bilgisayar bulunuyor. Ve bu bilgisayarların çoğu da süs niyetine durmuyorlar, çoğunu kontrol edebiliyorsunuz! Ne var ki bilgisayarlar günümüzün bazı teknolojilerine sahip olmasına karşın 80'li yıllara ait bilgisayarlar olduğundan oturup Doom3 oynama imkanınız olmuyor :) Bilgisayarlar dos'ta çalışan ve sadece birkaç komut yazabileceğiniz makineler olarak tasarlanmış, fakat bu bile fazlasıyla yeter bir RPG oyunu için bence. Hemen her bilgisayarda bir email komutu bulunuyor ve bir yerlerden şifreyi bulursanız (veya hacking yeteneğiniz şifreyi kıracak kadar yeterliyse) o bilgisayarın kullanıcısının email hesabına girebiliyorsunuz.
Bu kısım her ne kadar küçük olsa da detay bakımından oyuna çok büyük bir zenginlik katmış. Ana hikayenin ayrıntılarını çeşitli karakterlerden öğrenmenin de ötesinde, buradaki mesajları okuyarak en alakasız ayrıntıları bile öğrenebiliyorsunuz –ki bu da oyunun atmosferini ve dünyasını inanılmaz derecede derinleştiriyor. Bu e-maillerin hepsi de süs niyetine de değil ayrıca, birçoğundan görevinizle ilgili kritik bilgilere de ulaşabiliyorsunuz. (tıpkı Splinter Cell'deki mesajlar gibi) Email komutunun dışında bazı kontrol bilgisayarlarından da kilitli kapıları vb objelerin kilidini açarak görevinize devam edebiliyorsunuz.Sadece bilgisayarlardan bahsetmek de olmaz, bazı iç mekanlarda ciddi anlamda oturup izleyebileceğiniz derecede özenli hazırlanan televizyon ve oyun oynamayı falan bırakıp sadece dinleyebileceğiniz kalitedeki radyolar da var. En son gelişmeleri takip edebileceğiniz televizyondaki spikerin seslendirmesinde de bence bir gönderme yapılmış, spikerlerin tuhaf mimik ve vurguları çok çarpıcı bir şekilde yansıtılmış :) İlgimi en çok çeken şey ise tüm şehri ilgilendiren bazı görevleri yerine getirdiğinizde (Santa Monica'daki seri katilin sırrını çözmek gibi) bu olay, haberlerde yankısını buluyor. Televizyonun dışında radyoyu da ara sıra dinlemenizi tavsiye ederim, özellikle tavuk reklamı moleküllere ayrılmanıza yetecektir :) Sadece ortama renklilik katsın diye konulan radyo için tam 47 dakikalık özene bezene kayıt yapılmış, bu da oyunun ne derece ayrıntılı ve detaylı olduğunun ufak bir göstergesi.
 
Üst