Sözde ermeni soykırımı | Page 15 | Wardom.Org

Sözde ermeni soykırımı

Esc0

Daimi Üye
Türk Tarih Kurumu Ermeni Masasından Prof.Dr.Kemal Çicek tarafından Türkçeye tam olarak çevrilmiş Ermeni tasarısı ve verilen cevaplar.







Eylül 2000 yılından beri ısıtılıp ısıtılıp Amerikan kongresine getirilen “Ermeni Soykırımı Karar Tasarısı” bu defa Demokrat Kongre başkanı Nancy Pelosi sayesinde geçecek kaygısı Türkiye’de hakimdir. Aslında tasarının geçip geçmemesinin birkaç açıdan önemli olmadığı kanaatindeyim. Birincisi, zaten benzeri karar tasarıları Eyalet Parlamentolarında kabul edilmiştir. ANCA’nın resmi sitesine göre şu an 42 Eyalette Ermeni soykırımı kabul edilmiş durumda. Gerçi bu sayı abartılıdır gerçek rakam 32 kadardır ama bunun da önemi yoktur. Nasıl olsa önümüzdeki yıl içinde hedeflenen sayıya ulaşmaları mümkündür. İkincisi, tasarının yaptırım gücü yoktur. ABD Başkanından 24 Nisan günü 1,5 milyon Ermeninin öldürüldüğünü ifade etmesi istenmektedir. Bu güne kadar Amerika’nın Cumhuriyetçi veya Demokrat başkanları 24 Nisan konuşmalarında “soykırım” sözcüğünü telaffuz etmeden aynı anlama gelebilecek sözler sarf ettiler. Ancak bu söylediklerimizden Türkiye’nin tasarıyı engellemek için mücadelesine son vermesi anlamı çıkarılmamalıdır. Elbette Türkiye var gücüyle hakkındaki bu son derece haksız, ahlaksız ve karalayıcı tasarıyı engellemek ve Türk milletinin sonsuza dek “soykırımcı” olarak damgalanmasının önüne geçmek için mücadele edecektir. Aksi takdirde diasporadaki Türk çocukları okul kitaplarında katil olarak ilan edilmenin ezikliği ile bulundukları ülkelerde asosyal bir kişilik geliştireceklerdir.

Diğer taraftan Alt Temsilciler komitesine sunulan söz konusu tasarı tarihi açıdan gayri ciddi ve maddi hatalarla doludur. Gerekçeler özensiz ve bu senatörler ne versek kabul eder mantığı ile hazırlanmıştır. Tasarı, Başkan’ın ABD dış politikalarını, insan hakları, etnik temizlik ve ABD arşiv kayıtlarının ortaya koyduğu Ermeni soykırımı gibi konulara daha duyarlı bir şekilde yürütülmesini temin etme çağrısında bulunmaktadır. Ayrıca yine Başkan’dan 24 Nisan’ı ‘Ermeni Soykırımını Anma Günü’ olarak ilan etmesini talep etmektedir. Bu çağrı, doğal olarak Türkiye ABD arasındaki ilişkileri etkilemeye yöneliktir. Bu bakımdan yaptırım gücü olmamakla birlikte, Türk-Amerikan ilişkilerinin dostluk ve işbirliği çerçevesinde yürütülmesine pürüz getireceği için önemlidir. Çünkü bu tasarıda önceki tasarıdan farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti soykırımdan sorumlu tutulmaktadır. Halbuki önceki tasarının politika deklarasyonu kısmında üçüncü bir madde vardı ve burada soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından yapıldığı ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin soykırım yapmadığı açıkça belirtiliyordu. Belki daha da önemli olan, tasarı kabul edildiği takdirde ABD’de Türk imajının çok olumsuz bir şekilde etkileneceğidir. Bu da iki ülkenin ticari ve kültürel ilişkilerinde önümüzdeki yıllarda önemli bir kambur oluşturacaktır. Bu yüzden tasarının doğruları yansıtmadığı Amerikan kamuoyuna anlatılmalıdır. Bu amaçla, tasarının maddelerindeki maddi hatalar aşağıda değerlendirilmektedir.

(1) Ermeni soykırımı 1915 -1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni’nin sınır dışı edilmesiyle, bunlardan 1,5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürülmesiyle, kurtulan 500 bininin de evlerinden kovulmasıyla ve 2500 yıllık Ermeni varlığının anavatanından tasfiye edilmesiyle sonuçlandı.



Bu maddede sözde soykırımın Osmanlı İmparatorluğu tarafından 1915-1923 yılında gerçekleştirildiği, 2 milyon Ermeni’nin sürgüne gönderilerek 1,5 milyon kadın, çocuk ve erkeğin ölümüne sebep olunduğu ileri sürülmektedir. Ayrıca hayatta kalan 500.000 Ermeni’nin evlerinden çıkarılmak suretiyle Anadolu’daki 2500 yıllık Ermeni varlığının sona erdirildiği öne sürülmektedir. Halbuki 1923 yılında Osmanlı Devleti artık tarih sahnesinde yoktur. Başta V. Dadrian ve pek çok diğer Ermeni araştırmacı da 1915-1916 yıllarında 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğünü ve sözde soykırımın gerçekleştiğini iddia ettiği bilinmektedir. O halde neden tarihin 1923’e kadar uzatıldığı sorusu akla gelmektedir. Muhtemelen Ermeni lobileri tarihi bu aralıklarda tutmak suretiyle, Türkiye’nin reddi miras yoluyla cezasız kalmasının önüne geçmeyi planlamakta ve T.C. devletini de karalamaktadırlar. Diğer taraftan öldürüldüğü veya hayatta kaldığı belirtilen Ermeni sayısı hakkında tasarıda yer alan rakamlar abartılı ve yanlıştır. 1914 Ermeni nüfusunun tahminlere göre 1.400.000-1.700.000 arasında olduğu artık bir çok bağımsız araştırmacı tarafından ortaya konulmuştur. Dr. Johannes Lepsius-ki pro Ermeni bir papaz ve yazardır- Patrikhanenin verdiği rakamların üzerini çizerek 1.845.450 rakamını yazmıştır (Der Todesgang des Armenischen Volkes, Potsdam 1919, s. 308). 2 milyon nüfus rakamı ise hiçbir kaynakta geçmemektedir. (Bkz. H. Özdemir ve diğ. Ermeniler: Sürgün ve Göç, Ankara, 2004, s. 49-50). 1.5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü de bir efsanedir. Bu efsane 24 Temmuz 1915 tarihinde (yani tehcirin resmen 44. günü) Harput Amerikan konsolosu Leslie Davis’in raporunda “ne kadar Ermeni’nin öldürüldüğünü söylemek imkansızdır, fakat sayının bir milyondan az olmadığı tahmin edilebilir” demesiyle başlamıştır (NARA 867.4016/269) Kaldı ki Ermenilerin teorisyeni Dadrian bile 1 milyon hayatta kalan Ermeni’den bahsetmekte ve kayıpları da 1.1 milyon olarak pek çok yayınında beyan etmektedir. 1919 Paris görüşmelerinde Bogos Nubar Paşa yaklaşık 600-700 bin Ermeni’nin tehcir edildiğini belirtmektedir. Ayrıca Patrikhane savaş sonunda Anadolu’daki toplam Ermeni sayısını en az 644.000 olarak vermektedir. Cemiyet-i Akvam 1922 yılında dünyadaki Türkiye Ermeni sayısını 817.873 olarak açıklamaktadır. Üstelik aynı belgeye göre Müslüman olan veya Türkiye’de kalan 281.000 Ermeni bu rakama dahil değildir. (NARA 867.4016/816) O halde nasıl 1.5 milyon Ermeni öldürülmüş olabilir. Kaldı ki savaş sonrasında Ermeni Patrikhanesi tarafından İngiltere ve Fransa büyükelçilerine gönderilen bir memorandumda 1914-1918 arasında “200.000 Ermenin canlı canlı gömüldüğü veya Van Gölü, Fırat ve Karadeniz’de boğularak öldürüldüğü” iddia edilmektedir. Bu memorandum, Paris Barış görüşmeleri öncesinde Amerikan delegasyonuna verilen bir rapora “Report Presented to the Preliminary Peace Conference by the Commission on the Responsibility of the Authors of the war and on the Enforcement of Penalties, March 29, 1919) da aynen yansımıştır.Demek ki 1919’da Ermeni Patrikhanesi de Ermeni kayıp sayısını 200 bin olarak tahmin etmektedir.



(2) 24 Mayıs 1915 Müttefik Kuvvetler; İngiltere, Fransa ve Rusya ilk kez açıkça bir başka hükümeti “insanlığa karşı suç” işlemekle itham eden ortak bir bildiri yayınladı.



Tasarının 2. maddesinde 24 Mayıs 1915 tarihindeki Müttefik deklarasyonuna yer verilerek güya Osmanlı devletinin sürgünden önce uyarılmasına rağmen etnik temizlik yaptığı ileri sürülmekte ve bu şekilde devletin planlı ve sistematik bir operasyon ile Ermenileri imha ettiği fikri uyandırılmaya çalışılmaktadır. Elbette bu deklarasyon yayınlanmıştır ama yayınlayanlar o tarihte Osmanlı’yı parçalamak için gizli anlaşmalar yapan devletlerdir. Ayrıca deklarasyonu yayınlayan Rusya o tarihlerde ülkesindeki Yahudilere karşı katliam yapmaktaydı. İngiltere ise Alman kökenli isyancı vatandaşlarını sınır dışı etmekte yada toplama kamplarına göndermekteydi. Ayrıca belirtilmelidir ki, deklarasyonda bahsedilen iddialar Ermeni siyasi partilerinin görüşlerine dayanmakta ve tarih 20 Mayıs 1915’de Rusların Van şehrini tamamen işgal etmesi ve Ermenilerin Müslümanları kılıçtan geçirdiği bir dönemdir.





(3) Bu ortak bildiride, "Müttefik Kuvvetler’in, bu suç için Osmanlı Devletinin tüm üyelerini ve yanında bu katliamlara bulaşmış işbirlikçilerini de bizzat sorumlu tutacağını açık açık Bab-ı Ali’ye beyan eder” deniliyordu.





Yukarıda ifade edildiği gibi bu Müttefiklerin bir propaganda faaliyetidir. Nitekim Osmanlı Devleti verdiği cevapta, Osmanlı topraklarında Ermenilere karşı katliam yapıldığı kesinlikle yalandır demiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun cevabında çok ilginç bir detay da vardır: Bu iftiraların kaynağı Romanya ve Bulgaristan’da bulunan İngiltere ve Rusya konsoloslarıdır. Gerçekten de Taşnaksutyun Siyasi propaganda büroları da bu iki ülke başkentindeydi ve Mavi Kitap’taki pek çok katliam haberiyle ilgili raporlarda bu bürolardan çıkmıştır.



(4) I. Dünya Savaşı sonrası Türk hükümeti, Ermeni soykırımının “organizasyonu ve uygulamasında” ve “Ermenilerin katliamı ve imhasında” yer almış bulunan üst düzey yöneticileri suçladı.



Tasarının 4. maddesi savaş sonrasında Osmanlı’nın suçu mahkemelerinde kabul ettiğini ve soykırım sanıklarının tutuklu olanlarını mahkum ettiğini iddia etmektedir. Ünlü Amerikan tarihçisi Justin McCarthy bu mahkemeleri “kanguru mahkemeleri” olarak değerlendirmekte, mahkemelerin işgalci müttefiklerin kukla yönetimi tarafından kurulduğunu hatırlatmaktadır. İngiliz Yüksek Komiseri S.A.G. Caltorphe Londra’ya yazdığı bir raporda yargılamaların maskaralığa dönüştüğünü ve hem Türk hem de kendi hükümetlerinin itibarını zedelediğini belirtmiştir. (FO 371/4174/118377) Ferudun Ata adlı bir tarihçi tarafından hazırlanan İşgal İstanbulu’nda Tehcir Yargılamaları, Ankara 2005 adlı eserde ifade edildiğine göre, dönemin hükümeti, Paris Barış Konferansı’nda daha uygun koşullar elde etmek ve muhalifi olduğu İttihat ve Terakki Milletvekillerinden intikam almak için mahkemeleri kurmuştur. Mahkemeler de sorgular da düzmecedir. Yalancı şahitler, sanıklar aleyhine ifade vermeye zorlanmıştır. Örneğin Yozgat tehcir davasından sanık olan Jandarma komutanı Binbaşı Tevfik aleyhine ifade veren kunduracı Artolos ücret karşılığı ifade vermesi için İstanbul’a getirilmiş, daha sonra aynı kişi Dr. Ata’nın tespitine göre Müslüman olmuş Rifat adıyla komisyona ifade vermiştir. Dr. Ata’nın eseri bunun gibi yalancı tanık ifadelerini deşifre etmektedir. Tanıklar lehine ifade veren kimse mahkemeye çıkarılmamıştır. Mahkeme başkanları yalan şahitleri bazen ortaya çıkarmalarına rağmen asla cezai işleme baş vurmamışlardır. Dr. Ata şahitlerin İngiliz Yüksek Komiserliğinde oluşturulan “Ermeni-Rum Şubesi”nde eğitilerek mahkemeye gönderildiğini tespit etmiştir. Tevfik Paşa hükümeti döneminde mahkeme kararlarının temyizi için açılan davaların büyük bir çoğunluğu da bozulmuştur. Temyiz sonucu kararı bozulanlar arasında maalesef idam edilen Nusret Bey’in davası da vardır. Öte yandan İngiliz Komiseri Amiral Caltorphe da bu mahkemelerin Müttefik güçler için utanç verici olduğunu rapor etmiştir (FO 371/4173/61185’den naklen Gunther Lewy) 4. Nisan 1919’da ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck, “ yaygın bir şekilde, [yargılamaların] çoğunun kişisel intikam saikiyle veya İtilaf Devletleri yetkililerinin ve özellikle İngilizlerin kışkırtmasıyla yapılmakta olduğuna inandığını” rapor etmiştir. (NARA 867.00/868; M 353, roll 7, fr. 448) Kaldı ki haksız yargılamalarla bu kararların alınmasına yardımcı olan İngiltere, 144 İttihatçı ileri gelen mahkumu benzeri suçlamalarla Malta’ya götürmüş ama haklarında somut delil bulamadığı için mahkemeye çıkarmamıştır.



(5) Jön Türk Rejiminin (İttihat ve Terakki Partisi) yetkilileri, kurulan askeri sıkıyönetim mahkemelerinde, Ermeni halkına karşı katliamlar organize etme, uygulama suçlamasıyla yargılanarak mahkum edildiler.



Dr. Feridun Ata’nın yukarıda işaret ettiğimiz tespitleri dışında, Justin McCarthy, Gunter Lewy gibi tarihçiler bu mahkemelerin güvenilir olmadığını, sanıklar aleyhine şahitlik yapanların sorgulamalarının yasal zeminde yapılmadığını, savunmalarının dikkate alınmadığını, mahkeme başkanlarının savcı gibi hareket ettiğini, sanığa savunma hakkının usule uygun olarak verilmediğini belirtmişlerdir. Lewy’nin de belirttiği gibi yargılamalar boyunca mahkeme hiçbir tanık dinlememiş ve hükümler tamamıyla savunmanın yanıtı dikkate alınmadan yalan şahitlerin ifadelerine dayanılarak verilmiştir. ABD’nin Yüksek Komiseri Lewis Heck Yozgat mahkemesindeki sanıkların “anonim mahkeme kayıtlarına” dayanılarak yargılanmalarını onaylamadığını ifade etmiştir. (NARA 867.00/81’den naklen Gunther Lewy). Ayrıca mahkemeye çıkarılanların büyük bir çoğunluğu görevlerini suiistimal ve askeri emre itaatsizlik gibi suçlardan mahkum olmuşlardır.



(6) Ermeni soykırımının başta gelen organizatörleri olan Harbiye (Savaş) Bakanı Enver, İçişleri Bakanı Talat ve Donanma Bakanı Cemal işledikleri suçlardan dolayı idama mahkum oldular, ancak mahkemelerin kararları uygulanmadı.



İşgal İstanbul’undaki olağanüstü mahkemelerde Enver, Talat ve Cemal gıyaplarında yargılanmışlar ve idama mahkum edilmişlerdir. Ancak tasarı metninde ima edildiği gibi bu üç kişi, “Ermeni halkına karşı katliamlar organize etmek ve uygulamak”tan değil, ülkeyi korkunç bir savaşa sokmak gibi siyasi bir suçtan dolayı mahkum edilmişlerdir. Ayrıca not etmek gerekir ki, İttihat ve Terakki Partisinin I. Dünya savaşında en etkili bu üç kişisinin mahkemeleri firarda oldukları için gıyaben yapılmış, mahkemelerinde hiçbir somut delil gösterilmeden mahkumiyet kararı verilmiştir. Dolayısıyla bu sanıklara verilen cezanın infaz edilmemesi ihmal veya işlenen suça kayıtsız kalmakla alakalı değildir. Üstelik Cemal Paşa Suriye’deki kamplarda Ermenilere yaptığı yardımlar dolayısıyla Ermenilerin bile takdirini kazanmış, Lepsius bile onun yardımlarını övmüştür. Sonuçta, bu üç tarihi şahsiyet firar ettikleri ülkelerde Nemesis adlı gizli bir Ermeni terör örgütünün tetikçileri tarafından öldürülmüşlerdir. Üstelik bu örgüt, mahkemelerde suçlu bulunmayan Sait Halim Paşa, Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi gibi devlet görevlilerini de yargısız infaza tabi tutarak öldürmüştür.



(7) Ermeni soykırımı ve bu adlî başarısızlıklar, Avusturya, Fransa, Almanya, Büyük Britanya, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri, Vatikan ve diğer birçok ülkenin ulusal arşivlerinde yer alan karşı konulamaz delillerle belgelenmiştir. Bu belgelerdeki sayısız kanıt, bu gerçekleri, bu olayları ve bu sonuçları doğruluyor.



Tasarının 7. maddesinde Avusturya, Almanya, Fransa, İngiltere, Rusya ve ABD arşivlerinde yeterli arşiv belgesinin soykırımı ispat için mevcut bulunduğu iddia edilmektedir. Ancak tarafımdan Amerikan arşivlerindeki bütün malzeme görülmüş ve didik didik edilmiş olmasına rağmen somut olarak kişiler hakkında kullanılabilecek nitelikli belgelerin sayısının çok az olduğu tespit edilmiştir. Ölümlere veya katliamlara doğrudan tanıklık edenlerin ifadelerini içeren belge sayısı çok azdır. Tanık ve konsolos raporlarında sözü edilen hemen bütün katliam bilgileri duyumlara dayanmaktadır. Belgelerin önemli bir kısmı da Patrikhane ve Taşnak siyasi propaganda bürolarının deklarasyonlarından ibarettir. Nitekim Malta’da tutuklu bulunan 144 Türk hakkında Amerikan arşivlerinde yapılan araştırma sonucunda hiçbir somut veriye ulaşılamamış ve R.G. Craigie, Lord George Curzon’a yazdığı 13 Temmuz 1922 tarihli yazıda delil teşkil edebilecek somut bir bilgiye ulaşamadığını belirtmiştir. Bu yüzden olsa gerek Türk Hükümeti tarafından resmen Ermenistan Cumhuriyetine önerilen ortak bir tarih komisyonu kurulması ve çalışma sonuçlarının her iki tarafça kabul edilmesi teklifi reddedilmektedir.



(8) ABD Ulusal Arşivleri, Ermeni soykırımı İle ilgili çok kapsamlı ve doğru belgeleri bünyesinde barındırmaktadır. Özellikle de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 59. kayıt grubu altındaki 867.00 ve 867.40 numaralı dosyalar kamuoyu ve ilgili kuruluşların kullanımına büyük ölçüde açıktır.



Amerikan arşivlerinde bulunan belgeler çeşitli tasnifler altında toplanmıştır. Ermenilerin genelde iddialarını dayanak olarak kullandıkları koleksiyon “Dışişleri Bakanlığı Belgeleri” ve özellikle de “Türkiye’nin İçişleri”dir. Bu belgelerin büyük bir çoğunluğu Morgenthau’nun iki Ermeni tercümanının yorumuyla derlenmiştir. Ermeni siyasi propaganda bürolarının hazırladığı sahte tanık ifadeleri söz konusu raporlara girmiştir. Bununla birlikte özellikle konsolos raporlarındaki duyumlarla ilgili satırlar göz ardı edilerek bu belgeler okunduğunda tehcir operasyonun olumlu tarafları hakkında çok değerli bilgiler içerdikleri görülecektir. Mesela Halep’te bulunan J. Jackson’ın raporlarında Halep’e ulaşan Ermenilerin sayısının 500.000’lere ulaştığı, bunların kent içinde ve dışında evlere, köylere ve kamplara yerleştirildikleri, Cemal Paşa’nın yaptığı yiyecek yardımları, kampların yönetimi ve gelenlerin din, mezhep ve ulaşım vasıta çeşitlerine göre tasniflerinin yapıldığı görülmektedir.



(9) 1913-1916 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu nezdinde ABD Büyükelçisi olan Henry Morgenthau, aralarında Osmanlı İmparatorluğumun müttefiklerinin de yer aldığı çeşitli ülkelerin resmi görevlilerinin Ermeni soykırımına ilişkin protestolarını organize etti ve başını çekti.



Madde 9-10. da Morgenthau’nun kitabını soykırım iddialarını desteklemek için kullanmak bilimsel açıdan kınanacak bir durumdur. Amerikalı tarihçi Heath Lowry, Morgenthau’nun Hikayesi adını verdiği kitabında büyükelçinin iki Ermeni tercümanının raporları nasıl tahrif ettiklerini delilleriyle göstermiştir. Kaldı ki Morgenthau’nun eseri yerine onun Dışişleri Bakanlığına göndermiş olduğu raporların aslını kullanmak daha doğru ve bilimsel metotlara uygun bir yaklaşımdır. Diğer taraftan Morgenthau Anadolu’ya ayak basmış bile değildir ve kendisi fazlasıyla Ermenilerin davasına angaje olmuş bir kişidir. Kendisinden sonra İstanbul’da görev yapan Amiral Bristol de raporlarında Morgenthau’yu taraf olmakla ve katliam haberlerini abartılı olarak bildirmekle suçlamıştır. Morgenthau’nun eserinin 1918 yılında Paris Barış Konferansında Ermenistan delegasyonunun devlet kurma taleplerini desteklemek üzere yazılmış bir propaganda eseri olduğu kanaati bilim çevrelerinde hakimdir.





(10) Büyükelçi Morgenthau, ABD Dışişleri Bakanlığı’na Osmanlı İmparatorluğu hükümetinin politikasını "bir ırkın imha kampanyası" olarak açıkladı ve kendisine 16 Temmuz 1915’te Dışişleri Bakanı Robert Lansing tarafından “Bakanlık, Ermeni zulmünü durdurmak için (yürüttüğünüz)....prosedürünüzü onaylıyor” şeklinde bir talimat verildi.



Morgenthau’nun raporunda geçen bu tür ifadeler onun tercümanı Arshag Schmavonian ve sekreteri Hagop Andonian’ın ne kadar etkisinde kaldığını göstermektedir. Morgenthau’nun bu tespitlerini yaptığı günlerde henüz pek çok ilde sevk ve iskan faaliyeti ya başlamamış ya da birkaç hafta önce başlamıştır. Unutulmamalıdır ki Erzurum dışında pek çok doğu vilayetinden sevk 1Temmuz 1915 sonrasında başlamıştır. Harput’tan sevkıyat 4 Temmuz’da Elazığ’dan 1 Temmuz’da, Trabzon’dan 1 Temmuz’da ve Yozgat’tan 18 Temmuz’da sevk başlamıştır. Demek ki Morgenthau’nun raporunu kaleme aldığı Temmuz ayı, henüz yaşananları “bir ırkın imha kampanyası” olarak betimlemek için çok erkendir. Bu rapor, olsa olsa büyükelçinin ön yargısını anlamak bakımından uygun olabilir. ABD Dışişleri Bakanlığının söz konusu talimatı, kuşkusuz Büyükelçisinin bakanlığa verdiği raporlar doğrultusundadır. Henüz erken bir tarihte ABD Dışişleri Bakanlığının katliamların bir ırkın imhası boyutunda olduğuna kanaat getirerek bir talimat vermesi zaten mümkün değildir.



(11) 9 Şubat 1916’da Kongre’nin hem Senato hem Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen 12 sayılı kararında, ABD Başkanından, “bu ülkenin vatandaşlarının, o tarihlerde açlık, hastalık ve tarifsiz acılarla boğuşan Ermenilerin refahı için toplanmakta olan fonlara katkıda bulunarak onlara olan sempatilerini ifade edebilecekleri bir gün ayırmasının” önerilmesi kararlaştırdı.



Robert Lansing’in bu önergesi de Amerikanın Ermeni kamplarındaki mültecilere yardım faaliyetine katkıda bulunmaya yönelik bir faaliyetin sonucudur. Dolayısıyla Lansing’in önergesinin Ermenilerin iddia ettiği gibi bir amaçla hazırlanmadığı açıktır. Zaten Dışişleri Bakanı Lansing, Başkan Wilson’a gönderdiği 21 Kasım 1916 tarihli yazısında Ermeni tehcirinin aslında Ermenilerin ihanetinden dolayı yapıldığı savunulmuştur. Ayrıca altı çizilmesi gereken bir nokta da şudur ki, o tarihlerde Müslüman köylü de aynı şartlardan muzdariptir. Justin McCarthy’in “Death and Exile” kitabında belirtildiği gibi Müslümanların kayıpları da 2 milyonun üzerinde olup, çoğu açlık ve salgın sebebiyledir. Hikmet Özdemir’in “Salgın Hastalıklardan Ölümler 1914-1918” kitabında belirtildiği gibi hastane kayıtlarına göre ordunun bile salgınlardan kaybı 401.859 kişidir.



(12) Başkan Woodrow, bir Kongre kararıyla, Amerikan halkının evlatları sayılan 132.000 öksüz ve yetim dahil, Ermeni soykırımından kurtulanlara yardım temelinde 1915-1930 arasında $116.000.000’lık bir tutara ulaşan ve “Yakın Doğu Fonu” olarak bilinen derneğin oluşturulmasını onayladı ve teşvik etti.

Öncelikle bu derneğin ilk oluşumu “Ermeni ve Süryanilere Yardım Komitesi” şeklinde olmuş ve kuruluşunda ABD İstanbul Büyükelçisi H. Morgenthau önemli bir görev ve sorumluluk üstlenmiştir. Bu yardım komitesinin taşradaki üyeleri misyonerler ve fakat özellikle konsoloslar olmuştur. Mesela Halep koordinatörü konsolos J. Jackson’dır. Bu komite 1919 yılında aynı amaçla kurulan diğer fonları bir çatı altında toplayarak NER “Yakın Doğu Fonu” adını almıştır. Bu tasarıda vurgulanmayan husus, bu yardım kuruluşlarının Osmanlı hükümetinin destek, teşvik ve izniyle Ermeni ve diğer vatandaşlara yardım götürdükleridir. Savaşın başlangıcında Osmanlı Devleti yabancı kuruluşlarının Ermenilere yardım etmelerine, “tehcire karşı direnişin cesaretlendirilebileceği” ve mültecilerin her türlü ihtiyaçlarının devlet tarafından karşılanacağı gerekçesiyle karşı çıkmıştır. Ancak devletin maddi olanaklarının yetersiz kalması üzerine bu dernek de dahil yabancı yardım kuruluşlarına sınırsız çalışma imkanı verilmiştir. Bu şekilde kampları yardım kuruluşlarına açmak bile aslında başlı başına Ermenilere karşı bir ırk imha politikası uygulanmadığına kanıttır.



(13) 359 Sayılı, 13 Mayıs 1920 tarihli Senato Önergesi, “Senato Dış İlişkiler Komitesinin Alt Komitesi tarafından yürütülen oturumlarda alınan tanık ifadelerinin rapor edilen katliamların ve Ermeni halkının çektiği diğer mezalimlerin doğru olduğunu açıkça doğruladığını” ifade ediyordu.



Maalesef şimdi ve o dönemde Amerikalı politikacılar olaylara zaman zaman sırf Ermeni seçmenlerinin gözüyle bakmayı alışkanlık haline getirmişlerdir. Ermeni propagandası masum Ermenilerin barbar Türkler tarafından katledildiği şeklindeki masalı temsilcilerine kabul ettirmişlerdir. Kaldı ki kısmen bu tanıklık ifadelerinde doğruluk payı bile olsa, tarafsız bir ülke, Türk tanık ifadelerine de başvurmayı görev bilmelidir. Nitekim Ermeniler de doğu Anadolu’da 1914-20 arasında yüz binlerce Türk ve Müslüman öldürmüşlerdir. Amiral Mark L. Bristol, Türkiye’de görev yaptığı sırada Ermeni propagandalarının ne kadar hayal mahsulü olduğunu görmüştür. 12 Mart 1926 tarihinde yazdığı geçmişte olanları özetlerken şunları yazmıştır: “Rusların Doğu Anadolu bölgesine ilerlediği sırada Süryani ve Ermeniler Rusya saflarına katılmışlardır.Rusların ilk ve ikinci ileri harekatları sırasında Ermeni ve Süryaniler işgal edilen bölgedeki Müslüman nüfusa karşı intikam fırsatını kullanmışlardır. Ruslar özellikle Erzurum civarında Ermenilerin taşkınlıklarını ve şehrin Müslüman mahallelerinin büyük bir kısmının katledildiğini rapor ediyorlar. Ne kadar büyük boyutta taşkınlıklar yaşandığı belki hiç bilinmeyecektir. Fakat Ermeni ve Süryanilerin kuvvetlerini Rusya ordusu ile birleştirdikleri güneye doğru olan bölgede, Amerikalılardan aldığım raporlara göre, Hıristiyanlar Müslüman nüfusu tamamen imha etmişler,o kadar ki, yörede “yaşayan tek bir canlı hatta köpek, kedi, tavuklar bile kalmamıştır” (NARA 767.90g15). Ne var ki raporların bu kısımları Ermeni yazarlar tarafından özenle ve gayri ahlaki boyutlarda gizlenmektedir...
 

Esc0

Daimi Üye
(14) Önerge, General James Harbord tarafından yönetilen Ermenistan Amerikan Askeri Misyonu Senatosuna gönderilen ve “tecavüz, ihlal, işkence ve ölüm yüz güzel Ermeni vadisinde unutulmayacak hatıralar bırakmıştır ve o yörede gezenler bütün devirlerin bu en muazzam cürümünün delillerinden kendilerini pek uzak tutamazlar” diye yazan 13 Nisan 1920 tarihli raporun ardından geldi.



General Harbord görevi gereği gerçekleri öğretmek için gittiği Doğu Anadolu’da pro-ermeni bir kişi olmasına rağmen Müslüman köylülerin Andranik’in yaptığı mezalimleri duyduğunda çok etkilenmiş ve raporunda bunları da yazmıştır. Bununla birlikte Ermeni tarihçiler onun Ermenilerin mezaliminden bahseden satırlarını görmemezlikten gelmektedirler. Nitekim Harbord yapılan bütün propagandalara rağmen “Ermenistan’ın mandasını üstlenecek devlet, aynı zamanda, Anadolu, Rumeli, İstanbul ve Kafkasya’nın da mandasını üzerine almalıdır” şeklinde rapor hazırlayarak kongrenin salt Ermenistan’ın mandasını üzerine alma yönündeki görüşünün değişmesinde rol oynamıştır.



(15) ABD Holokost Anma Müzesi’nde de gösterildiği gibi, Adolf Hitler, komutanlarına 1939’da Polonya’ya saldırı emri verdiğinde kendisine yöneltilen eleştirileri "Bugün Ermeni soykırımını kim hatırlıyor" diyerek bertaraf etmiş ve Yahudi soykırımının önünü açmıştı



Tasarı’da Adolf Hitler’in sözüne sığınılması da (madde 15) tam bir aldatmacadır. Ermeni bilim adamı Dr. ROBERT JOHN, Amerikalı bilim adamı Heath Lowry ve Türk bilim adamı Türkkaya Ataöv bu sözün bir sahte alıntı olduğunu ispatlamışlardır. Nürnberg’de Hitler’e atfedilen hiçbir konuşma metninde bu alıntı bulunamamıştır. Mahkeme Alman Askeri kayıtları arasında Hitler’in 22 Ağustos 1939 günü ordu komutanlarına yaptığı konuşmanın iki versiyonunu dosyaya almıştır. Bunlar US-29/786 PS ve US-30/1014 PS sayılarını taşımaktadır. Her iki belgede de Ermenilerden söz edilmemektedir. Maalesef pek çok bilim adamı benzeri Ermeni yalanlarını tespit etmelerine rağmen dile getirememekte, eleştirememektedirler. Çünkü Ermeni diasporasının fanatikleri Atatürk’e atfedilen bir yalan röportajı ortaya çıkardı ve eleştirdi diye, The Armenian Review dergisinin editörünü işten attırmıştır.

(16) Soykırım sözcüğünü 1944 yılında ilk olarak kullanan Raphael Lemkin, BM Soykırımı önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’nin ilk savunucularındandı. Lemkin, Ermeni meselesini 20. yüzyıla ait kesin bir soykırım örneği olarak tanımlıyordu.





Rafael Lemkin’in bu soykırım suçunu tanımlarken “Hitler’in Yahudilere ve Türklerin Ermenilere yaptıkları gibi....bütün milli, ırkî veya dinî grupların sistematik imhası” ibaresini kullanması günümüzde hiçbir şey ifade etmemektedir. Çünkü Lemkin bir tarihçi değildir ve hukuki tanımı sahip olduğu bilgiler doğrultusunda yapmaktadır. Elindeki bilgilerin Ermeni görüşleri doğrultusunda olduğu açıktır. Ayrıca o günden beri yapılan çalışmalar Ermenilere yapılan sevk ve iskan operasyonunun tanımda yer alan unsurlara uymadığını ortaya koymuştur. Lemkin’in tanımı yaptığı dönemde Ermeni tehciri hakkında bilgi ve belge çok azdır ve bilimsel çalışmalar son derece sınırlıdır.



(17) Soykırımla ilgili ilk karar BM tarafından Lemkin’in önerisi üzerine 11 Aralık 1946’da benimsendi. BM Genel Kurul kararı (96) ve BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi, BM’nin mevcut hükümlerini yasalaştırarak benzer suçları önleme ve cezalandırma amacıyla Ermeni soykırımını bir suç olarak tanımladı.



Ermenilerin hemen her tasarıda yer verdiği bu iddia etkileyici olmakla birlikte, tamamen asılsızdır. “Ermeni soykırımı” BM tarafından asla kabul edilmemiştir. Bilakis 1948 sözleşmesinin geriye işlemediği hem sözleşmede hem de Ermeni yanlısı olarak hazırlanıp BM’ye sunulan raporlara karşı yapılan eleştirilerde dile getirilmiştir. 1985’te toplanan Alt Komite (yukarıda da değinildiği gibi) soykırım iddialarına karşı ortaya konulan deliller ışığında raporu kabul etmeyi reddetmiş ve “not” etmekle yetinmiştir.



(18) 1948 yılında BM Savaş Suçları Komisyonu Ermeni soykırımı hakkında ’insanlığa karşı suçlar terimini kesin olarak karşılayan fiillerden biridir’ tanımıyla Nurenberg Mahkemeleri için bir öncül olarak kullandı.



Tasarının bu maddesi de Ermeniler tarafından sıklıkla işlenen bir yanlış yoruma dayanmaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki Nüremberg mahkemelerinde sanıklar insanlığa karşı işlenen suçlardan ceza almışlardır. Zaten aksi de mümkün değildir çünkü soykırım sözleşmesinin kabul tarihi 1951 yılıdır. Nitekim BM Ekonomik ve Sosyal Kurulu, İnsan Hakları Komisyonu, Ayrımcılığın Önlenmesi ve Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu 1985 yılında 1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Doğu Anadolu bölgesindeki olayları soykırım olarak tanımamıştır.



(19) Komisyon, “Sevr Barış Antlaşması’nın 230. maddesinin hükümlerinin, 1915’teki İttifak Devletleri beyannamesiyle uyum içinde...Türk topraklarında Ermeni veya Rum asıllı Türk vatandaşlarına karşı işlenmiş suçları” kapsadığını belirtiyordu. Bu nedenle, bu madde, Tokyo ve Nuremberg sözleşmelerinin 6c ve 5c maddelerine göre “insanlığa karşı suçlar” kategorilerinden birine örnek teşkil etmektedir.



Önceki maddede açıklandığı gibi Nuremberg mahkemeleri, II. Dünya Savaşı sırasında işlenen suçlar için mağlup hükümetleri cezalandırmak üzere Müttefik devletler tarafından kurulmuştur. Bu mahkemelerin davaları “soykırım davaları” değildir. Dolayısıyla Nuremberg ve Tokyo Sözleşmelerinin 6c ve 5c Maddesi Ermeni tezleri açısından asla emsal oluşturamaz.



(20) 8 Nisan 1975’te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (148) ile "Bu yılın 24 Nisan’ı ’insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü’ olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, Özellikle de Ermenilerin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir" denmiştir.



Ne yazık ki Ermeni propagandalarının etkisiyle alınan bu karar gereği ABD Başkanları I. Dünya Savaşında çeşitli sebeplerle ölen Osmanlı vatandaşlarını etnik ve dini bakımdan ayrıma tutmakta ve sadece Ermeni ölüler için anma gününde konuşma yapmaktadır. Ölüleri dinleri ve etnik kökenleri nedeniyle siyaset konusu yapmak medeni insanlara ve ülkelere yakışmasa gerektir. Kaldı ki ABD Başkanları soykırım sözcüğüne bugüne kadar konuşmalarında yer vermemişlerdir. Bu isabetli bir yaklaşım tarzıdır, çünkü olayların hangi şartlarda yaşandığını konu alan “Ermenilerin Zorunlu Göçü 1915-1917” adlı çalışmamızda, açık bir şekilde sevk ve iskanın sistematik, planlı bir yok etme planının uygulaması olmadığı kanıtlanmıştır. Bu çalışmamız özellikle konsolos ve misyoner raporlarına dayanmaktadır.



(21) Başkan Ronald Reagan 22 Nisan 1981 tarihli 4838 no’lu kamuoyu açıklamasında kısmen, Ermeni soykırımı, Kamboçya soykırımı ve Yahudi soykırımından çıkarılan derslerin asla unutulmaması gerektiğini” belirtti.



Ermenilerin ABD’de güçlü bir lobi faaliyeti olduğu bilinmektedir. Ayrıca Boston ve Massachusetts ve California Eyaletlerinde çok sayıda Ermeni yaşıyor olması buradaki senatörleri Ermeni tezlerine sıcak bakmaya yöneltmektedir. Başkanlar da politikacılardan farksızdır ve seçmen kitlelerinin taleplerini göz ardı edemezler. Üstelik Ronald Reagan’ın konuşma yazarı Ermeni asıllı bir ABD vatandaşıdır. Bu yüzden Ronald Reagan’ın kişisel olarak soykırıma inandığını belirtmesi sürpriz teşkil etmez.



(22) 10 Eylül 1984’te kabul edilen Temsilciler Meclisi kararı (247) ile "Bu yılın 24 Nisan’ı ’insanların insanlara insanlık dışı davranışının hatırlanmasının ulusal günü’ olarak düzenlenmiştir. ABD Başkanı bugünün tüm soykırım kurbanlarını, özellikle de 1,5 milyon Ermeni’nin hatırlanması için Amerikan vatandaşlarını çağırmaya yetkili kılınmış ve bu çağrıda bulunması kendisinden istenmiştir" denmiştir



Böyle bir karar alınmış olsa bile ABD Başkanı bu talep doğrultusunda 24 Nisan gününü “Ermeni soykırım günü” olarak kabul etmeyi ve anmayı reddetmiştir. Temsilciler Meclisinin kararı elbette siyasi nitelikli bir karardır ve doğru olup olmaması çok az imza sahibini ilgilendirmektedir.



(23) 1985 yılı Ağustos ayında, ABD Ayrımcılığı Önleme ve Azınlıkları Koruma Alt Komisyonu 14/1 oyla, “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve cezalandırılması Sorunu” adlı bir çalışma raporunu kabul etti. Bu raporda "Nazi sapkınlığı 20. yüzyıldaki tek soykırım olayı değildir. Diğer örnekler arasında “1915-1916’da Osmanlı İmparatorluğu’nun Ermenileri katliamı” gösterilebilecek örnekler arasına girebilir, deniyordu.



Tasarının en ciddi yalanı ise BM İnsan Hakları Komitesinin bir raporunun 1915-1916 yılında Ermenilerin Osmanlılar tarafından katledilmesini kabul ettiğine dair bir raporu kabul ettiğidir. Mr. Whitaker raporu olarak hazırlayanın adıyla anılan bu rapor alt komitede kabul edilmemiştir. Tam tersine komite raporu teslim almayı “alındı” sözcüğünü taslaktan silerek (Dosya E/CN.4/1986/5-E/CN.4/Sub.2/1985/57; Para.57) reddetmiş, bunun yerine “not alındı” şeklinde özel rapora (E/CN.4/1986/5 E/CN.4/Sub.2/1985/57 sayfa 99. para 1). Maalesef bu kuyruklu yalan bilimsel toplantılarda bile karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca taslak 10 leyhte, 6 karşı ve 6 çekimser oy ile İnsan Hakları Komitesine sunulmamıştır. Diplomatik ve hukuki açıdan bakıldığında Mr. Whitaker raporu kabul edilmemiş “not” edilmiş ve daha yüksek karar organına transferi reddedilmiştir.

(24) Bu raporda "Birtakım tanık ve bağımsız otoritelerin söylediklerine göre Ermeni nüfusunun muhtemelen yarısından fazlasını teşkil eden 1 milyon kişi öldürülmüş ya da ölümcül koşullarda tehcir edilmiştir" deniyordu. Bu durumu, ABD, Almanya ve İngiltere arşivlerindeki ve Osmanlı İmparatorluğu’nun müttefiki Almanya’nın o dönemki diplomatları da dahil raporları doğrulamaktadır.

Mr. Whitaker’in raporunun Ermeni tarihçilerin görüşleri doğrultusunda hazırlandığı açıktır. Nitekim alt komite toplantısına ABD temsilcisi Mr. Carey bile “bütün mevcut kaynakların dikkate alınmadığı ve bu sorun titiz bir şekilde derinlemesine incelenmemiştir....Soykırım sorunu yeterince titizlikle ele alınmamıştır”. Aynı komitedeki toplantı da Fransa temsilcisi Mr. Joinet “Mr. Whitaker’in raporu hakkındaki tartışma aslında tarih hakkında bir tartışmadır” demiştir. Nitekim 1. madde hakkındaki yorumumuzda bir milyon rakamının bir duyumdan ibaret olduğu ve tehcirin ilk günlerinde gündeme geldiği belirtilmiştir.

(25) ABD Soykırımı Anma Konseyi (bağımsız bir federal teşekkül) oybirliğiyle 30 Nisan 1981’de kendi müzelerinde Ermeni soykırımına yer vermeyi kararlaştırdı ve o günden beri de yer vermektedir.

Müze yetkililerinin Ermeni propagandası ve baskısı altında aldığı bu karar “soykırım tezini” güçlendiren veya realiteye dönüştüren bir karar olarak değerlendirilemez.

(26) ABD Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi’nce 1993’te ortaya konan, Ermeni soykırımıyla ilgili eldeki dokümanların muğlak olduğuna ilişkin iddia ABD’nin uzun dönem politikasına uymayacağı gerekçesiyle geri çekildi.

Türk tarafının tarihi olaylar hakkındaki görüşleri alınmadan alınan her karar gibi bu kararın da bağlayıcılığı yoktur. Bu ve benzeri kararlar Ermeni tarihçilerin ortaya koyduğu veriler ışığında alınmaktadır.

(27) 5 Haziran 1996’da Temsilciler Meclisi yabancı yardımlar ve uluslararası dış ticaretle ilgili 3540 kanunda değişiklik yaparak, Türkiye Hükümeti’nin Ermeni soykırımını tanıyıp kurbanlarını onurlandırıncaya kadar Türkiye’ye yapılan yardımlarda 3 milyon dolarlık bir kesinti yapılması kararlaştırıldı.

Yine bu karar da, Ermeni propaganda faaliyetlerinin Temsilciler Meclisinde etkili lobisi sayesinde alınmıştır. Politikacılar maalesef gerçeklerle ilgilenmemekte, çok az bilgi sahip oldukları konularda bile oy kaygısıyla yanlı hareket edebilmektedirler. Zaten Türkiye de soykırımı tanıma şartı getiren hiçbir yardımı kabul etmeyecek kadar bu konuda kesin politika sahibidir.


(28) Başkan William Jefferson Clinton 24 Nisan 1998’de "Bu sene geçmişte de olduğu gibi Amerikan Ermenilerini tarihin en üzgün bölümlerinden biri olarak anacağız. Bu anma, yurdundan edilmeler ve 1,5 milyon Ermeni için yapılacaktır" demişti.

Görüldüğü gibi Başkan Clinton katliam ve tehcirden söz etmekte ama yaşanan trajediyi “soykırım” olarak tanımlamamaktadır. Soykırım hukuki çerçevesi çizilmiş bir suçtur ve 1948 BM Sözleşmesi ile koşulları ortaya konulmuştur. Başkan Clinton hukuki bakımdan Ermenilerin yaşadıklarını soykırım olarak açıklayan her hangi bir karar olmadığının farkında olarak “soykırım” sözcüğünü kullanmamaktadır. Kaldı ki katliam ile soykırım hukuken çok farklı kelimelerdir. Katliam her zaman her toplumda görülebilecek adi vakalardır.


(29) Başkan George W. Bush ise 24 Nisan 2004’te "Bugün 20. yüzyılın en korkunç trajedilerinden birinin anılmasına ara vereceğiz. 1,5 milyon Ermeni’nin sürülerek öldürülmesini hatırlamak amacıyla saygı duruşundayız" dedi.

Yine burada da yaşananlar trajedi olarak nitelendirilmektedir. Savaşın kurbanları karşısında saygı duruşuna geçmek her insanın insanlık görevidir. Ermeni tasarısının başlangıcından beri iddia ettiği ise olayları soykırım olarak nitelendirilmiş göstermeye çalışmaktadır. ABD Başkanlarının bile hukuken olayları “soykırım” olarak tanımamış olmaları aslında bu tasarının başından beri çelişkili olduğunu ortaya koymaktadır.

(30) Ermeni soykırımının uluslararası alanlarda tanınıp kabul edilmesine rağmen yerli ve uluslararası otoritelerin soykırımı cezalandırmadaki başarısızlıkları benzeri soykırımların olmasına ve gelecekte de olabilmesine bir nedendir ve Ermeni soykırımını tanımak gelecekte soykırımın önlenmesi için tek çözümdür.
 
- Yönetici düzenlemesi: :

Esc0

Daimi Üye
Ermeni meselesinin İngiltere tarafından ortaya atıldığına ilişkin Fransız Parlamentosu Stenografı George Buisson’un 8 Mayıs 1895’te verdiği konferansın tutanakları.



Osmanlı İmparatorluğu Büyükelçiliği

Sayı: 8867/194

Paris, 16 Mayıs 1895

Hariciye Nazırı Ekselans Said Paşa’ya

Konu: Anadoludaki kargaşalar hakkındaki konferans.



Sayın Bakan,

Sayın Nicolaides’in teşvikiyle Millet Meclisi’nde stenograf olan George Buisson’un

Anadolu’daki kargaşaların kökeni hakkında bir konferans yapacağını öğrendikten sonra

güvendiğim bir kişiyi bu konferasta bulunmak ve bana bu konuda bilgi vermekle

görevlendirdim.

Gerçekten de sayın Buisson, “La Sociéte’de Geographie” salonunda, çok az bir

dinleyici önünde söz konusu olan kargaşalardan gerçekten bu ayın 8’inde bahsetmiştir.

Sayın Ekselanslarına, yukarıda bahsi geçen kişi tarafından ele alınan toplantının

raporunu ekte sunmaktan onur duymaktayım.

Sayın Ekselansları, en içten saygı ve selamlarımın kabulü dileğiyle.



Ziya

Bâb-ı Âlî

Tercüme Odası

Numara:115

Tarih: 29 Mayıs 1895



Hariciye Nezareti’ne 16 Mayıs 1895 tarihiyle Paris Büyükelçiliği’nden gelen 194

numaralı tahriratın tercümesidir.

Ermeni meselesi hakkında Mösyö Nicolaides’in teşvikiyle Fransız

Parlamentosu Stenografı Mösyö George Buisson’un düzenlediği

konferans tutanağının ekte gönderildiğine dair



Parlamento Stenografı George Buisson’un Anadolu’da meydana gelen karışıklıkların

mahiyet ve kaynağı hakkında bir konferans verdiğini haber alınca bu konferansta hazır

bulunarak nasıl geçtiği konusunda bana bilgi vermek üzere güvenilir bir kişiyi

görevlendirdim. Gerçekten de Buisson bu ayın sekizinde Coğrafya Cemiyeti salonunda

dinleyiciler huzurunda konuşmuştur. Görevlendirdiğim memur tarafından bu konuda verilen

rapor ekte sunulmuştur.

Belgenin Tercümesi

“Theatre de familles” Derneği mevsimin son suaresini dün Coğrafya Cemiyeti

(Sociéte’de Geographic) salonunda vermiştir. Katılanlar çok idiyse de çoğunluğu kadınlar ve

genç kızlardan oluşmakta, sadece elli kadar erkek bulunmaktaydı. Bu toplantıda Parlamento

Stenografı George Buisson tarafından Anadolu’da meydana gelen karışıklıkların mahiyeti ile

Osmanlı Hükümeti’nin yaptığı zorlama ve baskılardan, İngilizlerin o bölgede yaşayan

Hıristiyanlar lehinde gösterdikleri kayırma ve gayretten doğan siyasî sıkıntılardan ve diğer

konulardan söz edilmiştir. Bu toplantı sadece yirmi dakika sürdüğü için konuşmacı birçok

önemli bilgiyi ortaya koymaya ancak vakit bulabilmiştir. Kaydetmeye ve tekrarlamaya değer

diğer ifadeler aşağıda kısaca yazılmıştır:

“Özellikle İngiltere tarafından uydurulmuş bir masaldan ibaret olan Ermeni katliamı

hakkında Paris halkının dikkatini çekmek amacıyla bu salonda üç kez toplantı yapılmıştır.

Hırs ve açgözlülük öyle bir alışkanlıktır ki ahlak üzerinde çok kötü tesir yapar. İngilizler

kendi amaçlarına ulaşmak için güçleri yettiğinde zor ve kuvvet kullanırlar. Bunu

yapamadıkları zaman da hile ve iftiraya başvururlar. Bu Ermeni karışıklıkları dolayısıyla

Avrupa’da ilk kez ortaya çıkan bir olaydır. İngilizler çok az bir düşünce ve dikkatle uzak

ihtimal olduğuna hükmedilen öldürme olayını bahane ederek insanlık meselesini ortaya

koymaya kadar vardırırlar. Oysa tahta çıkışından beri geçen on sekiz yıllık süre içerisinde

bütün tebasına karşı merhamet ve şefkat dolu barışsever bir hükümdarın yaptıkları incelenirse

bu gibi rivayetlerin gerçekleşmesinin imkansız olduğu görülür.” Adı geçen şahıs Ermeni

komiteleri tarafından Osmanlı memurları ve askerlerine atfedilen bir takım yalan rivayetleri

reddederek bunun ne derece mantıksız olduğunu ortaya koymuştur. Kendisi bu bahaneyle bin

sekiz yüz altmış iki yılında Çin gazetelerinin de aynı bu şekilde vehim ve hayalden ibaret yani

Fransız ve İngiliz askerlerinin Çin’de bulundukları süre içerisinde kadınların namusuna

tecavüz ederek erkekleri diri diri yaktıkları, çocukları parça parça keserek tuzlayıp yedikleri

ve bunun gibi bir takım mezalim ve düşmanlıkta bulundukları hakkında bazı iftiralar

attıklarını hatırlatmış, Ermeni komitelerinin bu gibi uydurmalar konusunda Çinlileri geride

bıraktıklarını belirtmiştir. Daha sonra da İngiltere Hükümetiyle halkının fikir ve

düşüncelerinin neden ibaret olduğunu kanıtlayarak “işin aslı incelenirse İngiltere’nin

amaçlarına hizmet edenlerin memleketlerinden kovulmuş bir takım ipsiz sapsız ve serseri

takımından Ermenilerden ibaret olduğu görülür. İşin esası ise Mısır’ın İngiltere tarafından

sürekli olarak işgalinden ibarettir. Hidiv, padişahın bir valisi olduğundan bu ünvanın ortadan

kaldırılması kesin bir işgale bağlıdır. Bunun için ise Osmanlı ülkesinin harita üzerinde olduğu

gibi bölünmesi gerekir. Fakat Fransız basını bu hileyi çabucak anlamakta ustadır.” demiş ve

bütün Fransızlardan nefret eden İngiltere’nin hırslı bakış açısıyla haince hareketleri tarif

edildikten sonra olan karışıklıkları tarih açısından inceleyerek “esas meselenin bir takım

hayvan sürülerinin gasbedilmesinden dolayı her zaman olduğu gibi Ermenilerle Doğu Anadolu

halkı arasında meydana gelen bir mücadeleden ibaret olduğu ve bölge memurlarının

askerlerin yardımını istemeye mecbur olduklarını ve az çok çatışma olduğunu, bütün

karışıklık hareketlerinde olduğu gibi bu çatışmada da bazı ölen ve yaralananlar olduğunu”

sözlerine eklemiştir. Konuşmacı daha sonra İngiltere’den para alan bazı fesatçıların

gösterdikleri olaylara benzer olayların uygar ülkelerde de birçok kez ortaya çıktığını, hatta şu

anda bile, meydana gelmekte olduğunu göstererek bu gibi isyan hareketlerinin nerelerde

ortaya çıkmışsa oradaki hükümet tarafından bastırılmış olduğunu hatırlatmış ve sözü tarihe

getirerek “Ermeniler kendilerini bir hükümet halinde şekillendirme konusunda yeteneksiz bir

millet olduklarını eski zamanlardan beri göstermişlerdir. Daha doğrusu Ermeniler tarih

sayfalarında millet adını taşıyacak bir millet değildir. Tarih sayfalarına göz gezdirilecek

olursa bu milletin eskiden beri İranlılara, Ispartalılara, Romalılara, Abbasilere, Moğollara,

Kürtlere vergi veregelmiş oldukları görülür.” dedikten sonra Cengiz Han ile Luzinyan’ın

hüküm sürdüğü dönemi ve “Haçlılar”dan sonra Fransızların Ermenistan’da bir süre hüküm

sürdüklerini belirtmiş ve sonunda Ermenilerin “Avrupa, İran ve Mısır”da tüccar, banker yahut

yüksek dereceli memur olabilen, çalışkan ve zeki insanlar olduklarını ancak bağımsız bir

hükümet oluşturmaya kesinlikle kabiliyet ve yeteneklerinin bulunmadığını göstermiştir.

Kendisi toplantıya son vermeden önce Anadolu’nun kuzeyinde yaşayan halkın nüfus

miktarını açıklayarak Ermeni Hıristiyanların tüm nüfusun ancak üçte birini oluşturabileceklerini

belirtmiştir. Şurada burada bulunan Ermenilere gelince “özellikle

İstanbul’dakiler serseri ve evsiz barksız insanlardır, bir Ermeni yönetimi kurma fikri ise

İngilizlerin uydurmalarından biridir.” demiştir. Kendisi, bir takım çıkarcılar tarafından

yayılmaya çalışılan yalan haberleri bu ifadeleriyle Fransa kamuoyunda tashihe ve İngiltere

tarafından, Fransa’nın çıkarlarıyla Osmanlı Devleti’nin itibar ve haysiyetine aykırı olarak

uzun süreden beri beslenen düşüncelere engel bir set çekmeye yardımcı olabilirse bu durumun

kendisi için bir mutluluk kaynağı olacağını belirterek konuşmasına son vermiştir. Bunun

üzerine alkışlanmış ve toplantı dağılmıştır...
 

Esc0

Daimi Üye
Otto Fenscher’in Anıları:Rusya’dan Kaçışım

Rusya’dan Kaçışım:

İsmim Otto Fenşer. Gradons’da bulunan 141 nci Piyade Alay.na mensubum. 27 Ocak 1914’te Doğu Prusya’da yaralanarak Ruslar tarafindan esir edildim. Ruslar beni Obonisk’te bir hastaneye götürdüler. Burada altı hafta kaldıktan sonra, sağlık durumumun elverişli olmasından dolayı Sibirya’da Turkosfu’ya gönderdiler. Zarurî masraflarımıza karşılık günlük 10 kapik veriyorlardı. Açlıktan ve soğuktan çok etkileniyorduk. Bu husustaki şikayetlerimize, başımızdaki muhafızlar; "Alman domuzlan her şeye katlanmalı!" diyerek, karşılık veriyorlardı. Ruslarm bize reva gördükleri bu muameleler, bize çok acı veriyor ve sabrımızı tüketiyordu. Arkadaşlarımdan birçoğu kaçmayı tasarlıyordu. Toplam 200 kişi bir barakadaydık.

Barakamızın yanında, esir subaylarm ikameti için ayrılmış bir bina vardi. Bizimie beraber bulunan Avusturyali esirler de kaçma fikrine katiliyorlardi. 20 Nisan 1915’te ilk defa kaçmaya teşebbüs ettik ve kaçış yönümüz Romanya hududu idi. İki Alman subayı, iki Avusturyali subay adayi bir başçavuş ve bir de ben olmak üzere toplam altı kişi idik. Hudutta bulunan Onkoten kasabasina geldik. Burada bir nehirden geçmek gerekiyordu. Aramizda, ilk defa subaylarm geçmesi kararlaştırıldı. Onlar geçtiler, tam biz geçmek üzereyken, düşman devriyeleri üzerimize ateş ettiler. Durmaya mecbur olduk. Sonunda yakalandık ve çok kötü muamele gördük. Muhafızlar, çoğu defa kırbaçla üzerimize yürüyerek bizi dövüyorlardı. Hapishaneden hapishaneye gönderildik. Nihayet Rusya ihtilali, herkesin olduğu gibi bizim de imdadımıza yetişti. Bizim için de kurtulma vakti gelmişti. ilkfırsattan faydalanmaya hazırdık. Şansımız bu hususta bize yardımcı oldu ve kaçışımızı kolaylaştıracak fırsatlar ortaya çıktı. İhtilal sırasında, Volga nehri üzerinde bulunan Asizhan şehrinde idik. Geçim darlığımızı gören Rus idarecileri bize büyük bir iyilik yaptı ve kasabada amelelik yaparak para kazanmamıza izin verdiler. Bu fırsatı kaçırmadık. Önce kasabada oturan felâketzede hemşehrilerimizle tanıştık. Ruslar, Doğu Prusya’yı istiiâları sırasında, oradan birçok genç kızı beraberlerinde Rusya’ya getirmişlerdi. Birbirimize yaptığımız yardımlardan dolayı, duygulanıyorduk. Ruslar bu kasabada bulunan Alman ve Rus esirlerinden 80 kişiyi, ben de dahil olmak üzere çalışmak için Tiflis’e gönderdiler. Buradan kaçmak için tekrar fırsat aramaya başiadım. Aslmda Almanyali olan bir Rus’tan pasosu ile elbiselerini satin aldim ve bir Rus askeri olduğumu iddia ederek trene bindim. Sarıkamış’a geldim. Sarıkamış İstasyonu’nda, ilk defa Ermenilerin Türklere gaddarca yaptıkları hareketlere şahit oldum. İstasyon civarında, 10 kadar Turk askeri odun taşımakta idiler. Bir gün önce yağmuryağdığından, nakliyat yeterince seri bir şekilde yapılamıyordu. Turk askerlerini gözeten bir Ermeni, bu duruma kızarak Türklere sövüp saymaya başladı ve elindeki sopayi Türklerden birine vurarak, çaresiz Türk’ü toprağa serdi.

Sarıkamıştan sonra Karaurgan’a geldim. Bu kasaba Sarıkamış’tan 30 km uzaklıktadır.

Karaurgan’da üç gün kaldım. Burada Ermenilerin Türklere karşı sürdürdükleri gaddarca hareketlere şahit oldum. Misafir olduğum evin sahibi Türk’tü. Ermenilerin, haftada en az iki defa evlerini aradıklarını, ellerine geçen kıymetli eşyaları aldıkları gibi, hiç yoktan bahanelerle kendilerini dövdüklerini anlattılar. Karaurgan’dan itibaren demir yolu hattindan istifade ederek, Erzurum’a geldim. Burada da bir hafta kaldım. Şehir, harabe halinde idi. Camilerin tamami hamam ve ambara dönüştürülmüştü. Gece saat 8’den sonra Türklerin dışarı çıkmaları kesinlikleyasaklanmıştı.

Bir akşam, üç Ermeninin bir Türk kızına sataştıklarmı gördüm. Kızın feryadı üzerine, Ermenilerden biri, üzerinde taşıdığı bıçakla kızı hemen öldürdü. Koşarak, civarda bulunan polislerden birine durumu bildirdim. Polis geldi, öldürülen kızın Türk olduğunu anladıktan sonra küçümseyerek omuzlarını kaldırdı ve "Zararı yok, Türk kızıymış, Türkler tamamen mahvolmalılar!" diye karşılık verdi. Erzurum’dan Mamahatun’a gitmek üzere hareket ettim.Yolda taş kırmakla uğraşan Turk esirlerine rastladim benden tütün ve ekmek istediler. Mamahatun’da bir Turk dükkânına gittim ve birkaç kutu konserve satin aldim. Mağazaya aynı zamanda bir de Ermeni subayi geldi. 12 adet konserve aldi ve dükkân sahibine konservenin fiyatmi sordu. Fiyatinm 27 ruble olduğunu öğrenince, küfretmeye başladı ve aldığı şeylerin parasını vermeden gitti. Dükkân sahibi, bu tür olayların sık sık meydana geldiğini ve Ermenilerin satın aldıkları malların paralarını ödemediklerini söyledi. Birkaç gün sonra, otomobille irşensun’a hareket ettim. Şoför, birkaç gün evvel KCirtlerin cephede bulunan bir Ermeni taburuna taarruz ettiklerini, Ermenileri başlangıçta mevzilerinden uzaklaştırsalar da Ruslar tarafindan gönderilen yardımcı kuwetlerin karşı taarruzu üzerine geri çekilmeye mecbur olduklarmi anlatti. Civarda bulunan bir Turk köyünün, kaçamayan kadın, ihtiyar ve çocukları, Ermeniler tarafindan tamamen katledilmiş ve köydeki kıymetli eşyalar Ruslar tarafindan yağma edilmişti. irşensun’da 153 ncü Alaya kaydoldum ve birkaç gün sonra ileri karakolda görevlendirildim. Ancak ilk fırsattan istifade ederek Türklerin tarafına kaçtım. Beni iyi bir sûrette kabul ettiklerinden dolayi Turk subay ve askerlerine tekrar teşekkür etmeyi büyük bir borç bilirim...
 

Esc0

Daimi Üye
İsveçli binbaşının 1917 tarihli mektubu; Ermeni soykırımı yalan.!

Ermenilerin sözde soykırım iddialarına bir yalanlama da İsveç tarihinden geldi. İsveç’te1917’de yayınlanan ve son günlerde ortaya çıkan "Nya Dagligt Allehanda" isimli İsveç gazetesinde, 1915 - 1917 arasında Ermenilerle yaşayan binbasi Hjalmar Pravitz’ın yazdığı yazıda sözde Ermeni soykırımının bir yalan olduğunu ortaya koydu.



Yayınlanan mektubunda Binbaşı Pravitz, "Iran’dan, Türkiye’den geçerek (2 sene kalıyor) İsveç’e geldiğim zaman, Marika Stjerstedt’in "Ermenilerin Acınacak Durumu" adlı kitabını okudum. Baştan aşağı yalanlarla dolu olan kitabı hemen çöpe attım" derken, Ermenilerin arasında iki sene kaldığını, tamamem kendi gözlemlediklerini yazdığını kaydediyor.

Mektubunun devamında Binbasi Pravitz, "Her zaman sefilliğe şahit oldum. Ancak önceden planlanmış bir katliama hiç bir yerde şahit olmadım. Savaşın başında, güvenilmez Ermenilerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey kısmından sürülmelerinin sebebini kavramak ve Osmanlının zorunlu nedenlelerle bu işi yaptığını anlamak gerekiyordu. Ermenilerin bir çeşit Türk esareti altında yaşadıklarını ve sürekli baskı gördüklerini söyleyen ve yazanların yalan söylediklerini söylüyorum. Öte yandan söz konusu büyük Ermeni göçü hakkında, Türk yetkili kuruluşlarının göçmenlerin sıkıntılarını azaltmak için yaptıkları çabaların çok eksik ve yetersiz olduğunu itiraf etmek zorundayım. Ama hiç bir zaman bu talihsiz insanlara karşı bir Türk saldırısı görmedim. Bir görgü şahidi olarak, göçmenleri gözeten Türk jandarma birliklerinin Ermenilere katliam yaptığı iddialarına kesinlikle karşı çıkıyorum" diye yazıyor.

23 Nisan 1917 tarihli "Nya Dagligt Allehanda" Gazetesi’ndeki mektubun Türkçeleştirilmiş metni, şöyle:


"NYA DAGLIGT ALLEHANDA

(YENİ GÜNLÜK ÇEŞİTLİLİK GAZETESİ)

Pazartesi, 23 Nisan 1917"

"Aralarında bulunmuş olan birinin ağzından Ermenilerin durumu

İsveç’li bir subay, bayan Marika Stjernstedt’in yazdıklarını derinlemesine inceliyor.

"Geçenlerde yurt dışından (İran’dan) ülkeme döndüm. Biraz geç de olsa elime geçen Ermeni sorunu ile ilgili İsveç’te yazılmış iki kitabı inceleme fırsatını buldum. Bunlardan birincisi (Karl Gustav) Ossiannilsson’un "Soylu insan - Sven Hedin - ", ikincisi Marika Stjernstedt’in "Ermenilerin Acınacak Durumu".

"Birinci kitabı doğrudan çöpe attım. Sven Hedin’e karşı kötü, gizli manalı ifadeler beni, Dagens Nyheter gazetesindeki bir baş makale kadar bile ilgilendirmedi. İkinci kitapta verilmek istenen, Ermenilerin çektikleri acıların abartılı olarak ifade edilmesi. Bu kitabı sonuna kadar bir solukta okudum. İşte benim şimdi yapmak istediğim, olayları anlatmak ve bu iki kitaptaki yanlış ve çarpıklıkları ortaya çıkarmak.

"Ermenilerin sefaletini, benim kadar yakından başka hiç bir İsveçlinin görme ve inceleme fırsatı olmadığını söyleme cesaretini gösteriyorum. Bir aylık bir süre için bu zavallı göçmenlerin arasında yolculuk ettim ve bu yolculuk, her iki yazara göre iddia edilen katliamın gerçekleştiği 1915 yılının sonbaharının sonunda gerçekleşti.

"Yukarıdaki her iki çalışmada yazılanlarla söylenmek istenen, Türkler ve Almanların insanlık dışı ve barbarca davrandıkları şeklindedir. Ben, aşağıda tamamen kendi gözlemlerime göre gördüklerimi yazdım. Bunu yaparken, yukarıdaki bu iki yazarca okuyucuya verilmek istenen izlenimlerin, aslında doğru olmadığını anlatabilmeyi umut ediyorum.

"Kitapların içeriğinden anladığım kadarıyla, her iki yazar da hem Türklerin hem de Almanların bilinçli olarak saldırı ve katliam işlediklerini anlatmak istemişler. Yaşananların şahidi durumunda olmam, bana, bu gibi yalan iddiaları kınama hak ve yükümlülüğünü veriyor ve buna ek olarak kendi gördüklerim bu protestoyu güçlendiriyor.

"İşin gerçeğine bakarsak büyük ölçüde Almanların ve müttefiklerinin (Türkiye, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan) dostuyum. Öte taraftan tarafsız ülkenin (İsveç) vatandaşı olarak tutarlı olmak gerekiyor. İstanbul’dan Anadoluya doğru yolculuğuma başladığımda kulaklarım Amerikalı gezginlerin, zavallı Ermenilerin Türk efendileri tarafından nasıl katliama uğradığı şeklinde anlatılanlarla, yani önyargılarla doluydu. Tanrım! Nasıl bir kargaşa görecektim acaba ve nasıl bir zulme şahit olacaktım? Orta Doğu’da görevli olarak (İran Jandarma teşkilatını kurmak ve geliştirmek için) uzun yıllar yaşadığım için, Hıristiyan olduklarından dolayı, Ermenilerin Tanrı’nın en sevgili kulları olduğu şeklindeki görüşe katılmam kesinlikle mümkün değildir. Türklerin saldırıları ve isimsiz kurbanlar hakkındaki söylentilerin doğru olup olmadığını anlayabilmek için gözlerimi açmaya karar verdim.

"Her zaman sefilliğe şahit oldum. Ancak önceden planlanmış bir katliama hiçbir yerde şahit olmadım. Kesinlikle hayır. İşte bu nedenle gördüklerimi yazma gereği duydum.

"Savaşın başında, güvenilmez Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey kısmından güneye sürülmelerinin sebebini kavramak ve Türk hükümetinin zorunlu nedenlerle bu işi yaptığını anlamak gerekiyordu.

"Nefret ettikleri bölge yetkililerine karşı istila ordusu ile birlikte ortak bir saldırı yapmak için sadece Rusların gelmesini bekleyen tüm bu Ermeni yerleşim birimlerini Erzurum bölgesinden çıkarmak önemliydi ve gerekliydi. Erzurum, Şubat 1916’da düştüğünde, Rusya’da tutsak kaldığım sırada tutsaklığı paylaştığım bir Ermeni, bana şunları dedi: "Biz sürülmeyip Erzurum’da bırakılsaydık, Erzurum çok daha önceden düşerdi". Eğer güçlü dış düşmanlar tarafından tehdit edilen ve saldırıya uğrayan Türkiye gibi bir ülke, sinsi iç düşmanlara karşı kendini korumaya çalışıyorsa buna kimse karşı çıkamaz.

"Ermenilerin bir çeşit Türk esareti altında yaşadıklarını ve sürekli baskı gördüklerini iddia edenlerin kuruntu yaptığını düşünüyorum. Daha kötü durumda olan uluslar bulunmaktadır. Mesela İngiliz sömürgesi altında yaşayan Hint kulilerine ve Bengallilere, Rusların "penétration pacifique" (hissettirmeden ülkeye girme) politikası altında İran Azerbaycan’da yaşayan milliyetçilere ve Belçikalı Kongo’sundaki zencilere ve Fransa Guyana’daki Kauçuk bölgesinde yaşayan yerli halka ne demeli! Tüm bu uluslar, bence, Ermenilerin görmüş olduğu iddia edilen sürekli baskıdan ve verdikleri kurbanlardan çok daha fazla baskı görmüşlerdir. Kural olarak, bir ulusun sürekli ve bir nebze daha hafif bir zulme dayanması, kanlı ama hızlı bir şekilde biten bir zulme veya git gide Avrupa’nın dikkatini üzerine çeken, Ermeni sorunu olarak nitelendirilen sadece bir saldırıya dayanmasından çok daha zordur. Dönem dönem ortaya çıkan katliamlar bir yana bırakılırsa, - ki bu katliamların kuşkusuz büyük ölçüde nedeni yine Ermenilerdir -, Ermenilere oldukça iyi davranıldığını düşünüyorum. Kendi dinleri, kendi sözlü ve yazılı dilleri ve kendi okulları vs. hepsi var.

"Öte yandan sözkonusu büyük Ermeni göçü hakkında, Türk yetkili kuruluşlarının göçmenlerin sıkıntılarını azaltmak için yaptıkları çabaların çok eksik ve yetersiz olduğunu itiraf etmek durumundayım. Ancak işin doğrusunu söylemek gerekirse ve bir kez daha vurgulamak isterim ki, Türkiye’nin içinde bulunduğu zor koşullar, yani üç güçlü düşman tarafından saldırıya uğramış olduğu göz önüne alındığında, Türklerin böyle koşullarda organize bir yardım faaliyeti yürütmesi imkânsız olmuştur.

"Ben, "Tanin"in (Türk gazetesi) deyimiyle bu zavallı "göçmenleri - muhacirleri" çok yakından gördüm. Onları Anadolu’da trende, Konya’da ve başka yerlerde öküz arabalarında ve Toros dağlarında sayısız kafileler halinde yürürken, Tarsus ve Adana’da çadır kamplarında gördüm. Ayrıca Halep’te, Deir-el-Zor ve Ana’da gördüm.

"Yol kenarlarında ölmek üzere olanları ve ölüp kalanları gördüm. Ancak yüz binlerce insandan elbette ölenlerin olması normaldir. Çakallar tarafından parçalanmış çocuklar ve kollarını küçük bir parça "ekmek" için uzatan ve bağıran acınacak halde insanlar gördüm.

Ama hiçbir zaman bu talihsiz insanlara karşı bir Türk saldırısı görmedim. Bir keresinde bir Türk jandarmanın geçerken geride kalan bir kaç kişiyi kamçısıyla dövdüğünü gördüm. Ancak aynı davranışlara kendim Rusya’da da maruz kaldım ve bunun için ne o zaman ne de sonradan tepki gösterdim.

"Konya’da bir Fransız, bayan Soulié, ailesiyle ve İtalyan bir hizmetçi kadınla beraber oturuyordu. Savaşa rağmen orada oturuyorlardı ve Türkler onlara hiçbir şey yapmıyordu. Şehire Almanlar yerleştiklerinde bu bayan onları "bizim meleklerimiz" diye adlandırdı. "Sahip oldukları her şeyi Ermenilere verdiler!" Almanların yaşadığı yerlerde, Almanların fedakârlığını gösteren bu tarz kanıtları her yerde gördüm.

"Halep’te büyük bir otelin sahibi olan Ermeni Baron’a (Ermeni Erkek - Bay) konuk oldum. Kendisiyle hemşehrilerinin durumu üzerine birçok defa sohbet etmemize rağmen bana Türklerin katliamından hiç bahsetmedi. Ertesi gün Cemal Paşa ile bir görüşme yapacaktım. Bu nedenle Cemal Paşa hakkında konuştuk. Bir çok kişi tarafından bir cellat olduğu iddia edilmesine rağmen, Ermeni Baron bu ünlü adamdan çok olumlu olarak bansetti.

"Halep’te Ermeni bir hizmetkar ile tanıştım. Bu kişi daha sonra birkaç ay boyunca bana yol arkadaşlığı etti. Bu kişi ne Halep’te, ne de doğum yeri olan Maraş’ta veya başka bir yerde Türk katliamından tek kelime etmedi. Bayan Stjernstedt’in yazdığı abartılara kesinlikle inanmıyorum ve Ermeni otoritelerinin ileri sürdüklerine hiç mi hiç değer vermiyorum.

"Örneğin bayan Stjernstedt’in yazdığı kitabın 44. sayfasında Meskene kentinden ve bir Ermeni doktoru olan Turoyan’dan bahsediyor. Bu kişinin güya orada bulunduğu dönemde ben de Meskene’deydim. Tarihi yapıları görmek ve incelemek için etrafıma dikkatlice bakıyordum. Çünkü Büyük İskender buradan Fırat Nehri’ni geçmişti, dahası Tevrat’ta da bu yerden bahsediliyordu. Burada benim şimdi bahsettiğim Ermeni hizmetkarımdan başka hiç bir Ermeni’nin izine rastlamadım. Dr. Turayan’ın varlığı ve tanıklığını meselesine şüphe ile bakıyorum. Eğer böyle biri var olsa bile, belirtilen zamanda orda olduğundan dahi şüpheliyim. Eğer Meskene’deki koşullar gerçekten belirtildiği gibi olsaydı, şüpheci Türkler "hükümet görevlisi" olarak bir Ermeni’yi oraya yollarlar mıydı? Siz buna hiç inanır mısınız?

"On dört gün boyunca Fırat Nehri üzerinde yolculuk yaptım. Bu süre boyunca bayan Stjernstedt’in verdiği bilgilere göre en azından bir kez Ermenilere karşı yapılmış bir saldırı görmeliydim. Bu durumda bir çoğu Fırat Nehri’nin üzerinde ölü olarak yüzüyor olmalıydı. Bu nehir yolculuğunu Dr. Schacht (Alman Hekim Binbaşı Dr. Roland Schacht) ile birlikte yaptık. Daha sonra kendisiyle Bağdat’da yine buluştuk, konuştuk. Bana hiç böyle şeyler anlatmadı.

"Konuyu özetlersek, bayan Stjernstedt’in, hiç bir yönden eleştiri yapmadan, güvenilir olmayan kaynakların anlattıkları uydurma hikayeleri olduğu gibi kabul ettiğini ve bu saç baş yaran korkunç hikayeleri ve söylentileri, yazdıklarına dayanak olarak aldığını düşünüyorum. Ancak, bayan Stjernstedt’in, bu yazılarıyla Ermenilerin zor durumlarına dikkat çekmek istediğini de inkar etmek istemiyorum.

"Ancak, bir görgü şahidi olarak, göçmenleri gözeten düzenli Türk jandarma birliklerinin Ermenilere katliam yaptığı iddialarına kesinlikle karşı çıkıyorum.

"İleride, daha değişik bir yerde ve boyutta Ermeni konusunu, aynen şimdi olduğu gibi tamamıyla tarafsız olarak ele almak istiyorum. Ancak şu an için bu kadarını yeterli görüyorum."

"Rättvik, Nisan 1917

Hjalmar Pravitz"

Yukarıdaki gazete yazısının sonunda okunduğu gibi, İsveçli Binbaşı Pravitz, başka bir yerde bu konuda daha ayrıntılı bilgi vereceğini yazmış. Bunun üzerine acaba kendisi bir kitap yazmış mı diye baktığımızda, hakikaten de kütüphanelerde böyle bir kitap olduğunu gördük. Kitabın adı, "FRÅN PERSIEN, I STILTJE OCH STORM (Major Hjalmar Pravitz - Stockholm, Oktober 1918)". 1918 yılında basılmış. Kitabın 215 - 228 sayfaları arası, konuyla ilgili bölümü oluşturuyor...
 

Esc0

Daimi Üye
Yüz yıl önce Ataları aynı çirkin kumarı türkiye de oynadılar...

Yer:Azerbaycan, Hocalı 26/02/1992
Elleri bir ağaca arkadan bağlanan hamile bir kadının başına dikilmiş olan iki Ermeni yazı tura atıyordu.Bu kanlı kumarı yaklaşık 100 yıl önceAnadolu toprağında Kars’ta Ağrı’da Van’da Erzurum’da da ataları oynamıştı.Onlardan duymuşlardı. Karnı burnunda çaresiz bir Azeri kadının doğumu oldukça yakın görünüyordu. Çaresiz kadın bir hazan yaprağı gibi titriyordu. Elbiseleri yırtık, ayakları çıplaktı...Ermenilerin uzun boylu olanı elindeki AK-47 model Rus yapımı otomatik tüfeğinin namlusuna monte edilen seyyar kasaturayı çıkartırken, diğeri elindeki demir parayı havaya attı:-Akçik, manç?.. (Kızmı, oğlan mı?) -Akçik... (Kız) Bu cevap üzerine ’oğlan’ diyerek bahse giren Ermeni, elindeki kasatura ile hamile kadının karnını bir hamlede yarıp çocuğu çıkarttı.Kan b! ürülügözleri bebeğin kasıklarına kilitlendi. Tunşahetsar,ınger... (Sen kazandın,yoldaş)-Yes şahetsapayts ays bubrikı inç bes bidigişdana... (Ben kazandım ama bu bebek nasıl beslenecek?) -Mayrigı bedge gişdatsine.(Annesi besleyecek elbette) Bunun üzerine daha kısa boylu olan Ermeni, bir hamlede kasaturayageçirdiği bebeği annesinin göğsüne yapıştırdı: -Mayrig yerahayin zizdur.(Çocuğa meme ver) Aynı dakikalarda Hocalı’nın başka bir semtinde tek kale futbol maçı hazırlığı vardı. İki kesik Azeri kadın başını kale direği yapmışlar, toparayışına girmişlerdi.Başı tıraşlı bir çocuk bulup getirdiklerinde iseErmeni çeteci sevinçle bağırdı: -Asixn ma/,çimi yev bızdıge, aveg gındırnadabidi. Gıdıresek... (Bu hem saçsız hem de küçük,iyi yuvarlanır. Kopartın...) Aynı anda çocuğun gövdesi bir tarafa,başı da orta yere düşmüştü... Ermeniler zafer naraları! atarak, kanlı postalları ile kesik çocuk başına vurarak kanlı bir kaleye gol atmaya çalışıyordu. Bu iki olay Hocalı’da bundan çok değil yalnızca 14 yıl önce yaşandı .Her iki olay da ermeni çetecilerin katliamlarına bizzatşahit olan görgü tanıklarının anlatımlarıdır. Ne yazık ki 26 Şubat 1992 günü binlerce Azeri türlü yöntemlerle vahşice katledilmiştir. Ajanslar,katliam haberini bütün dünyaya hızla geçerken, arşı titreten ağırbir vahşet yaşanan Hocalı halkından geri kalanlar ise çaresizlik içinde kıvranıyordu. Türkiye’de büyük bir dehşet uyandıran katliama ilişkin ilk görüntüler ise TRT aracılığı ile duyurulmuştu. Bütün olanları batılı gazeteciler, özellikle de New York Times belgeledi. 26 Şubat’ta güçlü silahlarla donatılmış Ermenistan silahlı kuvvetleri ile Hankendi’nde konuşlanmış bulunan Albay Zarvigarov komutasındaki 366’ncı Rus MotorizeAlayı, Hocalı’ya saldırarak tarihin en vahşî katliamlarından birini yaptılar. 26 Şubat! gecesi Rus motorize alayının tanklarından açılan top ve roket saldırıları ile Hocalı Havaalanı kullanılamaz hâle getirilerekkentin dış dünya ile ilişkisi de tamamen kesildi. Savunmasız kalan kente giren Rus destekli Ermeni askerleri, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok insanımızı vahşîce katlettiler. Ermenilerin işgal ettikleri Hocalı’da dehşet verici olaylar yaşandı.Canlı canlı insanların kafa derilerini yüzdüler, sağ olarak elegeçirdiklerini ise sistematik bir işkenceye ve tıbbî deneylere tâbi tutarak,insanlık dışı muamelelere maruz bıraktılar. Hızar ve testereler ile diridiri insanların kol ve bacaklarını kestiler. Genç kızların önce saçlarını,sonra da kafa derilerini yüzdüler. Babanın gözü önündeevladını,evladın gözü önünde babayı kurşunlara dizdiler. Kesik kafalarısepetlere doldurdular. Peki neydi bu düşmanlık? Ermenistan’daki okulduvarlarında asılan haritalarda Türkiye’nin 12 ili yer lmaktayken,Ermenistan’ın bayrağ ında Türkiye
hudutları içindeki Ağrı Dağı’nın resmi varken, Ermenistan Millî Marşı’nda ’Topraklarımız işgal altında, butoprakları azat etmek için ölün,öldürün’ denmekteyken, başkaca birneden aramaya zaten gerek yok sanırım. Dağlık Karabağ Bölgesi’ndebulunan Hocalı’ya, eski Sovyet İttıfaki Silahlı uvvetleri’ne ait 366.Alay’ın desteği ile Ermeni Sılahlı Kuvvetleri tarafından düzenlenensaldırılar sonucu 613 Azerbaycan Türk’ünün hayatınıkaybettiği resmî olarak açıklandı. Ancak kayıp sayısının bu rakamların çok çok üstünde olduğu bilinmektedir. 56 hamile kadın karnı yarılmış durumda bulunmuştur.Bu alçak saldırıda 487 kişi ağır yaralanırken, 1275 kişi ise rehin alınmış,geri kalan nüfus da bin bir zorlukla canını kurtarmış ancak bu olayıntahribatından ruhları ve hafızaları asla bir daha kurtulamamıştır.Şahitlerin anlattıklarını dinleyenler önce kulaklarına inanamadı.! Fakat katliam sonrası Hocalı’ya girdiklerinde ise, görgü tanıklarınınabartmadığını kısa sürede anladılar. Hocalı’da katliam bölgesini gezen Fransız gazeteci Jean-Yves Junet’ningördükleri karşısında söyledikleri, katliamın boyutunu da anlatıyordu: ’Pek çok savaş hikâyesi dinledim.Faşistlerin zulmünü işittim,ama Hocalı’daki gibi bir vahşete umarım kimsetanık olmaz’ Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kimvermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyunörgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996’da Ermenistan Başbakanı oldu. Karabağ’da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna,’Hocalı Katlia! mı’ başsorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu. Ermeniler Türk hamile kadınlarına tecavüz edip karnını hamile olduğu halde taş ile doldurup öldürmüşler ve küçük Türkkızlarına tecavuz edip öldürmüşlerdi.Ülkemizde sadece 1 ermeniöldürüldü diye yürüyüş yaptılar ve o kadar araştırdılar ama hiç bir insankalkıpta bu masum insanlara iskence edilip öldürüldükleri için yürüyüş yapmadı...
 

Esc0

Daimi Üye
NEREDE ERMENİ KATLİAMI, NEREDE HOCALI KATLİAMI
Dünya Sözde Ermeni Katliamını konuşuyor ve destekliyor peki ya Hocalı’da olanlar....


TARİHİN YÜZ KARASI HOCALI KATLİAMI



1990 yılının Ağustos ve Eylül aylarında Ermeniler saldırılarını doğrudan Azerilere yöneltmeye başlamışlar, otobüs baskınları, yol kesme gibi terör eylemlerine kalkışmışlardır. 1990 yılı başlarında yaklaşık 186 bin Azeri, Ermenistan’dan Azerbaycan’a gitmeye zorlanmıştır. Ekim 1991’de ilk Azeri köyü Ermenilerce ele geçirilmiştir. Hocalı Katliamı, Rus askerlerinin desteğiyle 25–26 Şubat 1992’de Hocalı’ya ulaşan Ermeni kuvvetlerince gerçekleştirilmiştir. Rusya olaylarla ilgisinin olmadığını iddia etse de, Rus ordusuna ait 366. alayın 1991’in sonbaharından beri Ermenilerin safında savaştığı, alaydan kaçan dört askerce doğrulanmıştır.



10 bin nüfuslu Hocalı’da olaylar sırasında yaklaşık 3.000 Azeri bulunmaktaydı. Saldırıda ölenler hakkında verilen resmi rakam 613 kişi olmakla birlikte, katledilen toplam Azeri sayısının 1.300 kişi olduğu söylenmektedir. Saldırılar sırasında Hocalı’da yaşayan Ahıska Türkleri de evlerinde yakılarak öldürülmüştür. Kadın, çocuk ve yaşlılar da dahil olmak üzere siviller katledilmiştir. Katliamın ilk gecesinde sekiz aile bütün fertleriyle öldürülmüş, 700’den fazla çocuk anne ya da babasını kaybetmiştir. Yaralılar ise 1.000’in üzerindedir.



1992 yılı 25 Şubatı 26 Şubata bağlayan gecede bölgedeki 366. Alayın da desteği ile önce giriş ve çıkışını kapadığı Hocalı köyünde sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı yapmadan resmi rakamlara göre 613 kişiyi katletmişlerdir. Katledilenlerin 83’ü çocuk, 106’sı kadın ve 7’ten fazlası ise yaşlıydı. Normalde en şiddetli savaşlarda dahi savaş dışında tutulan, dokunulmayan bu kesime Ermeniler yaşlı, kadın ve çocuk demeden acımasız işkenceler yaparak katletmiştir. Bu katliamdan toplam 487 kişi ağır yaralı olarak kurtulmuştur. 1275 kişi ise rehin alınmış ve 150 kişi ise kaybolmuştur. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, kulakları, burunları ve kafaları ile vücutlarının çeşitli uzuvlarının kesildiği görülmüştür. Aynı vahşetten hamile kadınlar ve çocuklar bile nasibini almıştır.



KATLİAMA TANIK OLAN BİR GAZETECİ, YAŞANANLARI ŞU ŞEKİLDE AKTARMAKTADIR:

“Dağlık Karabağ’ın Hocalı kentinin düşüşünü bir gün boyunca yaşadım. Görüntülerle belgeledim ve video çekimleriyle bir günde 1.300 Azerbaycan Türk’ünün Ermeni çetecilerce öldürülüşünü bütün dünyaya duyurdum. Hocalı katliamı anlatılamaz bir vahşetti. Azerbaycan yönetimi ve Cumhurbaşkanı Ayaz Mütellibov, olayı dört gün boyunca kamuoyundan gizlemeye çalıştılar. Bütün Azerbaycan şok olmuştu. Ermeni bıçaklarından, kurşunlarından kurtulmayı başaranlar; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar karlı dağlarda tipi altında Agdam’a gelmeyi başardıklarında çoğunun ayakları donmuştu. Bazılarının ayakları ise kangrenden dolayı kesilmişti. Ermeniler vahşetin her türlüsünü sanki ibret olsun, örnek olsun diye yapmışlardı. İhtiyar dedelerin, yaşlı anaların yüzleri jiletlerle doğranmış, genç kadınların göğüsleri peynir gibi kesilmiş, bebeklerin kafa derileri yüzülmüştü. Hocalı ile Agdam arasındaki 12 kilometrelik orman boyunca cesetler dizilmişti.”



HOCALI ŞAHİTLERİNİN İFADELERİNDEN SOYKIRIM



* Cemil Cümşüdoglu Memmedov: Nehçivanik koyüne gidip Ermenilere torunuma acımalarını söyledim. Bana hakaret edip komutana verdiler. O da bizi hapsetmelerini emretti. Burada çok sayıda kadın¬kız, çocuk vardı. Sonra bizi Askeran’a getirdiler. Karım, kızım, eniştem oradaydı. Tırnaklarımızı çektiler. Zenciler havaya sıçrayıp, yüzüme tekme atıyorlardı. Çok işkenceden sonra beni Ermeniler ile değiştirdiler. Karım, kızım ve torunumdan hiç haber alamadım.

* Seriye Talibova: Gözümün önünde 4 Mesket Türk’ünün, 3 komşumuzun başını Ermeni askerinin mezarı başında kestiler. Ermeniler, anne babalarının önünde çocuklarına işkence yapıp öldürdüler. Sonra cesetleri buldozerlerle dereye döktüler.

* Cemal Allahverdioglu Orucov: 16 yaşındaki oğlumu kurşunladılar. 23 yaşındaki kızımı iki ikiz oğlu ve 18 yaşındaki hamile kızımı elimizden aldılar.

* Hatice Abdullayeva: Bir süre yalın ayak ormanda kaldıktan sonra babam, annem ve 16 yaşındaki kız kardeşim soğuğa dayanamadılar. Esir düştüm, taşnak esirlerle değiştirildim. Şimdi iki ayağımdan da mahrumum.

* Mirza Allahverdiyev: Ermenilerin saldırısından sonra ormana kaçtık. Burada 3 gün aç-susuz kaldık. 28 Şubat akşamı bizi kuşattılar. Bizi Askeran’da ölüm hücresine aldılar. Her gün birkaç adamı götürüp öldürüyorlardı. Altın dişlerimi kelpetenle çıkardılar. Babamı, iki kardeşimi, kardeşimin oğlunu öldürdüler.

* Nesibe Aliyeva: Ormandan çıkar çıkmaz Ermeniler ateş açtılar. 40 kişiydik. 26 kişiyi aralarında oğlumu ve eşimi de öldürdüler.

* Hatice Orucova: 8 yaşındaydım. Gözümün önünde babamı, annemi, 6 yaşındaki kız kardeşimi Ermeniler kurşunlayıp öldürdüler. Kurşun bana da geldi.

* Muhammed Orucov: Ermeniler esirler arasında 10-13-15 yaşlarında kızları ayırarak götürdüler.

* Cemil Memmedov: Şehre giren tanklar ve zırhlı taşıyıcılar evleri yıkıyor ve insanları eziyordu.

* Talibov Samed: Yapılan işkenceler karşısında seslerini çıkaranları hemen öldürüyorlardı. Esirlikte gördüğüm dehşeti hiç unutamayacağım.





Hocalı’daki vahşet ve soykırım, Ermenilerin, "Büyük Ermenistan" ideali çerçevesinde, 1987 yılından itibaren, Ermeni Diasporası ile birlikte yeni hedef olarak seçilen Dağlık Karabağ bölgesinin Azerbaycan Türklerinden temizlenmesi amacına yönelik gerçekleştirilmişti.

Ermenilerin "Toprak genişletmek" arzusuna, tarihi Türk düşmanlığı ve nefreti de eklenerek işlenen bu katliamla, çağın en büyük zulmü ve soykırımı Hocalı’da yaşanmış oldu. Hocalı vahşeti, yalnızca Azerbaycan halkına karşı değil, tüm halklara karşı işlenmiş ve tarifi imkansız bir insanlık suçuydu.

Hocalı faciası, bir rastlantı eseri olmayıp, tersine son 200 yıldan bu yana Ermeniler tarafından Azerbaycan halkına karşı yürütülen planlı ve kararlı soykırım ve etnik temizlik siyasetinin sonucuydu. Bu vazgeçilmez sinsi siyaset, Ermeni Diasporası’nın ve lobisinin her türden desteği ve kışkırtmaları ile yıllarca sürdürülmüştü.

Ermeniler, amaçlarına ulaşmak için, terör, katliam, etnik temizlik gibi insanlık suçlarından çoğu zaman çekinmemişlerdir. Etnik temizlik ve soykırım politikalarına kendi topraklarında maruz kalan milyonlarca Azeri’nin katledildiğine, aralarında hamile kadınların da bulunduğu çok sayıda insana yapılan işkencelere ve bu insanların ata baba yurtlarından zorla çıkarıldıklarına dair eldeki belgeler, çok net ve açık bir şekilde tarihe tanıklık etmektedir.

Ne yazıktır ki, tarihin ve insanlığın bu en kanlı trajedisi Hocalı’da yaşanırken ve üstelik masum insanların hunharca katledildiği cinayetin kanıtı niteliği taşıyan video kayıtları ve belgeleri de eldeyken, dünya kamuoyu yeterince bilgilendirilemeyerek yıllarca sonuç alınamamış, nihayetinde, Hocalı vahşetinin, dünya devletleri ve uluslararası örgütlerce soykırım olarak tanınması için gerekli adımların atılamadığı anlaşılmıştır.

“Hocalı katliamı”. Adı her ne olursa olsun, nasıl anılıyorsa anılsın, kim tarafından, kime yönelik, hangi şartta ve ne şekilde olursa olsun sonuçta vahim olayların yaşandığı bir vahşet var ortada. Hal böyle iken, insanlık dışı bu olayın, sadece ve sadece Azeriler ve Türkler tarafından anılarak kınanması gerçekten çok üzücü. Diğer taraftan, bu katliamın, aradan 17 yıl geçmesine rağmen halen dünya kamuoyuna anlatılamamış olması da maalesef çok daha üzücü ve düşündürücü



1994 yılında iki taraf arasında ateşkes ilan edilmiştir. Savaş sonrası çözüme kavuşturulamayan bir diğer sorun da, ülke içerisinde yerinden edilen ya da sığınmacı durumuna düşen bir milyon civarı Azeri’dir. Bunların büyük bir çoğunluğu Azerbaycan sınırları dahilinde yaşamaktadırlar. Azerbaycan nüfusunun %10’undan fazlası ülke içinde yerinden edilmiş sığınmacılardan oluşmaktadır ki bu, kişi başına dünyada yerinden edilmiş en büyük nüfus hareketlerinden biri anlamına gelmektedir. Bu insanlar hâlâ Ermenilerce işgal edilen topraklarda bulunan evlerine geri dönmeyi beklemektedirler. Azerbaycan Cumhuriyeti’nde yaşadığı yeri terk etmek zorunda kalan veya başka ülkelerden Azerbaycan’a gelen Azerbaycan vatandaşları, Azerbaycan hükümeti tarafından “göçkün” olarak adlandırılmaktadır. Sorunlarına hâlâ kalıcı çözümler bulunamayan göçkünler; mesken, iş, yiyecek, sağlık, eğitim ve can güvenliği gibi birçok sorunla karşı karşıyadırlar. Bu kişiler Bakü ve çevresinde, zor koşullar altında çadırlarda, barakalarda, okul ve yurtlarda, pansiyonlarda, dükkanlarda, yük vagonlarında, hatta yol kenarlarında yaşam mücadelesi vermektedirler...
 

Esc0

Daimi Üye
HAKMEHMET KÖYÜ ANIT MEZARI

Iğdır merkeze bağlı Hakmehmet köyünde 17 Eylül 1919 tarihinde Ermenilerce katledilen 51 vatandaşımızın anısına Iğdır Valiliğince yaptırılarak 4 Ağustos 2002 tarihinde açılmıştır. Tarihte Su Kuyusu katliamı olarak bilinir. Toplu mezar 5 Ekim 1999 tarihinde açılarak Dünya kamuoyuna gösterilmiştir.

IĞDIR OBA KÖYÜ TOPLU MEZAR KAZISI

Arkeolog Prof. Dr. Cevat Başaran, şunları nakletmektedir:
"Iğdır’a bağlı Oba köyünde Ermenilerce katledilmiş Türklere ait bir toplu mezar olduğu ilk defa Prof. Dr. Enver Konukçu tarafından tespit edilmiş ve bu arşiv belgeleriyle de desteklenmiştir.

1 Mart 1986’da yerinde yapılan toplu mezar kazısında tarihi belgeleri doğrulayan bulgular edinilmiş ve olayın görgü tanıklarından Sakine Aksu’nun anlattıkları ile de "Tandır damı katliâmı"daha da açıklığa kavuşmuştur.

Yapılan kazıda 6 x 8 m. boyutlarındaki yapının kuzeye bakan kapısının iç bölümünde başlatılan ilk açmada,"Kapalı Demir Kilit" bulunmuş, daha sonra odanın orta kısmında yapılan ikinci açmada 1 m.lik üst dolgu toprağın altında 90’a yakın insan iskeletine ulaşılmıştır. Bazı kafataslarının üzerinde delik, çatlak ve kırıkların olduğu görülmüştür. Odanın ortasındaki tandırın güneyinde bulunan taş altlık, yapının toprak damlı örtüsünü taşıyan tek ahşap direğe ait olmalıydı ve bu direğin yanık parçaları da elde edildi.

Bulgular görgü tanığı ifadesi ile birleştirilince; Ermeni çetecilerinin; "Tandır Damı Katliamı”nda Oba köyünden zorla topladıkları silahsız sivil insanların birçoğuna işkence yaptığı, hepsini yüzükoyun yere yatırarak odaya kilitledikleri, üzerlerine ateş açtıkları ve daha sonra bacadan gazyağı dökerek tandır damını ateşe verdikleri, ahşap direğin yanmasıyla da toprak damın çöktüğü anlaşılmaktadır.

Yapılan kazı sırasında erimiş demir parçaları, yanık ahşap parçaları, cam kırıkları, mermi çekirdekleri ve bir parça kumaşla beraber iskeletler bulunmuştur. Damın duvar ve tabanındaki kalın yanık katmanı ve kül tabakası diğer belgelerin bu yangında yok olduğunu göstermektedir.

ORİJİNAL KAYNAKLARDAN KONUŞMALARLA KATLİAMLAR ANLATILIYOR

Söz konusu Osmanlı arşiv belgesinde Gedikli olayı şu şekilde anlatılmıştır:

"Iğdır havalisinde meskûn aşiret rüesasından Hamid Bey’den alınan mektûbda Ermeniler tarafından Yukarıkatırlı (Koturlu) ve Aşağıkatırlı (Koturlu)ve Köseler namındaki İslâm köylerini yağma ve ihrâk ve Tavus köyü ahali-i İslâm iyesinden yüz elli nüfus katleyledikleri cihetle taarruzlarına maruz kalan mütebaki ahali - i İslamiyyeyi kurtarmak maksadıyla bi’l - mukabele Ermenilere hücum ettikleri ve firar eden Ermenilerden iki top, bir mitralyöz iğtinam eyledikleri ve cephaneleri tükenmesinden dolayı muavenet talebinde bulundukları gösterilmekte olduğu Karakilise Kaim - î Makamlığı’ndan bildirilmiştir. Efendim.
Aslına Mutabıktır
“ Mühür"

Hacı Abbas Güneş: (Iğdır ın Hakmehmet Köyünde oturur)



Köye Ermenilerin jandarma komutanı Leçenlik-Piristav gelmiş, köylü ile konuşacaklar diye gelip babamı çağırdılar. Babam köyün içine gitti. Derken köyün bütün aile reisleri ve erkeklerini köy meydanına toplarmışlar ve köyün etrafını da sarmışlar, bundan kimsenin haberi yoktu. Daha sonra da ev ev dolaşarak toplantıya gelmeyenler olup olmadığını kontrol etmişler. Bu kontrol sırasında köy camisinin karşısında oturan 100 yaşındaki ihtiyar hiç bir şeyden habersiz evinde Kuran okuyormuş, Ermeni askerleri bu ihtiyarı evde bulup yürümeyecek halde olmasından başından kılıçla vurarak öldürmüşler, bu olaydan sonradan haberimiz oldu.Köydeki arama ve tarama işi akşam saatlerine kadar devam etti. Köy dışında olanlar,tarlada çalışanları da topladılar. Ben karanlık düştüğü için korku içindeydim.Baktım ki iki Ermeni askeri bizim hayata (bahçeye) geliyor, duvarın karanlık olan kısmına saklandım. Beni görmediler. Evimizin kapısı açıktı, eve girerek hertarafını aradılar. Sonra da bizim (Kendi) dediğimiz (içine un konulan iki metre boyunda kilden yapılan büyük toprak kabın içine kılıçlarını sarkıtarak sağa sola sallayarak kontrol ettiler, sonra da bir şey bulamayınca evden çıkıp benim yanımdan geçip gittiler. Saklandığım yerden çıkarak yola baktım. Bir Ermeni bizim ahırdan çamışlarımızı (Manda) çıkarıp götürüyor. Ermeni beni görünce"Gel bunları sür, Ermeniler gelip seni yakalayıp öldürecekler, gel bunları götürmeme yardım et seni götürüp saklayayım, böylece kurtulursun" dedi. Bende bu çamışlar bizim, onları nereye götürüyorsun ağama diyeceğim (Ağa: Baba)şimdi ağam gelecek söyleyeceğim. Seninle de gelmiyorum dedim. Ermeni çamışlarımızı aldı gitti.
Köyün içine doğru yürüdüm. Ortalıkta kimse yoktu. Biraz daha yürüdükten sonra atları yanında iki Ermeni süvarisi gördüm. Onlar da beni görünce beni yanlarına çağırdılar. Yanlarına gittim. Bana "Türk müsün" diye sordular. Ben de evet deyince, "git o zaman bizim atlara ot bul getir" dediler. Ben atlara ot getirmeye giderken baktım ki köyün bütün halkını bir evin hayatına doldurmuşlar.Hayat kapısının önünde iki Ermeni nöbet tutuyor. Diğer yerlerde de Ermeni askerleri duvarların üstünden halkı gözetliyor. Hayat duvarının dibinden geçerek gittim. Ot bulup getirdim. Ermeni askerleri getirdiğim otu beğenmediler. Bana "Git doğru dürüst ot bul getir" dediler. Üç defa bulup getirdiğim otu beğenmediler, beni tekrar gönderdiler.
Son gidişimde, duvarın alçak olan kısmından geçerken köylülerimizden biri babama" Meşedi bak Abbas orda" Babam Beytullah ve kardeşim "Ne yapalım" dediler. Otu götürüp Ermenilere verdikten sonra kadınların toplandıkları hayata gittim. Duvardan bakarken kadınlardan biri beni gördü, annerne Huri bacı bak Abbas orda derken annemi gördüm. Hayat kapısına doğru gittim. Kapıdan girerken kapıdaki nöbetci eteğimden yakaladı. Annemgil kolumdan, nöbetçi eteğimden birileri içeri öbürü dışarı çekiyordu. Nöbetçinin elinden eteğimi kurtarıp annemin yanına kaçtım. Aradan epey zaman geçti. Kadınlara: "Toplanın gidiyoruz" diye emir verdiler. Bizleri topluca çıkardılar köyün dışında bir yerde topluca oturttular.İçlerinden biri "Kimin üzerinde altın, gümüş para ne varsa çıkarsın versin.Yoksa bir arama yapacağız kimde bulursak önü öldüreceğiz" dedi. Kimin verip vermediğini bilmiyorum. Tekrar bizi topluca kaldırarak köyden epey uzaklaştığımızda yanımıza bir atlı geldi. Ermenice bizi götüren Ermeni askerlerine bir şeyler söyledikten sonra, bizi tekrar oturttular. Atlı:"İçinizde Cafer isminde biri var mı?" diye sordu. Bu Ermenin aradığı Cafer Çalgıcı imiş, bu atlı Ermeni de onu tanıyormuş. Atlı bizlere "analar,bacılar, ben Kızılzakir’li Keğam’ım. Bunların (Kaktaganların) hepsinin Mezhepleriniz bunlar size bir şey yapsalar, bir şey deseler, sizlere dalaşsalar bana çekinmeden söyleyin. Hepsini geberdim." dedi. Bizi tekrar kaldırarak bizim köyle Arapkirli köyü arasında bizim yedi arklar dediğimiz yerde bize mola verdiler. Keğam burda "Biliyor musunuz ne var. Analarım, bacılarım, çocuğunuz ağlasa bırakmayın ağlasın boyun eğin ama sesini çıkarmayın. Ben sizi Arapkirli köyünden götürsem Kaktaganlar toplanıp sizleri benim elimden alırlar, sizleri rezil rüsva ederler. Ben atı nerden sürsem siz beni sessizce takip edin. Gürültü etmeyin. Bizi tekrar kaldırarak padişah yoluna çıkardılar. Keğam bizlere gideceğimiz yolu tarif ederek "Gidin Şamil Beyin çetesine" dedi. Keğamın bu konuşmasından sonra Ermeni süvarilerinden biri ayrılarak Küllük köyüne gitti. Bizler dağlara doğru koşuşmaya başladığımızda Kegam bizlere kızdı "Dağılmayın topluca gidin.Süvari gitti haber vermeye, yolda hiç oturmayın topluca kaçın yoksa gelip sizi öldürecekler. Biz topluca kaçtık. O gece Şamil Beyin çetesi Küllük köyünü bastılar. Bu baskında Kerem isimli biri daha vardı. Allah rahmet eylesin. Kerem bey baskından sonra geldi, Hakmehmet köyündeki halkı keserek kuyuya doldurduklarını anlattı. Kerem Bey bizim köyün baskınından üç gün sonra köye gitmiş kuyudan iniltiler geldiğini duyduğunu söylüyordu. Kuyuda 80 kişi var. İsimlerini yazmışım.


HAKMEHMET KÖYÜNDE KATLEDİLEREK KUYUYA
DOLDURULANLARIN İSİMLERİ



1- Ballı oğlu Behman
2- Behman oğlu Ballı
3- Ballı oğlu Aziz
4- Ali oğlu Rustem
5- Ali oğlu Beşir
6- Ali oğlu Nağdeli
7- Ali oğlu Tevekkül
8- Ali oğu Behrem
9- Ali oğlu Kulu
10- Şerif oğlu Ali Asker
11- Mamoş oğlu Abdul Haşim
12- ısmail oğlu ’Mütellir;ı
13- İsmail oğlu Bayra"!
14- Abbas oğlu Celal
15- Ali Asker oğlu Müsella
16- ısmail oğlu Hüseyin
17- Jsmail oğlu Hasan
18- Esat oğlu Haşım
19- Esat oğlu Merdan
20- Esat oğlu Ali
21- Gellebani oğlu Jsmail
22- Rıza oğlu Mehmet Hüseyin
23- Rıza oğlu Hamza
24- Rıza oğlu Selman
25- Hasan oğlu Kamber
26- Kamber oğlu Rıza
27- Ali oğlu Hüseyin
28- Ali oğlu Müseyip
29- Ali oğlu Hüseyin
30- Mehmet Hüseyin oğlu Yusuf
31- Keşe Selman oğlu Müseyip
32- Mustafa oğlu Eyüp
33- Cafer oğlu Ali
34- Cafer oğlu Veli
35- Cafer oğlu Haşım
36- Cafer oğlu Rıza
37- Cafer oğlu Mehmet
38- Cafer oğlu Timur
39- Cafer oğlu Hasan
40- Süleyman oğlu Abdullah
41- Abdullah oğlu Timur
42- Kahraman oğlu Merdan
43- Kahraman oğlu Kamber
44- Kamber oğlu iskender
45-Hüseyin oğlu Şükür
46- Sofu oğlu Asker
47- Sofu oğlu Ali
48- Ahmet oğlu Hasan
49- Hüseyin oğlu Abbas
50- Bağır oğlu Yusuf
51- Ağa oğlu Hasan
52- Abdullah oğlu Mehmet
53- Kadim Ali oğlu Mehmet
54- Mehmet oğlu Cafer
55- Mehmet oğlu Abdullah
56- Tağı oğlu Aziz
57- Tağı oğlu Mehmet
58- Aziz oğlu Mehmet Tağı
59- Tağı oğlu Kaffar
60- Tağı oğlu Hacı
61- Mustafa oğlu Ali
62- Hüseyin oğlu Müslüm
63- Süleyman oğlu Kasım
64- Tağı oğlu Hüseyin
65- Tağı oğlu Hasan
66- Ahmet oğlu Haydar
67- Hüseyin oğlu Nevruz Ali
68- Jsmail oğlu Hasan
69- Abdullah oğlu Cafer
70- Hüseyin oğlu’ Nağdeli
71- Kaffar oğlu *****
72- Kaffar oğlu Ekber
73- Veli oğlu Abdul
74- Veli oğlu Jbrahim
75- Veli oğlu Ağa Ali
76- Veli oğlu Abdullah
77- Esedullah oğlu Haydar
78- Selah oğlu Ali Asker
79- Selah oğlu Samet
80- Ali Asker oğlu Hüseyin
81- Samel oğlu Abbas
82- Ekber oğlu Nağdeli
83- Habib oğlu Hasan
84- Mamoş oğlu Hüseyin
85- Mamoş oğlu Abdullah
86- Mamoş oğlu Seyfeli
87- Mamoş oğlu Kamber
88- Mamoş oğlu Muharrem
89- Mamoş oğlu Mehmet
90- Mamoş oğlu Nağdeli
91- Mamoş oğlu Jbiş
92- Mamoş oğlu Timur
93- Mamoş oğlu Muhsin
94- Mamoş oğlu Müseyip
95- Musa oğlu Mehmet
96- Musa oğlu Cafer
97- Musa oğlu imam Ali



Daha Fazla Bilgi İçin

http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/katliamlar/igdir_anit.html
http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/katliamlar/igdir_oba.html
 

^^MeLtEr^^

Daimi Üye
Ellerin dert görmesin kardeş. Çok güzel paylaşım. Bu ülkenin gençleri bunları bilmeli + karma verecektim ama karma etkim yok.
 

muzuko

Hızlı Çırak
soyuna yapılanları gormeyerek, şanlı ırkı karalayıp ilim adamı olmaya calısan soysuzları,,
biliyoruz....
 

Turkk18

Çırak
Anne tarafı Hristiyan bir aileden geliyorum.Hepsi vatanını seven insanlar,ancak hala yaşayan anneannemden duyduğum kadarıyla(ki yalan söylemesi için bir sebe yok kendisi ermeni değildir)
Ermeniler Türk askerlerine saldırmaya başlayınca ve birkaç Türk köyü basılınca Türk askerleri ermenileri avlamıştır.
Bu olay bize de sıçrar düşüncesiyle Hristiyan mahallesindeki insanların çoğu Osmanlıyı terk etmiş,bizimkiler de gitmek istemiş ancak o zamanın en zengin ailelerinden birisiymiş anne tarafım,evleri tarlaları bırakamamışlar.
Ama tabi ki başlarına birşey gelmemiş.

Tamamiyle duyduğumu anlattım ve açıkçası inandım.
Ha öldürdüysek bir yerimdemi,yok :D
 
Üst